 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
   |
 |
 |
 |
  |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
   |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
| |
GEÇEN
GÜN ÖMÜRDENDİR
- YOLCULUK YAZILARI
ÇEŞİTLİ
DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI |
|
 |
| |
GEÇEN
GÜN ÖMÜRDENDİR
- YOLCULUK YAZILARI |
|
| |
|
|
| |
AFERİN BUDALASI OLMAK
Babam
mı derdi, “Aferin budalası olmayın!” diye. Herhalde. Başka kim diyecek?
Benim ya da kardeşlerimin böyle bir eğilim içinde olduğunu saptamış demek
ki uyarmak gereğini duymuş. Bunca yıl sonra, durup dururken aklıma geliverdiğine
göre epeyce de sık söylemiş.
Aferin
budalası olmak, beğenilmek için çırpınmak, övülmek için yırtınmak demek.
İyi de babamın bu öğüdü verdiği yıllarda çocuklar durup dururken takdir
edilmezdi ki! Göze girmek için kırk takla atmaları gerekirdi. Baştan aşağı
iyi notlarla dolu bir karne, belki aferin kazandırırdı; ama içinde tek
bir kötü ya da kötü demeyelim, ötekiler kadar iyi olmayan bir not, aferinsiz
kalmanıza yol açardı.
Eskiden
okullarda başarılı öğrencilere “Aferin” verilirmiş. Bizim kuşağın çocukları,
“iftihara geçmek”le ödüllendirildi. Daha sonra takdir belgesi verilir
oldu çalışkan öğrencilere. Biz okuldan aferin almazdık. Nereden alırdık
peki? Aileden mi? Benim çocukluğumda büyüklerin takdirini kazanmak hiç
kolay değildi. Onların bile güçlükle yapacağı işleri üstlenmeniz gerekirdi
takdir edilmek için. Ancak, kaldıramayacağınız kadar ağır bir yükü çeke
sürükleye getirmeyi başarmışsanız; kendinizi öne atıp büyük bir tehlikeyi
önlemişseniz aferin alırdınız. Başka türlüsü olası değildi.
Çocuklukta
beğenilmek, sevilmek için uğraşmak, kimilerinde bir çocukluk hastalığı
olarak kalır. Yetişkinliklerinde de kurtulamazlar aferin almak için çırpınmaktan.
Var öyle yakınlarım. Toplantılarda, sohbetlerde başrolü kapmak için her
şeyi yaparlar. Çevrelerinde ilgi odağı olmaya aday kim varsa, tümünü bir
çırpıda harcamaya hazırdırlar. Fıkra mı anlatılacak, ağzınızdan lafı alıp
sizin başladığınız fıkrayı onlar bitirirler. Biri anısını mı anlattı;
daha etkili olanı mutlaka onlar yaşamıştır. Anlatmalara, konuşmalara doyamazlar.
Her şeyi bilirler, her daim anlatılacak konuları vardır. Hayranlık uyandırmayı
da başarırlar. Hele ilk kez oturup konuştukları üzerinde kesin bir zafer
elde ederler. Ancak dağarcıklarını yenilemeyi beceremezlerse anlatılacak
konular azaldıkça aynı fıkraları yinelemeye, aynı esprileri yapmaya başlarlar.
Daha önce yaptıkları ve kahkahalarla karşılanan esprilere, bunları beşinci,
onuncu kez duyanlar artık gülmez olduğunda da huysuzlanırlar. Bu huysuzlukla
kırıcı bile olabilirler. Daha doğrusu, birilerinin gözüne girmek için,
başka birilerinin hırpalanması gerekiyorsa çekinmeden yaparlar bunu.
Tam
ters bir tutum sanılsa da bir başka aferin budalalığı da buradan başlar.
Kimsenin söylemeye cesaret edemediği konuları açmak, insanları durduk
yerde mahcup etmek, sinirlendirmek; bilgiçlik taslamak... Bu gibi davranışlar
da beğenilmek, takdir toplamak için yapılır aslında. Birilerini harcarsınız;
ama asıl önem verdiğiniz, alkış beklediğiniz başka birilerinin sizi, “Vay
be! Nasıl da takır takır saydırdı adamın suratına!” diye takdir etmesini
sağlarsınız. Doğruyu söylemek adına sevilmemeyi göze alıyormuş gibi görünmek
cesaret gerektirir; ama ödülü beğenilmek olarak size geri dönecekse gösteriverirsiniz
o cesareti.
Sevilmek
için her türlü şaklabanlığı yapanlar ve sevimsiz olmayı göze alarak takdir
toplamaya çalışanlar… İki ayrı insan türü gibi görünüyor; oysa ikisi de
ya özgüven eksikliğini örtmeye çalışıyordur ya da sevgi açlığını gidermeye.
Sonunda babamın dediğine geldim yine: Aferin budalası olmaya, kendini
sevdirmek için olduğundan başka türlü davranmaya gerek yok. Sevecek olan,
bizi, sevilmek için çırpınmamıza kanarak değil, biz olduğumuz için sevmeli;
sevmeyecekse de biz olduğumuz için sevmemeli.
|
|
|
| |
KIRK
FIRIN EKMEK
Ben
yurt dışına 40 yaşımdan sonra çıktım. O zamana dek, Avrupa - Türkiye karşılaştırması
yapıldığını ne çok duydum. Hangimiz duymadık ki! Yapılan o karşılaştırmalardan
Türkiye hep yenik çıkardı. Ne zaman bir Avrupa ülkesiyle karşılaştırılsak,
onların aşmış, geçmiş olduğu, bizim yerlerde süründüğümüz ısrarla vurgulanır
ve sonuç çoğu kez, “Bizim Avrupa’ya yetişmemiz için, o –hoo, kırk fırın
ekmek yememiz lazım.” diye bağlanırdı. Ben de Avrupa’da yaşayan insanları
nasıl hayal edermişim ki bize benzediklerini, kuyrukları ya da boynuzları
olmadığını, bizim gibi yaşadıklarını, yaşamak için çalışıp didindiklerini,
namuslusunun, ahlaklısının yanında hırsızının, uğursuzunun da bulunduğunu
gördüğümde hafif bir şaşkınlık yaşamıştım.
Son
yıllarda, Avrupa Birliğine girme olasılığı belirdiğinden beri… “Bizi Avrupa
Birliğine almazlar” yargısını açıklayan bir “çünkü”den sonra neler geliyor
neler. Müslüman bir ülkeyiz. Çok kalabalığız. Genç nüfusumuz çok. Eğitim
düzeyimiz düşük. Kokoreçe kadar varıyor bu çünkü’ler. Sanırsınız ki görücü
usulü ile evlenmek zorunda olan, evde kalmış, yaşlıca bir kızız ve görücülere
bir türlü kendimizi beğendiremiyoruz. Onlar zengin, iyi yetişmiş, bilgili,
görgülü; biz ise yoksuluz, çirkiniz, görgüsüzüz, boyumuz kısa, eteğimiz
de sökük.
Daha birkaç ay önce Ankara’da bir taksi şoförüyle boğaz boğaza geliyorduk.
Adam, önündeki araç sinyal falan vermeden dönünce bastı yaygarayı. Hem
öndeki, sinyalsiz dönen arabanın şoförüne kızıyor hem de ülke olarak bizi
topyekûn harcama konusunda kararlı. “Avrupa’da böyle bir şey asla olmaz.
Böyle bir durumla asla karşılaşmazsın Avrupa’da.” demelerinin sonu gelmiyor.
Sanırsınız Avrupa diye tek bir ülke var; bu arkadaş da orada doğmuş, büyümüş,
kaderin bir oyunuyla düştüğü bu yeni ve acayip topraklarda bir türlü huzur
bulamıyor. Sonunda dayanamadım. Nasıl soracağım konusunu pek de düşünmeden,
“Siz Avrupa’nın neresindensiniz?” dedim. Anlamadı. “Ha? Hı? Ne?” gibi
sesler eşliğinde homurdandı. Daha düz sormak gerek. Vereceği yanıta göre,
“neresinde, kaç yıl“ gibi sorularla sürdürürüz konuşmayı.
“Yurt dışında bulundunuz mu hiç?” dedim. Olumlu yanıt alacağıma çok emindim.
“Yok,” dedi aslan şoförümüz. “Yurt dışına hiç çıkmadım.” Bunu duyar duymaz
patladım: “O zaman nereden biliyorsunuz Avrupa’da böyle şeylerin olmadığını?
Kötü sollamalar, sinyalsiz dönmeler yalnız Türklere mi özgü? Türklere
özgüyse bile yalnız Almanya’da iki buçuk - üç milyon dolayında Türk yaşıyor.
Orada da Türk gibi davranıyorlardır.”
Öyle
duymuş, ona öyle anlatmışlar, gidenler, görenler söylemiş. “Yalan!” dedim.
“İnsanın iyisi de her ülkede var, kötüsü de. Şoförün iyisi de her ülkede
var, kötüsü de. Yalan söylemişler size.” Aynadan ters bir bakış attı bana
ve sustu; ama içinden konuştuğuna, en azından bir “Lahavle” çekip, “Sabah
sabah nereden çıktı bu kadın!” diye anama yüklendiğine eminim.
İnsanın
hiç gitmediği, görmediği bir ülkeye (ülkeye de değil, kıtaya) hayranlığı
anlaşılır gibi değil. Sanki bir yarıştayız. Avrupa’ya yetişmek için koşuyoruz;
ama o, bizden hızlı koşuyor; asla yakalayamayacağız. Atatürk’ün bize,
yetişmemiz için Avrupa’yı hedef gösterdiğini sanıyor kimimiz. Oysa “Avrupa”
dememişti Atatürk; “çağdaş uygarlık düzeyi” demişti. O düzeyi yakalamak
içinse kırk fırın ekmek yemek değil, aşağılık kompleksleri içinde kıvranmadan,
özgüvenli, dimdik, onurlu, kararlı bir yürüyüşü başlatmak ve sürdürmek
gerek. |
|
|
| |
BİR
AŞIRMANIN İZİNİ SÜRMEK
Yapraklarını
ilk kez sizin açtığınız yeni bir kitabın verdiği zevk, meraklısı iyi bilir,
bambaşkadır. Yaprakları, ilk kez açılıyor olmanın heyecanıyla titreşir
sanki. Hışır hışır çevrildikçe çiçek kokusu gibi, toprak kokusu, yağmur
kokusu gibi, yalnız yeni kitaplarda bulunan bir koku yayar etrafa. Bu
koku zamanla azalır, yerini yavaş yavaş okunmuş kitap kokusuna bırakır.
O da bir başka güzeldir. Kitap sevdalıları iyi bilir kitap kokusunu, basımevinden
yeni çıkmış kitabı koklamaya doyamazlar. Fırından yeni çıkmış ekmeğin
kokusu gibidir; başka kokulara benzemez.
Eskiden
16 sayfalık formalar halinde basılırdı kitaplar. Metalden, tahtadan kitap
açacakları vardı. Sayfalarını onlarla açardınız yeni kitabın. Erkek olsam
kız oğlan kız sevdiceğinin koynuna girmek gibi, diye bir benzetme yapardım.
Bilirsiniz ki açtığınız o sayfalara sizinkilerden önce hiçbir insan eli
dokunmamış, hiçbir insan gözü değmemiştir. Gerdeğinizdir, sevişmeniz,
koklaşmanızdır. Tadını çıkarmayı bilirseniz eşi benzeri bulunmayan bir
buluşmadır.
Bundan
daha güzel ne olabilir? Hemen söyleyeyim: Eski kitaplarla buluşmak. Bana
bu yazıyı yazdıran, çok elin, çok gözün değdiği, yıpranmış mavi ciltli,
el kadar bir kitapçık… Kim bilir ne zaman, sahaflarda bulup aldığım, 1952
basımı bir şiir kitabı... Okul kitaplığından “aşırılmış”. Okulun adı yok;
ama arkasında alınıp verildiği tarihlerin işlendiği iki sayfa... Yabancı
bir okul bu. Bir Amerikan koleji olmalı. Ay adları İngilizce yazılmış.
Türkçe tek tarih var: Ocak 29. Yıllar başta hiç yazılmamış; son beş tarihte
yıl da belirtilmiş. Son tarih: Haziran ’63. Aynı ay içinde iki ayrı kişi
tarafından okunduğu da olmuş. Yıllar yazılmamış olsa da bu adını bilmediğimiz
okul kitaplığında kaç yıl kaldığını, hangi yıl kitaplığa geldiğini hesaplayabilir
miyiz? Geriye doğru gidiyorum. Haziran, şubat, ocak, kasım. İşte, yıl
değişti demek ki. Tek ayı izleyerek hesaplamak mümkün. Şubatlara bakıyorum.
Arada birkaç başka ay, sonra yine şubat. Bir yılda iki tane şubat olamayacağına
göre bir yıl daha geçmiş. Hesap bitti. Sonuç: Okul kitaplığına 1953’te
alınmış. Basılmasından sonraki yıl. On yıl kalmış orada; bu süre boyunca
otuz iki kez el değiştirmiş. Otuz üçüncü kişi o kadar sevmiş ki kitabı
geri vermemiş. Cilt uzantısı ilk sayfaya kendi adını nakış gibi işleyecek
kadar sahiplenmiş. Böylece “hırsız”ı da ele vermiş olduğunu fark etmemiş.
İşte,
kitabın öyküsünden başka bir öykü başlıyor. 1963’te bir Amerikan kolejinde
öğrenci olan bu son sahip, o sıralarda 16 - 17 yaşlarında olmalı. Büyük
olasılıkla sevdalı. Kimi şiirlerin adının üstüne kurşun kalemle M. K.
harfleri yazılmış. Kendi adı bu harflerle başlamıyor. Soyadını yazmıyorum,
adı Hanzade. O yaşlarda pek çoğumuzun yaptığı gibi, kendisine, özel bir
alfabe hazırlamış. Adını bu alfabeyle de yazmış: IncmnΔu. Şifreli alfabeyi
açığa çıkarabilecek bir tedbirsizlik. Sayfanın tümünde gerçek adı ve soyadı
bulunduğuna göre bu harflerin gizi kolayca çözülür. Çözülünce de bu alfabeyle
tutulmuş günlükler, hatıra defterleri, annenin meraklı bakışlarından kolay
kolay kurtulamaz.
Google
Amca bilir. Bu adla bir kişi var mı, nerede, hayatta mı? 1963’te lisede
olduğuna göre 1946 - 1948 arası bir tarihte doğmuş olmalı. 48’liyse benimle
yaşıt. İşte buldum. Ad da aynı, soyad da. Gazi İlkokulunu 1981’de bitirmiş.
Okulun mezunlar listesinde adı var. 1981 mi? Ama bu olamaz. Benimle yaşıtsa
‘81’de 33 yaşındadır. Ne ilkokulu? O zaman kitabı okul kitaplığından alan
Hanzade değil. Peki kim? Çok kolay. Hanzade’nin annesi. Hanzade, annesinin
şiir kitabını kendisine mal etmeye çalışmış. Tek suçu bu. Benim çocuklarım
da kitaplarıma el koymaya çalışmazlar mıydı? Niye annesi? Babası olamaz
mı? Bir şiir kitabını, geri vermeyecek kadar çok seven, ancak bir genç
kız olabilir. Hanzade de sevmiş besbelli. Hem de annesinin suçunu üstlenecek
kadar. |
|
| |
| |
ÖĞRETİLMİŞ
KİBARLIK
Yurt dışına
çıktığınızda hemen dikkatinizi çeker. İnsanlar güler yüzlüdürler. Hiç
kimseyi tanımıyorsunuzdur; ama gün boyu pek çok insanla selamlaşırsınız.
Çünkü yanınızdan, “Günaydın, iyi günler” demeden, hiç değilse gözleriyle
selam vermeden geçen pek olmaz. Son derece kibardırlar. Bu kibarlığa hayran
olmak üzereydim ki bir arkadaşım gülümsemelerin yapaylığı konusunda uyardı
beni. Sonra dikkat etmeye başladım. Dediği gibiydi gerçekten. Yanınızdan
geçerken gülümsüyor; daha doğrusu gülümser gibi yapıyorlar; ama geçer
geçmez yüzün, gülümsemeden önceki halini alması birkaç saniye bile sürmüyor.
Tam göz göze gelindiğinde ve yalnızca saniyeler süresince kullanılan bir
maske o gülümseme. İşi bittiği anda kullanımdan kaldırılıyor. Bu sahte
gülücüklere bakıldığında bizim insanımızın davranışı çok daha hakiki…
Biz sevmediğimiz ya da tanımadığımız birileriyle karşılaştığımızda yapmacık
gülümsemeler sergilemek yerine, görmezden gelebiliriz onu ya da başımızı
çevirip yürür gideriz. Birine gülümseyerek selam vermişsek yüzümüzün eski
halini alması epey uzun sürer. Kendimden biliyorum. Birine çok içten bir
“Merhaba” demişsem o kişi geçtikten sonra bile, karşıdan gelenler, “Niye
sırıtıyor bu kadın?” diye garip garip bakmaya başlayıncaya dek sürer gülümsemem.
Görgü
kurallarını anlatan bir kitapta okumuştum. Kibarlığın ölçütü olarak, “Bir
kimse günlerce bir şey yemediği halde önüne yemek getirildiğinde yine
de çatal bıçak kullanıyorsa gerçekten kibardır.” deniyordu. Ölçütü böyle
tutunca gerçek kibarı bulmak zor değil, neredeyse olanaksız. Nerede öğrenir
insanlar kibar olmayı? Kibarlığın okulu mu vari diyeceğim; ama aslında
yok da değil galiba. Sanırım İngiltere’deydi, genç kızlara soylu hanım
davranışları kazandırmak üzere eğitim veren, en azından bir okul olduğunu
biliyorum. Öyleyse kibarlık öğretilebilir bir şeydir. Zaten kibarlığın
doğuştan getirilen, içgüdüsel bir davranış olmadığı kesin. Hatta insanoğlunun
(insan kızının da elbet) doğuştan getirdiği güdüleri yontmak, biçimlendirmek
diye de tanımlanabilir kibarlık. Niye olmasın? Sözlüklere baksak “incelik,
naziklik” diyecek kibarlık için; oysa “incelik, naziklik” kavramları da
tanıma muhtaç. Bence güdülerinin buyruğundan çıkıp en uygun davranışı
akıl yoluyla bulmaktan geçer kibarlığın (ya da inceliğin, nezaketin) yolu.
İnsan
dünyaya karnının doyurma güdüsüyle gelir; ama karşısındakinin önündeki
yemeği kapmamayı kısa sürede öğrenir. Belki öğrendiği ilk kibarlık budur.
Soyunu sürdürme güdüsüyle doğar; ama gördüğü ilk karşı cinse saldırmıyorsa
aldığı eğitimden dolayıdır. “Ayıp” diye, “günah” diye eğitildiği gibi,
“aferin” denerek, sırtı sıvazlanarak da eğitilebilir insan. Arkadan biri
geliyorsa geçtiğiniz kapıyı onun yüzüne çarpmaması için bir süre tutmanız
gerektiği hiçbir kitapta yazmaz; ama bunu yapmazsanız o kapının bir gün
sizin yüzünüze de çarpabileceğini bilirsiniz.
Kibarlığı
da abartmamak gerek. Gerçek bir kibar, gerçekleri olduğu gibi söylemeyi
kaba bulabilir. Sözgelimi konuğunuz fazla kibarsa ona sunduğunuz bir tatlı
için sizi övgülere boğacak; ama tatlıyı gerçekten beğenip beğenmediği
konusunda hiçbir ipucu vermeyecektir. Ondan gelecek en sinir bozucu davranış
da ancak bu olur. Bir de karşıtını düşünün. Kaba ve hoyrat biri, yalnız
gününüzü mahvetmekle kalmaz, yakınınızdaysa bütün bir yaşamı çekilmez
kılabilir.
Madem
öğretilebilir bir şeydir kibarlık, hâlâ öğrenebilecek durumda olanlara
en azından özür dilemeyi, teşekkür etmeyi, rica etmeyi öğretelim ki yarın
çocuklarımız yapmacık bile olsa birbirilerine gülümseyebilsinler.
|
|
|
| |
AMERİKAN
KASABASINDA YAŞAM
Amerika’yı Hollywood filmlerinin bize aktardığı kadarıyla tanırız. Doğrusu
hiç de az değildir izlediğimiz Hollywood filmleri. Orana vurulsa dünya
sineması örneklerinin tümünden çoktur; kimimizin izlediği Amerikan filmi
sayısı, yerli film sayısını ikiye, üçe katlar. Kovboy filmleri, polisiyeler,
bilimkurgular, romantik komediler, neler neler… Amerikan sinema sanayisinin
kalbi Hollywood orada bulunduğu için, bu filmlerin çoğu, ABD’nin batı
kıyısında çekilir. Uzun uzun palmiye ağaçlarını anımsayın, dört şeritli,
beş şeritli yollar, birbirini dik kesen geniş caddeler… Orası Los Angeles’tir.
Bir de sokakları, caddeleri, sürünen bir yılan gibi alçalıp yükselen,
polis arabaları tarafından izlenen aracın o kıvrımların birinden öbürüne
neredeyse uçarak geçtiği yollar… Burası da San Francisco’dur. Adını bu
yollardan alan bir de dizi izlemiştik bir zamanlar: “San Francisco Sokakları”.
İşte Kaliforniya’nın bu iki büyük kentinin arasında kalan bir kasabada
geçirdiğim üç ayın izlenimlerini aktaracağım size. Genellemeler yaptığımda
da yalnızca o bölgeden söz ediyor olacağım.
Kasabalarda
yaşayanların lüks ve konfor bakımından büyük kentlerde yaşayanlardan bir
eksiği yoktur. Fazlası vardır hatta. Sözgelimi Los Angeles, ABD’nin suç
oranı en yüksek kentidir; oysa birkaç saat uzaktaki bir kasabada yaşam,
sakince akıp gider. Büyük kentlerde pek yakalanamayan huzur kasabalarda
doyasıya yaşanır. 16 yaşını doldurmuş hemen herkesin arabası vardır. Her
keseye uygun araba bulunur; benzin deseniz bizdekinin üçte biri fiyatınadır.
Toplu taşıma yok denecek kadar az olduğundan özel araç lüks değil, gereksinmedir.
Her kasabanın içinde ve hemen ulaşılabilecek kadar yakınında çok büyük
marketler vardır. Amerikalının başta gelen eğlencesi alışveriştir çünkü.
Marketler de dünyanın her yerinden gelen yiyecekle doludur. Bilmediğimiz,
tanımadığımız bir yığın sebze. Amerikalı bu sebzeleri nasıl pişirir? Pişirmez,
çoğunu çiğ yer. Örneğin Girit kabağı denen yeşil kabak, havuç gibi uzunlamasına
dilimlenip sunulur. Amerikalı, lahana dolması yapmaz, kapuskayı bilmez;
lahanayla ne yapar peki? Salata yapar. Enginarı bütün olarak haşlar, yapraklarını
teker teker sosa batırıp kemirir. Bizim sulu yemeklerimizin tümü “çorba”dır
Amerikalı için. Kupkuru yemeklerini biraz sulandırmak için soslar icat
etmiştir. Bir Amerikalı sizi akşam yemeğine davet etmişse mangal yakacaktır.
Mangalda et, tavuk, sosis, balık kızartacağı gibi, kabak, biber, mantar,
Brüksel lahanası, brokoli, kuşkonmaz, mısır gibi sebzeleri de kızartabilir.
Yanında, içine kereviz sapından çileğe kadar pek çok şey doğranmış bir
salata. Şanslıysanız ziyafetiniz bu; şanssızsanız yine mangal yakılır;
ama orada pişirilip size sunulan yalnızca hamburger olabilir.
Kahvaltıda
bizim gibi zeytin, peynir ekmekle yetinmez Amerikalı. Özellikle tatil
sabahları geç kahvaltılarda patatesler, soğanlar kavrulur, sosisler kızartılır,
omletler, pankekler, waffle’lar yapılır, meyve salataları hazırlanır.
Basit bir pazar kahvaltısı bir şölene, bir eğlenceye döner. Zaten eğlenmek
için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Fuarların, panayırların, festivallerin,
şenliklerin biri biterken öteki başlar.
Sözün
kısası, kasaba yaşamında Hollywood filmlerindeki kaçma kovalamalar, otoyollarda
kıyasıya takipler, çarpışan, havada uçan, ters dönen arabalar, takır takır
işleyen silahlar yoktur. O filmlerdeki gibi değildir hayat, maceradan
maceraya koşulmaz. Bizdeki gibi yaşanır. Amerikalının bizden tek farkı,
yaşamını eğlenceli kılmak için, bizim göstermediğimiz kadar büyük bir
çaba göstermesidir.
|
|
|
| |
VE
TIP, GÖRENEĞİ DOĞRULAR
İlk
tartışma anne sütüyle beslenen bebeğe su verip vermeme konusunda çıktı.
Ben taze bir anneanne olarak iki çocuk büyütmüş olmanın bilgiçliğiyle
su içirmek gerektiği hükmünü tereddütsüz verdim. Kızım bana inanmayıp
doktora sormak istediğinde bozuldum. Nedir yani, bizim tecrübemize güvenilmiyor
mu? Demedim. “Topraktan mı yetiştin sen? Kim büyüttü seni?” kavgasına
girmek için, doktordan gelecek onayı beklememin daha uygun olacağını düşündüm.
Öyle ya, doktor nasıl olsa benim söylediğimi yineleyecekti; ben de haklı
çıkmanın gururunu doya doya yaşayacaktım. Anadolu’da kadınlar, bebeklere
meleklerin su verdiğine inanır; meme verdikleri sürece bebelerine su vermezlermiş.
Bizim çocuklarımızı götürdüğümüz doktorlar, bunun gülünç olduğunu, bebeğin
de suya ihtiyacı olduğunu söylerdi. Ayrıca şimdinin bitki çayları gibi,
cezvelerde kaynatıp içirdiğimiz sular da dün gibi aklımda.
Doktordan
gelen yanıt, beni değil, bebeklere meleklerin su verdiğine inanan Anadolu
kadınlarını doğruladı. Efendim, bebek, gereksindiği suyu, zaten emdiği
ana sütünden alırmış. Bu aşamada verilecek su, sara (epilepsi) hastalığını
tetikleyebilirmiş. Sara mı? Sustum. Doktordan daha iyi bilecek değildim;
ama yalnızca bu konuda sustum. Çocuk büyütme deneyimimi torunumda konuşturmayacaktım
da neyi bekleyecektim?
Bebeği
sırtüstü yatırdığını görünce kızımı uyarmayı görev saydım. “Yan yatır.
Aslında en iyisi yüzükoyun yatırmak.” Bizim zamanımızda doktorlar bunu
önerirdi. Gerçi ben öyle yatırdığımda evdeki büyüklerden biri gelir, çevirirdi
bebeği; ama doğrusu, herhalde doktorun önerdiğiydi. Bu konuda da bana
güvenilmeyip doktora danışıldı. Bu kez haklı çıkacağıma kesinlikle emindim.
Akıl var, mantık vardı. Bebek arka üstü yatırılırsa kusmuğuyla boğulabilirdi.
Daha bir güvenle bekledim doktordan gelecek yanıtı. Yine olmadı. Doktor,
bebeklerin ağızdan nefes almayı daha sonra öğrendiğini, şimdilik zaten
yalnızca burnundan nefes aldığı için kusmuğuyla boğulmasının söz konusu
olmayacağını söyledi. Yok artık, bu kadarı fazlaydı; ama yenilmedim. “Kucağa
alıştırma.” dedim. “Kucağa alışırsa hep kucakta olmak ister, rahat edemezsin.”
Bu yargımı da yalanlayacak değildi ya doktor. Güvenle bekledim. Yine olmadı.
Üstelik, kucağa alıştırıp alıştırmamak bir yana, anne ile yavrusu, olabildiği
kadar çok, ten tene temas etmelilermiş. Meme emerken, günde en az sekiz
kez annesinin tenini hissetmeliymiş çocuk.
Özgürlüğü
kısıtlanmasın diye kundaklamamaya; alışırsa hep onu ister diye, ayakta
sallamamaya da çalışırdık bebeklerimizi. Bunları söylemeden önce, hazır
alınmış, kendinden yapışkanlı kundak bezlerini gördüğüm iyi oldu. Demek
sakıncalı bulunmuyordu ki özel olarak imal ediliyordu kundak bezleri.
Ayakta sallama konusunu açmamaya karar vermem de bebeğin yatması ve oturması
için alınan eşyalara dikkat edince oldu. Tümünde, bebeği çeşitli hızlarda
sallama düzeneği vardı. Bütün bu aletler bebeği sallayarak avutmak ve
uyutmak üzere kurgulanmış ve yapılmışsa ayakta sallamak, artık sakıncalı
görülmüyor demekti. Bu karara kendi kendime varmam, beni yeni bir yenilgi
duygusu yaşamaktan kurtardı; iyi oldu.
Sonraki
günlerden birinde, bebeklerin belleği olduğunu keşfettim. Çığlık çığlığa
bağırırken kulağına yaklaşılarak sürekli çıkarılan bir “Şşşşşş” sesi,
sakinleştiriyordu onu. Bu ses, ana karnında duymaya alıştığı seslere benziyordu
çünkü. Saptamamı kızıma söylediğimde, doktorların da öyle dediğini öğrendim.
İlk kez doktorlarla aynı noktada buluşmuş oluyordum. Bebek epeyce gürültülü
bir ortamdan gelmişti ve sessizlik değil, o ortamı anımsatan sesler rahatlatıyordu
onu. Bizim yaşlıların, bebekleri “pışşş pışşş” diye uyutması, bu gerçeğin
farkında oldukları anlamına mı gelmekteydi yani? Ninnilerdeki monoton
sesler de bunun için miydi?
Tıbbın
yeni yeni keşfettiklerini annelerimiz, ninelerimiz yıllardan beri biliyorlar
mıydı? Boşuna mı karşı çıkıp durduk onlara? Hay Allah! |
|
|
| |
HEM MİDEYİ
HEM KAFAYI DOYURMAK
İkinci Dünya Savaşı
sonrası harabeye dönen Almanya’da fırınlarla birlikte tiyatro salonları
da onarılmaya başlanmış. Bir gazete röportajında, sanatın, kültürün
önemini vurgulamak için anılıyordu bu olay. O gazete kesiğini hâlâ bir
yerlerde saklıyorumdur. Çok etkilenmiştim çünkü. Bu durumu eleştirenler
çıkmış elbette, çıkmaz mı? “İnsanlar açken tiyatro binasını onarmak
da nereden çıktı? Önce insanımızın karnını doyuralım. Sıranın, sanata,
kültüre gelmesine daha çok zaman var. İnsanlar açken tiyatroya mı gidecek?”
diye mırıldananlar, homurdananlar olmuş. Dönemin bu işlerden sorumlu
bakanı, Almanya’da yalnız binaların yıkılmadığını, savaşın insanları
da yıktığını anımsatmış ve o tiyatro salonlarının elden geçirilmesinin
amacını şu sözlerle açıklamış: “Yıkılan insanı onarmak”.
İnsanlar
açken sinemayı, tiyatroyu mu düşünür; aklına sanat mı gelir, diyeni haksız
bulamayız elbette. Ancak görünmeyen gereksinmelerin, görünenlerden daha
az önemli olduğunu da söyleyemeyiz. Açlık, evet, giderilmelidir; ama insanı,
biricik önceliği açlığının giderilmesi olan bir yaratık olarak görmek,
onu karnı doyurularak sakinleştirilen bir hayvan yerine koymak değil midir?
İnsana, insan olduğu için saygıdeğer olduğunu kavratmak, karnını doyurmakla
olmaz. Başka insanların, hayvanların, doğadaki canlıların, doğanın ve
yaşamın kendisinin saygıyı hak ettiğini anlatmak, karınları doyurmak kadar
önemli değil mi? Güzelliklerden zevk almasını, yaşamaktan sevinç duymasını,
başkalarını mutlu etmenin keyfini, bilgilenmenin önemini, birlikte yaşamanın
gereklerini, yalnızca karnını doyurarak kazandırabilir miyiz insanlara?
İkinci
Dünya Savaşı ya da (bence) daha doğru adıyla İkinci Paylaşım Savaşıyla
dünyadaki bütün dengeler altüst oldu. Parayı, geliri, sermayeyi, toprağı;
zenginlik sayılan şeylerin hiçbirini paylaşmayı beceremeyen devletler,
birçok ülkeyi darmaduman etti, milyonlarca insan öldü; devletler yıkıldı,
yeni devletler kuruldu. Dünyayı sarsan ekonomik krizler, yaşamı tümden
değiştiren toplumsal değişimler yaşandı; sistemler çöktü. 1926’dan bu
yana Türkiye de ne ekonomik krizler, ne buhranlar, ne darbeler, ne kırılmalar
ve çatlamalar yaşadı. Bütün bu süre içinde ayakta kalmak kolay iş değildi.
Türkiye genelinde bakılsa yıllara meydan okuyarak yalnızca ayakta kalmayı
değil, güçlenerek büyümeyi, gelişmeyi başaran kaç firma var? Bu büyük
firmaların, toplumsal yaşamın ticaretle doğrudan ilgili olmayan alanlarına,
sanata, kültüre yatırım yapmasının önemi yeni yeni kavrandı. Kimi büyük
bankaların yayınevleri, sergi salonları var artık. Kimi şirketler spora
destek veriyor; kimileri müziğe destek veriyor. Kâmil Koç otobüsleri de
yolcularının gözünde ne kadar güven kazanıyorsa karayolu yolcu taşımacılığında
da o kadar ticari başarı kazandığının bilincinde olan bir firma. Yolcuların
duyduğu güven, firmaya kazandırıyor; firma da kendisini bugünlere getiren
yolcularına Yolculuk dergisi ile teşekkürlerini sunuyor.
Yıkılan
insanı onarmak için değil, insanın yıkılmasını beklemeden, onu sağlam,
dirençli, huzurlu, rahat, mutlu, dünyada olup bitenden haberli, Türkiye’deki
olanaklar hakkında bilgili tutacak bir tutam güzelliği elinin uzanacağı
yere koyarak yapıyor bunu. Günde ortalama 26 bin kişiye pırıl pırıl bir
“Yolculuk” dergisi sunuyor. İnsanların uyuklayarak, esneyerek, dışarıyı
seyrederek, bomboş geçirecekleri saatleri öğrenerek, dinlenerek, acımasız
yaşam koşullarının yaraladığı yanlarını az da olsa iyileştirme fırsatı
bulmalarına olanak vererek geçirmelerini sağlıyor. Üstelik bunu, yolcularının
açlığını da bastırmaya çalışırken yapıyor. Ne iyi yapıyor! |
|
|
| |
YAŞLANMAK
MI, İHTİYARLAMAK MI?
Var
böyle acımasızlıklarım. Yıllarca arayıp sormamış bir arkadaşımla ilk görüşmemizde,
yirmi yıla yaklaşan vefasızlığının öcünü almak, özellikle canını yakmak
istediğim için, “İhtiyarlamışsın.” dedim. “İhtiyarlamadım. Yaşlandım.”
dedi o da yanıt olarak. Aslında geçen yıllar, herkesi aynı ölçülerde olmasa
da yaşlandırıyor ya da ihtiyarlatıyor; ama bu iki kavram arasında fark
görüyor olmalılar ki birçok kişi yaşlanmayı kolay kabullenirken, ihtiyarlamaya
pek razı olmuyor. Oysa, yaşlanmak için, “yaşı ilerlemek, ihtiyarlamak”
diyor sözlükler. Yani, yaşlanmak ile ihtiyarlamak aynı anlamda. Aralarındaki
köken olarak fark var yalnızca: İlki Türkçe, ikincisi Arapça. Hemen her
yerde yabancı sözcük kullanmaya meraklı olan halkımız, nasıl oluyor da
sıra “yaş” işine gelince yerli malı olanı yeğliyor? Sözgelimi yemek yenen
yerleri adlandırırken Türkçe “aşevi”ni, en alt düzeye, yoksullara bedava
yemek dağıtılan yerlere layık görüyoruz. Türkçe kökenli olmamakla birlikte,
yıllardır kullanageldiğimiz için bizden saydığımız “lokanta” sözcüğünü,
“esnaf lokantası” falan derken, yani biraz eli yüzü düzgün; ama pek de
kaliteli olmayan yerler için kullanıyoruz. “Restoran” diye söylenmesi
ve okunması gerekirken böyle yazmaya bile cesaret edemediğimiz Fransızca
“restaurant” sözcüğünü bu mekânların sahipleri de müşterileri de kaliteli
olduğu vurgusuyla algılıyor, öyle benimsiyor.
“İhtiyarlık,
ihtiyarlamak” sözcüklerinden kaçınılmasında sözcüğün Türkçe kökenli olup
olmaması belirleyici değil demek ki! Konu yalnızca algılamaya dayanıyor.
Hiçbir sözlükte yazmamasına karşın, ihtiyarlamak, elden ayaktan düşmek,
başkalarına muhtaç duruma gelmek olarak algılanıyor. Yaşlanmak, bu yüzden
daha yumuşak geliyor kulaklara. Yaşlanmak kaçınılmaz; ama ihtiyarlamak
kötü. Oysa ihtiyar, “tercih etmek, seçip ayırmak” anlamındaki Arapça hiyer
sözcüğünden geliyor. İlk anlamı da “Seçme, tercih etme”. Sözgelimi eskilerin
kullandığı “ihtiyar-ı sükut”, susmayı tercih etme demek. “Geçti sevdalarla
ömrüm, İhtiyar oldum bugün” şarkısındaki gibi, “genç” karşıtı, “yaşlı,
kocamış” anlamında da kullanılıyor elbette; ama bunun dışında pek çok
anlamı daha var. “İhtiyar-ı külfet”, “ihtiyar-ı zahmet” dendiğinde, “zorluğa
katlanmak, zahmeti kabul etmek” anlamına geliyor. “Kendi isteğiyle hareket
etme, iradesini kullanma” anlamına da geldiğini, Nabi’nin,
“Cihana
gelmekte gitmekte ihtiyarım yok
Benim, benim diyecek elde bir medarım yok” dizelerinden anlıyoruz.
“İhtiyari”
sözcüğü de “zorunlu olmayan, insanın kendi irade ve isteğine bırakılmış
olan” anlamlarına gelen bir sözcük. “İhtiyari durak” diye bir kullanımı
hâlâ var. Hatta, Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesinde Osmanlıca
derslerine girdiğim dönemde, benden önceki hocanın acımasızlığını biraz
olsun gidermek için, bu dersten birkaç yıldır bekleyenleri geçirme kararı
almıştım. Bunun için de sözlü sınavda en kolay soruları seçip soruyordum.
“Mehtap” sözcüğünü sorduğumda, “’Meh, ay demek; ‘tab’ da ışık; öyleyse
‘mehtap’ ay ışığı anlamına gelen Farsça bir bileşik isimdir.” demesini
beklediğim yıllanmış bir öğrenci uzun uzun düşünmüş; sonra birden, gaipten
bir ilham almış gibi, gözleri parlayarak, “Gökyüzüyle ilgili bir şey olması
gerek.” demişti de beni saçımı başımı yolacak hale getirmişti. “Artık
bunu bilir. Bilir de bu dersten kurtulur.” umuduyla son bir şans vermek
istedim o delikanlıya. “İhtiyari durak” ne demek, diye sordum. Okul Buca’daydı
ve gelip geçtiği yolda, okuldan bir önceki durakta kocaman “ihtiyari durak”
yazısını her gün görüyordu aslında. Baktım olmuyor, o durağı anımsattım;
ama öğrenci yine kara kara düşünmeye başladı. Kendimi tutamayıp, “İhtiyarların
inip binmesi için yapılmış olabilir mi?” diye sorar sormaz atmaca gibi
atıldı: “Evet, hocam. İhtiyarlar için.” Şaşkın, dalga geçtiğimi bile anlamadığı
için ne yazık ki yine kaldı o dersten.
Demem
şu ki ister ihtiyarlamak diyelim, ister yaşlanmak, olay değişmiyor. Sözcükleri
seçip ayırarak yılların eskitmesinden kurtulmak mümkün değil. |
|
|
| |
ANNELER,
AH ANNELER…
Anne
olmadan, hiçbir kadın, gerçek anlamdaki sevgiyi bilemez. Karşılık beklemeyen,
sevilen kişinin hiçbir özelliğine bağlı olmayan tek sevgi, annenin sevgisidir
çünkü. Anne, çocuğunu, doktor, mühendis de olsa, hırsız, uğursuz da olsa
aynı sınırsız sevgiyle sever. Olmasını özlemle beklediği kişi olursa,
sevgisinin yanına bir gurur, bir onur da eklenir; ama kanıyla, canıyla
beslediği evladını sevmesi için herhangi bir koşulun gerçekleşmesi gerekmez.
Onun sevgisinin şiddeti evladın ne mevkisine bağlıdır, ne parasına ne
de güzel ya da çirkin oluşuna. “Kuzguna yavrusu şahin görünür.” atasözü
boşuna mı söylenmiştir? Gazetelere yansıyan evlat cinayetleriyle ilgili
haberler aklıma gelmiyor değil; ama yine de ben, en gerçek sevginin yalnızca
analara özgü olduğunu biliyorum.
Mehmet
Emin Yurdakul’un bir ananın sevgisini çok yalın; ama çok çarpıcı anlattığı
“Kesildi mi Ellerin? şiirini anımsamanın tam sırası.
“-Anne,
anne, hişt, hişt…
-O kim?
-Benim, kalk, para ver.”
diye
başlar şiir. Oğul, gece yarısı annesini uyandırıp ondan para istemektedir.
Kadının verecek parası yoktur; oğul, istediği parayı alamayacağını anlayınca
sinirlenir, elindeki bıçağı anasının kalbine saplar. Anne, “Kan yerine
irin olsun emdiklerin” diye beddua ederken, oğlunun elinden damlayan kanı
görür.
“O kan
ne?
O damlayan kimin kanı avucunun içinden?
Yoksa beni vurur iken, bana bıçak sallarken
Kesildi mi ellerin?”
Kendisini
öldürmeye kalkanın elini kesmiş olması üzer mi bir insanı? O insan, bir
anaysa üzer. Şiirdeki anne, bununla da kalmaz, ölümünden sorumlu tutulacağını
bildiği oğlunu kurtarmaya çalışır.
“Kaç
buradan, seni şimdi gelip burda tutarlar
Zincir vurup o karanlık zindanlara atarlar
Kaç buradan kuş gibi,
Ben kanımı helal ettim, sen de affet yarabbi.”
Bütün
annelerin böyle davranabileceğini iddia etmiyorum; ama şunu rahatlıkla
söyleyebilirim: Kendisi ölürken, onu ölüme gönderen kişinin acı çekmesini
önlemeye çalışan biri varsa, bilin ki o, yalnız ve ancak o kişinin annesi
olabilir.
Çocuğunu
okula yazdıran ve öğretmen seçme şansı olan velilerin çocuk sahibi olmuş
kadın öğretmenleri özellikle yeğlemesi boşuna değildir. Onlar bilirler,
bir kadının yüreğinin sevgiye tam olarak açılması, ancak anne olduktan
sonradır. Sevmeyi öğrenen kalp, yalnız kendi çocuklarını değil, başkalarının
çocuklarını da sever artık.
Kadınların
kendi annelerini sevmeyi bile anne olduktan sonra öğrendiklerini söylersem
abartma sayılmasın. İşler istediği doğrultuda gitmediğinde, “Doğurmasaydın
o zaman beni!” diye, isyan bayrakları açan kızlar, kendileri anne olduklarında
daha iyi anlayıp daha çok severler analarını.
“Seni
canımdan çok seviyorum.” diyen kişi bir anne değilse lafına pek kulak
asmayın. Sizi canından çok seven tek kişi olabilir. Anneniz. Gerisi boş
laf. |
|
|
| |
KAYIP
– KAZANÇ MESELESİ
Beyrut’ta
bir Ermeni lokantasında Suudi Arabistanlı üç kadınla karşılaşabileceğime,
onlarla söyleşme olanağı bulacağıma dünyada inanmazdım. Ermenice “anne”
demek olan Mayrig adlı lokantada ayrı bir bölüme, eski öğrencim, yolculuk
arkadaşım Canan’la önce biz girip oturduk. Üçünün Suudi Arabistanlı, birinin
Lübnanlı olduğunu daha sonra öğreneceğimiz dört kadın bizim arkamızdan
geldi. Onların ardından da bir ana - kızla, Suriyeli konukları… Lübnan’da
harem - selamlık ayrımı yok; bizim kadın bölmesi kendiliğinden oluştu.
Bir arada oturmayı seçen dokuz kadın olarak birbirimizle hafifçe selamlaştık
önce, sonraki saatlerde ise koyulaştıkça koyulaşan bir sohbete daldık.
Türkiye’den
geldiğimiz öğrenilince ilgi bizim üstümüzde yoğunlaştı. Hemen herkesin
Türkiye ile ilgili bir fikri vardı. Görenler, özellikle İstanbul’u yere
göğe koyamadılar. Anlaşılan, bir de Antalya’ya çok giden olmuş buralardan.
Kadınlardan birinin annesi Trabzonluymuş. Bize Trabzon’a gitmek için en
uygun mevsimin hangisi olduğunu sordu.
Az
sonra ikramlar başladı; daha çok, bize yapılan ikramlar. “Bu tatlıyı seveceksiniz.
Şundan da bir tadın. Bir çatal da buradan alın.“ Telefon numaraları, e-posta
adresleri alındı verildi. Sohbet ilerleyince Türk dizilerinin buralarda
çok sevildiği konuşuldu. Türkiye’ye ilgiyi çok artırmış diziler. O olayların
geçtiği yerleri merak ediyormuş insanlar ve Türkiye’yi görmek istiyorlarmış.
Benim
Türkolog olduğumu ve Arap yazısını okuyabildiğimi öğrenince Suudi Arabistanlı
hanımlardan biri, Arap harfleriyle en güzel yazıları Türklerin yazdığını;
ama şimdi o Türklerin çocuklarının o yazıları okuyamamasının çok yazık
olduğunu söyledi. Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’un tarihi yerlerindeki,
sözünü ettiği “en güzel” yazıları görmüş. Şimdi o ülkenin insanları tarafından
okunamıyor olmalarına çok hayıflanmış. Kadın haksız değil; ama yaşamsal
önemi olan şeyleri kazanmak için, kimi şeyleri gözden çıkarmak gerektiği
nasıl anlatılmalı ona? Beklediğim fırsat az sonra kendiliğinden doğdu.
Henüz otuz beşindeki yol arkadaşım, annesinin hacca gitmek istediğini;
ancak yaptığı araştırma sonunda annesini hacca götüremeyeceğini anladığını
söyledi. Kadınların 45 yaşından önce, yanlarında bir erkek olmadan Suudi
Arabistan’da yolculuk etmeleri yasaktı. Cananlar üç kız kardeştiler. Babaları
ölmüştü, erkek kardeşleri ya da ağabeyleri ise hiç olmamıştı. Annesi bir
on yıl daha dayanırsa, Canan ancak 45 yaşından sonra hacca götürebilirdi
onu.
Yanlış
bilmiyorduk, değil mi? Böyle miydi gerçekten? Az önce bizim çocukların
atalarından kalan yazıları okuyamadığına hayıflanan Suudi Arabistanlı
hanım, doğruladı söylenenleri. “Evet,” dedi. “Yalnız bir kadının Suudi
Arabistan’da yaşaması çok zor.” Kendisi de Lübnan’a gelip burada yaşamayı
düşünmüyor değilmiş; ama kökleri orada olduğu için Suudi Arabistan’ı bırakıp
gelemiyormuş.
Köklerim
dedi; ama ben de anayım, biliyorum. Bir kadını en çok bağlayan kökleri
değildir, dallarıdır; yani çocukları. Bizim yaptığımız devrimler de çocuklarımız
içindi. O Suudi Arabistan’da genç bir kadının yanında erkek olmadan sokağa
çıkamadığını, araba kullanamadığını anlatırken ben yazı değişikliğini
de kapsayan devrimlerle neleri değiştirdiğimizi, nelere kavuştuğumuzu
düşünmeye başlamıştım. Biz Osmanlı’dan kalma yazıtları okuyamıyorduk;
ama çocuklarımıza, en çok da kızlarımıza, kadınlarımıza özgürlüklerini
kazandırmıştık. O kendi ülkesinde rahatça dolaşamıyordu; ama biz gördüğü
gibi, iki kadın olarak kalkıp buralara gelmiştik.
Bu
durumda, kaybımıza üzülmek mi daha anlamlıydı; kazancımıza sevinmek mi? |
|
|
| |
TUHAF
BİR DURUM
“Diyarbakır’ın
Bismil ilçesinde, Ilısu Baraj Gölü’nün suları altında kalma riski bulunan
Kortik Tepe Höyüğü’nde, Ortaçağ’a ait 120 insan iskeleti bulundu.” Bu
bir gazete haberiydi. Arkeolojiyle antropolojiyle hiç ilgim yok; ama bu
haber beni yine de çok ilgilendirdi; çünkü haberin devamında, kafataslarının
bir bölümünün arka kısmında darbe izlerine rastlandığı dile getirilirken
şöyle deniyordu: “Bu sırada tuhaf bir durum fark edildi. Kadınlara ait
kafataslarında, özellikle de genç kadınlara ait olanların arka kısmında
darbe izleri vardı.”
Kafataslarını
inceleyen uzmanın açıklaması da yer almıştı gazete haberinde: “Bu darbeler,
o dönemde yaşayan topluluğun savaşçı, şiddet eğilimli ya da kadına yönelik
şiddetin hâkim olduğu bir toplum olabileceği şüphesini uyandırdı.” Uzmana
saygımız var; ama bence birinci olasılığı kanıtlayacak veri yok. O toplum
bir şiddet toplumuysa niye yalnız kadınların, özellikle de genç kadınların
kafaları darbe almış olsun? Birbirilerinin kafalarını kırıyorlarsa asıl
erkek kafataslarında rastlanması gerekmez miydi o darbe izlerine? Üstelik
rastlansaydı, “Erkekler dövüşmüş.” diye düşünülecek; bu, o kadar da “tuhaf”
bir durum diye nitelenmeyecekti. O izlerin gösterdiği, bundan 1800 yıl
önce de kadınların kafalarına kafalarına vurulduğu gerçeğinden başka bir
şey değil bence. Uzmanın tabiriyle “kadına yönelik şiddet”in izleri onlar.
O şiddet, 1800 yıl önce de varmış. Eyvah ki ne eyvah! Bu kadar kökleşmiş
bir şiddet eğiliminden söz ediyorsak ondan kurtulmak da pek kolay olmayacak
demektir.
Durmaksızın
yinelenen her söz bıkkınlık yaratır, bir süre sonra hiçbir duygusal ya
da zihinsel etki uyandırmaz ya, “kadına yönelik şiddet” sözü için de geçerli
bu. O kadar çok yinelendi ki kanıksandı artık. “Evet,” diyor bir bölümümüz.
“Kimi yerlerde kadınlar çok dayak yiyor, çok baskı altında tutuluyor,
öldürülüyor.” Ötekiler, o çok dayak yiyenler, öldürülenler, böyle olmayabileceğini,
kadın olarak yaşamanın bu demek olmadığını ya bilmiyorlar ya da televizyonda
gördükleri başka hayatlardan tahmin etseler bile kendi yaşamlarını değiştirecek
gücü kendilerinde bulamıyorlar.
Sokak
ortasında dövülen, bıçaklanan, kurşunlanan kadınlardan ancak gazetelere,
televizyonlara haber oldukları zaman haberimiz oluyor. O zaman da zaten
iş işten geçmiş oluyor. Öldürmenin adı töre cinayeti de olsa, namus cinayeti
de olsa öldürülen pek değişmiyor. Nedense bu ülkede töreye de namusa da
kurban edilenler hep kadınlar oluyor. Namusu koruma yükümlülüğü sadece
kadına verilmiş sanki. Öyle bir namus ki bu, erkeğin hiçbir adiliğiyle,
hiçbir şerefsizliğiyle kirlenmiyor da bir genç kızın radyodan şarkı istemesiyle
kirleniyor.
O
namus bir kez kirlenmeyegörsün, kızını kendi elleriyle boğazlayabilir
bir baba; daha az ceza alacağına emin olduğu küçük oğlunun eline tüfek
verip ablasını vurdurabilir bir anne. Aile kararıyla idam hükmü imzalanabilir.
16 yaşındaki Medine Memi gibi, diri diri toprağa gömülüp üzerine beton
dökülebilir. Türkiye’nin herhangi bir yerinde kadınlar, genç kızlar, toplu
bir eylem kararı almış gibi arka arkaya intihar etmeye başlayabilirler.
Hep biliyoruz ki ya bir imdat çığlığını sağır kulaklar ulaştırma çabasıdır
o intiharlar ya da öldürmenin yeni keşfedilen, cezasız kalacak biçimi;
yani intihar süsü verilmiş cinayetlerdir.
O
gazete haberi şunu gösteriyor bence. Bu topraklarda en az 1800 yıldan
beri kadınlar şiddet görüyor, öldürülüyor, intihara zorlanıyor, kafaları
kırılıyor. Her şeye rağmen böyle gitmeyeceğini umut etmek zorundayız.
Kimi kadınlarımız her kadınlar gününde tek taşlı bir pırlanta yüzük beklentisi
içinde ellerini ovuştururken, öte yandakiler, varlıklarını duyurabilmek
için ölmek zorunda kalmayacaklar. Çok iyi biliyoruz ki bir 1800 yıl daha
böyle geçmeyecek.
|
|
|
| |
AŞKIN
RENGİ KIRMIZI
Birçok
dilde aynı sözcükle ifade edilmesine karşın Türkçede “aşk” ve “sevgi”
diye iki ayrı sözcüğümüzün olması ne güzel! Bunlar aynı kavramlar değil
çünkü. Sevgi, annemize, babamıza, oğlumuza, kızımıza, kardeşlerimize
karşı duyduğumuzdur. Onlara âşık olduğumuzu söylemeyiz. Sevgidir bu,
katıksız, katışıksız. Âşık olduğumuz kişiyi de seviyoruz; ne fark var
arada, diyor musunuz? Âşık olduğumuz da en çok sevdiğimiz kişi değil
midir? Âşık olmak, sevmenin bir ileri boyutu sayılmaz mı? Aşkın tanımı,
bütün kalbimizle sevmek, varlığımızı adayacak kadar sevmek değil mi?
Böyle sorular geliyor mu aklınıza?
Aşk
ile sevgi arasında bir akrabalık vardır var olmasına; ama aralarında müthiş
bir şiddet farkı da vardır. Sevgi hayvan olsaydı yumuşak tüylü, sokulgan
bir kedi olabilirdi; aşk ise yırtıcıdır. Hayvan olsa panter, kaplan, aslan
olabilir ancak. Sevgi bitki olsa alçakgönüllü bir papatya, bir dağ lalesi,
bir kır menekşesi olabilir. Aşk ise ya ısırgandır ya da kaktüs. İçki olsa
sevgi, yumuşak bir içki olur. Bayramlarda kahvenin yanında ikram edilen
likör olur sözgelimi ya da kutlamalarda patlatılan şampanya. Aşkın içki
hali ise vurdu mu deviren türden olsa gerek. Ya rakı ya tekila ya viski.
Renk karşılıklarını da düşünelim mi? Sevgi ya uçuk mavidir ya tozpembe.
Aşk? Aşkın tek rengi vardır: Kan kırmızı.
“Seversin
alamazsın aşk olur.” demiş Âşık Veysel, öyle midir gerçekten? Öyle sayılır.
Aşk bencildir. İlle de kavuşmak ister. “Benim olmazsa toprağın olsun.”
yalnız eski Yeşilçam filmlerinden duyduğumuz bir replik değil ki! Hayatta
da karşılığı var. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin çoğu aşk cinayeti
haberi değil mi? Demek ki aşkın cinayeti de var. Peki, “sevgi cinayeti”
diye bir cinayet türünü duyan var mı? Hayır, değil mi? Sevgi öldürmez
çünkü. Sevgi bakar, kollar, korur. Öldüren aşktır.
İkisi
de biter, bitebilir. Çok sevdiğiniz birinin tek bir sözü yaralamışsa sizi
artık onu sevmez olabilirsiniz. Bir tel kopmuştur içinizde, bir çiçek
boynunu büküp solmaya durmuştur. Aşk da biter. Hatta belki de bittiği
için aşk olur. Sürgit devam eden aşk yoktur. O şiddette bir duygu ömür
boyu yaşanmaz çünkü. Yüksek gerilim gibi bir şeydir aşk ya da hadi abartmayalım,
cereyan çarpması gibi bir şey olduğunu söylemekle yetinelim. Ama şiddetlidir.
Kalp atışını hızlandırır; tansiyonu yükseltir; dizlerin bağını çözer;
elleri, ayakları titretir. Bir insan bu durumda kaç yıl yaşayabilir ki?
Evlilik aşkı öldürür, derler. İyi ki öldürür; yoksa bu şiddette devam
eden bir aşkın kendisi insanı tez zamanda öldürür. Evliliklerinin yirminci,
otuzuncu yılında hâlâ karısını / kocasını karşısında görünce kalbi hızla
çarpmaya başlayan, tansiyonu yükselen, dizlerinin bağı çözülen, elleri,
ayakları titremeye başlayan bir insan düşünebilir misiniz? Hangi bünye
dayanır bu şiddetteki hallere? Öyleyse aşk da biter, bitmek zorundadır.
Ama aşkın bitişi, öyle sessiz sedasız olmaz. Kırar döker biterken; yıkar
yakar. Ilıman bir sevgiye dönüştürmek hüner gerektirir. Aşkın en kolay
dönüşeceği şey, kendi zıddı; yani nefrettir.
Sevgi
iyidir, aşk kötüdür mü diyorum? Hiç olur mu? İkisi de insana özgüdür,
insancadır. Bakın ne demiş Yunus Emre yüzyıllar önce.
“Aşk
gelicek cümle eksikler biter
Bitmez ise ko ki kalsın n’olusar”
(Aşk gelince bütün eksikler biter, bitmezse de kalıversin ne olacak)
“Yunus
Emre insan aşkını söylemiyordu.” mu diyorsunuz. Diyelim ki insan aşkıdır,
ne olacak? |
|
|
| |
YARDIM
DEĞİL PAYLAŞIM
Pamukkale
Üniversitesinde düzenlenen edebiyat günlerine katılmak için Denizli’ye
gittiğimde üniversitenin konukevinde kalmıştım. Katılacağım ve konuşacağım
toplantı öğleden sonra olduğu için acelem yoktu. Sabah rahat rahat kahvaltımı
yapabilir; kitabımı, gazetemi okurken kahvemi yudumlayabilirdim.
Kahvaltı
için konukevinin restoranına indim. Ben yaşlarda bir bey, masalardan birinde
tek başına oturuyor. Etrafta başka kimse yok; ne konuk ne görevli. Şöyle
bir dolandım. Çay makinesinden buharlar çıkıyor; demek ki çay demlenmiş.
Ötede, hazırlanmış kahvaltı tabakları, haşlanmış yumurtalar, dilimlenmiş
ekmekler… Her şey hazır. Daha ne arıyorum? Kahvaltı tabaklarından birini,
ekmeğimi, yumurtamı aldım; çayımı doldurdum, boş bir masaya yöneldim.
Tam yanından geçerken, “Burada usul böyle mi?” diye sordu o ben yaşlardaki
bey. Usul mü? Bilmem. Her şeyi hazırlamışlar. Gidip alıyorsunuz. Hepsi
bu!
Az
sonra yerinden kalktı. Kahvaltılıkların bulunduğu bölüme gitti. “Kimse
yok mu?” diye seslendi mutfağa doğru. İçeriden çıkan delikanlıya kahvaltı
istediğini söyledi, yerine döndü. Kahvaltısını beklemeye başladı. Az sonra
garson kahvaltı tabağını getirdiğinde, tabaktaki tek salam dilimini gösterecek,
“Ben salam yemiyorum.” diyerek tabağı geri gönderdi. Salamsız tabağı beklemeye
başladı. Ben kahvaltımı bitirirken o daha yumurtasını soyuyordu.
Bir
üniversitede bulunduğumuza göre, o beyin profesör olma ihtimali yüksek.
Ön çalışmaları araştırma görevlilerine yaptırmaya alışık bir profesör,
kahvaltının ön çalışmasını da birilerinin yapmasını beklemiş olabilir.
Önce böyle düşündüm. Sonra, profesör olmasa başka türlü mü davranırdı,
diye sordum kendime. Yok, pek fark etmezdi. O bir erkek. Yaşamında her
zaman onu kollayan, gözeten kadınlar olmuştur: annesi, ablası, kız kardeşi,
karısı... Öyleyse az önceki kahvaltı serüvenini mevki farkından çok, cinsiyet
farkına bağlamak, daha mantıklı görünüyor.
Bir
kadının “Ne yiyeceğiz?” demesi, duruma ve konuma göre, “Evde yiyecek bir
şey yok.” anlamına gelebilir; “Hiç paramız kalmadı.” demek olabilir. “Bak,
bugün de yemeklik bir şey getirmeden, elini kolunu sallayarak geldin eve.”
diye bir sitem iletebilir. Oysa bir kocanın, karısına sorduğu, “Ne yiyeceğiz?”
sorusunun anlamı tektir: “Ne pişirdin?”
“Karnım
aç.” diyen bir koca ve bir kadın, aynı şeyi söylemez. Kadın “Karnım aç.”
diyorsa karnının acıktığını söylüyordur; ama koca bu lafı ettiğinde, karısına
“Sofrayı kur.” diyordur aslında. Ayrıca, bunun ille sözle söylenmesi de
gerekmez. Eve geldiğinde koltuğuna oturup gazetesini karıştıran, televizyon
haberlerini izlemeye başlayan kocanın da davranışıyla söylediği bu değil
midir? Aynı işte çalışan, aynı anda eve dönen bir çiftten söz ettikten
sonra, birinin salona, ötekinin mutfağa yöneldiğini söylesem kimse mutfağa
yönelenin hangisi olduğunu merak etmez, değil mi?
Salata
tabağını mutfaktan alıp masaya getiren erkek, karısına yardım ettiğini
düşünüp (sadece düşünüp değil elbette, yeri geldiğinde, “Nankörlük etme!
Yardım etmiyor muyum sana?” diye hesap sorup) üste çıkarak; yardımseverliğinden
dolayı kendisiyle gurur duyabilir. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her
yerinde. Oysa yardım değil, paylaşımdır önemli olan. 21. yüzyılın ikinci
on yılına girildiğinde hâlâ evlerde yemek pişiyor, bulaşık yıkanıyorsa
zevkleri ve dertleri olduğu kadar bulaşığı da paylaşmak gerek.
|
|
|
| |
GÜVEN
- SİZSİNİZ
Bütün
gün nerededir, ne yapar, bilmiyorum. Akşamüzeri ortaya çıkar. Masallardan
çıkıp gelmiş bir dede gibidir. Bastonu, ucuna çıkın yerine geçirilmiş
bir naylon torbayla omzunda. Sanırsınız ki dağları tepeleri aşmış, tozlu
yollardan geçmiştir; buradaki işi bitince yine o yollara gidecek. Dilenmez;
ama birilerinin verdiği parayı, yiyeceği geri çevirmez.
Dün,
yine akşamüstü, bir yere yetişeceğim, acelem var, siyah, büyük bir arabanın
onun yanında durduğunu gördüm. Araba hareket etti, masal dedesinin elinde
bir yirmi liralık. Benim hemen önümde yürüyen delikanlı paraya dikkatlice
bakıp geçti. Ben de arkasından. Derken delikanlı adımlarını yavaşlattı,
ben yanından geçip gittim; ama içime de bir kurt düştü. Niye öyle bakmıştı
o çocuk paraya? Acaba? Yapar mı öyle bir şey. Durup arkama baktım. Delikanlı
geri dönmüş, dedeye doğru yürüyor. Eyvah! Aklıma gelen şey mi olacak?
Ben de döndüm. Dede demin, hayatında görmediği bir şeymiş gibi şaşkınlıkla
bakıyordu paraya, o yirmi lirayı daha cebine koymamış, hâlâ elinde tutuyor
bile olabilir. Delikanlı elinden almaya kalksa karşı koyamaz. Ben ne yapabilirim?
Delikanlıyı yakalayıp çenesine bir yumruk… Yok canım, daha neler… Ama
bir çığlık atarım. Manavın ve yardımcılarının duymasını sağlarım. Onlar
koşar, dedenin parasını kurtarırlar. Yapabilir miyim? Daha bunları düşünürken
elim ayağım titremeye başladı. “Yapma, ne olur; sakın öyle bir şey yapma!”
diye çocuğa içimden yalvarıyorum. Yapmadı. Dedenin yanına varmadan durdu,
geri döndü. Bana doğru yürüyor. Bu kez de ona yakalanırsam endişesi… “Ne
yapıyorsun teyze, beni mi gözlüyorsun?” derse ne yapacağım? “Seni hırsız
sandım evladım.” mı derim? Ben de döndüm, yürümeye başladım. Arada bir
dönüp bakıyorum. Çocuk dalgın, yavaş yavaş geliyor. Onun derdi başka.
Kim bilir? Âşık mıdır, nedir?
Çocuğun
davranışını değil, kendiminkini sorgulamaya başladım az sonra. Niye bu
güvensizlik? İnsanlara güvenmiyoruz artık. Herkes yalan söyleyebilir,
herkes kendi çıkarı için başkalarını feda edebilir diye düşünüyoruz. Pek
kimsenin kimseyi yanılttığı da olmuyor açıkçası. Kendimi de katıyorum
bu güvensizler, kuşkucular ordusuna. Öyle olmamış mıydı? Amerika’da evinde
çalışan, mimarlık çizimlerini evinde yapan kızım kaç saat çalıştığını
Amerikalı patronuna kendisinin bildirdiğini, saat ücretinin bu bildirim
üzerinde ödendiğini söylediğinde ben hemen, “Üç saat çalışıp beş saat
çalıştım diyebilirsin.” diye aklımın nasıl da hileye yatkın olduğunu göstermemiş
miydim? Kızım gülümsemiş, “Hangi işin kaç saat süreceği bellidir anne.”
demişti. Beni ayıplamamıştı; ama ben ayıplanmıştan daha beter hissetmiştim
kendimi.
Eski
zamanları özlüyor görünmekten hoşlanmıyorum; ama bugünle geçmişi karşılaştırmadan
da yapamıyorum. Anneannemin evinin anahtarını anımsıyorum. Silah olarak
kullanılabilecek büyüklükte bir anahtardı; demir, ağır bir anahtar. Ama
anneannem onu sadece geceleyin uzak bir yere gidilecekse kullanırdı. Diğer
zamanlarda kapının üzerindeki ipe asılan, içeri girer, yukarı seslenirdi.
Gelen, sesinden tanınır, üst kata buyur edilirdi. Hırsızlık olmaz mıydı?
Olurdu herhalde; ama bugünkünden az olduğuna bahse girebilirim.
Şimdi
bakıyorum da siteler yapılıyor, kapısına güvenlik görevlisi dikiliyor,
etrafına çit çekiliyor; yetmiyor, dikenli telle çitler yükseltiliyor.
Geçen gün gördüm, dikenli tel de yetmemiş; onun yerine jiletli teller
çekilmiş. Bu kadar önlem, hırsızlığı, uğursuzluğu önlüyor mu? Ne gezer?
Önlemek bir yana; artırıyor, azdırıyor. Bu durumun birçok nedeni olabilir;
ama bana öyle geliyor ki bu nedenlerden biri de güvensizliğimiz, herkesten
kuşkulanmamız, kendimize karşı bile dürüst olamayışımız. Yeni bir yıl,
yeniden güven duygusuna kavuşmamızı sağlar mı dersiniz?
|
|
| |
| |
YAŞAMAYI
BİLMEK
Midilli
adasının doğu sahilindeki Sigri’de, Doğa Tarihi Müzesinin girişinde dikiliyoruz.
Fosilleşmiş Orman’ı görmek için ana yoldan sapıp ıssız dağ yollarında
kilometrelerce gittikten sonra, kapının saat 16.00’da kapandığını öğrenip
geri dönmüşüz. Şimdi bu müzede bizi bir başka düş kırıklığının beklemediğini
nasıl bileceğiz? Danışma bankosunun arkasındaki delikanlı, Türkçe, “Bence
girmelisiniz. Dünyanın her yerinden geliyorlar bu müzeyi görmek için.”
deyince şaşırdık. Evrensel bir dünyanın kapısında bir Türk genci. O zaman
girmeliyiz elbette. Rehberliğimizi o yapacaksa hele, harika olur. Biraz
da ondan tereddüt etmemiş miydik zaten? Bütün açıklamalar Yunanca ve İngilizce
olacaktı. Hepsini okuyamayacak, okuduklarımızda ”Pinoxylon paradoxum,
Taxodioxylon albertense” gibi terimlerle dolu bilgileri anlamayacak olduktan
sonra, buraya saatler harcamanın ne anlamı vardı?
Erdal’ın
rehberliğinde durum değişti. 20 milyon yıl öncesinden başlayarak bugün
üzerinde yaşadığımız dünyanın oluşumunu, en gelişmiş görsel malzemeleri
kullanarak anlattı bize Erdal. Kuzey Ege’deki volkanik patlamalar o dönemde
bölgede bulunan sık ağaçlı, zengin ormanı tümüyle örtmüş; boyu 7 metreyi
bulan ağaçların, dalları ve yapraklarıyla birlikte fosilleşmesini sağlamış.
Doğanın milyon yıllarla ölçülen değişimiyle, fosil ağaçların mermerleşmiş
gövdeleriyle, dünyada her an, her saniye deprem olduğunu gösteren sismograf
cihazlarıyla müze yaşanmaya değer bir deneyimdi; ilginçti; ama doğrusu
Erdal’ın öyküsü de ilginç olmalıydı. Nereliydi? Midilli’nin Sigri’sinde
ne işi vardı? Müzeyi gezmeyi bitirdikten sonra bunları da öğrendik. Doğu
Karadenizliydi, 19 Mayıs Üniversitesinin coğrafya bölümünü bitirmişti.
Burada yüksek lisans yapıyordu. Yunanca öğrenmişti, Yunanları seviyordu.
“Siesta”ları
hakkında ne düşündüğünü soracağım tuttu Erdal’a. “Siesta” geleneğinin
Yunanistan’da bu kadar yaygın sürdürüldüğünü bilmiyordum. Daha önce birkaç
kez Rodos’a gitmişliğim vardı; ama “siesta” mevsimi mi değildi; Rodos’ta
dikkat çekecek kadar büyük bir boşluk mu yaratmıyordu; ben mi fark etmemiştim;
kestiremiyorum. Midilli’nin hemen her yerinde saat 14.00’ten sonra dükkânlar
kapatılıyor, çarşı pazarda yaşam duruyordu. Üstelik ekonomik kriz içindeydiler.
Turizm sezonunun en civcivli olduğu zamanda dükkânlarını kapatıp uyumaya
gitmeseler de biraz çalışsalar daha iyi olmaz mıydı? Birimiz Almanya ile
mi karşılaştırdı, Alman çalışkanlığından mı dem vurdu, Almanya konusu
nasıl açıldı, bilmiyorum; ama Erdal’ın, kendiliğinden gelişen bu muhabbete
bizi onaylayarak katılmasını bekliyor olmalıyım ki “O zaman Almanya olurdu
burası.” demesiyle irkildim. Herkesin Almanlar kadar çalışkan olması gerekmezdi.
Yunanlar çalışkan değillerdi belki; ama yaşamın tadını çıkarmayı iyi biliyorlardı.
Kimi insanların da Yunanlar gibi olması gerekmiyor muydu?
Hani
bazen küçücük bir söz, bir ışık yakar insanın kafasında. Öyle oldu. Herkesin
deliler gibi çalışması niye gereksindi? Herkesin Almanlar kadar çalışkan
olması da gerekmezdi bütün ülkelerin Almanya olması da. Dünya bir çalışma
kampı değildi ki! Arada bir durup yaşamanın tadını çıkarmanın nesi kötüydü?
Genel olarak biz Türkler de pek çalışkan sayılmazdık; ama çalışmayı sevmemek,
keyif insanı olmayı kendiliğinden sağlamıyordu. Konumuz, çalışmadığı zamanları,
tembellik ediyorum, diye vicdan azabına benzer bir duygu içinde geçirenler
değil; yaşamanın tadını yudum yudum çıkaranlardı. Kimileri hırs peşinde
deliler gibi çalışarak yaşamayı unuturken kimileri azla yetinip hayatta
olmanın, yaşıyor olmanın tadını çıkarmayı biliyordu. Erdal haklıydı; yaşamanın
tadını çıkarmak belki de tam olarak buydu.
|
|
|
| |
SAFO,
VENEZİS VE BİZİMKİLER
Ayvalık’ta
geçirdiğim yazlarda, “Karşısı Midilli!” diye kim bilir kimlere, kim bilir
kaç kez gösterdim. Sarımsaklı’daki evimin balkonundan geceyse ışıklarını,
gündüzse binalarını gördüğüm karşı kıyıya gitmeyi ise ancak başarabildim.
Ayvalık’tan bir buçuk saatte ulaşılabilecek yakınlıkta, 20 - 25 avro;
demek ki 40 - 50 liraya gidilebilecek ucuzlukta olmasına karşın şimdiye
dek niye gidemedim? Ne zaman gitmeye niyetlensem vize işlemlerinin zorluğu
gözümü yıldırdı da ondan. Evraklar hazırlanacak, sigorta yaptırılacak,
konsolosluktan gün alınacak; konsolosluk önünde kuyruğa girilecek… Ne
sabrım bu kadar uzun işlemleri yapmaya yeterdi ne de zamanım. Her seferinde
vazgeçmek daha kolay geldi. Anneannemle dedemin doğduğu, büyüdüğü, Mübadele
adı verilen nüfus değişim programıyla bu yakaya göçmek zorunda bırakıldıkları
zamana dek yaşadıkları yerleri görme şansına ancak yeşil pasaporta vizesiz
geçiş hakkı sağlanınca ulaşabildim.
Adanın
görülmeye değer hemen her yerini görme, gezme fırsatım oldu. Dedemin köyüne
de gittim elbette. Adaya geliş amacım oydu. Aradan doksan yıla yakın zaman
geçmişken, hakkında pek az şey bildiğiniz bir evi aramaya kalkmak pek
akıl kârı değildi. Yine de insanlar, ellerinden geleni yaptılar. Sonuçta,
aklımda kalan tanımlara uyan iki ev buldum. Belki onlardan biriydi, belki
de çoktan yıkılıp gitmişti. Öyle ya, caminin yerinde yeller esiyordu,
minarenin yarısından azı kalmıştı. Adada kuşaklar değişirken, Türklerle
Rumların birlikte yaşadıkları dönemi anımsayan bile kalmamışken dedemin
evi nasıl ayakta kalabilirdi? Köyün en yaşlısının “Türklerin adadan gittikleri
yıl” doğduğunu öğrenmek, bütün umudumu yok etti zaten.
Adanın
her koyu ayrı bir tatil köyüydü sanki. Denizin sıcağı, soğuğu; derini,
sığı; her çeşidi… Sahilin kumsalı, çakıllısı her zevke sesleneni… Tatili
Ayvalık’ta da yapardım; burada görmek istediğim yerler vardı. Birini görmüştüm.
Neo Kidonya: “Yeni Ayvalık”. Bizimkilerin oradan buraya göçmesi gibi,
Ayvalık’tan Midilli’ye göçmek zorunda bırakılan Rumlar da Midilli’de doğdukları
yerin benzerini kurmak istemişler. Neo Kidonyalıların öğle uykusunda oldukları
bir öğle vakti uğramışız. Sokaklar bomboştu. Midilli’de hemen her köyün
deniz kıyısında “skala” (iskele) dedikleri küçük bir yerleşimi daha var.
Neo Kidonya’nın skalası da kendisi kadar tenhaydı. Denize girmiş, güneşlenen
bir anneyle kızından başka kimse yoktu ortalıkta.
Ayvalık’tan
gönderilişlerini “Venezis’in Evi” adlı öyküde anlattığım İlias Venezis’in
her baktığında görebilsin diye, Ayvalık’ın tam karşısındaki bir köyde
yaşadığını duymuştum. Öyle değilmiş. Eftalu’daymış evi. Eftalu’dan bakınca
Ayvalık görünmez ki! Çanakkale, Ezine tarafları görünebilir belki.
Bir
de Safo var. Tarihin en eski kadın şairlerinden biri. Kendi cinsine yönelik
eğilimleri nedeniyle “lezbiyen” sözcüğünün bir anlamda isim anneliğini
yapmış. “Lezbiyen”, bizim Midilli dediğimiz adanın Lesvos / Lesbos biçimindeki
adından türetilmiş. Adayı tanıtan kitapçıkta Safo’nun yaşadığı Eresos’un
bir eşcinsel cenneti olduğu, kadınların kadınlarla, erkeklerin erkeklerle
el ele dolaştığı yazıyordu. Issız ve çorak dağlardan, toprak yollardan,
en sonunda da köyün üst başında dinsel bir yortu için toplanmış kalabalığın
arasından geçip bin bir güçlükle Eresos’a vardık; ama sonuç, hayal kırıklığı!
Eresos, hiçbir özelliği olmayan, dar sokaklı, bol yokuşlu sevimsiz bir
dağ köyü. Safo burada mı yaşamış? Safo’nun yaşadığı dönemde köyün “skala”
denen iskelesi de yoktu herhalde. Yine de gelmişken oraya uğramalıydık.
Oo! Skala Eresos cennet gibi; ama tanıtım kitapçıklarında söylendiği gibi
bir cennet değil. Doğasıyla, şurup gibi bir akşamın tadını çıkarmayı bilen
insanlarıyla bir cennet. Ne yazık ki Safo, adını almış bir emlak komisyoncunun
reklamından başka yerde, orada da yoktu. |
|
|
| |
GÜZEL
OLMAK
Güzel bir kızdı. Ailesinin kim bilir ne umutlarla koyduğu Devrim adına
ihanet etmekte olduğunu düşünürdüm sık sık. Hemen her derste, sıranın
içinde açtığı çantasından aynasını çıkarır, kaşına gözüne bakardı. Gördüğümü
anlarsa mahcup olur diye fark etmez gibi yapardım. Bir gün dayanamadım.
Özdemir Asaf’ın ünlü şiirini söyledim ona:
“Sana
güzel diyorlar, sakın olma!”
“Anladın
mı?” dedim sonra. Anlamamış. Açıklamaya kalkmadım. Bu iki dizeden daha
güzelini söyleyemezdim ya!
Güzel
olmak, güzel kalmak (zorunda olmak) çok külfetli bir iştir aslında. İşi,
güzel kalmayı gerektirenlerle aynı ortamlarda bulunanlar bilirler. Tanınmalarını
güzelliklerine borçlu olanlar, sizin gözlediğinizin farkında değillermiş
gibi davranırlar genellikle. Oysa yaşamları, ilgiyi kendi üzerinde tutmak
ilkesi üzerine kurulmuştur. Yalnız karşı cinsin ilgisini çekmek değil,
kadın - erkek çevredeki herkesin ilgisinin odağında olmak… Ne zorlu bir
uğraş gerektirir bu. Kendinize yönelik dikkatinizi bir an bile yitirmeyeceksiniz.
Her an dışarıdan nasıl göründüğünüzün hesabı içinde olacaksınız. Bunun
için de kendinizi sürekli gözleyeceksiniz. Yaka düğmelerinin kaç tanesi,
nereye kadar açılacak? Düğmelerin açık unutulduğu nasıl fark edilmemiş
gibi yapılacak? Saça her zamankinden değişik bir biçim nasıl verilecek?
O gün göz makyajı daha gösterişli yapılıp dudaklar hafif gölgede mi bırakılmalı;
dudaklar öne çıkarılıp göze sadece kalem mi çekilmeli? Yüksek topuklar,
evet rahatsız; ama kadınsı bir görünüm için şart! Güzel görünmenin bedeli
bacak ağrısı ise buna çaresiz katlanılacak.
Bütün
bu hesapları her an için yapıyor olmak, başka neyle ilgilenecek güç bırakır
insanda? Güzellik kendi başına bırakılamaz çünkü. Güzellik bencildir,
sürekli emek ister. Daha güzel olmak için, falancadan daha alımlı, filancadan
daha çekici, feşmekândan daha seksi olmak için sürekli güzelliğiniz üzerine
düşünmeniz ve yeni fikirler geliştirmeniz gerekir. Kim bilir ne büyük,
ne önemli işleri yapacak kadar uzun bir süreyi bile bile harcamak zorunda
bırakır insanı.
Peki,
kadın türünü sürekli güzel olmaya, güzel kalmaya zorlayan ne? Var mı böyle
bir baskı? Olmaz mı? Gazetelerin kadınlar için hazırladıkları eklerde
hemen hemen tek konu, güzellik. Televizyonlar sürekli güzellik sırları
yayımlamıyor mu? Nasıl genç kalınır, nasıl kilo verilir, nasıl giyinilir,
nasıl süslenilir, anlatmıyor mu? Rol modelleri de gösteriyor. Giyimlerine
kuşamlarına, görünümlerine, seksiliklerine göre not da veriyor kadınlara.
İzleyene düşen, en yüksek notu alanlara benzemeye, onlar gibi olmaya çalışmak.
Yine
de medyayı tek günah keçisi ilan etmek, işin kolayına kaçmak olur. Çoğumuz
oğullarımızı “Akıllı oğlum”, kızlarımızı “Güzel kızım” diye sevmiyor muyuz?
Sadece bu söyleyiş bile kızlarımızın kendilerini güzel olmak zorunda hissetmelerine
yol açmaz mı? Kızlarımızın güzel oldukları kadar akıllı olduklarını da
bildiğimize göre onları çocukluklarından itibaren neden sadece güzel olmak
konusunda koşullandırıyoruz?
Kızlarımız,
kadınlarımız güzel de olsunlar tabii; ama güzelliklerinin esiri olmasınlar.
Sadece güzel olmakla yetinmesinler. Son sözü Özdemir Asaf’a bırakalım
yine. O söylesin:
“Sana
güzel diyorlar, sakın olma!” |
|
|
| |
SEVGİSİZLİĞİMİZİN
YÜZYILI
Sevginin,
saygının içi boş kavramlara dönüştüğü bir dönem mi yaşıyoruz? Bu,
bir süreç mi, yoksa artık hep böyle mi olacak? “Birbirinizi sevin,
sayın.” gibi laflar etmeye kalkan birini duyunca burun kıvırmaya
başladık. Çok söylenmekten eskimiş sözler ya da içi boş kavramlar
gibi geliyor bunlar herkese. Şiddetle çevrelenmiş durumdayız ve
daha kötüsü bu durumu yadırgamaz olduk. Her gün daha ağırını, daha
beterini duyduğumuz şiddet olaylarını kanıksadık. En sıradan saygı
davranışlarını bile gereksiz buluyoruz artık. Hani biz konukseverdik,
yardımseverdik? Televizyonlardaki yemek yarışmaları, en sıradan
nezaket kurallarını bile unutturmaya başladı. Konuklarımız sunduğumuz
yemeği beğenmeseler bile yüzlerini buruşturmazlar; ev sahipleri,
konuklarını mutlu etmek için uğraşır, didinir; bir “Eline sağlık!”
sözüyle yorgunluklarını unuturdu eskiden. Bunlar da tarihe karıştı,
karışacak.
Her
günkü sıradan yaşam bile savaş gibi sürdürülüyor. Teşekkür yok,
rica yok, gülümseme yok. Asık surat maskesini takınıp çıkıyoruz
evlerimizden. Sonrasında rastladığımız herkese dövüşmeye hazırmışız
gibi bakıyoruz. Üstelik gerçekten de her an kavgaya hazırız. Birinin
yanınızdan geçerken omzunuza çarpması bir kavga nedeni olabiliyor.
Bir “yol vermeme” tartışması, cinayetle sonlanabiliyor. Duya duya
kanıksadığımız olayları düşünün. Televizyon haberleri, gazete sayfaları
ne zamandır cinayet raporuna döndü. Ölümler sayılarla ifade edilir
oldu ve sekiz - on kişiden daha az kişinin öldüğü kazaları, kavgaları,
çatışmaları neredeyse kazanç saymaya başladık. Aynı yerde aynı nedenlerle
onlarca kişinin ölmesine seyirci kalıyor; taşlı sopalı dövüşleri
çok sıradan, çok olağan buluyoruz. Karısını sokak ortasında dövüp
yerlerde sürükleyen adamı yadırgamıyoruz bile. Çocuklarını parçalayan
analar mı istersiniz, öz kızına tecavüz eden babalar, babasının
çocuğunu doğuran kızlar, iki altın bilezik için büyükannesini boğazlayan
delikanlılar, yeni doğmuş bebeğini naylon torbanın içine koyup çöp
bidonuna atan anneler, annesini bıçaklayan genç kızlar, ablasını
kurşunlayan kardeşler, kardeşini boğan ağabeyler…
Algıladığımız,
her gün sıcak haberler aldığımız dünya büyüdüğü için mi bu kadar
akıl almaz olay duyup okuyoruz? Eskiden daha kendi yağımızla kavruluyorduk
da yaşanıyorsa bile bütün olanlardan haberimiz mi olmuyordu? Yoksa
insanoğlu giderek vahşileşiyor, çıldırıyor; eski değerlerinin hiçbirini
umursamaz duruma mı geliyor?
Televizyon
dizilerinde takır takır ateş edilmiyor; her gece beş on kişi telef
edilmiyorsa pek heyecansız buluyoruz filmi. Bizim heyecanımızı artırmak
için olmalı hemen her dizide silahlar çekiliyor, kaçma - kovalama
sahneleri yaşanıyor ve sonunda bir “galip” ve bir “mağlup” oluşuyor.
En ciddi tartışma programlarında bile sesler yükselirse kulak kesiliyoruz.
Kimin ne söylediğine değil, ötekinin hakkından nasıl geldiğine bakıyoruz.
Karşısındakinin ağzından lafı kapan, hatta onu hiç konuşturmayan
daha başarılı bir konuşmacı sayılıyor. Buralarda bile hep bir yenen
ve yenilen olmak zorunda. Bu, yalnız Türkiye’de mi böyle? Televizyonlarımız
var, bütün dünyada şiddetin hangi boyutlarda yaşandığını gösteriyor
bize. Ne yazık ki televizyonlarımız var! Şiddetin, sevgisizliğin,
acıma yoksunluğunun artmasında en büyük pay onların. Çünkü sıradanlaştırıyor
şiddeti; bunu da bir çeşit yarışma haline getiriyor. Gazetelere
geçmek, televizyonlarda haber olmak için daha vahşi, daha korkunç
cinayetler işlemek zorunda oldukları duygusu yaratıyor insanlarda.
Gerçekten de her gün, bir öncekinden daha korkunç olaylar duyuyoruz
ve artık yadırgamaz oluyoruz duyduklarımızı.
Kaygılıyım.
Kendimde saptadığım en ağırlıklı duygu bu. İnsanlığın temizliğini,
masumluğunu yitirmekte olduğunu düşünüp bizden sonra gelecek kuşaklar
için kaygılanıyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor.
|
|
|
| |
KADER
Mİ, AZİM Mİ?
“Bizim
zamanımızda…” diye söze başlamak, yaşlılığı tümden kabullenmektir.
Biliyorum; ama –kabullendiğimden olmalı– ben de söze öyle başlar
oldum son zamanlarda. Bizim zamanımızda, yaşları hiç söylenmeden,
biri, başörtüsü takmış, öteki saçlarını savurarak yürüyen iki kadından
söz edilse başı açık olanın genç, ötekinin yaşlı olduğunu anlardık
hepimiz. Bizim zamanımızda batıl inançlı birilerinden söz edilse
o birileri ya dedemiz olurdu, ya ninemiz. Anne babalarımız bile
dalga geçerdi batıl inançlılarla. Şimdi her şey tersine döndü. Ben
görüntüde değilim. Gençlerin genç olmadan yaşlandıklarını gördükçe
kahroluyorum. Gaipten işaretler alarak yaşıyor kimi gençlerimiz.
Bakıyorsunuz önemli bir iş için yollara düşmüş bir genç –daha çok
kızlar galiba– yürürken ayağı taşa takılsa, kötü bir işaret aldığını
düşünüyor ve peşinde olduğu o işin olmayacağına karar veriyor çabucak;
hatta vazgeçiyor o işten. Enerji gönderiyorlar. Birilerinden elektrik
alıyorlar ya da alamıyorlar. En çok televizyonlardaki evlilik programlarında
görüyoruz. “Elektrik aldın mı?” diye soruluyor. Hayatın en önemli
kararlarından biri, evlenme kararı gibi ciddi bir karar bile bu,
nereden geldiği belli olmayan “elektrik”e göre veriliyor. Ekranda
fal bakanlar, rüya tabir edenler, seyircileri ipnotize etmeyi deneyenler,
gençlere örnek oluyor. Uğura, uğursuzluğa, fala, burçlara inanıyor
gençler. Dahası, insanı ve yaşamı belirleyen biricik şeyin burçlar
olduğunu düşünüyor kimileri. Bakıyorsunuz bilimsel bir konferansta,
salondaki dinleyicilerden biri, soru sormak için söz istiyor ve
konuşmacıya burcunun ne olduğunu soruyor. Ona göre verecek kararını.
Ne kararıysa artık!
Belediye
otobüslerinde halifelerin yaşam öyküsünü okuyan, çantasının içinde
tespih çeken, elindeki sayaçla okuduğu duaları sayan genç kızlara
rastlıyorum. Ne oluyoruz, ahrete mi hazırlanıyor genç kızlarımız?
İyi de bu dünyada yapılacak işler bitti mi? Okullar bitirilip meslek
sahibi olunmayacak mı? Çocuklar doğurulup ülkeye ve dünyaya yararlı
bireyler olarak yetiştirilmeyecek mi? Saçının tek teli görünmesin
diye kafasını sımsıkı kapatan, yerleri süpüren etekleriyle bütün
merdivenlerin tozunu alan genç kızları söylemiyorum. Benim meselem
“türban” değil. Kafaların içi ilgilendiriyor beni.
Geçenlerde
öğrencilerimden biri, yine bir genç kız, bir anısını anlatıyordu
sınıfta. “Üç harfliler” diye birilerinden söz etmeye başlayınca
sordum. Cinlermiş kastettikleri ve “cin” derse çarpılacağından korktuğu
için adlarını “üç harfliler” diye anıyormuş. Anneannemi hatırladım.
“Çarşamba gecesi iş yaparsanız cin çarpar; pis suyun üstünden atlamayın,
çarpılırsınız.” dedikçe o, içimize bir korku gelirdi gelmesine;
ama biz yine de güler geçerdik. Şimdi üniversite öğrencileri anneannemin
korkutmalarına pabuç bırakıyorlar, öyle mi?
Ara
sınavda verdiğim yazı konularından biri de şuydu: “Kader mi, azim
mi?” Bu konuyu seçen öğrencilerimin neredeyse tümü, kaderin çok
önemli, en az azim kadar önemli olduğunu, insanın kendi kaderinin
dışına çıkamayacağını yazdı. Kâğıtları okuduktan sonra, “İnsan,
kendi kaderinin demircisidir.” diye bir sözü duyup duymadıklarını
sordum. Duymamışlar. Pek yapmam; bu kez onlara kendimi örnek vermek
zorunda kaldım. Ben kaderime boyun eğseydim; ilkokulu bitirir bitirmez
karşı komşumuz Cevriye Hanım’ın kamyon şoförü oğlu ile evlendirilecektim,
dört çocuk doğurup genç yaşta kocayacaktım. Şu anda çocuklarının,
torunlarının ilgisine muhtaç bir nine olarak bir köşede ölümü bekliyor
olacaktım, dedim. Oysa yirmiden fazla kitabı olan, yazdıkları yabancı
dillere çevrilmiş, en önemlisi gittiği her yerde saygı gören bir
kişiyim. Kadere teslim olmak ne demek!
Genç
olmak, yalnız kendisini değil, dünyayı değiştirecek gücü kendisinde
bulmak değil midir? Buna inanmakla hata mı ettik biz? Akıldan, bilimsellikten
bu kadar yüz çevirmek gençlik kavramıyla bağdaşır mı hiç?
|
|
|
| |
TÜKETİRKEN
TÜKENMEK
Gerçek adının
ne olacağı şimdiden belli değilse de içinde yaşadığımız çağa pek çok
ad yakıştırıldı. “Bilgi Çağı” deniyor; oysa insanların çoğuna, bilgiye,
internetten “Google” arama motorundan ulaşmak, bilgi sahibi olmaktan
çok daha kolay geliyor. “İletişim Çağı” deniyor. Üst komşumuza, yan
komşumuza “Günaydın” demeyi, bakışlarımızla olsun selamlaşmayı gereksiz
görürken hangi iletişimden söz ediyoruz? “Teknoloji Çağı” deniyor. Yapmadığımız,
sadece kullanmayı öğrendiğimiz yeni buluşlarla mı dahil oluyoruz teknoloji
çağına? Bence bu çağa yeni bir ad verilmeli: “Tüketim Çağı”.
“Tüketmek”
sözcüğünün nasıl modalaştığının bilmem farkında mısınız? Dilimiz bu
sözcüğe bir alıştı pir alıştı. Her şeyi tüketiyoruz artık. “Sağlıklı
beslenmek için bol sebze meyve tüketin.” diyorlar (“beslenmek” de moda
sözcüklerden biri; ama o, başka bir yazının konusu). “Fazla kırmızı
et tüketmeyin, beyaz et tüketin.” diyorlar. Biz bu sebze ve meyveleri,
kırmızı eti, beyaz eti düne kadar “yiyorduk”; şimdi ne oldu da yemekten
vazgeçip tüketmeye başladık? “İçmek” de kullanımdan düştü. Sıvı tüketiyoruz,
günde bilmem kaç litre su tüketmemiz isteniyor. Oysa “tüketmek” sözcüğü,
“Kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek” anlamına geliyor. En azından
sözlükler öyle diyor. Harcayarak nasıl yok edip bitiriyorsak buzdolabı,
çamaşır, bulaşık makineleri, fırınlar, televizyonlar da “Dayanıklı tüketim
malları” diye bir kategori oluşturuyor. “Müşteri”,”alıcı” sözcükleri
yok artık; onlar “tüketici”. İşin garibi, gerçekten tükettiğimiz şeyler
için kullanılmaz oldu “tüketmek” sözcüğü. Sözgelimi “zaman” için kullanıldığını
hiç duymadım. Oysa asıl tükettiğimiz şey o: zaman. Aşkları tükettik;
ama bundan da hiç söz edilmiyor. Eskisi gibi deli divane âşık olana
rastlanmıyor; rastlandığında da gerçekten deliymiş gibi davranılıyor
kendisine. Dostlukları tükettik. Çıkar ilişkilerimiz sürdüğü sürece
dost olarak bellediklerimiz başımız dara düştüğünde sırra kadem basıyorlar.
Hayalleri tükettik. Neleri düşlememiz gerektiğini, bizi tüketici olarak
görenler söylüyor. Bizde onların uygun gördüklerini hayal ediyoruz:
Son modaya uygun giysiler, yeni arabalar, havuzlu villalar, herkesi
kıskandıracak mobilyalar vs. vs.
Şimdiye
kadar hiç gitmediğim büyük bir alışveriş merkezine sürüklendim geçenlerde.
Her katta sayısız dükkânıyla, katlardan katlara çıkan yürüyen merdivenleriyle,
göz kamaştıran süslemeleri, rengârenk ışıklarıyla devasa bir bina… Bir
ara, alt katlardan birindeyken başımı kaldırıp yukarı bakacak oldum.
O ne görkem! O ne pırıltı! Büyük bir tapınağın içindeyim sanki. Katedrallerde,
büyük camilerde hissedilene benzer bir duygu… Tanrının, evrenin, doğanın
varlığı karşısında insana kendisinin ne kadar küçük, ne kadar güçsüz
olduğunu hissettirecek yükseklikte yapılan camiler, kiliseler gibi…
Bir ezilmişlik duygusu, buna bağlı olarak boyun eğme çaresizliği. Bu
yüzden mi büyük tapınaklara benzetilerek yapılıyor o büyük alışveriş
merkezleri? Selimiye’de, Ayasofya’da, Notre Dame’da hissedilenlere benzer
bir duygu yaratsın diye? Tüketici olarak boyun eğmekten başka çareniz
olmadığını düşündürmek için mi bu gösteriş, bu büyüklük? “Tüketim” yepyeni
bir dinin adı mı?
O
görkem, o yükseklik eziyor insanı, kendinizi sinek gibi hissediyorsunuz.
Dinin emirleri gibi, hayran kaldığınız o gösterişli ışıklandırmalar
da bir emir veriyor insana: Tüketmekten başka çaren yok. Tüket! Daha
çok tüket!
Tüketiyoruz.
Hem de hiçbir şey üretmeden tüketiyoruz; ama bu tüketme iştahı bizi
bitiriyor aslında. Tüketirken asıl tükenenin kendimiz olduğunu fark
ediyor muyuz acaba?
|
|
|
| |
OKYANUSA
BAKMAK
Şanslı
doğanlardan biriyim. Yaşamım hep deniz kıyılarında geçti. Ayvalık’ta doğdum,
gençliğimi İzmir’de yaşadım; on sekiz yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Sürüldüğümde
bile bir deniz kıyısına, Trabzon’a gönderildim. Herhalde bu yüzden denizi
severim, denize bakmayı severim. Ayvalık’ta baktığınız deniz, yakın kıyılarla,
adalarla doludur. Hemen karşıda Midilli’nin ışıkları parlar geceleyin.
İzmir zaten körfezdir; karşı yaka, adı üstünde: Karşıyaka’dır. Karşısı
olmayan bir denizle ilk kez Trabzon’da karşılaştım. Ufka kadar deniz…
Görüntüyü kesen ne bir ada ne bir kıyı…Karadeniz’e ilk baktığımda, “Bu
denizin bittiği yerde Sovyetler Birliği mi başlıyor?” diye düşündüğümü
anımsarım. (O zaman Sovyetler Birliği diye bir ülke vardı.) Okyanusa bakmanın
ise bizim denizlerimize bakmakla hiç ilişkisi yok. ABD’nin batı kıyılarından
baktığım Büyük Okyanus’un ufkun ötesinde de nerelere kadar gittiğini düşünmeden
edemedim yine. Karşı kıyıyı düşündüm. Karşı kıyı mı? Adı “Büyük” Okyanus
olan bir denizin karşı kıyısını düşünmek tuhaf! Ama düşünmeden de edemiyor
insan. Karşı kıyı: Asya. Karşı kıyı: Japonya.
Büyük
Okyanus’un bir adı da Pasifik Okyanusu. Macellan, bu okyanusu pek sakin,
pek pasif bulduğu için bu adı vermiş. Oysa dalga sörfü yapanlara, uzaktan
baktığınızda, onları havalandıran dalgaların arasında insancıkların nokta
kadar kaldığını görüyorsunuz. Okyanusun sakini buysa hareketlisi nasıldır
acaba?
Amerika
kıta olarak, harita üzerinde nasıl dünyanın geriye kalanından kopmuş,
kendi başına, başka bir âlem gibi duruyorsa ABD’de yaşayanların da kendilerini
dünyadan kopuk hissetmeleri doğal aslında. İki yandan okyanuslarla çevrilmiş
bir kıtada yaşamak, bu hızlı iletişim çağında bile, dünyanın öteki ülkelerinden
uzak ve kendisinden ibaret bir dünyada yaşadığı duygusu vermez mi insana?
Dünyanın neresinden giderseniz gidin, Amerika’ya ulaşmak için, bir okyanusu
aşmanız, 8 - 10 saatlik bir uçak yolculuğu yapmanız gerek. Amerikalıların
“deniz” yerine hep “okyanus” sözcüğünü kullanmalarının nedeni, hangi kıyıdan
baksalar gördüklerinin deniz değil, hep okyanus olmasıdır kuşkusuz. Kendilerinden
başka kimseyle pek ilgilenmemelerinin nedenlerinden biri de bu, dünyadan
kopuk yaşamaları olsa gerek. Dünyanın kendileri dışında kalan bölümleri
hakkındaki bilgilerinin gülünecek kadar kıt olması; hatta aptallıkları,
fıkra gibi anlatılır ya! Hani sokaktaki kişilere sorulan çeşitli soruların
gülünç yanıtlarını içeren kimi görüntülü iletiler dolaşır internette.
“Fidel Castro kimdir?” sorusuna “Şarkıcı” yanıtı veren mi ararsınız o
görüntülerde; “Vietnam Savaşını kim kazandı?” diye sorulduğunda, “Biz”
diyen ya da “Vietnam Savaşına girmiş miydik?” diye şaşkınlık gösteren
mi? Budist rahiplerin dininin Müslüman, İsrail’in dininin “İsrailiyet”
(?) olduğunu söyleyen de vardır, üçgenin kaç köşesi olduğu sorusuna “dört”
ya da “bir” diye tahminde bulunan ya da “Köşesi yoktur.” diye kestirip
atan da. “Britanya’nın para birimi nedir?” gibi bir soruya, “Britanya
da neyin nesi?” diye karşılık veren ya da U ile başlayan bir ülke adı
söylemesi istendiğinde kendi ülkesinin kendi dilindeki karşılığı olan
USA’yı anımsamayıp “Utah” diyen de. Amerikalıların bu aptallıkları alay
konusu olmayı hak eder etmesine; ama televizyonlarına bakıp gazetelerine
bir göz atığınızda o insanlara biraz da haksızlık yapıldığını düşünmeden
edemezsiniz. Birçok televizyonun ana haber bülteni ya herkesin işte olduğu
17. 00 gibi bir saatte yayımlanır ya da birçok kişinin yatmaya hazırlandığı
23.00 gibi bir saatte. Zaten o bültende de dünya ile ilgili herhangi bir
bilgi yoktur. Bir 14 Şubat’ta ana haber bülteninin yirmi dakikasının sevgililer
gününe ayrıldığını şaşkınlık içinde izlemiştim.
“Üç
tarafı denizlerle çevrili yurdumuz”da bizim denizlerimiz bizi başka ülkelere
bağlarken ABD’yi iki yanından kuşatan okyanuslar hem kıtayı hem de insanını
dünyadan kopuk, kendi âleminde yaşamaya koşullandırıyor anlaşılan. |
|
|
| |
TÜRK’ÜN
BÜROKRASİYLE SINAVI
İlk
gün yanlış otobüslere binip yanlış yerlere yönlendirildikten sonra yorgun
argın eve döndüm; ama ikinci gün, nereye gideceğimi bilerek çıktım evden.
Pasaportumun kullanım süresini uzattıracağım. Bir günde bitiyormuş bütün
İşlem. Çok basit. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünü zor olsa da buldum.
Giriş, koridorlar tenha. İyi, işim çabuk bitecek. Bu işe ayrılmış salona
giriyorum. Aman tanrım, bu ne? Sıralara oturmuş sessizce bekleyen en az
yüz elli kişi var burada. Sıraya girmeliyim; ama makine bir türlü numara
vermiyor. Meğer öğleden sonra üç buçuğa kadar olan süreye yetecek kadar
sıra numarası verdikten sonra çalışmazmış. “Üç buçuk”, bir süre zihnimde
dalgalanıyor. Saat daha on buçuk. Bu, beş saat beklemek demek. Zaten sıra
numarası bile alamadım ki! Numara yerine gerekli evrakın listesini alıyorum;
bir de akıl: Üsküdar, Pendik, Tuzla gibi ilçelerin emniyet müdürlükleri
daha tenha olurmuş. Peki; oralara gidelim o zaman. En kolay ulaşabileceğim
yer, Üsküdar. Üsküdar otobüsünde evrak listesini inceliyorum. Eyvah, evdeki
dosyalardan bakıp yazabileceğim bilgiler isteniyor. Üsküdar’a niye gidiyorum
o zaman? O bilgiler olmadan işlem yaptıramam. Dönüp eve gidiyorum. İkinci
gün bitti.
Ertesi
gün, Yıldız Teknik Üniversitesinde okuttuğum dersin bitirme sınavı var.
Sınav saat on birde başlayacağına göre erkenden yola düşüp işlemleri Beşiktaş
İlçe Emniyet Müdürlüğünde yürütebilirim. Saat daha dokuz olmadan Beşiktaş’tayım.
İşim acele. Bir taksiyle müdürlüğe gidiyorum. Bekleyen yok, kuyruk yok,
sıra yok. Yaşasın. İşimi görüp sınavıma yetişebileceğim. Elimdeki evrakı
doldurmuşum, her şey hazır. “Parayı yatırdınız mı?” diyor danışmadaki
memur. “Buraya yatırmayacak mıyım?” diyorum. Yatırmayacakmışım. En yakın
banka şubesini tarif ediyor. Yakın; ama yine de yürüme mesafesi değil.
Hem ben zamanla yarış halindeyim. Yine taksi. Parayı yatırıp dönüyorum.
Kalabalıklaşmış ortalık. Sıra numarası alıp beklemeye başlıyorum. Hiç
eksiğim yok. Sınav başlamadan okulda olabileceğim. Sıram geldiğinde önce
parmak izim alınıyor. Her parmağın tek tek. Güvenle yaklaşıyorum ilgili
memurun masasına. Zarfı açıyor, pasaportla birilikte doldurup hazır ettiğim
evrakı çıkarıyor. “Hım, yeşil pasaport!” diyor. Bu, takdir mi, anlamadım;
ama “Evet, yeşil pasaport.” diye hoşnut bir gülümseyişle bekliyorum. “Bunun
için Vatan Caddesine gitmeniz gerek.” diyor. “Yapmayın,” diye inliyorum.
“Gidemem. Zamanım az, işim çok. Buradan yapsanız?” “Yapamayız.” diyor
memur. “Oradan üstelik dört yıllık uzatma alacaksınız ve para vermeyeceksiniz.”
Sızlanıp yalvarmanın âlemi yok. Teşekkürler. İyi günler.
Sınavımda
gözcülük yapacak araştırma görevlilerine sınav kâğıtlarını verip kendimi
yine sokaklara atıyorum. Vatan Caddesindeki Emniyet Müdürlüğüne gitmek
için kaç taşıt değiştirmem gerek? Olmaz. O kadar zamanım yok. Yine taksi.
Emniyet Müdürlüğünün girişinde kontroller, nüfus kâğıdının kaydı vs… Merdivenleri
soluk soluğa tırmanıyorum. Yine numara alma, yine sıra bekleme. Artık
biter, bu son aşamadır, diye düşünüyorum. Sıram geliyor. Evet, benim.
Bunlar da evrakım. Zarfın içindekileri masanın üstüne boşaltıyor memur.
“Bu kadar mı?” diyor. Bu kadar. Daha ne olsun! Okuldan belge getirmemişim.
Okuldan belge getirmek de mi gerekiyordu? Evet, yeşil pasaport için ilk
başvurduğumdaki gibi bir belgeyi de getirmem gerekiyormuş. Ama ilk başvurmuyorum
ki ben! Var yeşil pasaportum. İşte, masanın üzerinde duruyor. Dinlemiyor
bile. Zarfı elime tutuşturup sonraki numarayı çağırıyor.
Yine
bir taksiye atlayıp okula dönüyorum. Tanrım bu lüks nedir? Bir taksiden
bir taksiye. Milyoner değilim ki ben. Devletin üniversitesinde çalışan
bir öğretim görevlisiyim. Bu hovardalık neyin nesi? İstenen belgeyi hemen
alırsam aynı taksiyle geri dönebilirim. “Bekler misiniz?” diyorum şoföre.
Beklermiş. Koşa koşa akademik personel bürosuna… “Tabii ya,“ diyorlar.
“Bize sorsaydınız biz söylerdik size bu belgenin de gerektiğini.” Hemen
alabilir miyim acaba? Taksiyi bekletiyorum da… “En erken yarın alabilirsiniz.”
diyorlar. Yetkili imzalar için dolaşması gerekmiş evrakın. Yarın mı? Evet,
en erken yarın. Taksiyi gönderiyorum.
Bir
günde veriyorlarmış pasaportu. O bir günden önce kaç gün harcamak gerekiyor
peki? |
|
|
| |
BİR
BİLET PARASI İÇİN
Pasaportumun
kullanım süresi dolmuş. Yurt dışına çıkacaksanız biletinizi oturduğunuz
yerden alabilirsiniz; ama pasaportunuzun süresini uzatmanız gerekiyorsa
size en yakın emniyet müdürlüğüne kadar teşrif etmeniz gerek. Öyle ya,
yurt dışına çıkmaya gücünüz varsa, pasaport işleriyle uğraşmaya da gücünüz
var demektir. Sabah, “en yakın” o olduğu için Ataşehir Emniyet Müdürlüğüne
giderek işe başladım. Kapıya on metre kala bir polis memuru tarafından
durduruldum. Bütün ilçelerde varmış; ama Ataşehir ilçesinde pasaport işlerine
bakan bir birim (henüz) yokmuş. Bu eksikliğe benden çok hayıflanıyormuş
gibi polis memuru. Onu avutma isteğine kapılmama ramak kaldı. “Açılır
kardeş, üzülme. Burada da açılır.” Kendimi tutuyorum. Nereye gideceğim?
Yanıtı yine polisten alıyorum. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğüne gitsem
iyi olurmuş. Binmem gereken otobüsü de söylüyor hatta.
Otobüs
durağına yürüyorum. Hava soğuk. Bugün kar yağması bekleniyor. Neyse ki
evden erken çıktım. Öğleye varmadan işlerimi bitirir, sıcak evime dönerim
(diye düşünüyorum). Siz bekliyorsanız bir tek sizin beklediğiniz otobüs
gelmez ya, öyle oluyor yine. Havaya göre biraz da ince mi giyindim ne?
Üşüyorum. Kadıköy’e giden başka bir otobüs duruyor önümde. Kadıköy’e gittiğine
göre bu da Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünden geçiyordur. Soruyorum. Biletçi
biraz tereddütlü; şoför ise kesin konuşuyor: “Geçer, geçer.” Biletçinin
duraksaması biraz kuşku yaratıyorsa da şoföre güvenmek zorundayım. Biletçi
bu hatta belki yeni çalışmaya başlamıştır; otobüsün güzergâhını tam olarak
bilmiyordur. Olabilir.
Kadıköy
her zaman gelip geçtiğim bir yer. Merkezde, bildiğim kadarıyla önünde
üniformalı polislerin beklediği, bayraklı, polis amblemli böyle bir bina,
yapı yok. Ama İstanbul bu! Fatih Belediyesi’nin Eminönü’nde olduğu gibi
Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü de Göztepe’de olabilir. Bu otobüs oralardan
geçiyor mu, geçiyor. Demek az sonra istediğim yere ulaşmış olacağım.
Elbette
ayaktayım. Yazarlıktan, kadınlıktan, yapacak başka şey olmamasından, nereden
geldiğini bilemediğim bir merakla etrafı gözlüyorum. Ne çok birbirine
benzemeyen insan var. Ben daha çok kadınlara bakıyorum galiba. Onların
dünyalarını hem merak ediyorum hem de daha ilginç buluyorum. Hemen arkasında
dikildiğim kadın, yanındakine içinde “hastane” sözcüğünün çokça geçtiği
bir şeyler anlatıyor. Anlatanın yüzünü görmüyorum; dinleyen kadının yüzünde,
ancak bu ifadeyi bilenlerin tanıyacağı bir küçümseme; belli belirsiz bir
şehirli küçümsemesi, hafif alaycı bir gülümseme: “Ben ne kadar yüce gönüllü
bir insanım tanrım! İstanbul’u işgal etmiş bu taşralılardan birinin anlattıklarını
bile dinliyorum.” gülümsemesi.
Biletçiye
kendimi anımsatmalıyım. Orta kapının yanında, ayakta dikiliyorum. Buradan
bağıramam. Özür dileye, rica ede biletçiye yaklaşmaya çalışıyorum. Aman,
ineceğim durağı geçmeyelim. Biletçi zaten tereddütlüydü; şoföre soruyor.
“Daha çok var.” diyor şoför. Oturmamı öneriyor. Şoförün önerisini duymuş
gibi, biri yer veriyor o sırada. Karşılıklı koltuklarda bir yer. “Ters
gidemem, başım döner.” deme lüksüm yok. Bulmuş da bunuyor olurum. Oturacağım
elbette. Karşımda biri yaşlı, biri genç iki adam. Dede - torun gibi görünüyorlar.
Dede, bir dizi filmde töre cinayetine onay, hatta emir veren bir aşiret
reisi rolünü rahatlıkla oynayabilir. Sert bakışlı, gür, kırçıl sakallı.
Delikanlı, kara yağız diye tanımlanabilecek bir tip. Uykulu. Ara sıra
gözleri kapanıyor. Gözlerini kapattığında yüzüne sakınmadan bakabiliyorum.
Yüzünün biçimi armudu andırıyor. Yukarısı dar, aşağıya doğru genişlemekte.
Gözünü açtığında, yatağında uyanmış da uyku mahmurluğunu üzerinden atmak
ister gibi, hafiften geriniyor. Bir kez daha anımsatıyorum şoföre kendimi.
“Daha var.” deniyor yine. İyi ama Kadıköy’e geldik.
Kadıköy
merkezde, “Sen de burada ineceksin teyze.” diyor şoför. Daha önce “abla”
demişti. On dakikada ablalıktan teyzeliğe terfi ettim. Müdürlüğün yerini
göstermelerini istiyorum. “Soracaksın.” diyor şoför. Soracak mıyım? O
saat anlıyorum. Kandırıldım. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü kim bilir
nerede; ama kesinlikle Kadıköy’de değil.
Bitti
mi? Daha başlamadı bile. |
|
|
| |
GELİŞME
Mİ?
Otobüs
durağındaki genç adamın bütün konuştuklarını duyuyorum. Durakta bizden
başka kimse yok. O da cep telefonuyla konuştuklarını duymayayım diye
bir çaba içinde değil. Bana duyurmak için konuşmuyor belki; ama duymamdan
rahatsız olduğu da yok. Aradaki boşlukları doldurunca adamın neredeyse
bütün yaşamını öğrenmiş olduğumu fark ediyorum. Malatya’dan gelmiş.
İstanbul’da iş aramış; ama bulamamış. Seyfullah Ağabey de sözünü tutmamış,
“Mutlaka girersin.” dediği yerde işçi alımı yokmuş; hatta işten adam
çıkarıyorlarmış. Dönüş için parası yetse hemen dönecekmiş. Şimdilik
bilet parasını denkleştirmeye çalışıyormuş. İş aramaktan yorulmuş,
bulmaktan umudunu kesmiş. Tek düşündüğü dönüş parasını tamamlamakmış.
Çıkarıp
adama para vermek geçiyor aklımdan. “Kaç paran eksik?” deyip o eksik
parayı tamamlamak. Ama bir şey tutuyor beni. Ne olduğunu tam bilemiyorum.
Belki tanımadığı birine doğrudan seslenme cesaretini bulamamak; belki
bütün konuşmasını duyduğumu / dinlediğimi belli ederek kendimi bir
yabancının özel yaşamına burnunu sokan bir insan konumuna düşürmek
istememek, belki adamı mahcup etmekten kaçınmak… Dedim ya, bir şey
elimi tutuyor, zihnimi bulandırıyor; harekete geçemiyorum. Zaten o
sırada beklediğim otobüs de geliyor. Deminden beri kafamı kurcalayan
hesaplaşmalardan sıyrılmamı sağlayacak bir canlılık vaat etmiyor otobüs;
tenha, hatta boş bile sayılabilir. Yeniden düşünmeye, başlıyorum.
Ne yapıyor bu cep telefonları? Bizi öğrenmemizin hiç de gerekmediği
durumların ortasına bırakıveriyor. Bir daha karşılaşmayacağım bir
adamın dramına, istemim dışında tanıklık ettim az önce ve adamın derdine,
kendimi zora sokmadan çare olabilecekken kılımı bile kıpırdatmadan
yaşantıma devam ediyorum. Garip değil mi bu durum? Cep telefonları
sayesinde ortaklaşa bir yaşam alanı kurmuşuz gibi görünüyor. O zaman
herkes, herkesin her derdine çare aramaya koşmalı değil midir? Ya
ben? İhtiyaç içinde olduğunu apaçık anladığım adama, cebimde, dönüş
bileti almasına yetmeyen parasını tamamlayacak miktarda para olduğu
halde vermemişsem insanlığımdan utanmalı değil miyim?
Yine böyle tenhaca bir otobüste yaşadıklarını anlatmıştı bir arkadaşım.
Bir genç kızın, sevgilisinin annesiyle konuştuğunu anlayan ve bütün
söylediklerini duyan otobüs ahalisi, telefonu kapatmasını bile beklemeden
öğütler vermeye başlamış kıza. “Müstakbel” kaynanasına öyle sert bir
dille konuşmaması gerektiğini, sevgi ve ilgi gösterirse ileride rahat
edeceğini, yoksa şimdi söylediği lafların acısını kadının daha sonra
misliyle çıkaracağını, hep bir ağızdan anlatmaya kalkmışlar. Kızcağız
uysal uysal dinlemiş söylenenleri. “Size ne? Benim kiminle, nasıl
konuşacağıma siz ne karışıyorsunuz?” dememiş. Belki de hak vermiştir,
davranışını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyordur.
Bana
bu olayı aktaran arkadaşa az sonra, otobüs durağında yaşadığım duygu
bozgununu anlatacağım. “Aman,” diyecek arkadaşım. “İyi ki öyle bir
şey yapmamışsın.” Meğer bu, dilenciliğin, dolandırıcılığın yeni uygulamaya
konan yöntemlerinden biriymiş. Cep telefonuyla konuşur gibi yaparak,
yakınlarındaki merhametli olduklarını düşündükleri kişiye seslerini
duyurmaya çalışırlarmış. O kişi duyarsız kalamazsa kopartabildikleri
kadar parayı kâr sayarlarmış.
Bunu
öğrenmek mutlu etmiyor ki beni. Daha derin tasalara gömülmeme yol
açıyor. Cep telefonları bile acıma duygusunu sömürmek için kullanılıyorsa
insanlığın hangi noktasında bulunduğumuzu yeniden düşünmenin zamanı
gelmedi mi? Alet yapmakta gelişirken o aletlerin bizi mutlu etmeye
yaraması gerektiğini unutuyor muyuz? Gelişmişliğin ölçütü nedir? Alet
yapmak mı, insanın huzur içinde yaşamasını sağlamak mı? En yeni iletişim
araçlarının bizi vardırdığı nokta bu mu? Eski insanların kimselere
fark ettirmeden yaptıkları yardımlar tümden efsane mi artık? O insanlık
geri getirilemeyecek kadar uzak bir geçmişte mi kaldı? Gelişme ne
işe yaradı o zaman?
|
|
|
| |
İSKENDER’İN
ŞEHRİ: İSKENDERUN
Şaka
değil, Makedonya Kralı Büyük İskender kurmuş İskenderun’u. Şehir, M.Ö.
333 yılında Pers Kralı III. Darius’u yenen Büyük İskender tarafından,
bu zaferin anısına kurulmuş, bu yüzden Aleksandretta adını almış. Aleksandretta,
“Küçük İskenderiye” demek. Şehrin şimdi bulunduğu yerde, antik çağlarda
Myriandos kenti varmış. Myriandos’un da M.Ö. 1500'lerde Fenikelilerce
kurulduğu sanılıyor. İskenderun, sırasıyla Roma, Arap, Bizans, Selçuklu,
Memluklu ve Haçlı egemenliğinde kalmış; 1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından
Osmanlı topraklarına katılmış. İskenderun’a Birinci Dünya Savaşında İngilizler,
ardından Fransızlar egemen olmuş. Şehir, 1938 yılına kadar Fransız himayesinde,
Suriye’nin bir sancağı olarak kalmış. "Hatay benim en büyük meselemdir"
diyen Atatürk, Hatay’ın Türkiye topraklarına katıldığını göremeden ölmüş;
ama 1924’te kurulan, cumhurbaşkanlığını Tayfur Sökmen’in, başbakanlığını
Abdurrahman Melek’in yaptığı Hatay devleti, halk oylamasında %99 gibi
bir oranla Türkiye'ye katılımı kabul etmiş. 5 Temmuz 1939’da, Hatay, dolayısıyla
İskenderun, resmen Türkiye’ye katılmış. Bu yüzden İskenderun’da her yıl
5 - 6 Temmuz tarihlerinde Uluslararası Kültür ve Turizm Festivali düzenleniyor.
Demir Çelik Fabrikası’nın üretime geçtiği 1974 yılına kadar İskenderun
küçük bir kasabayken bu tarihten sonra çok gelişmiş. Şu anda Türkiye’nin
çok önemli bir limanı.
Beni
İskenderun limanının ekonomi açısından taşıdığı önem kadar, hatta ondan
fazla etkileyen şey, İskenderun sahilinin güzelliği oldu. Kilometrelerce
uzanan bir yürüyüş yolu, bir yanda Akdeniz’in mavi suları, öte yanda palmiyeler,
parklar, çay bahçeleri ile bakımlı ve yeniden yaratılmış yemyeşil bir
doğa. Günbatımına yakın saatlerde İskenderun sahilinde dolaşma olanağı
bulmak, ayrı bir şans; çünkü güneş bambaşka bir güzellikte batıyor İskenderun’da.
Meğer İskenderunlular da günbatımlarının güzelliğiyle övünürlermiş. Güneşin
denizden battığı yerlerdeki günbatımlarının güzelliğine başka yerlerde
pek rastlanmıyor gerçekten.
Körfezin
karşı kıyısında İskenderun Demir Çelik tesisleri görünüyor. Arkadaki Amanos
Dağları şehri kucağına almış gibi… Dağlarla çevresi böyle sarılmış olduğu
için İskenderun’da yazlar dayanılmaz sıcaklıkta geçermiş. Kışlar da o
kadar ılık ki ne kar yüzü görüyorlar ne de soğukla tanışıyorlar. Çocuklarına
kar göstermek için, şehrin epeyce dışına çıkmaları gerekiyor. Sahildeki
kafelerden birinde, dışarıda oturup çay içtiğimiz bir günün akşamında,
“Bugün hava çok soğuktu.” diyen İskenderunluların soğukluk ölçülerini
anlamak bu yüzden zor.
Pek
çok farklı halkın bir arada yaşaması İskenderun’u çok kültürlü bir yer
haline getirmiş. Hıristiyan mezarlığı ile Müslüman mezarlığının yanı sıra
Fransız Askeri Mezarlığı…Ulu Cami, Fatih Camisi, Hamidiye Camisi ile Katolik
Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Ermeni Kilisesi birer ikişer sokak arayla…
İskenderun
mutfağı da bu çok kültürlülüğün izlerini taşıyor. Acılı Hatay yemekleri,
humus, künefe; bunların yanında deniz ürünleri, adlarını aklımda tutamadığım
daha bir sürü değişik lezzet ve bu lezzetleri size mutlaka tattırmak isteyen
içten bir konukseverlik.
Yalnızca
birkaç konuşma yapmak için gelmiştim İskenderun’a. Beni karşılayan ve
ağırlayan güzel insanların Antik dönemlerde adı Rosus olan, bölgenin görülmeye
değer güzellikteki tatil beldesi Arsuz’u gösterme isteklerinin gerçekleşmesine
zaman yetmedi. Tıpkı Antakya gibi, Arsuz’u görmeyi de bir dahaki sefere
ertelemek zorunda kaldım. Antakya’nın tarihi dokusunu daha iyi koruduğunu,
bu yüzden Antakya’yı da mutlaka görmem gerektiğini söyleyen İskenderunlular,
komşu kentler arasında çok alışık olduğum çekememezlikle hiç tanışmamışlar
besbelli
Zihnim
anılarla, elim kolum hediyelerle dolu döndüm İskenderun’dan. Gittiğim
yerlerden oraya özgü bir şeyler almaya bayılırım; ama İskenderun’da buna
fırsat bulamadım. Banyo lifinden defne sabununa, acı biber salçasından
ceviz reçeline kadar, almayı düşünebileceğim ne varsa hepsi hediye edildi
çünkü. |
|
|
| |
BARIŞ
Eski
Türkçe döneminde “bar-(mak)” diye bir eylem kökü var. Bu kök, yıllar içinde
değişiyor, dönüşüyor ve “var-(mak) oluyor. Ama o kökten gelen bir sözcüğü
bugün hâlâ kullanıyoruz: “barış”. Barış, iki tarafın karşılıklı olarak
birbirine varması, ulaşması demek. Karşı karşıya duran iki taraf birbirine
varınca ne olur? El sıkışır, anlaşır, barış olur? Ne güzel bir adlandırma!
İki
kişi arasındaki barışı sağlamak da o iki kişinin birbirine ulaşmasından
geçiyor. O kişinin ne yaşadığını, neler hissettiğini anlamak, kendisini
onun yerine koymak, onun pabuçlarıyla yürümek; “empati kurmak” diyorlar
şimdilerde; hadi öyle olsun, empati kurmakla sağlanabilir barış. Karşısındaki
kişiye ulaşmanın yolu nedir, denirse öncelikli koşul elbette dil. Karşısındaki
kişinin söylediğini dinlemek, anlamak, onunla anlaşmak. Anahtar sözcüklerden
biri de bu: anlaşmak. Anlaşmak nedir? Karşılıklı olarak birbirini anlamak.
Çapraz bulmacalarda çok çıkar; “an” sözcüğünün “zihin, zekâ” anlamlarına
geldiği unutulmamalı. Birbirini anlamak için zekâya gereksinim olduğunu
söylemek de abartılı bir yargı sayılmaz. İnsanlar birbirilerini anlıyorlar,
aralarında anlaşıyorlarsa barış sağlanmış demektir. Ortak bir dil yoksa?
Mecaz değil, gerçek anlamda diyorum. Taraflar farklı dilleri konuşuyorlarsa…
Dil, zihnin işleme biçimini de belirler. Farklı diller konuşanların düşünme
biçimleri de birbirinden farklıdır. Farklı dillere sahip insanların anlaşmazlığında
bu da dikkate alınmalı. Ermeni madamın öyküsünü bilir misiniz? Madam,
balık almak için akşamüstü sahile inmiş. Bakmış balıkçının biri, “Canlı
bunlar canlı!” diye bağırıp duruyor. Yanaşmış tezgâha, kendi diline özgü
soru vurgusuyla sormuş: “Tazedir?” Çok sinirlenmiş balıkçı. “Madam,” demiş.
“Ben ‘canlı bunlar’ diye bağırıyorum, sen hâlâ taze midir diye soruyorsun.”
“E ben de canlıyım,” demiş madam. “Canlıyım; ama taze değilim.”
Barış
söz konusu olduğunda hep iki “taraf” düşünüyoruz. İki ülke, iki halk,
iki aşiret, iki insan… Oysa sağlanması asıl zor olan, insana gerçek bir
dinginlik, bir iç huzuru verecek olan barış, insanın kendisiyle imzaladığı
barış. Çoğumuz nasıl da kavga halindeyiz kendimizle. Üç beş kilo vermeden
kendisiyle barışmayacak olanlar, kendisiyle barışmak için daha güzel olmayı,
daha başarılı olmayı bekleyenler… Beş yaşındaki afacandan seksen yaşındaki
nineye kadar kimse kendisinden hoşnut değil.
Kimse
yaşlanmak istemiyor, kimse kilosunu beğenmiyor. Herkes manken gibi olmak
derdinde. İyi de mankenleri işinden etmenin âlemi yok ki! Şişmanımız da
olacak, cılızımız da. Hepimiz servi boylu olamayacağımız gibi, ayna çatlatan
güzellikte de olamayız. Sözgelimi, kazancının kendisine çok bile geldiğini
söyleyen tek kişiyle bile karşılaşmışlığımız yoktur. Mutlu olmak için
herhangi bir beklentisi olmadığını söyleyenle de pek karşılaşmadık şimdiye
kadar. Daha iyi bir iş bulursa, daha az çalışır, daha az yorulursa, çocuklarını
istediği gibi yetiştirirse, şimdikinden daha sağlıklı olursa mutlu olmayı
bekleyenlerin ömrü hep beklemekle geçiyor.
Her
eski yılı bitirip yenisine başlamak üzereyken ortaya çıkan “beyaz bir
sayfa açma isteğ”i de kendimizle barışmamızı sağlayacak koşullardan başka
bir şey değil. Yeni yılda sigara içememeyi başarabilirsek hoşnut olacağız
kendimizden. Hele biraz da kilo verirsek… Daha az tembellik edip daha
çok iş çıkarırsak, daha düzenli olursak, hayatın güzelliklerinin biraz
daha farkında olarak yaşamayı başarırsak. Hep “-sa, -se”ye bağlı koşullar.
Ya başaramazsak? Her yeni yılda olduğu gibi, ilk birkaç hafta direndikten
sonra eski yaşama alışkanlıklarına geri dönersek? O zaman yenilmiş sayacağız
kendimizi. Başaramamış, ezik… Yeniden kendimizle bir kavga… Oysa mutlaka
gerçekleştirilmesi gereken şeylerse istediklerimiz, ne yapıp yapıp onları
yerine getirmeliyiz. Ama yapamıyorsak, olmuyorsa kendimizle didişmenin
ne yararı var? Gerçekten mutlu olmanın yolu, kendimizle barışmaktan başka
nereden geçiyor olabilir?
Barış
tam olarak bu noktadan başlıyor bence. Başkalarından önce kendimize ulaşmaktan,
kendimizle anlaşmaktan ve kendimizle barışmaktan. Aynı dili konuşuyoruz
ne de olsa. Anlaşmamız o kadar da zor olmaz. Yeni yılda ilk hedef olarak
kendimizle barışmayı koyalım önümüze. Var mısınız? Yaşamak denen bu mucizeyi,
dünyadaki biricik şansımızı beklemekle geçirmeyelim. |
|
|
| |
ŞIRNAK
Az
önce geçtiğimiz Mazı Dağı’ndan sonra, Mardin - Midyat arasında öbek öbek
bağlar… Ünlü Süryani şarapları bu bağların üzümünden yapılıyor olmalı.
Mardin yolundan Şırnak’a gidiyoruz. Midyat’ın içine girmiyoruz ama. Yol,
kentin kıyısından dolanıyor. Dizi filmlerin çekildiği o taş evleri, konakları
görmeye çalışıyorum. Geçen gelişte gümüşçülerden başımızı alıp Midyat’ı
gezmeye fırsat bulamamıştık. Özellikle biz kadınlar gümüşçüler çarşısına
dalınca kendimizi kaybetmiştik. Midyat’tan öteye ilk kez geçeceğim. Ama
Midyat gibi, İdil’in de kıyısından geçip yolumuza devam ediyoruz. İdil’den
sonra bağlar azalıyor, bozkır görünümü ağırlık kazanıyor.
Sırada
Cizre var. Yol levhalarında adı ve kaç kilometre kaldığı görünmeye başladı
bile. Solda Gabar Dağı… Cizre’ye doğru bostan tarlaları görüntüyü yer
yer yeşillendirmeye başladı. Gabar Dağı, üstünde koyu yeşil noktalar olan
bir kaya kütlesi… Gabar’la aramızda elenmiş kum yığınlarını andıran yumuşak
ve yuvarlak hatlı yayvan tepeler yer alıyor. Cizre aşağıda. Cizre’ye iniliyor
ve tam istediğim gibi, şehrin kıyısından değil, içinden geçiyoruz. Buraya
kadar pek hissedilmiyordu; ama Cizre’de yoksulluk gözle görülür bir hal
almış. İnsanların giyimlerinden, dükkânların görünümünden, yolun gelişiyle
gidişini ayıran ortadaki yeşilliğe yayılıp yatmış inekten edinilen yoksulluk
izlenimi, “Universal Hospital Groups” ya da “Pen Tech” tabelalarıyla yan
yana gelince garip bir çelişki oluşturuyor. Cizre’nin kıyısından dolanan
bu kez yol değil, Dicle. Irmak burada yayılıyor, genişliyor; köprünün
altına sığıştığında artık gür bir su oluyor.
Güçlükonak
yol ayrımındaki Kasrik Boğazı’nın bir yanı Gabar Dağı, öbür yanı Cudi.
Bundan sonra tırmanışa geçeceğiz; Şırnak tepede. Bu adları ne çok duyduk.
Hep şiddet, dehşet, terör olaylarını bildiren haberlerde… Şırnaklıların
bu durumdan ne kadar yakındığını henüz bilmiyoruz. Şırnak’a, genç gazetecilere
seminer vermek üzere, Şırnak valiliğinin davetiyle gitmekteyiz. Seminer
bittikten sonra gençlerin çok rağbet ettiği modern bir kafede çaylarımızı
yudumlarken çevremi dikkatle gözden geçiriyorum. Neşeyle sohbetler ediliyor,
kahkahalar atılıyor. Dışarıya karanlık çökmek üzere. Traktörler, kamyonlar
geçiyor yoldan, bir kamyonetin kasasındaki renk renk meyveler alıcısını
bekliyor. Hayat, kendi temposunda akıp duruyor.
Yalnızca
bir öğleden sonrayı ve bir akşamı yaşayabildik Şırnak’ta. Akşam yemeğinden
sonra Hekim Evi’nin bahçesinde kahvelerimizi içerken Şırnaklı gazetecilerle
ve Vali Yardımcısı Mahmut Kaşıkçı ile söyleşme, dertleşme olanağı bulabildik.
Şırnak’ın adının hep terörle anılmasından duydukları rahatsızlığı anlattı
genç gazeteciler. Şırnak adının yanına terör sözcüğü eklenmedikçe Şırnak’tan
gönderdikleri hiçbir haberin yaygın basında yer almadığından dert yandılar.
Oysa Şırnak şehir merkezinde 1995 yılından bu yana hiçbir olayın olmadığını,
adi suç sayılan hırsızlık, gasp vb. olaylara bile rastlanmadığını anlattılar.
Tam o sırada bir arkadaşımızın telefonu çaldı. Telefonu kapattıktan sonra,
karısının, “Aman dikkat et! Mayına falan basma oralarda.” diye tembihlerde
bulunduğunu aktarınca kahkahalar yükseldi. Hepimiz benzer uyarılarla geldik
aslında. “Şırnak’a mı gidiyorsunuz? Deli misiniz siz? Ne işiniz var orada?”
demeyen kalmadı.
Başka
bir arkadaşımız şehrin böyle dağın başında kurulmuş olmasını kastederek,
“Çok mu aramışlar burayı?” deyince öğreniyoruz ki Şırnak, Nuh'un gemisinin
kalıntılarının olduğu öne sürülen Cudi Dağı'nın kuzeyinde “Şehr-i Nuh”
adıyla kurulmuş, önceleri Şerneh olan adı, daha sonraki yıllarda Şırnak
halini almış. “Nuh” adını taşıyan bakkalların, manavların, hatta gazetelerin
sırrı böylece aydınlanmış oluyor. Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığı
“Seyahatname”ye ve tarihi rivayetlere göre, Cizre, tufandan sonra ikinci
kez Nuh Peygamber ve oğulları tarafından inşa edilirken Cizre’nin kızgın
sıcağından korunmak için, Şırnak yazlık ve yaylak olarak inşa edilmiş.
Bunu ve Birinci Babil devletinin başkentinin Cizre’deki Kebeli Köyü’nde,
Guti (GUDİ) imparatorluğunun başkenti Bajarkard’ın da Silopi ilçesi sınırları
içinde olduğunu ise oralardan döndükten sonra, Şırnak hakkında ne kadar
az şey bildiğimi anlamanın utancıyla kendim araştırıp öğreniyorum. |
|
|
|
|
| |
TUVALETLER
Yok,
ben ciddiyim. Gerçekten tuvaletlerden söz edeceğim. Üstelik ne zamandır
söz etmek istiyorum da başka konu mu kalmadı deneceğinden çekindiğim için
bir türlü yazamıyorum.
…
Benim çocukluğumda “tuvalet” sözcüğü pek bilinmezdi. Tuvalet, zengin kadınların
balolarda giydikleri giysinin adıydı. Hacet görülen o yere “ayakyolu,
memişhane, kenef, kademhane, apteshane” gibi pek çok ad verilirdi ya da
düpedüz “hela” denirdi. “Lavabo” diyenle henüz hiç kimse karşılaşmamıştı;
WC’yi tanıyan yoktu. O zamanlar oranın en kibar adı, Fransızca “numarasız”
sözcüğünün yanlış anlaşılmasıyla dilimize girmiş “yüznumara” sözcüğüydü.
Alafranga tuvalet herhalde çoktan icat edilmişti; ama henüz bize kadar
gelmemişti. Helalar evin dışında bir yere yapılırdı. Çoğu da kabaca örülmüş
üç duvarla çevrili bir yere kazılmış çukurun üzerine, ortası aralık bırakılarak
atılmış iki kalastan ibaretti. O zaman birileri çıkıp, “Gün gelecek bu
helalar evlerin içinde olacak.” dese büyüklerimiz belki de dalga geçildiğini
sanıp kahkahalar atarlardı. Suyu bittikçe doldurulan bir ibrik vardı,
bir de duvara çakılmış çivilere takılı bezler. “Hijyen” sözcüğü girmemişti
sözlüğümüze, “dezenfekte, dezenfektan” gibi sözcükleri duymuşluğumuz yoktu.
Altımızı ellerimizle yıkardık. Kim bilir ne mikroplar kaptık, ne hastalıkları
bu yüzden yaşadık. “Hiçbir şeyi yoktu. Aniden hastalandı. Kuş gibi gidiverdi
zavallı.” diye anlatılan ölümlerin kim bilir kaç tanesi bu mikroplar yüzünden
oldu. Sonra evlere su geldi, helalara da bir boru çekildi, ucuna musluk
takıldı. Ama biz hâlâ altımızı ellerimizle yıkamaya devam ettik. Alafranga
tuvaletler evlerimize girmeye başlayıncaya kadar. Aa! Ne rahatmış! Artık
kendi dışkını avuçlamak zorunda değilsin. Musluğu açtın mı altın bir güzel
yıkanıyor, sana da sadece tuvalet kâğıdıyla kurulanmak kalıyor.
Gördüğüm
en ilginç tuvalet İran’daydı. Şiraz’da kaldığımız otelin tuvaletinde bir
köşede bizim “alafranga” dediğimiz bir klozet, tam ortada da alaturka
bir hela taşı. Klozeti kullanmak isteyen, gecenin kör karanlığında hacet
gidermeye kalkmışsa, hele ortadaki deliği unutmuşsa vay başına gelene!
Ayağı birden boşluğa gelebilir; ayağındaki terliği düşürebilir; ayağını
çıkarmaya çalışırken kendisi yere kapaklanabilir. Otel sahibine sorsanız
her zevke göre tuvalet yaptırmıştır işte, daha ne?
Türkiye’den
çıktığınızda doğuya da gitseniz batıya da gitseniz yokluğunu en fazla
hissedeceğiniz şey, taharet musluğudur. Almanya, eski Yugoslavya, Yunanistan,
Fransa, Hollanda, Belçika… Sonra Amerika, Avustralya… Gittiğim her yerde
tuvaletlere de baktım hep. Taharet musluğu yoktu; ama hepsi çok temizdi.
Dubai hava alanında, yere yakın bir musluk ve ucuna takılmış uzun bir
hortum vardı yalnız. Kullanmaya kalktığınızda üstünüzün başınızın sırılsıklam
olması işten değildi.
İnsanlar
bunu niye akıl etmezler diye çok düşünmüşümdür. Alt tarafı bir boru çekeceksiniz
tuvalete, elinizi kirletmeden altınızı suyla bir güzel temizleme şansına
ulaşacaksınız. Gerçi bizdeki kimi beş yıldızlı otellerde, yabancılar alışık
oldukları düzenin dışında bir şeyle karşılaşmasınlar diye, tuvaletlerin
taharet musluksuz yapıldığını gazetelerden okumuştum. Buna da güldüm doğrusu.
Taharet musluğunun, yabancıların bayılacakları bir icat olacağını düşündüğümden.
Öyle değilmiş meğer. Altlarını ıslatan bir su, çok şaşırtırmış yabancıları.
Bunu da Amerikalı konuklarım olduğunda öğrendim. “Nasıl ama! Bayıldılar
bizim taharet musluklarına, değil mi?” diye alkışlanma umuduyla sorduğum
sorulara olumsuz yanıtlar alınca. Doğru mudur bilmem; batı ülkelerinde
kilise yasakladığı için takılmazmış bu musluklar. Hıristiyanlık, erotik
bölgelere cinsel haz verebilir diye yıllar önce sakıncalı bulmuş ve yasaklamış
bunları.
Taharet
musluğunun bir Türk icadı olup olmadığını bilmiyorum; ama eğer biz icat
etmişsek bunun gerçekten övünülecek bir icat olduğunu düşünüyorum. Ancak
bu musluğun bizim tuvaletleri kurtarmaya yetmeyeceği de bir gerçek. Kim
ne derse desin bir ülkenin uygarlık düzeyini en iyi gösteren şey, ne çok
şeritli yollardır ne dev gökdelenler ne de çarşının pazarın lüksü, gösterişi.
Sadece tuvaletler… Bence uygarlığın biricik ölçütü tuvaletlerin temiz
pak olmasıdır. |
|
|
|
|
|
| |
ÇEŞİTLİ
DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI
|
|
| |
| |
| |
BABAM
MEMURDU, ANNEANNEM İSE İNATÇI
Bu
yaşımdan geriye bakıyorum da çocukluğum, Türkiye’nin durumu gibiymiş:
Hep iki arada. Ne doğulu ne batılı; ne zengin ne yoksul ya da hem doğulu
hem batılı; hem zengin hem yoksul.
Annemle
babamın bir arada, aynı evde, aynı ortamda bulundukları zamanı hiç anımsamıyorum.
Bu, yedi yaşımdan öncesini anımsamıyorum demek. Okula anneannemin yanında
başladım. Anneannem Midilli mübadiliydi; ama Anadolu kültürünün eksiksiz
bir temsilcisiydi. Evinde yer sofrasında yemek yenir, yer yatağında uyunurdu.
Gaz lambasından başka aydınlatma aracı, kovalarla taşımaktan başka suya
kavuşma çaresi yoktu. Babaannem de mübadildi; ama o Girit’ten gelmişti.
Evinde yemek, masada yenirdi; herkes kendi odasında, karyolasında uyurdu.
Anneannem Anadolu Türkçesinin ağızlarda kalmış çok özel sözcüklerini kullanırdı;
babaannem hiç Türkçe bilmez, Rumca konuşurdu. Evinde elektrik de vardı
su da. Radyosu, gramofonu, evine her gün gelen gazetesi, moda dergileri...
Anneannemin ise okuma yazması bile yoktu. Siyah krepdamur bir örtüyle
yaz kış başını örterdi. Hiç genç olmamışçasına yaşlıydı, hep yaşlıydı.
Yalnızca gerekli olduğu zamanlarda konuşurdu; gülmeyi neredeyse ayıp sayardı.
Babaannem evin içinde bile yüksek topuklu ayakkabılarla dolaşır; açık
yakalı kolsuz elbiseler giyerdi. Aynı günün sabahında anneannemin gönderdiği
Kuran kursuna gidip dua ezberlediğim; akşamında babaannemin evinde halamdan
dans öğrendiğim çok olurdu.
Babam
memurdu. Memur, o zamanlar, sırtını devlete dayamış, geliri güvence altında,
rahatı yerinde kişi demekti. Dünya, İkinci Paylaşım Savaşının acılarını
yeni yeni gidermeye çalışıyordu. Ekmeğin karneyle verildiği dönemlere
yetişmedimse de somutlaşmış bir yoksulluğu pekâlâ yaşadım. Anneannem dul
ve yoksul bir kadındı. Babam her cumartesi bir file doldurur; bakkalın
çırağıyla gönderirdi. Anneannem, “Git ona de ki…” diye bir dolu söylenerek
çocuğu elindeki fileyle gerisin geri yollardı. Onun evde olmadığı zamanlar
kollanarak gönderilen fileden çıkan un, yağ, şeker, çay, baklagiller,
sebze, meyve, çektiğimiz geçim sıkıntısını elbette hafifletirdi; ama beni,
fileyi ondan habersiz kabul ettiğim için anneannemden azar yemekten, sebze
ve meyveleri öfkeyle sağa sola fırlatılmaktan kurtaramazdı.
Anneannemin
babama olan öfkesi ve ondan gelen hiçbir şeyi kabul etmeme inadı yüzünden
çok yoksulluk çektim. Bu bakımdan da Türkiye gibiydim. Aslında yoksul
değildim; ama yoksulluk çekiyordum. |
|
| |
| |
SÜSLÜ,
GÜZEL, KÜÇÜK KULÜBELER
“Hikâyeciliğimizin
bugün sanat dergilerimizde romancılığımızdan çok sözü ediliyor. Hikâyeye
verdiğimiz bu aşırı önem bir yabancıyı şaşırtabilir. Ama bizi şaşırtmıyor.
Çünkü -gerçek sanat değeri taşıyan eserler çerçevesi içinde- romandan
çok hikâye kitabı basıldığını, üstelik genç yazarlardan en değerlilerinin
hikâyede karar kılmış göründüklerini biliyoruz.”
Yaşar
Nabi’nin, “Hikâyeciliğimizin Bugünkü Durumu”(*) adlı yazısından bu satırlar.
Sait Faik’in ölümünün üzerinden tam üç yıl geçmiş; ama öyle anlaşılıyor
ki Sait Faik’in estirdiği rüzgâr hâlâ çok etkili ve yetenekli genç yazarlar
öyküden başlarını çevirip romanla ilgilenmemekteler. Alıntıdan anlaşılmıyor;
ancak Yaşar Nabi, hoşnut değil bu durumdan ve hoşnut olmak bir yana, tam
da bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor; hatta ilgiyi roman
yönüne çevirebilmek için “hikâyeyi boykot etmek”ten söz ediyor: “Edebiyatın
temel taşı olan romanı bu kadar hor görerek büyük anıtlar yerine –ne kadar
süslü ve güzel olsalar da- küçük kulübelerle yetinmemize şaşmamak elden
gelmiyor. Gerçek sanat kabiliyetlerini romana doğru sürmek için bir müddet
hikâyeyi boykot etmemizin faydasız olup olmayacağını da düşünüyor insan.”
Bugün
ne dergilerimizde romandan çok, öykü konuşulmakta ne öyküye verilen önem
söz konusu ne de öyküde karar kılmış genç yazarlarımız var. Başka bir
deyişle, Yaşar Nabi’nin saptadığı durumun tam tersini yaşamaktayız bugün.
İlgi, öyküye yönelik değil. Genç yeteneklerimiz, romandan başlıyorlar
işe; üne, roman kapısından geçildiğinde daha kolay ulaşılabileceğinin
farkındalar; öyküyle uğraşmayı gereksiz, belki de anlamsız bulmaktalar.
İyi bir eğitmen olarak bile, öyküyü çok fazla benimsemiyorlar. Oysa, roman
kadar büyük bir ün getirmez öykü; ama yazarının, kullandığı her sözcüğün
hesabını verebilecek duruma gelmesini sağlar. Dilini, kalemini terbiye
eder. Yazdıklarını, dergi sayfalarında başka ellerden çıkmış öykülerle
yan yana görerek, kendi yerini bulmasını ve bu yeri sağlamlaştırmasını
kolaylaştırır. Edebiyat alanına, dergilerde ısınarak usul usul girmesini
ve birdenbire gelebilecek ünden şımarmamasını da sağlar.
Sait
Faik, ilginin tümden öyküye dönmesi, romanın ihmal edilmesi ya da geri
plana itilmesi için ne yapmış olabilir? Hiçbir şey. Yalnızca öyküsünü
yazıyordu o; ama yazdığı, öyle bir öyküydü ki öteki yazarlara yarışma
duygusu veriyor; onlar da Sait Faik’inkiler gibi öyküler yazmak için öykü
alanında kümeleniyorlardı. Büyük edebiyatçılar böyledir. Varlıkları, yazıyor
olmaları, ilgiyi onların bulunduğu yöne çekmeye; üstelik o alanda çıtayı
yükseltmeye yeter. Onlar kendi ilerleyecekleri yolları açmakla kalmaz,
arkalarından onlara yetişmek için koşan pek çok kişinin geçebileceği kadar
da geniş ve sağlam tutarlar o yolu.
Öykü
bahçelerini yeşerten Sait Faik soluğu kesileli elli yıl olmuş. Romandan
yana dönen ilgi, görkemli yapılar, Yaşar Nabi’nin özlediği büyük anıtlar
kurulmasını sağladı mı? Bilemem. Bildiğim, öykü kulübelerinin de güzel
olduğu; hatta çoğu zaman, anıt olsun diye dikilmiş o hantal yapılardan
daha güzel olduğu.
(*)
Varlık, sayı: 454, 15 Mayıs 1957 (Varlık 60. Yıl Seçkisi, s: 98) |
|
| |
| |
PAPALİNA
MI, AYVALIK TOSTU MU?
Son
yıllarda Türkçe konferansları vermek için çağrıldığım hemen her yere gittim.
Biraz yoruldum; ama bu sayede Türkiye’nin pek çok yerini görme şansına
da ulaştım. Bu arada dehşetle fark ettiğim şey şu oldu: Nasıl insanlarımız,
özellikle gençler, giyim kuşam, saç baş; hatta tavır ve davranış bakımından
birbirilerine benziyorlarsa bütün şehirlerimiz de birbirine benzemeye
başlamış. Büyük şehirlerimizin “Yeni Mahalle, Yeni Şehir...” gibi adlar
taşıyan ya da taşımayan; ama yeni kurulmuş kimi semtleri var. “Yeni” sözcüğü,
“iyi, güzel, modern, çağdaş, gelişmiş, ilerlemiş” anlamlarının tümünü
birden kapsıyor diye algılandığından, kentin zenginleri ne yapıp edip
oralarda evler edinmeye çalışmaktalar. Birörnek apartmanların, birörnek
döşenmiş dairelerinde, birörnek bir yaşam sürdürebilmek için, eski kentin
içindeki dededen babadan kalma ev, yok pahasına elden çıkarılarak, “yeni”
bir yaşama kavuşuluyor. Eski kentin çevresinden başlayan, orada eskiden
her ne varsa onları ezerek, öğüterek, yok ederek büyüyen alanlar yer alıyor
bütün büyük kentlerde. Üstünden silindir gibi geçilip yok edilenler arasında
narenciye bahçeleri, muz ağaçları, pamuk tarlaları, turfanda sebze yetiştirilen
seralar, zeytinlikler, kim bilir daha neler var. İşin acıklı yanı, bütün
bu yok edilenler, o kenti, o kent yapan şeyler aslında. Çukurova’nın bereketli
topraklarında son yıllarda yalnız apartman yetişiyor. İzmir’in Narlıdere’sinde,
Güzelbahçe’sinde ne nar kaldı, ne bahçe. Mandalinlikler, yapılan masrafı
karşılamaz hale gelince arsa olarak yükleniciye devrediliyor. Oralarda
da apartmanlar yükselecek.
Bu
sonradan olma semtlerde, büyük olasılıkla Atatürk Caddesi, Mustafa Kemal
Bulvarı adını taşıyan büyük bir cadde var ve bu caddenin iki yanına sıralanmış
apartmanlar... Apartmanların altlarında ya da aralarında çeşitli adlarla
açılmış alışveriş merkezleri... Çünkü alışveriş hem eğlence hem dinlence
demek. O varsa yeşil alana bile gereksinme kalmıyor artk. Bu apartmanlar
zevksizlik bakımından birbirileriyle yarış halindeler ve tümü inanılmayacak
kadar kişiliksiz. Bu açıdan bakıldığında, diyelim Adana ile Denizli arasında,
Bursa ile Gaziantep arasında pek büyük bir fark yok. Eşit ölçüde zevksiz
ve kişiliksiz apartmanlar, aynı geniş caddeler, aynı yapay süslemeler...
Oysa bu kentlerimizin her birinin ayrı ve özel bir tarihi, özel mutfağı,
dokuması, oymacılığı, kakmacılığı, çeşitli el sanatları, ne bileyim, kendisini
farklı ve özgün kılacak kırk çeşit özelliği var; ancak gelin görün ki
bunların tümü ya ortadan kalkıyor, ya geri plana itiliyor; ortada kala
kala şehrin gelişmişlik simgesi sayılan o koca koca apartmanlarla caddeler
ve dükkânlar kalıyor.
Ayvalık’ı
farklı kılan “şimdilik” işte bu. Büyük bir hızla yapaylaşan, deminden
beri özelliklerini saydığım görüntüye çoktan kavuşmuş olan yerleri de
var elbette. Olmaz mı? Eskiden dünyanın en güzel kumsallarından biri olan
Sarmısaklı, üzerine kondurulan bu sözde modernlik simgesi apartmanlarla
o kişiliksiz, kimliksiz yapıya çoktan büründü. Yüzellievler ve Armutçuk’tan
sonra Ayvalık, yüz yıllık, yüz elli yıllık zeytin ağaçlarının sökülüp
onların yerine kondurulan ve yılda on - on beş gün bile kalınmayan yazlıklarla
Gömeç’e doğru ilerlemekte. Cunda ise Red Kit’teki Daltonlar gibi, büyükten
küçüğe ya da tersi, küçükten büyüğe doğru sıralanmış villa(cık)larla doldu.
Onlar da kişiliksiz. Bir sitenin içinde tümü birbirinin aynı olan evcikler.
Gidip bir de Ayvalık’ın o dar sokaklarında dolaşın. Hiçbir ev, ötekine
benzemez ve bundan bir karmaşa değil, bir uyum çıkar. Sakız tipi denen
tek katlı evler de vardır aralarda; ama çoğu iki ya da üç katlıdır. Mutlaka
birkaç basamakla çıkılan, geniş ve yüksek kapıları vardır bu evlerin.
Kapıların yüksekliği birinci katın tavanını aşar, ikinci katın ortasını,
bazen de sonunu bulur. Evin yapıldığı tarih, birçok kapının üzerine işlenmiştir.
Pencerelerin önündeki tek kişilik balkonlar, sanki küçük çocuklar oturtulsun
ve yalnız sokak değil, yaşam hakkında fikir edinsinler diyedir.
Teknoloji
mi diyelim, çok uluslu şirlketler ya da açık adıyla emperyalizm mi diyelim,
bizi birbirimize benzetmesi gibi, şehirlerimizi de birbirine benzettikçe
farklı olan “özel” olmaya başladı. Ama bundan sonrası garip bir macera.
En azından tatil yeri olarak düşünelen sahil kasabaları açısından. O farklı
olana doğru bir akın başlıyor. O yer, başka yerlere benzemediği, kendine
özgü yanları yaşatmayı başardığı, tam da bu nedenlerle tercih edildiği
halde, orayı, kısacık yaz tatillerini geçirmek için yeğleyenler, orayı,
tatilleri kadar kısa bir süre içinde, “bozulduğundan” dolayı artık ellerini
eteklerini çektikleri eski tatil yerlerine benzetmek için ellerinden geleni
yaparlar. Başarılı da olurlar. Çok kısa bir süre sonra o “özel” yer, artık,
kendine özgü hiçbir özelliği kalmadığı için terk edilen eski yere döner.
Çekirge sürüleri gibidir bu “özel yer” arayıcılar. Bodrum’u talan etmişler,
bir zamanların rüya şehri Bodrum olmaktan çıkarmışlar; sonra tam da bu
nedenle orayı terk etmişlerdir. TV dizilerinde Ayvalık’ın adı sıkça geçmeye
başladığında içimi kaplayan tedirginliğin nedeni budur. Eyvah, o çekirge
sürüleri şimdi de Ayvalık’a dadanırlarsa onlar ayaklarını çektiklerinde
Ayvalık’tan eser kalmayabilir, korkusu.
Ayvalık’ın
adının en çok “tost”uyla anılır olması da çok eğlenceli. Papalinadan radikaya,
favadan istifnoya, turpotuna, hardala kadar, adı, Ayvalık’la birlikte
anılacak yığınla yiyecek varken “tost”uyla ünlensin Ayvalık; akıl alır
şey değil. O da pek güzeldir ve Ayvalık’tan başka yerde o kadar da iyi
yapılamaz; ama bence Ayvalık’a tost için gelinecekse gelmeye değmez.
Ben
en güzel, en akıllı, en becerikli kızı bile oğluna layık görmeyen oğlan
anaları gibiyim Ayvalık konusunda. Şeytansofrası’ndaki günbatımı, dünyanın
hiçbir yerinde yoktur bana sorarsanız. Ayvalık’ın denizi gibi deniz, adaları
gibi ada, çamları gibi çam, zeytini gibi zeytin hiçbir yerde yoktur. O
oğlan anaları gibi de kıskanırım Ayvalık’ı. Hiçbir yerle karşılaştırmam,
karşılaştıramam. Çocukluğumdaydı o, başka sahil kasabalarının güzelliğinden
söz edildiğinde, Ayvalık’ın oralardan çok daha güzel olduğunu haykırmak
ister; oralara gidip de Ayvalık’a gelmeyenlere sinirlenirdim. Herkes görsün
Ayvalık’ın güzelliğini, herkes Ayvalık’ı tanısın isterdim. Doğrusu şimdi
Ayvalık’ı, değerini bilmeyecek, kendine özgü yapılanışına, kültürüne,
yaşama biçimine saygı göstermeyecek insanlarla paylaşmaya hiç gönüllü
değilim. Ayvalık’ı sıradanlaştırmayacak, başka yerlere benzetmeye kalkışmayacaklarsa
gelsinler. Onları Ayvalık’a çeken özellikleri korumak ve yaşatmak için
çaba göstereceklerse, Ayvalık’ı sevecek ve kollayacaklar; bozulmaması,
kirlenmemesi için çırpınacaklar; Ayvalık’a kol kanat gereceklerse gelsinler.
Yoksa birbirine benzeyen / benzetilen pek çok yer var; oralara gitsinler.
Lütfen. |
|
| |
| |
TÜRKÇE
ÇOK MU YOKSUL?
Ne
ben üye olmak istemişimdir ne aralarındaki yazışmalara duyduğum özel bir
merak vardır; ama internetteki kimi grupların yazışmalarından haberim
olur. Geçenlerde böyle bir grupta Türkçe konusunun konuşulduğunu fark
edince ilgilendim. Üniversiteli bir genç, okul işlerinde karşılaştığı
sorunla ilgili bir mektup göndermiş. Türkçesi berbat. Türkçesinin perişanlığına
sinirlenen grup üyeleri üniversiteli arkadaşlarını kınayan yanıtlar yazmışlar.
Saldırı çok olunca kimileri de çocuğu savunmak zorunda kalmış. İşin ilginç
yanı, kınayanların da Türkçeleri kötüydü, savunanların da. Kınanan çocuğa
arka çıkanlardan birinin mektubu çok anlamlı geldi bana. Âdet olduğu üzere,
o da mektubunun başına bir “önemli not” iliştirmiş, imla hatalarının dillere
destan olduğunu, bunun cehaletten değil, hiperaktiflikten kaynaklandığını,
yazdığını geriye dönüp okumaya tahammül edemediği için böyle olduğunu
söylemiş, “Bu kusurumun uzerinde, durmayiniz lutfen:-)” dedikten sonra
konuya girmiş:
3,5
yildir Amerika`da yasiyorum. Ilk gunden bugune kadar daima "kol kirilir
yen icinde" oynadim ve "Turk" le alakali hic saldiriya,
savunmaya dahi girmeyip, direkt taarruz ile cevap verdim.
Ancak; gecenelerde, birden "Dankk" etti ve bir "sir"
(!) kesfettim. Ve bu dank`ligi, dangalaklik olarak kabul etmezseniz, sizlerle
de paylasmak istiyorum:
Turkce aslinda son derecede kisir bir dil !
Bu
yargıya nasıl vardığını da söylüyor:
Kutuphane`deki
Ingilizce/ingilizce sozluge gozum ilisti. Bir de yaninda duran, "Fakir
pazarci tezgahi" gibi siginmis, 2 parmak kalinligindaki Oz Turkce
Sozlugune baktim...Baktim...Ve...Uzuldum acikcasi.
Sözün
hangi noktaya bağlanacağı anlaşıldı aslında; ama üzüntünün nedenini de
kendi ağzından alalım:
Yaniliyor
(ve de atiyor) olabilirim , aklimda kaldigi kadari ile Turkce 80 bin kelimeden
olusuyor ve gunluk sadece 200-330 kelime ile konusuyoruz (hangi kelimelerle
konustugumuzu da hatirlatip, sinirinizi asabinizi bozmaya gerek yok?)
Oysa Ingilizce`de bir milyon kelime var ve en az 100 kelime kullaniliyor
gunluk diyaloglarda.
Üç
buçuk yıldır aralarında yaşadığı Amerikalıların 1000 kelime ile konuştuğunu
anlatmak istiyor aslında. Bir sıfırı eksik koymuş. Karşılaştırmayı da
yanlış yapmış ayrıca. İngilizce sözlükle karşılaştırdığı Türkçe Sözlük
değil, “Öz Türkçe Sözlük”müş. Yabancı dillerden gelmiş sözcüklere Türkçe
karşılıklar öneren sözlük demek oluyor Öz Türkçe Sözlük. İngilizcede benzer
bir sözlük yapılması söz konusu değil; ama yine de sormak istiyorum. Bir
kez daha yineleyeyim: Gerekli olup olmadığını sorgulamıyorum; merak ediyorum:
“Öz İngilizce Sözlük” yapılabilir mi? İngilizcenin yalnız kendisine ait,
Latinceden ya da Yunancadan alınmamış sözcüğü var mıdır?
Mektubu
yazan genç kızımız kendi keşfi gibi anlatıyor; ama “İngilizcede bu kadar
sözcük var, bizde ise şu kadarcık.” yazıklanması çok genel bir yakınmadır
aslında. Şimdiye dek, duymamış olan Türk’lerin de günün birinde duyacağı
kesin. Peki, dünyanın öbür ucundaki yabancı bir ülkede o genç kızı kendi
diline bile güven duyamaz durumda bırakmak acı değil mi? Bir dilin zenginliği,
çok parçadan oluşan yemek takımlarını, çatal bıçak takımlarını yarıştırır
gibi, sözcük sayarak mı ölçülür gerçekten? Yoksa anlatım olanağı bakımından
mı? Bunu sorgulamak çok kolay: Dilimizin eksikliği ya da yetersizliği
yüzünden Türkçeye çevrilemeyen hangi yapıtlar var? Dünyanın en önemli
edebiyat yapıtları çevrilebilmiş midir Türkçeye? Bütün din kitapları,
siyasi kitaplar, bilimin çeşitli dallarıyla ilgili çalışmalar, felsefi
kitaplar ve dünyanın çeşitli dillerinde yazılmış her konudaki, her içerikteki
kitap… Öyleyse Türkçenin anlatım olanağı bakımından bir eksikliği yoktur.
Bütün eksiklik sözcük sayısında mı? Tek elle kavranamayacak kalınlıkta
bir Osmanlıca Lügat çıkarsak İngilizce sözlüğün karşısına… O zaman bizim
sözlük, onların sözlüğünü döver. Peki, dilin zenginliği bu mudur? En kalın
sözlük, ait olduğu dilin en zengin dil olduğunu mu gösterir?
Bir
televizyon reklamında, “Telefon çekiyor mu? Kamera çekiyor mu? Bu halı
yıkanınca çeker mi? Sen kime çektin?” gibi sorular sorulması dikkatimi
çekmişti. Çekmek eyleminin kazandığı yan anlamlara bakmıştım. Bu yan anlam
kazanma işini şöyle anlatmaya çalışsam…
“Çek-mek”
eylemine bir değer verelim, a diyelim sözgelimi. Eylemi tek başına kullanamayacağımıza
göre, bu eylemin başına “bir şey(i)” diye bir söz getirmek zorundayız.
Bu “bir şey(i)” sözü de X olsun… (“Şey” sözcüğünü, matematikteki X diye
düşünmekte hiçbir sakınca yok; çünkü X’in her işlemde başka bir değer
kazanması gibidir “şey”in durumu. Her tümcede farklı anlama gelir.) “Bir
şey”in değeri değiştikçe aşağıdaki çarpımın değeri değişmeyecek midir?
Bir
şeyi ***çekmek
****x***.*******a
“Şey”
yerine, sırasıyla “iskemle, kamyon, ip, hastalık…” sözcüklerini koysak
ve bu sözcüklere de yine sırasıyla 2-3-4-5 değerlerini versek, “çekmek”,
sözlükteki o tek sözcük müdür hâlâ? Bizim a’ya vereceğimiz değere göre
değişmeyecek mi 2a’nın, 3a’nın, 5a’nın değeri?
iskemleyi
***çekmek
***2 **
****
. ***a *** *=
2a (çekmek: yürütmek)
kamyonu
***çekmek
***3 ******
. ****-*a ***=
3a (çekmek: bırakmak, koymak)
ipi
***çekmek
*4 *. ***a
******= 4a (çekmek: germek)
hastalığı
***çekmek
***5 ***** .
*****a *****=
5a (çekmek: dayanmak, katlanmak)
Şurubu
çekmek (tatlı için), ekini (tarladan) çekmek, (bankadan) para çekmek,
burnunu çekmek, tabanca çekmek, şut çekmek, askeri geri çekmek, kuyudan
su çekmek, dosyadan kâğıt çekmek, Eminönü’ne çekmek, birinin masrafını
çekmek, kablo çekmek, çit çekmek, niyet çekmek, sürme çekmek, film çekmek…
Tümünü buraya yazamam. Deyimler hariç, Seksen tane kadar yan anlamı var
çekmek eyleminin. Çekmek eylemiyle yapılmış bir o kadar da deyim olduğunu
düşünürsek 160 anlam eder. Hadi biz 150 anlam diyelim. Bu 150 anlam için
150 ayrı sözcüğümüz mü olsaydı? Olabilir miydi? Elbette. Türkçe, sözcük
yapmaya son derece elverişli bir dildir. Başka yöntemlere başvurmadan
bilinen ekler ve bilinen kökler kullanılarak milyonlarca sözcük yapılabilir.
Peki, bu sözcükleri kullanmaya değil, öğrenmeye ömrümüz yeter mi acaba?
Demek ki çok sözcüğe sahip olmak, dil için biricik zenginlik göstergesi
değil. Öyle olsaydı yan anlam kazandırma işine hiç girişmezdi insanlar,
her kavrama ayrı ad vermeye çalışır ve sözcükler arasında boğulurlardı.
Sözcüklerimizi
nasıl yaptığımızı da düşünsek mi? Ekler de kendi anlamlarını eklendiği
sözcüğe katarken o sözcüğün anlamına göre yeniden anlam kazanır. Yani
her seferinde bir çarpma işlemi gerçekleşir. İş-çi sözcüğünü ele alalım;
x’in yerine geçen “iş” sözcüğüne eklenen -çi eki, “işi yapan” anlamı katmıştır.
X’in yerine “boya, kalay, kilim” gibi sözcükler koyduğumuzda ekin anlamı
değişmez; çünkü “iş” sözcüğüyken x’in değeri 1’se hâlâ 1’dir ve ekin anlamını
değiştirmemiştir. “Konuşma-cı, destek-çi” vb. sözcüklerde ekin anlamında
az da olsa değişiklik olmuştur. Deprem konusuyla gündeme gelen “ön-cü,
art-çı” gibi sözcüklerde ekin kazandığı anlam daha da farklılaşmıştır.
Bunlar
Türkçedeki kimi işleyişlerin matematiksel (gibi olan) açıklamaları… Yalnızca
bu kadarına bakabildim. Şimdi soralım mı o soruyu: Türkçe çok mu yoksul?
Yoksa asıl yoksul olan, dilimizin işleyişini bilmeyen, bu işleyişin getirdiği
zenginliğin farkında bile olmayan bizler miyiz?
|
|
| |
| |
NASRETTİN
HOCA BİZİ GÖRMEYE GELMİŞ
Hoca, “Bensiz çok bunalmıştır ülkemin insanları. Hele bir yol bakayım
ne yapıp ne ederler.” diye çıkıp gelmiş. Zaten öbür taraf da pek eğlenceli
değilmiş. Gelmiş; ama söylemeye gerek yok, bıraktığından çok farklı
bir dünya bulmuş. İnsanların “otomobil, minibüs, otobüs, metrobüs” gibi
çeşitli adlarla andıkları dört tekerlekli nesnelere binip binip oradan
oraya seğirtmelerine, evleri üst üste bindirip birbirilerinin tepesine
çıkmalarına şaşkınlıkla bakarken gözü bir adama ilişmiş. Adam, ayakkabısının
tekini elinde tutuyor; yolun kenarındaki direğe yaslanmış, ayakkabısının
içine dolan kumu boşaltmaya çalışıyormuş. Hoca tam adama yaklaşıyormuş
ki koşarak gelen biri, elindeki odunu adamın kafasına indirivermiş.
“Ne oldu hemşerim?”
demiş hoca. “Niye dövüyorsun adamı? Kötü bir şey yapmadı ki!”
“Ne dövmesi babalık?
Ölüyordu, kurtardım onu.”
“Ölüyor muydu?”
diye, şaşkınlıkla sormuş hoca.
“Nasıl titrediğini
görmedin mi? Elektiriğe kapılmıştı.”
“A be evladım,”
demiş hoca. “Elektrik bile senden daha insaflı davranırdı. Ne diyeyim?
Allah senin gibi kurtarıcılardan cümlemizi kurtarsın.”
***
Hoca sıkışmış.
Karşıdan gelen adamı durdurup sormuş.
“Hemşerim, çok
sıkıştım. Buraların yabancısıyım. Ne yer bilirim ne yön. Acaba en yakın
hela nerede?”
“Flowers Resort’un
arkasında.” demiş adam ve çekip gitmiş.
***
Nasrettin Hoca
dolmuşa binmiş. Yolculardan biri,
“Şoför efendi,”
diye seslenmiş. “Şu sağda yatan köpeğin yanına varınca indiriver beni.”
Az sonra şoför
sormuş:
“Hanım, köpek kalktı
gidiyor. Ben mi takip edeyim, sen arkasından gider misin?”
***
Dolmuş ilerlerken
Nasrettin Hoca’nın arkasında oturan kadın şoföre seslenmiş:
“Evladım sağda
mübarek bir yerde…”
Şoför sormuş:
”Az ileride cami
var, sana uyar mı teyze?"
***
Dolmuş
acı bir fren sesiyle durmuş. Şoför, başını camdan uzatıp arabanın önüne
aniden çıkan yaşlı kadına seslenmiş:
“Yavaş teyze. Bu, enişteye benzemez; altına aldı mı öldürür!“
***
Dolmuş
durunca sigara bayiinin önündeki adam koşarak yetişip dolmuşa atlamış.
Şoföre parayı uzatıp,
“Bir
Monte Carlo,”' der demez şoför,
“Ağabey,”
demiş. “Bu, Bakırköy'e gider.”
***
Hoca
bir gece yarısı, evine giderken yanından geçtiği Lunaparkta zincirlerin
ucuna bağlanmış sandalyelerin, büyük bir hızla döndüğünü fark etmiş. “Bu
saatte ne ola ki…” diye yakından bakmak istemiş. Bir de ne görsün? Sandalyelerine
sımsıkı tutunmuş; alı al, moru mor iki adam dönüp duruyor.
“Hey
siz, yukarıdakiler, iyi misiniz?” diye seslenmiş.
“İmdat!”
demeye bile güçleri kalmamış, bayılmak üzere olan adamlar, hocaya yalvarmaya
başlamışlar:
“Kurtar
bizi Hoca. Ne olursun, indiriver şu şalteri.”
“Sizi
kim çıkardı oraya?” diye sormuş Hoca.
“Kendimiz
çıktık.” demişler.
“Kim
çalıştırdı bu mekanizmayı?”
“Biz.”
“Nasıl
ineceğinizi hiç düşünmediniz mi?”
“Düşünemedik.”
“A
be salak adamlar,” demiş Hoca. “Bir haltı yemeden önce sonunu düşünmez
misiniz? Sizi ibreti âlem için orada bırakmak vardı ya, çoluğunuza çocuğunuza
yazık.”
***
Nasrettin
Hoca belediye otobüsüyle yolculuk yapmaktaymış. Ara duraklardan birinde,
otobüse binen yaşlı kadın, şoföre,
“Evladım
biletim yok; bir sonraki durakta inip bilet alabilir miyim?” diye sorunca
şoför:
“Tamam
;ama önce içeriye bir sorun.” demiş. Kadın, arkasına dönmüş; yolculara
seslenmiş:
“Pardon,
acaba bundan sonraki durakta inip bilet alabilir miyim?
***
Nasrettin
Hoca, belediye otobüsüyle Taksim'e gitmekteymiş. Adamın biri, Beşiktaş
dolaylarında, şoföre telaşla seslenmiş:
"Kaptan, orta kapıyı rica edebilir miyim?".
Şoför
cevap vermiş:
"Tabii
ağabey, ayıp ettin. Al götür. Senden kıymetli mi?
***
Hoca’nın
Kadıköy’den, Eminönü - Karaköy yolcu motoruna bineceği tutmuş. Motor kalkmak
üzereyken adamın biri soluk soluğa yetişmiş,
“Nereye
gidiyor bu tekne?” diye sormuş.
“Eminönü
ve Karaköy." demişler. Bu kez de,
"Karakoy'e
giden taraf hangisi?" diye sormuş.
“Alt
kat Eminönü, üst kat Karaköy.” demiş az önce yanıtlayan adam. Yolcu, aldığı
yanıttan memnun, teşekkürler ederek üst kata yönelmiş.
***
Hoca,
Amerikalıların yardımı ile karayolu çalışmalarının yapıldığı bir bölgede
dolaşmaktaymış. Yeni bir yol yapmaya çalışan köylülerin, bir eşeği tepeye
doğru kovalayıp onun geçtiği yeri sertleştirerek yolu tamamladıklarını
görünce meseleyi anlamış. Eşeğin, hedefe giden en kısa ve en az yorucu
yolu seçeceğini bilen uyanık köylüler, hayvanın içgüdüsel davranışından
yararlanmaktaymışlar. Durum, orada görev yapan Amerikalı mühendisin de
dikkatini çekince, mühendis, tercümanını alarak köylülerin yanına gitmiş.
“Kolay
gelsin, ne yapıyorsunuz burada böyle?"
“Yol
yapıyoruz." diye cevap vermiş köylülerden biri.
“E,
bu eşek ne işe yarıyor?"
Köylü
genel işlem sırasını anlatmış. Eşeğin, yolun nereden geçeceğine karar
verdiğini söylemiş.
Amerikalı
mühendis bu fikri çok ilginç bulmuş. Kahkalar içinde sormuş:
“Peki,
eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?"
Köylü,
hınzırca yanıtlamış:
"O
zaman Amerika'dan mühendis getirtiyoruz!”
***
Nasrettin
Hoca, arkadaşı Hüsnü Efendi’nın ilkokulda okuyan oğlunu okuldan almak
için, Hüsnü Efendi’yle birlikte okula gitmiş. Çıkış zilinin çalmasını
beklerken sınıfta Aysel Öğretmen’le, arkadaşının oğlu Murat arasında geçen
konuşmaya kulak misafiri olmuş. Aysel Öğretmen, Murat’ı tahtaya kaldırıp
sormuş:
“Bir
ağaçta on beş kuş var; altı tanesini vurursam kaç kuş kalır?”
”Hiç
kalmaz öğretmenim.” demiş Murat. Öğretmen anlamamış.
”Nasıl
yani?”
”Ee,
bir kuşu bile vursanız ötekiler kaçar.” Öğretmen biraz mahçup,
”Tamam
da,” demiş. “Ben matematiksel olarak sordum.”
”O
zaman vevap veriyorum,” demiş Murat. “Dokuz tane kalır.” Öğretmen memnun
olmuş.
”Aferin.
Hem matematiksel olarak cevabın doğru, hem de düşünme stilini sevdim.”
“Peki
öğretmenim,” demiş. “Ben size bir soru sorabilir miyim?”
“Tabii,
sor.”
“Şimdi,”
diye başlamış Murat. “Üç kadın, kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçiyorlar,
ellerinde de dondurma var. Biri dondurmayı yalıyarak, biri emerek, biri
de ısırarak yiyor. Sizce bunlardan hangisi evlidir?”
Öğretmen
düşünmeye başlamış. “Hangisi?... Hangisi?” diye, düşünmüş düşünmüş bulamamış.
İşin içinden çıkamayacağını anlayınca,
“E,
yalıyarak yiyen evlidir herhalde.” diye tahminde bulunmuş.
“Hayır,
öğretmenim,” demiş Murat. “Parmağında yüzük olan evlidir; ama stilinizi
sevdim.”
***
Nasrettin
Hoca, Hüsnü Efendi’nin, oğlunu evlendirmesi dolayısıyla verdiği yemeğe
davetliymiş. Yemekten önce iki adam sohbet ederlerken Nasrettin Hoca bir
yandan arkadaşının anlattıklarını dinliyor, bir yandan da mutfakta geliniyle
konuşan kaynananın söylediklerine kulak veriyormuş.
“Sen
daha yenisin,” demiş kaynana. “Birbirimizin huyunu suyunu öğrenelim ki
kavga etmeyelim.
“Tabii
anne,” demiş gelin. “Konuşalım.”
”Bak
kızım,” diye anlatmaya başlamış kaynana. “Benim üç halim vardır, bunlara
dikkat edersen hiç sorun çıkmaz. Saçıma çiçek takmışsam o gün neşemin
yerinde olduğunu anla. Her istediğini söyle. O gün her yola gelirim. Çiçeği
kulağımın arkasına takmışsam havamda değilim demektir. Israrcı olma, bir
şey isteme o gün. Eğer çiçeği yakama takmışsam sakın etrafımda dolaşma,
çok sinirli olurum.”
Kaynananın
lafını bitirmesinden sonra gelin almış sözü.
“Aman
anneciğim,” demiş. “Hiç dert etme. Benim halim malim yoktur. Bacak bacak
üstüne atarım, sigaramı yakarım, sen çiçeği nerene istersen tak, ben keyfime
bakarım.”
***
Samsun’da
bir banka şubesini soyan kişinin iki ay sonra aynı şubeye para yatırmaya
kalkınca yakalandığını duymamış Nasrettin Hoca.
Bursa’da
manavda sivri biber kalmadığını öğrenen adamın, “Bu nasıl manav!” diyerek
domatesleri kurşunladığından haberi olmamış Hoca’nın.
Adapazarı’nda
İnsan Hakları Ulusal Komitesi Başkanlğı’nca mahkûmlar arasında düzenlenen
resim yarışmasında mansiyon kazanan delikanlı, tahliye olduğu için, ödülü
evine götürüldüğünde, polisi görür görmez nasıl kaçtığını öğrenememiş.
Adana’da
Kümes Hayvanları Koruma Derneği tarafından horoz dövüşleri düzenlendiğini
kimse anlatmamış Hoca’ya.
Erzurum’da
bir köyün sakinlerinin dört katlı apartman büyüklüğündeki kayayı, köylerine
düşmesin diye halatla bağladıklarını duymamış Nasrettin Hoca.
Antalya’da
iki kızıyla evden kaçan dansözün, kendilerini takip etmemesi için eşinin
pantolonlarını yanında götürdüğünü öğrenememiş.
Fransa’da
oynanan Türkiye – Brezilya maçında, fotoğraf makinesini sahaya fırlatan
Türk’ü, polisin filmi tab ettirerek bulduğundan hiç haberi olmamış.
Radyo
Televizyon Üst Kurulu’nu arayan adamın, bir ayran reklamında gol atan
İnek Ayraniç’in memelerinin görünmesinden şikâyetçi olduğunu kimse söylememiş
Hoca’ya.
Bunların
hiçbirini bilmediği halde, gördükleri yetmiş Nasrettin Hoca’ya. “Yok,”
demiş. “Benim hemşerilerimin ne gülmek ne de düşünmek için bana ihtiyaçları
var. Yapıp ettiklerine dikkatle bakmaları gülmelerine de yeter, düşüncelere
dalıp gitmelerine de. Bu durumda eksikliğimi hissetmeleri olanaksız. Ben
en iyisi, geldiğim yere geri döneyim.”
Geldiği
gibi sessizce çekip gitmiş.
|
|
| |
| |
SANATIN
ÇAĞLA RENGİ
Sanata
yönelmek genellikle o sanat dalında yetenekli olunduğuna inanmakla başlar.
Yetenekli olunup olunmadığı tümüyle konumuzun dışında. İnsan, hele çocuk
yaşlarda belli bir sanat dalında yetenekli olduğuna inandırılırsa onu
kanıtlamaya çalışır. İşin garibi, başarmasında ya da başarmak için bundan
sonra göstereceği çabaların çoğunda, yeteneğinin rolü, sanıldığından daha
azdır. Tümden yeteneksiz biri de çok yetenekli olduğuna inandırılırsa
gerçekten yetenekli olandan daha başarılı; ötekinden çok daha ünlü olabilir.
Sözün bu noktasında, konuya açıklık getirmek için birçok örnek ad verilebilir;
ama zaten dikkatli okurun aklına o birçok ad çoktan gelmiştir. Yetenek,
başlangıçtaki itici güçtür. Yeteneğin dışında, sanatçı adayının, başka
pek çok şeye gereksinmesi olacaktır. Yola devam etmek için, zekâ, düş
gücü, birikim, donanım, çalışkanlık, azim, hatta kimilerinde hırs boyutlarına
varan bir azim ve bunlardan da fazlası gerekir.
Benim
edebiyata yönelmemin sorumlusu da bende sözünü ettiğim yeteneği gören
ya da gördüğünü sanan ilkokul öğretmenim olmuştur. Herhalde odur. Yıllardır
aradığım halde başka sorumlu bulamıyorum. O yeteneğin peşinden giderek
harcanmış bir ömrün sonlarına doğru rasgele bir noktasında durup baktığımda,
söylenecek çok fazla söz olmadığını görüyorum. Böyle olması gerektiği
için böyle oldu: Altı tane öykü kitabım var; yedincinin hazırlığı içindeyim.
İki tane romanım var; üçüncüyü yazmayı şimdilik düşünmüyorum. Deneme,
inceleme, eleştiri kitaplarım var. Bunları bana yazdıran Türkçeye karşı
duyduğum sorumluluk duygum var. Bu duyguyla yazılacak, Türkçeye hizmeti
önceleyen daha pek çok kitap tasarım var.
Başka
biri olma hakkımı ve şansımı saklı tutarım. Her öyküde, her romanda bu
şansım ve hakkım vardır ve bunu sonuna kadar kullanırım. Deneme ve eleştiri
yazılarında dönüp tekrar kendim olmak zorunda kalmasam içimdeki birçok
kişiyle birlikte, “ailecek” uyum içinde yaşayıp gidebiliriz. Ama düşünsel
yazılar, sizi kurmacanın düş dolu dünyasından çıkarıp çıplak gerçeğin
ortasına bıraktığı için, orada kendiniz olmaktan başka çareniz kalmaz.
Sanat,
insana ölümlü olduğunu unutturan, yaşamı yaşanası kılan, zümrüt yeşili
bir alandır. Dünyanın ne kadar kurşuni bir renk aldığını ve nasıl da kan
koktuğunu gördüğü halde kendini sanatın kurtarılmış alanlarında soluklanmaktan
mahrum eden kişi, havasızlıktan boğulmayı hak eder.
Sanata
bakışta uluslar arasında fark olmaz. Sanatın mavi göğüyle, kar beyazıyla,
çağla rengiyle tanışan kişi ve tanışmayıp kendi karanlığı içinde çırpınan
kişi… Bütün fark budur; bu fark da ulus sınırlarıyla belirlenmez.
Sanat,
alımlayıcısı içindir. Yapanın / yazanın / çizenin kendi keyfi için oluşturduklarını
gün ışığına çıkarmasına gerek yoktur.
Dünyada
sanatçıya esin vermek için bekleyen her renkten, her cinsten milyonlarca
insan; kuşuyla börtü böceğiyle bir o kadar hayvan; çiçeği, dalı, ormanı,
ağacı, otu, çalısı, dikeni; denizi, gölü, ırmağı ile yüzyıllardır anlatıla
anlatıla tüketilememiş güzeller güzeli bir doğa varken esinini perilere
bağlayanın vay haline!
Sanatçı
kendi sesinin sahibi olmalıdır; kendi sesini topluma sunmalı; toplumun
sesini, kendi sesini katarak gürleştirmelidir. İlle de bir kesimin sesi
olacaksa çoğunluğun değil, azınlığın sesi olmalıdır. Çoğunluk nasıl olsa
kendi sesini duyurur. Sanatçı, daima hakkı yenenden, zulüm görenden, ezilenden,
baskı altında yaşayandan yana tavır koymalıdır. Sahip olması gereken sanatçı
vicdanı başka türlü hareket etmesine zaten izin vermez. Çoğunluktan yana
olanın, zulmedenin yanında yer alanın, ezenin, bastıranın dostu olanın
ya vicdanı yoktur ya da sanatçı sayılmasına gerek yoktur.
Yaratmak,
olmayanı ortaya koymak, var etmek; yaşamda olanı yeniden biçimlendirmek,
ona kimlik ve kişilik kazandırmaktır. Her şey yaşamdan çıkar. Yaşamda
var olmayanın sanatta yer alması düşünülemez. Sanatçı ressamsa rengi,
biçimi; müzikçiyse sesi, tınıyı; mimarsa taşı, tuğlayı; heykeltıraşsa
kili, mermeri; edebiyatçıysa sözü, sözcüğü alır, yoğurur, yeniden biçimlendirir,
yeni bir varlık oluşturur. O varlık, yaratıcısından kurtulup bağımsızlaşınca
sanat olur. Sanat olur ve kendi başına yaşama gücü varsa yaşar durur;
yoksa dağılır, bozulur, doğanın bir parçası olur. Bir başka sanatçı onu
alıp “malzeme” olarak kullanabilir yeniden.
Kişi
ölümsüzlüğün peşinde koştuğu için yaratma gereği duyar. Yaratısıyla ölümü
yeneceğini düşünür. Yener de. Osman Hamdi Bey’in maddi olarak zerresi
kalmamıştır; ama “Kaplumbağa Terbiyecisi” hiç yaşlanmaz. Dede Efendi çoktan
toprak olmuştur; ama “Yine bir gül nihal aldı bu gönlümü” dendikçe yaşamayı
sürdürür. Süleymaniye durdukça Mimar Sinan yaşayacaktır. Zincirlikuyu’daki
parça parça şeritlerden yapılma kadın heykeli tek başına İlhan Koman’ı
ölümsüz kılmaya yeter. Reşat Nuri yaşlanmış ve ölmüştür; ama Feride, gencecik
bir kız, bir “çalıkuşu” olarak, her okuyanla Anadolu’yu dolaşır durur.
Yalnız yapanı, yaratanı değil, o sanatla buluşanı da yüzyıllardan aşırır,
ölümsüz olanla, kalıcı olanla buluşturur sanat. Alılmayıcısını da kendisinin
bir parçası yapar.
|
|
| |
| |
EDEBİYAT
HAYATA NE KATAR?
“Edebiyat
hayata ne katar?”dan önce, “Edebiyatsız hayat nasıl akar?” diye mi sormalı
acaba? Hani beylik bir yazı girişi vardır: İnsanlar doğar, büyür ve ölür.
Hangi yaştaki öğrencilerime, hangi türde bir yazı yazdıracak olsam yazmaya
böyle başlamamaları uyarısında bulunurum. Bu başlangıç tüylerimi diken
diken ettiği için mi? Evet, ediyor. Ne zaman böyle başlayan bir yazı görsem
o kâğıdı yırtmak, o tümceyi karalamak, o öğrenciyi bulup o kâğıdı ona
yedirmek gibi çılgınca düşünceler geçiyor aklımdan. Ama yalnız bunun için
değil. O tümce acımasızca doğru olduğu için. Hayatın çok kısa, çok kesin,
çok kestirmeden bir özeti olduğu için. Yaşamı çok basite indirdiği için.
Herkesin bildiği bir şeyi bir kez daha söyleme bayatlığı içerdiği için.
Hayat,
“İnsanlar doğar, büyür ve ölür”den ibaret olmasın diye dost ediniyoruz,
seviyoruz, âşık oluyoruz, evleniyoruz, çocuk sahibi oluyoruz. Sanatı bunun
için icat ettik. Bunun için sinemaya tiyatroya gidiyoruz, müzik dinliyoruz,
resim yapıyoruz, şiir okuyoruz. Bunun için yaşamımızı güzelleştirmeye,
zenginleştirmeye çalışıyoruz.
Kaldı
ki “İnsan doğar, büyür ve ölür” kadar acımasız başka gerçekler de var.
Yaşam serüveninin yalnızca bir kerelik olduğu gerçeği… Bu da en az üç
sözcükle yapılan o basmakalıp özet kadar, hatta ondan acı, ondan acıtıcı
bir gerçek değil mi? Her insan bir kez yaşar. Bir kerelik bir şanstır
yaşam. Öyleyse ne kadar renk, ne kadar tat katmayı başarabilirsek o bir
kerelik şansı o kadar zevkli, o kadar keyifli hale getirebiliriz. İşte
edebiyat bunun için var. Yaşıyor olmanın şansını olabildiğince iyi değerlendirmek
için. Yaşamı, başka yaşamlarla, başka yaşamların yarattığı güzelliklerle
zenginleştirmek için.
Ya
insan ömrünün sınırlı olduğu gerçeğine ne demeli? Ne kadar uzun yaşayabiliriz?
70 yıl, 80 yıl, 100 yıl? Kaç yıl yaşarsak yaşayalım sınırlı bir zaman
diliminin içine kıstırılmışlığımızın farkında olmamız gerek. O belirli
zaman aralığına ne katabilirsek o bizim zenginliğimiz olacak. Ne katabiliriz?
Yeni heyecanlar, yeni sevinçler; kendi yaşam süremiz içinde asla karşılaşamayacağımız
insanlar, o insanları iç dünyalarına, en gizli, en özel yanlarına kadar
tanıma ayrıcalığı…
Başka
bir basit gerçek de şu: Ne kadar macera dolu bir hayat sürdürürsek sürdürelim
kendi yaşamımızın oluşturduğu çemberin içinde kalmak zorundayız. Yaşadığımız
yerden kopup başka bir yere göçsek yine ve yeniden bir yaşam çemberi kurulacak
çevremizde. Karşılaştığımız, birlikte yiyip içtiğimiz, çalıştığımız kişilerden
oluşan yeni bir yaşam çemberi. Bu aynı zamanda karşılaşmadığımız, birlikte
çalışmadığımız, yolumuzun kesişmediği kişileri dışta bırakan bir çember.
Herkesi aynı anda kucaklayamayız, değil mi? Oradan kalkıp başka bir yere
mi gittik? Yine aynı şey olacak. Yolumuza çıkan kişilerden oluşan bir
yaşam alanı oluşacak çevremizde kendiliğinden. Demek ki o alanın dışındaki
kişilerle tanışma olanağımız yok. Madencilerle hiç karşılaşmayacağız belki
de. Denizcilerle, devrimcilerle, şövalyelerle, düşeslerle, IV. Murat’la…
Çalıkuşu Feride ile Zeyniler köyüne gitme olasılığımız var mı? Zeyniler
köyü nerede? Kendi yaşamımızı sürdürürken küçük bir Fransız kasabasında
Emma ile birlikte yaşama şansımız nedir; ya büyük, beyaz bir balina ile
karşılaşma olasılığımız? Hoş, karşılaşsak, tanışsak o kişiler bize kendilerini
ne kadar açarlar? Bir romanda okuduğumuz kişiler kadar yakından tanıyabilir
miyiz onları? Okuduğunuz roman kahramanlarıyla aynı adı taşıyan yakınlarınızı
düşünün. Tanıyor musunuz onları? Ne kadar? Benim pek kullanmadığım Feride
adımın sahibi, babaannemin annesiydi. Onunla tanıştım, yaşamlarımızın
bir bölümü birlikte geçti. Tanıdım mı onu? Daha doğrusu şöyle sorayım:
Çalıkuşu Feride kadar tanıdım mı? Aklımda kalan, yalnızca kambur bir ihtiyar
görüntüsü. Hâlâ gencecik bir kız olan, her okuyanla yeniden Anadolu yollarına
düşen Feride’yi ise ruhunun derinliklerine kadar tanıyoruz. İşte bunu
katar yaşama edebiyat. Her romanda, her öyküde başka bir insanı tanırsınız;
o insanla birlikte yakın ve uzak çevrenizdeki pek çok kişiyi, daha da
önemlisi, kendinizi, her edebiyat yapıtında biraz daha derinden, biraz
daha içeriden tanırsınız.
Burada
azıcık soluklanıp şu soruyu sormama izin verin lütfen. Dünyada tek başımıza
olsaydık nasıl bir insan olduğumuza karar verebilir miydik? İnsan kendisini
başkalarıyla karşılaştırarak tanır. Bu başkalarının içinde en önemli rol,
okuduğumuz romanlardaki, öykülerdeki kişilerdir. Ne zaman sokakta biri
bana saat sorsa, Sait Faik’in bir öyküsünde geçen “saat sorulabilecek
insanlar”dan olduğumu düşünürüm. Herkese saat soramazsınız. Çevresine
dövecek adam arar gibi bakan birine yaklaşıp, “Saatiniz kaç acaba?” demeyiz.
Kişiliğimin dışa yansımasıyla ilgili bu ayrıntıya ulaşmamı, bendeki bu
yönü keşfetmemi sağlayan Sait Faik’tir, daha doğrusu onun, şimdi adını
anımsayamadığım öyküsü. Kendimizi başkalarında tanırız. O başkaları da
kendilerini, en çok, sanat, edebiyat aracılığıyla apaçık gösterirler bize.
Okuduğu romanların çoğunda kendisine rastlar insan. “Evet,” der. “Ben
de böyleyim.” İnsanın kendisiyle barışması diye adlandırılan durum da
genellikle insanın bu karşılaştırma süreçlerinden geçtikten sonra ulaştığı
sakin limanın adıdır. Bize kendilerini tümüyle açan sanatsal yaratıların
sanal kişileri olmadan kişiliğimizi bulmakta, nasıl bir insan olduğumuza
karar vermekte epeyce zorlanırdık herhalde.
Akıp
giden zamanın hangi diliminde yaşayacağımızı da biz seçmiyoruz. Sözgelimi
benim yaşamım, 20. yüzyılın ortalarında başlayıp 21. yüzyılın ilk çeyreği
içinde sona erecek. Bunu uzatma şansımın olmadığını hep biliyoruz da başka
şanslarımızın olmadığı üzerinde pek fazla durmuyoruz. Oysa değiştirme
şansımız da yok. Ömür dediğimiz o sınırlı süreyi başka bir zaman dilimine
aktarma, yeniden başlatma; “Ben 2020 doğmak istiyorum.” deme ya da “Dünyanın
bu halini pek beğenmedim; mümkünse ben 1750 ile 1820 yılları arasında
yaşayayım.” deme şansımız da yok. Hani Behçet Necatigil’in, “Adı, soyadı
/ Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır parantez.”
diye anlattığı ömür… Sözgelimi, Orhan Veli adının yanında gördüğümüz parantez
bu: (1914 – 1950). 36 yılcık yaşamış Orhan Veli. 1960’ları bile görememiş.
Herkes için böyle değil mi ömür, bu kadar kesin sınırları yok mu? O ayraç
içindeki tarihlerin öncesinde ve sonrasında yokuz. Oysa bizim bulunmadığımız
zamanlarda da yaşam sürüp gidiyor. Aşklar yaşanıyor, ayrılıklar, kavuşmalar,
gözyaşları dökülüyor, kahkahalar atılıyor. Birileri de o yaşamlardan damıtıp
yoğunlaştırdıklarını bize şiir olarak, öykü, roman olarak, deneme olarak,
düşünce yazılarıyla ya da sinema, tiyatro gibi sanat ürünleriyle iletiyor.
Montaigne’in bugün bile yaşamımıza ışık düşürmesi nedir yoksa? Melih Cevdet
Anday’ın harika çevirisiyle, “Senelerce, senelerce evveldi / Bir deniz
ülkesinde / Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz / İsmi Anabel Lee” diye
zihnimize kazınan Edgar Allan Poe’nun güzelim dizeleri nasıl oluyor da
hâlâ yaşıyor? Anna Karenina, her okuyanın gözünde, gerçekten yaşamış olanlardan
daha canlı, nasıl beliriyor?
Bizden
yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayanların gezip dolaştıkları toprakların
üzerinde sürdürüyoruz yaşamımızı. Ama onlarla birlikte yaşamıyoruz. Antik
kentleri gezerken oralarda bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış
insanları hayal ettiğimiz olur; ama itiraf edelim hadi, o yaşamları anlatan
resimler, heykeller olduğu için, o insanların aşklarını, ihtiraslarını,
öfkelerini, öç almalarını anlatan tragedyalar, komedyalar okuduğumuz /
izlediğimiz için hayal edebiliriz onları. O hayal için bile başkalarının
yardımı gerek. O tragedyalar, komedyalar yazılmamış olsa, o insanların
nasıl yaşadıklarıyla ilgili betimlemeler yapılmamış olsa belki de bizimle
ne kadar ortak noktaları olduğunu, insanoğlunun yüzyıllardır aynı acılarla
kıvranıp aynı olaylara güldüğünü anlamayacaktık. Belki garip yaratıklar
gibi düşünecektik bizden önce yaşamış olanları. Hatta, yaşadıklarından
bile kuşku duyacaktık. O eserleri yazanlar edebiyatın ölümsüzlüğünü kanıtlamanın
yanında bir şey daha yapıyorlar. Kendi yaşamlarının tadını, kokusunu sunuyorlar
bize. Onlar bizim yaşadığımız dünyayı bilmiyorlar, görmediler, tanımadılar;
ama biz onların yazdıklarını okudukça onların dünyasına gitme şansına
sahibiz.
2000’li
yılların Türkiye’sinde yaşıyorsak MÖ IX. yüzyılda Homeros’un anlattığı
Truva’da yaşayamayacağımız gibi basit bir gerçeği ifade etmeye çalışıyorum.
1800’lü yılların Rusya’sında, Amerika’sında da yaşayamayız, 1900’lü yılların
Fransa’sında ya da 2200’lü yılların şu anda adı konmamış uzay üssünde
de. Yaşamın gerçeği bu… Edebiyatın gerçeği ise başka. Edebiyat bizi yaşadığımız
çağdan alır, istersek binlerce, istersek yüzlerce yıl öncesine götürür
ya da yetişemeyeceğimiz, ulaşamayacağımız zamanlara ışınlar.
Yalnız
zaman mı? Evet, dünya küçüldü artık; büyük bir köye döndü. Eskiden aylarca
süren yolculuk süreleri şimdi saatlerle ifade ediliyor. İsterseniz birkaç
saatte Avrupa’nın ya da Asya’nın herhangi bir kentinde olabilirsiniz.
Olabilirsiniz de turist olarak gidersiniz oralara; yani yabancı kalırsınız.
İnsanlar sizi evlerine almadıkları gibi, kalplerine de almazlar, zihinlerine
hiç almazlar. Oysa oralarda geçen bir edebiyat yapıtı, size yalnız o yörenin
turistik yerlerini gezdirmez. Alır sizi bir kadının zihnine konuk eder.
Onun gözleriyle bakarsınız çevreye, onun yaşadıklarından damıttıkları
sizin yaşamınıza eklenir. Bir yaşam daha yaşamış olursunuz. İyi yazılmış
her öykü, her roman sizi başka bir yaşama çağıran bir davetiyedir. Başka
türlü asla giremeyeceğiniz bir dünyanın en gizli kapılarını sizin için
açan bir anahtar.
Ömrün
sınırlı olduğu gerçeğini anlatmak için yukarıda Behçet Necatigil’den alıntı
yaptığım da gözden kaçmamıştır umarım. Edebiyat bu işe de yarar. Becerip
söyleyemediğinizi birilerinin ne kadar ustaca söylediğini gösterir, hiç
aklınıza gelmeyenleri nasıl da enine boyuna düşünmüş olanlar bulunduğunu
da. Üstelik onlarla tanıştırır insanı; sizin istediğiniz kadar, sizin
istediğiniz zamanlarda, hem de kendi evinizde, kendi dilinizde buluşmanızı
sağlar.
Pablo
Neruda’nın yaşamından bir kesiti konu alan “Postacı” (Il Postino) adlı
filmde, Neruda, İtalya’nın küçük bir adasında, tepedeki bir evde yaşamaktadır.
Mektuplarını taşıdığı adamın dünyaca ünlü bir şair olduğunu öğrenen postacı,
Neruda’nın şiirleriyle, âşık olduğu Beatrice’in kalbini kazanmayı başarır.
Durumu öğrenen Neruda, şiirlerini kişisel amaçları için kullanan Postacı
Mario’ya kızar. Mario, önce bocalayıp kendisini nasıl savunacağını bilemez.
“Şiir…” der, duraklar. Sonra bir çırpıda ekler: “Şiir, kim yazarsa onun
değildir. Kimin ihtiyacı varsa onundur.”
Şiire
ihtiyacımız var mı gerçekten? Olmaz olur mu? Şiire ihtiyacı olmayan yoktur.
Bu ihtiyacın farkında olmayan vardır.
Sanatın
her türüne gereksinmemiz var. Sanat ve edebiyat olmasa yaşarız yaşamasına;
ama yaşamımız, otun, böceğin, ineğin yaşamından farklı olmaz. İşte o zaman,
“Doğdu, büyüdü ve öldü.” diye özetlenebilecek, bomboş bir yaşam olur yaşadığımız.
O
soruyu bir kez daha soralım mı şimdi? Edebiyat hayata ne katar? İnsanı
katar, hem de bütün boyutlarıyla, doğayı katar, geçmişi ve geleceği katar,
bizi kıstırıldığımız daracık yaşamdan çıkarır, bütün dünyayla ve bütün
zamanlarla kucaklaşmamızı sağlar. Oturma odamızdaki koltuktan hiç kalkmadan,
uzandığımız yataktan doğrulmadan binlerce yılın birikimiyle, deneyimiyle
donanma şansını sunar. Dilin gücünü, sözün büyüsünü katar. Daha ne katsın?
|
|
| |
| |
MODA
SANA UYMAZSA…
Moda
arayıp bulmaya çalıştığınız şey değildir çoğu zaman. Tosladığınız ve dışına
kaçamadığınız bir çemberdir. Bir süre karşı çıksanız bile sonunda uymak
zorunda kalırsınız; sizi çepçevre kuşatır çünkü; dışında kalmanıza izin
vermez. İstediğiniz kadar modaya uymamak kararlılığında olun, çarşıda
pazarda moda dışı bir nesneyi bulmanız pek zordur. En pahalı mağazadakinden
en ucuz pazar tezgâhındakilere varıncaya kadar her yerde moda olan o şeylerden
vardır. Mızrak ucu kadar sivriltilmiş burunlu ya da incecik çelik topuklu
ayakkabıların moda olduğu dönemde öyle olmayan bir çift ayakkabı bulamazsınız.
Yazılı tişörtler modaysa üzerinde İngilizce yazılar bulunmayanı piyasadan
kalkar. Sırtınızda, göğsünüzde taşıyarak el âleme duyurduğunuz sözlerin
anlamını mı merak ediyorsunuz? Yoksa siz “demode” biri misiniz? Bu sözlerin
anlamını bilmeniz gerekmez ki! Bilseniz zaten giymezsiniz.
Pazardaki
köylü kadın giydiğinde “sakil” bulunan şalvar, sosyete partilerinde boy
gösterince bir anda moda olabilir. Almanya’ya gönderdiğimiz işçilerin
eşleri, pantolonun üstüne elbise giydikleri için, “Bizi orada rezil ediyorlar”ken,
elbisenin altına pantolon giymek kimsenin bilmediği bir nedenle yayılabilir.
Ortalık aniden bakımlı, hatta makyajlı erkeklerle dolabilir; çünkü “metroseksüel
erkek” modası çıkmıştır. Yalnız gece kıyafeti olarak benimsenen parıltılı,
pullu, işlemeli giysiler gündüzlerin modası haline gelebilir. Uzun kollu
giysinin üstüne kısa kollusunu giymek ayıplanırken tişörtün üstüne askılı
elbise giyenler çoğalabilir. Bluzun altından sutyen askısının, eteğin
altından iç çamaşır dantelinin görünmesi görgüsüzlük sayılırken ortalık
salkım saçak giyinenlerle dolabilir. Gizli bir ağız bir yerlerden emir
vermiş; gizli bir el piyasayı bu emir üzerine yeniden düzenlemiş gibidir.
Gizli ağzın da gizli elin de sahibi bellidir aslında; ama bize o ad “moda”
olarak belletilir.
“Moda”
sözcüğü, dilimize İtalyancadan girmiş. “Değişiklik gereksinmesi ya da
süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik” diye tanımlanıyor.
O kadar geçici ki “moda” sözcüğünün bile modası çoktan geçti. Şimdi yeni
“trend”ler var; “fashion” diye sunulanlar var. Kendi modasını yaratabilecek
güçte olduğuna inananlar, yeni “trend”ler sunmaya çalışırken başka birileri
de modayı umursamadığını, kendine yakışanı seçtiğini söyler. Bunu söylediği
yer ise genellikle moda dergileridir. Oysa kendine yakışanı seçmek, moda
olduğu için piyasaya sürülen nesneler arasında bir seçim yapmak anlamına
geldiği için, zaten modanın dışında gelişen bir eylem olamaz. Üstelik
o uyulmadığı söylenen modaya göre biçimlenmiş bir kafa tarafından yapıldığı
için, yine aynı dairede alınmış kararlardan ibarettir.
Modanın
en önemli özelliği, değişkenliği olsa gerek. Değişim isteği, insanların
hep aynı kalmaktan hoşlanmayan yanına seslenirken birtakım dış güçler
tarafından yönlendirilir. Bu dış güçler çoğunlukla dünyayı yöneten ülkeden
çıkar; ama kimi zaman beğenilen bir filmdeki oyuncunun saç modeli, müzik
kanallarında sık sık boy gösteren birilerinin giyim tarzı; hatta yine
bunlara ait beğeniler, yaşam biçimleri, dünya görüşleri olabilir. Ekonomik
durumu belirleyen savaş, doğal afet, kıtlık gibi olgular da modayı değiştirir.
Tekstil sanayiinin bunalımda olduğu zamanlarda mini eteğin yaygınlaşması,
dünyanın bir yerlerinde savaş sürerken asker üniformalarına benzer giysilerin
modalaşması az yaşanan olaylardan değildir. Bir yerlerden bir işaret fişeğinin
patlatılması yeterlidir. Öngörülen moda, yaşamdaki yerini en kısa sürede
alır.
Moda,
insanın yenilenme isteğini yapay bir biçimde doyurduğu için daha köklü
değişimlerin yaşanmasına bir biçimde engel de olur. Yalnız giyim kuşamla,
saç başla, makyajla sınırlı değildir çünkü. Yaşam tarzını da değiştirir.
Kapısında güvenlik görevlilerinin bulunduğu havuzlu sitelerde oturmak
modaysa Bakkal Süleyman Amcalı, Manav Rüştü Dayılı, Komşu Hatice Teyzeli
mahalle yaşamını değiştirir; bunları dizi filmlerin dış mekân atmosferi
haline getirebilir. Bilgisayarlı, internetli yaşam, bir üst basamak gibi
algılanmaya başlandığında herkes o basamağa çıkmaya çalışır. “Trend” İngilizce
bilmeyi gerektiriyorsa basın sonuna kadar bunu destekleyip gereksinmesi
olana olmayana İngilizce kitaplar dağıtmaya başlar.
Siz
hâlâ analarımızın, ninelerimizin pişirdiği yemekleri yapıyorsanız çağın
dışında kalmışsınız demektir. Takip etmişseniz ne âlâ; ama yakalayamamışsanız
geçmiş olsun! “Hamburger - kola” ikilisinin modası çoktan geçti. Yeme
- içme modaları değişti. Çinliler niye uzun yaşıyorlar? Yemeklerini çok
pişirmiyorlar da ondan. Demek ki neymiş? Sizin de “wok” denen derin tavalardan
edinmeniz, sebzeleri ateşte şöyle bir döndürüp yarı pişmiş, yarı çiğ olarak
sofraya getirmeniz gerek. Sofra mı dedim? O eskidendi. Şimdi yemek masası
düzenlemenin yeni modasını öğrenmeniz için TV’lerde yemek programları
yapılıyor. Birinden birine denk gelmemiş olamazsınız. Masaya kaç kat örtü
serilir. Üst üste kaç tabak konur? Bıçaklar, kaşıklar tabağın hangi yanına,
hangi sırayla dizilir? O programlardan edindiğiniz bilgileri kullanın;
modayı yakalayın. İşte kolay kolay edinilemeyecek bir bilgi: Bıçağın kesen
yanı tabağa dönük olacak! Tersini yapmak görgüsüzlük! Çok ayıp!
Sovyetler
Birliği yıkılmışsa komünist olarak kalmak artık demodedir. Filmler, diziler
bile yüzme havuzlu köşklerde geçiyorsa Tuzla tersanelerinde ölen işçilerle
ilgilenmek trende uymaz.
Modaya
uyup roman yazmaya mı heveslendiniz? Bu alanda da bilmeniz gereken birtakım
“in”ler ve “out”lar var. Diyelim maden işçilerinin zorlu yaşamıyla ilgili
bir şeyler yazmayı düşünüyorsunuz. Hemen unutun. Emek, emekçi gibi kavramlardan
söz eden mi kaldı? Mevlânâ - Şems aşkını yazın. Bu konunun araştırma gerektirdiğini
düşünüyorsanız kendi aşklarınızdan birini anlatın. Aşk bunalımlarını,
kırgınlıkları, seksi, şehveti… Şimdi moda olanlar bunlar.
Moda
her yerde. Hastalıkta sağlıkta… Sizin hâlâ mideniz mi ekşiyor? Ne ayıp!
Sizde kesinlikle “reflü” vardır. Bir doktora görünün, bakın nasıl doğrulayacak.
Hastalıkların da modası var; olmaz mı? Son yılların en moda hastalığı
“panik atak”. Siz hâlâ panik atak olmadınız mı? “Avrupa Yakası”nın Burhan
Altıntop’u Nişantaşılı olmanın önkoşulu saydığı için nasıl da özenirdi
panik atak olmaya, unuttunuz mu? Avrupa Yakası dedim de… Ne çok yeni moda
yaratmıştı. Dizideki çıtır kız, pek çok genç kızımızın, erkeğimizin konuşmasını
tümden değiştirmedi mi?
Türkçeye
özen göstermek de çoktan demode olmuş tutumlar arasında. Çağı yakalamış
biri gibi görünmek isteyenin en başta Türkçeyi gözden çıkarması gerek.
Son modalardan biri de konuşurken ve yazarken olabildiği kadar çok İngilizce
sözcük kullanmak. Nereden öğrendiğiniz, nereye kadar bildiğiniz hiç önemli
değil. İngilizce kültürlü gösterir, bilgili gösterir, inanılmaz bir hızla
çağı yakalatır insana. Bir kez yakaladınız mı artık İngilizcenin çekiciliğinden
kurtulamazsınız.
Ya
bilgisayar kullanımıyla gelen yeni dile ne demeli! Türkçe değil, İngilizce
de değil; başka bir dil…
“Bu
DATABESE’ler kayıt yaparken sistemi RECOVERY yapabilmek amacıyla ONLINE
LOG’lar tutup daha sonra bunları ARCHIEVE LOG olarak saklarlar. ORACLE
DATABASE’inin ONLINE LOGlarını inceleme gerek. Acaba sadece INSERT kayıtları
mı var yoksa UPDATE ve DELETE kayıtları da mevcut mu? Sistem DATABASE’inde
o aralıkta çalışan herhangi bir TRIGGER, SET edilmiş mi? O anda sistemde
hangi USER’lar çalışmış ve IP numaraları neler?”
Bir
de internet yazışmaları var elbette, cep telefonu mesajları… Bunlarda
da modaya uyulmalı. Herkes “slm” diye yazarken “selam” diye yazmak ayıp!
“Derwi$” diye yazın mesela. “Derviş” sözcüğünün içeriğiyle bu yazımın
uyuşup uyuşmadığı sizin konunuz değil. “Tekbir Center” oluyorsa bu niye
olmasın?
Moda
yaratacak gücünüz yoksa modaya uyacaksınız. Herkes gibi olmak, sürüye
katılmak hafifletir insanı; tek başınalığın yükünü üzerinden alır. Hani
atalarımızın “zaman” için söyledikleri bir söz vardı ya, o söz “moda”
sözcüğü dilimize girmeden önce söylendiği için öyledir. İşte bir gerçeği
daha buradan açıklıyorum. O atasözümüzün aslı şöyledir: “Moda sana uymazsa
sen modaya uy!” |
|
| |
| |
ODTÜ,
Bilkent gibi eğitim dili İngilizce olan üniversitelere Türkçe konusunda
konuşmak üzere çağrıldığım ilk zamanlarda giderken öğrencilerle karşı
karşıya kalma, tartışmaya girme, hatta dışlanma risklerini göze almak
zorunda olduğumu hissediyordum. Öyle ya, bu yüksek puanla girilen üniversitelerdeki
öğrenciler en çok İngilizce eğitim görmek seçmiş olmalılardı okullarını.
Ben de kalkıp onlara yabancı dille eğitimin bir “ihanet” olduğunu anlatacaktım.
Salonun bir anda boşalması, yuhalanma, ıslıklanma gibi protesto biçimlerini
bile göze almak gerekiyordu. Sonuna kadar inandığım doğruları söylemezlik
edersem de kendimle çelişmiş; hatta kendime karşı iki yüzlülük etmiş
olacaktım. Hiç karşı çıkan olmadı diyemem; ama hep azınlıkta kaldı onlar.
Öğrencilerin büyük çoğunluğu, öğretimin Türkçe olması durumunda daha
iyi yetişeceklerini söylediler; işledikleri derslerden gülünç; gülünç
olduğu kadar da acıklı örnekler verdiler. İngilizce konuşmakta ısrarcı
hocalardan bir bölümünün derste soru sorulmasını yasakladığını mı anlatmadılar;
yalnız kendilerinin anladıkları İngilizce - Türkçe karışımı özel bir
dil oluştuğunu mu söylemediler; bu özel dilden gayet gülünç alıntılar
mı aktarmadılar. Zaten durum, neresinden bakarsanız bakın tam bir komedi.
Türkiye’de, çoğunluğunu Türk öğrencilerin oluşturduğu bir sınıfta, Türk
öğretmenler derslerini İngilizce anlatıyorlar. Dünyanın neresinde sahnelense
alkış tufanı ile karşılanacak bir tuhaf komedi.
Biz
bunu niye yapıyoruz? Çocuklarımız İngilizce öğrensinler diye mi? Bir
yabancı dili öğretmek için, öğrenicinin 18 - 20 yaşlarına gelmesi beklenmez.
Yabancı dil çok daha önce, ilköğretimin dördüncü sınıfından başlanarak
öğretilir. O yaştaki çocuklara yabancı dil öğretmeye çalışıyor; ama
başaramıyorsak 10 yaşında öğretemediğimiz dili 20 yaşındayken öğretmeye
kalkışmak yerine, öğretim yöntemlerini yeniden ve titizlikle gözden
geçirmemiz daha akıllıca olmaz mı? Her ülkede yabancı dil öğretimi var.
Onlar ne yapıyor da öğretiyor, biz neyi eksik ya da yanlış yapıyoruz
da öğretemiyoruz?
Öğretimi
yabancı dille mi yapalım, yerli dille mi yapalım diye düşünmeden önce,
üniversite öğretiminin amacını belirlemek gerekmez mi? Seçtiği bilgi
dalında öğrenciyi tam donanımlı, iyi yetişmiş bir birey haline mi getirmek
mi istiyoruz, kendi uzmanlık dalında bilgisi tam olmasa bile İngilizcesinin
iyi olmasını mı sağlamaya çalışıyoruz? Öğrencinin, içine doğduğu, doğduğundan
beri kullandığı dille anlatıldığında kavrayamayacağı konuları bir yıl
hazırlık okutarak öğrettiğimizi varsaydığımız dille anlatıldığında kavrayacağını
sanmak, ancak İngilizcede sihirli bir güç bulunduğuna inanmakla mümkün.
Hiçbir dilde böyle sihirli bir güç yoktur. Hem diyelim yaşamından çaldığımız,
onu asıl ilgilendiği, eğitimini göreceği alandan uzak bıraktığımız o
bir yılda İngilizceyi, dersi anlayacak kadar öğrettik, gerisini de öğretimini
sürdüreceği sonraki yıllara havale ettik. Öğrenci de gerçekten matematiği,
fiziği, mekaniği, kinetiği; tarihi, felsefeyi, edebiyatı öğrenmeye çalışırken,
bunlardan çok İngilizceyi öğrendi. O zaman da sorulması gereken soru
şu olmaz mı? Konusunu iyi bilmeyen kişinin İngilizcesi çok iyi olsa
ne olur? Bir düğmesine bastığınızda şakır şakır çeviri yapan aletler
bile var artık. Yok, biz İngilizceyi değil, uzmanlaşacağı dalı iyi öğretmemiz
gerektiğini kavramışsak o zaman da bunun en iyi anadiliyle olacağı örnek,
kanıt gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek değil mi? Dersi anadilinde
anlatmak da dinlemek de yabancı dilde ders anlatmaktan ve dinlemekten
çok daha kolay, çok daha verimlidir.
Yabancı
dilde anlatılan dersi dinleyen öğrencinin durumunu tahmin etmek hiç
zor değil. Anadilinde anlatılsa kolayca anlama dönüşecek sözdizimi içinde
bilmediği yeni bir terim ya da tek bir sözcük, algılamasını güçleştirecek;
kafasında anlamsal boşluklar oluşmasına yol açacaktır. Hocası yanıtlayacak
olsa bile o, arkadaşlarına mahcup olma tehlikesi ortada dururken soru
sormayı kolay kolay göze alamayacaktır. Kaldı ki konuşulanı anlamak,
anlamadığı yeri soracak cesareti göstermek, öğrenme sürecinin yalnızca
küçük bir bölümüdür. Öğrenme, yeni edinilen bilgilerin öncekilerle ilişkilendirilmesini,
karşılaştırılmasını gerekli kılar; nedenleri tartıp istenen sonuçlara
varma yolunu bulmayı sağlar. Bütün bunlar yeterince yapılmadığında öğrenme
sanılan şey, konunun ezberlenmesinden, istendiğinde o ezberin söze dökülmesinden
ibaret kalır. Ezberleme öğrenme değildir. Ezberlenen bilgi, unutulmaya
mahkûmdur; sınav kâğıdına aktarıldıktan sonra da hızla unutulur zaten.
Ezber, kimseyi o bilginin sahibi kılmaz.
Yabancı
dilde ders anlatan öğreticinin durumu da pek parlak değildir aslında.
Anadilinde konuşsa, anlattığı konunun pek de iyi anlaşılmadığını fark
ettiğinde sözcükleri değiştirerek, farklı dizilişte tümceler kurarak,
ilginç örnekleri kolaylıkla anımsayıp anımsatarak konunun kavranmasını
sağlama şansına sahiptir. Basit bir benzetmeyle kendi evinde yemek yapan
bir insanın rahatlığı içindedir. Kullanacağı her malzemenin yerini,
miktarını; her araç gerecin işlevini, varsa kusurunu biliyordur. Neyi
neye katarsa, neyi neyle sunarsa daha iyi sonuç elde edeceğini bilmenin
rahatlığı içindedir. Yabancı dilde ders anlatan bir öğreticinin, yabancı
bir mutfakta yemek yapan kişinin tedirginliği içinde olduğunu söylemek
de abartma sayılmasa gerek. Yabancı mutfakta çalışan, fazla ustalık
istemeyen bir yemeği pişirip kotarsa bile ona çeşni katacak bir şeyler
eklemeye kolay kolay cesaret bulamaz. Dikkatin dağıldığını fark ettiğinde
araya bir fıkra sıkıştırmak, bir espri yapmak, öğrencilerden birine
şaka yollu laf atmak biz öğretmenlerin sıklıkla başvurduğu dikkati yeniden
toplamaya yarayan yollardandır. Ancak yabancı dilde ders anlatan birinin
bu rahatlık içinde olabileceğini düşünmek hayali fazlaca zorlamak olur.
O, olsa olsa İngilizceyi hatasız kullanmaya çalışacak, gülünç olma tehlikesini
göze alamayacağı için, alışık olmadığı tümce yapılarına girişmeye kalkışmayacaktır.
Pek hesaba katılmayan bir nokta da öğreticinin rahatlığının ya da tedirginliğinin,
vücut diline yansıyacağı, bunun da sınıftaki genel havayı belirlemede
epeyce etkili olacağıdır.
Aslında
bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok. Üniversitelerimizde öğretimin
yabancı dille yapılmasını isteyenlerin, son olarak İstanbul Teknik Üniversitesi
Senatosunun aldığı kararda imzası bulunanların söyleyebileceklerinin
tümünü biliyoruz. Ne düşünüyorlar, ne diyorlar, hiçbiri yabancımız değil.
Bizim de bunlara karşı söylenecek sözümüz yok mu? Var. Söyleyelim o
zaman.
Türkçenin
bilim dili olmadığını iddia edenler, bir dille bilim yapılmadığı sürece
o dilin bilim dili olamayacağını bilmiyor olabilirler mi? Bilim dili
İngilizcedir deyip eğitim İngilizceye kaydırıldığı sürece Türkçenin
bilim dili olarak zenginleşmesinin önüne setler çekilmekte, dağlar dikilmektedir.
İngilizce yazılmış bilimsel eserlerin Türkçeye çevrilmesi Türkçenin
bilim dili olarak gelişmesine katkıda bulunur. Bilimden, kültürden,
sanattan kovulmuş bir dil, sokak dili olmaya mahkûmdur. Bu da dilin
eriyip gitmesi demektir. Türkçenin bilim dili sayılmasını engelleyen
nedir? Terim eksiklikleri mi? Gereksinme duyulan terimleri kendi dilimiz
içinde kalarak üretemez miyiz? Türkçe yeni sözcük üretmeye en elverişli
dillerden biridir. Türkçede ek - kök yapısı sayesinde milyonlarca yeni
sözcük üretilebilir, derken kendimizi mi kandırmaktayız? Hiçbir dil
Allah tarafından bilim dili yapılmadığına göre, Türkçeyi bilim dili
haline getirmek bizim elimizde. Yapmıyorsak bu, Türkçenin değil, bizim
ayıbımız, bizim utancımız.
Uluslararası
literatürü takip etmek, akademik kariyer yapmak için İngilizcenin gerekli
olduğunu söyleyenler, bütün öğrencilerinin akademik kariyer yapmayacağını,
literatürü günü gününe takip etmeyeceğini bilmiyor olabilirler mi? Öğrencilerin
büyükçe bölümü okulu bitirir bitirmez ülkesine hizmet etmek için çalışacak,
kendi memleketinde mesleğini sürdürmeye başlayacaktır. Üniversitenin
bütün öğrencilerine az biraz İngilizce öğretip hepsini yarı cahil bırakmak
yerine, içlerinden bir guruba, ağırlıklı bir meslek İngilizcesi eğitimi
verip bilimsel çevirileri hatasız yapmalarını sağlayamaz mı? İngilizce
bilmeyenlerin de bilimsel çalışmalardan haberdar olması için, o çalışmaların
kendi dilimize çevrilmesi gerekmez mi? Oysa eğitim dili İngilizce olmayan
üniversitelerde bile hemen hemen bütün bilimsel çalışmalar İngilizce
yapılıyor ve bu çalışmalardan Türkiye’de yaşayan ve İngilizce bilmeyen
hiç kimse yararlanamıyor. Kendi üniversitelerimizin kendimize hizmet
etmekten alıkonmuş olması yeterince büyük bir ayıp. Üniversitelerin
varoluş nedeni, kendi ülkelerinin bilimsel gelişiminde öncülük etmek
değil mi? Bizimkiler kime hizmet edecek?
Bilim
dilinin bütün dünyada İngilizce olduğunu söyleyenler söylediklerine
bizi inandıracaklarını mı sanıyorlar; hatta kendileri inanıyorlar mı?
Nerede bilim dili olmuş İngilizce? Çin’de mi, Japonya’da mı, uluslararası
kültür dili olma ayrıcalığını kaybettiğine yanan Fransa’da mı, dünyaya
egemen olma arzusunu şimdilik bir kıyıya atmış görünen Almanya’da mı?
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde İngilizce eğitim veren sınıflar açılıyorsa
bu, ABD’nin bütün dünyadan topladığı genç beyinlerin hiç değilse bir
bölümünü, özellikle de Türkiye gibi gayri resmi ABD sömürgesi olmak
için elinden geleni yapan ülkelerden gelecek öğrencileri kendi üniversitelerine
çekebilmek içindir. Avrupa, tek dilde birleşecekse Latinceyi niye terk
etti; ulusal dilleri oluşturma yoluna niye girdi? Hiçbir Avrupa ülkesi
üniversitelerinde İngilizce eğitime geçmiş olmadığı gibi, kendi dilini
egemen kılma uğraşından da vazgeçmiş değil.
Yalnız
mühendis yetiştirmekle kalmamış, ülkenin kaderini yıllarca elinde tutmuş,
Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi, yıllarca Türkiye’yi
yönetmiş siyasetçileri de yetiştirmiş olan İstanbul Teknik Üniversitesi,
İngilizce eğitim öğretime geçmekle aydın ile halk arasında yeniden bir
uçurum açacağının bilincinde değil mi? Yeniden; yani Osmanlı’daki gibi.
Halka tepeden bakan, kendisiyle halk arasına kesin ve keskin sınırlar
koyan; halkından iğrenen yeni bir züppe kuşağı yetiştirmek mi amaç?
Halkıyla aynı dili konuşmayan bir okumuşlar sınıfı mı oluşturulacak
yeniden? “Basis” sözcüğünün “mesnet” anlamına geldiğini bilmeyen inşaat
mühendisleri, “gasket”in “conta, salmastra” demek olduğunu bilmeyen
makine mühendisleri yetiştirmek bir övünç nedeni mi sayılabilir mi?
Kendi diline, kendi insanına, kendi kültürüne yabancılaşan kuşaklar
yetiştirilerek nereye varılmaya çalışılıyor?
Türkiye,
Alman faşizminden kaçan profesörlere üniversitelerinin kapılarını açarken
yabancı dilin zihin açıcı bir özelliği olduğunu varsayarak derslerini
Almanca anlatmalarını istememiş, tam tersine, üç yıl içinde Türkçe öğrenmelerini
şart koşmuştu. Öğrendiler ve o insanlar Türk öğrencilerine derslerini
Türkçe anlattılar. Türkçe öğrenmekle kalmadılar, pek çok Türkçe terim
ürettiler. Bugün de kullanılan “çözücü, çözelti, çözünme, değerlik,
seyreltik, çökelti” gibi kimya terimlerini F. Arndt üretti. Ünlü hukukçu
E. Hirsch, soyadını nüfus kâğıdına “Hirş” yazacak kadar benimsemişti
Türkçeyi. (*) Hâlâ kimi üniversitelerimizde onların yazdığı kitaplar
okutulur. Alman Hocalar Türkiye’de anlattıkları dersi öğrencilerinin
daha iyi kavraması için Türkçe öğrenip derslerini Türkçe veriyorlardı;
biz Türk hocalara dersi (öğrenciler çok iyi öğrenmeseler de olur, diye)
İngilizce anlattırmaya çalışıyoruz. İngilizce eğitime geçildiğinde İTÜ
senatosu kimleri yetiştireceğini hayal etmektedir? İngilizce eğitim
yapan üniversitelerimiz hangi Türk dâhilerini armağan etti bilim dünyasına?
Çeşitli tarihlerde yapılmış çeşitli araştırmaların sonuçlarını biliyoruz.
The Times gazetesinin yüksek eğitim eki “Times Higher Education” tarafından
yayımlanan dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasında Türkiye’den
hiçbir üniversite yoktu. Avrupa’nın en iyi 100 üniversitesi arasında
da Türkiye’den hiçbir üniversite yer almadı. Anadili İngilizce olan
ülkelerin üniversiteleri dışında bu listelerde yer alan Zürih, Paris,
Münih, Moskova, Viyana, Kudüs, Roma, Bonn Üniversitelerinde; o listeye
giren Çekoslovakya, Yunanistan, Macaristan, Japonya, Çin üniversitelerinin
hiçbirinde yabancı dille eğitim yapılmıyor. Bugün bile yüzümüzü ağartan
Kerim Erim, Feza Gürsey, Ekrem Akurgal, Gazi Yaşargil, A. Rıza Berkem,
M. Kalayoğlu, Mustafa İnan ve Cahit Arf gibi bilim insanları, başarılarını
üniversitedeki İngilizce eğitim ile kazanmamışlardır.
Üstünden
çok geçmedi; daha iki ya da üç yıl önce İTÜ’nün hocalarından pek çoğunun
katıldığı bir toplantıda Türkçeyi konuştuk. Dilim döndüğü kadar neden
kendi dilimizde eğitim yapmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalıştım.
Öyle güzel, öyle anlamlı katkılar geldi ki! Bu son karar, hocaların
isteği ile alınmış olamaz. Daha nitelikli öğrencilerin İTÜ’yü tercih
etmesi için alındığı söyleniyor. Bu da yanlış. İTÜ, Anadolu’nun her
yerinden bileğinin gücüyle üniversite kazanıp gelmiş gençlerin okuluydu
şimdiye kadar. İyi yetişmemişlerse onları alıp yetiştirmek de okulun
görevlerindendi. İyi yetişmemiş değil, iyi yetiştirilmemiş çocuklardı
onlar çünkü. . Şimdi seçkinlerin, kolejlerde okumuşların okulu mu olmak
mı istiyor? Halkla arasına mesafe mi koymaya çalışıyor.
Bu
hiç olmadı. Hele Türkiye’nin anıt üniversitelerinden bir olan İstanbul
Teknik Üniversitesine hiç yakışmadı.
(*) Prof. Dr. Güney Gönenç’ten öğrendiğim, derslerini Türkçe veren hocalarla
ilgili bilgilere “Rüzgârın Göğe Savurduğu - Türkçe Günlükleri” (s. 274)
adlı kitabımda yer verdim. Daha geniş bilgi için bu kitaba bakılabilir.
|
|
| |
| |
YENİ
EDEBİYAT KİTAPLARI GERÇEKTEN YENİ Mİ?
Kırılamaz
denen tabuları kırmış gibi görünüyor yeni edebiyat kitapları. Kırılmayacağı
belli kimi tabuları da olduğu gibi bırakmış. Her kitabın başında Atatürk’ün
fotoğrafı ile birlikte İstiklal Marşı’nın ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin
yer alması, kırılamayacak tabulardan. Eski kitaplardaki “besmele”nin yerine
geçmeye başladı bunlar. Öğrenciler arasında bir anket yapılsa açıkça görülecektir:
Hiçbir öğrenci, kitapların bu ilk sayfalarını okumadığı gibi, buralarda
neler yazdığının farkında değildir. ilköğretimde her sabah yinelenen “Türk’üm,
doğruyum, çalışkanım” andının kimseyi çalışkan, doğru ve hatta Türk yapmaya
yetmediği gibi, yinelenen marşlar, hitabeler de kimseyi Atatürkçü yapmıyor.
Her kitabın başında çocuğun karşına aynı fotoğrafı, aynı sözleri çıkarmak,
Atatürk’ü daha çok mu sevdirir, bir çeşit doygunluk; hatta bıkkınlık mı
doğurur? Atatürk, söylediklerinin dua gibi ezberlenmesini mi isterdi;
üzerinde düşünülerek kavranmasını mı? Sorulması da yanıtlanması da zor
sorular bunlar. Ancak bu tabuları yıkmasını bu hükümetin Milli Eğitim
Bakanlığından beklemek de en hafif tabiriyle haksızlık olur. Hatta, AKP’yi,
düşmesi için açık tutulan bir kuyuya itmek yerine geçeceği bile söylenebilir.
Peki,
hangi tabuları yıkıyor MEB kitapları? Edebiyat kitaplarına girmesi olanaksız
sandığımız yazar ve şairlere yer veriyor. Bu yazar ve şairler arasında
kimler yok ki! Pek de kullanmadığı RAN soyadını her seferinde peşine takarak
da olsa Nazım Hikmet, İlhan Berk, Edip Cansever, Oğuz Atay, Sabahattin
Ali, Orhan Kemal, Attila İlhan, Hilmi Yavuz, Ece Ayhan, Özdemir Asaf…
Metin, Açıklamalar, Araştırmalar, Kelimeler ve yazar hakkında bilgiden
oluşan sırayı hiç bozmayan eski edebiyat kitaplarındaki kuru ve sıkıcı
düzene karşılık, yeni kitaplar renkli, resimli… Hazırlık, Etkinlik, Anlama
Yorumlama, Ölçme Değerlendirme bölümlerine ek olarak çocuğun kendisini
sorgulayacağı Öz Eleştiri Tablosu ( Elbette yine yazım konusu! Yaygın
ve benimsenmiş kullanımıyla özeleştiri değil, TDK’nin önerisiyle “öz eleştiri”!).
Popüler kültür öğelerinden, sözgelimi Kemal Sunal’ın fotoğraflarından
yararlanma da övülecek bir özellik. Öğrencinin kendi kafasını devreye
sokmasına gerek bırakmayan, “Yazar bu parçada şunları söylüyor. Siz de
bu görüşe katılır mısınız?” biçimindeki sorulara yer veren eski kitaplara
karşılık MEB’in kitaplarında yapılan karşılaştırmalar düşünce geliştirmeye
yardımcı olacak nitelikte.
Eski
şiirleri bugünkü dile çevirmeyi şiirin açıklaması sayanlara, şiir hakkında
görüş oluşturmada bunun yeterli olmadığını göstermesi bakımından, eski
şiirlerden sonra “Günümüz Türkçesiyle” bölümlerinin eklenmesi çok olumlu.
Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmesi de görsel algılamaya alışık
çağımız çocuğuna seslenmek için son derece uygun. Üstelik görsel malzeme
olarak kullanılan, renkleri kaymış, çizgilerden taşmış, birbirine karışmış,
acemice çiziktirilmiş okuma kitabı resimleri değil. Dünya resminin en
ünlü tablolarıyla, çağdaş resmimizin en önemli temsilcilerinden örnekler.
Yeni
edebiyat kitapları, aslında yeni değil, çünkü uygulanmış, okutulmuş kitaplar
bunlar. İlk bakışta zengin bir içerikle, tabuları yıkmış, çok sesli, demokratik
bir görüntüyle çıkıyor insanın karşısına. Ancak biraz daha yakından bakınca
bu demokratlığın gerçekten de görüntü olduğu anlaşılıyor. Nazım Hikmet’in
ders kitaplarına girmiş olmasına sevinirken fark ediyorsunuz ki iki -
üç konuda bir, Nazım Hikmet’in panzehiri gibi düşünülen Necip Fazıl Kısakürek’ten
uzun şiirlere yer verilmiş.
Kitapların
bu yıl için yeni basımları yapılırken keşke öğretmenlere, uygulama sırasında
karşılaştıkları güçlükler olup olmadığı sorulsa ve bunların düzeltilmesi
yoluna gidilseymiş. Çünkü MEB’in kitapları, öğretmeni neredeyse dışlayan
kitaplar. “Çalışma Kitabı” gibi düşünülmüş, öğrencinin kitapta sıra noktalar
konan, boş bırakılan yerleri doldurması istenmiş. Kitabın sınıfta işlenmek
üzere mi, evde çalışılsın diye mi hazırlandığı belli değil. Kimi zaman
“Tahtaya yazın.” denmiş; kimi zaman, “Defterinize yazın.” Piyasada birtakım
kılavuz kitaplar varsa da MEB, bu kitaplarla ilgili “Öğretmen Kitabı”
hazırlatmadı. Oysa, ders kitaplarındaki “Sınıf ikiye ayrılır. Grup sözcüleri
seçilir.” gibi yönlendirmelerin yer aldığı “etkinlik” bölümlerinin öğretmen
kitaplarına aktarılması çok daha uygun olurdu. Öğrenciden şiirin adını
tahmin etmesi istendiğinde bu adın öğretmen tarafından bilindiğini kabul
etmek ne derece doğru?
Kitaplarda
çok fazla örnek bulunması ilk bakışta bir zenginlik gibi görünüyor; ancak
bu örneklerin tümü üzerinde durmanın olanaksızlığı, öğretmeni seçim yapma,
sınırlama getirme bakımlarından zorlayacaktır. Okullarda belli bir standart
olmadığı gibi, öğrenciler, hatta öğretmenler arasında da belli standartlar
yok.
Öğrencinin
edebiyat dersiyle ilk kez karşılaştığı 9. sınıf, temel edebiyat bilgilerinin
aktarıldığı bir sınıftır. Burada, öğrenciye henüz öğrenmediği bilgilere
dayalı örnekler sunmak riskli değil mi? Divan edebiyatı hakkında hiçbir
şey bilmeyen öğrenciden Fuzuli’nin, Nedim’in şiirlerinden zevk almasını
beklemek çok şey beklemek olmaz mı? “Tenasüp, telmih, hüsnütalil” gibi
söz ve anlam sanatlarını ille de öğretmeye çalışmak için de benzer bir
soru sorulabilir. Bunları şiirde bulmaya çalışmak, şiiri sevdirir mi,
şiirden soğutur mu?
Edebiyat
tarihi verilirken, yapıtların asıllarından örneklerle bugünkü dile çevirilerinin
birlikte sunulması olumlu; ancak 11. sınıfın sonunda Milli Edebiyat dönemine
henüz gelinmiş olması, çağdaş edebiyatın ne zaman verileceği sorusunu
gündeme getiriyor. Yine de liselerin dört yıla çıkarıldığını hesaba katarsak
12. sınıf kitabını görmeden bu konuda bir şey söylemek yanlış olur.
“Betimleme,
öykü” diye Türkçeleri olan sözcükler yerine, “tasvir, hikâye” gibi eskilerinin
kullanılması, dilsel seçimin Türkçeyi fazla gözeterek yapılmadığını düşündürüyor.
Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmiş olması, çok da albenili kılmamış
onları. Tıpkı çok fazla örnek metin olmasına karşın bu metinlerin çekici
olduğunun söylenemeyeceği gibi. Ayrıca öğrencinin bilgi, kültür, kavrama,
algılama, benimseme, ilgilenme derecesini dikkate almak, düzeyi gözetmek
konusu üzerinde de pek durulmamış. İlköğretimi yeni bitirmiş öğrenciye
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanını okutmak bile düzeyin gözetilmediği
yargısını kanıtlamaya yeter.
“Batı
Edebiyatı” ya da “Dünya Edebiyatı” diye ayrı bir ders yoksa -ki bildiğim
kadarıyla yok- Türkiye’de lise eğitimi alan bir öğrenci, Batı ya da dünya
edebiyatıyla ilgili bilgiyi nereden, nasıl edinecek? “Batı Edebiyatı”
eski edebiyat kitaplarında ayrı bir bölüm olarak verilirdi. Özellikle
Tanzimat ve daha sonraki edebiyat dönemleri, Fransız edebiyatının doğrudan
etkisiyle oluştuğuna göre, diyelim romantizm, realizm gibi akımların bizde
hangi yazarları, nasıl etkilediği anlatılmadan önce, hangi Fransız yazarlarından
nasıl etkilenildiği anlatılmayacak mı?
10
sınıflar için hazırlanan edebiyat kitabında, her konu için bol örnek sunulmasına
karşın; sözgelimi bir önceki “Âşık Tarzı Halk Şiiri” konusunda on (10)
adet şiir varken, “Dini Tasavvufi Türk Şiiri” başlığı altında, biri “hikmet”
örneği, öbür ikisi “ilahi”den alınmış, yalnızca üç adet dörtlük verilmesi,
“methiye” örneği verilirken “şathiyat” örneği vermekten kaçınılması, çocukları
dinsizlikten korumak için mi? Türk edebiyatını, dünyadan kopuk, kendi
başına ele alırken, edebiyat kitabının arka sayfalarına haritalar koymak
niçin? Edebiyat kitabında Türkiye haritası bulunmasının anlamı nedir?
Ya Türk Dünyası Haritası niye var?
Pablo
Picasso’nun ünlü Guernica tablosunu, hakkında hiçbir bilgi vermeden, adını
bile vermeden koyup “Yukarıdaki resim ile ilgili neler düşündüğünüzü ifade
ediniz.” demek, 15 yaşındaki çocuklara ressamla ve resimle dalga geçme
fırsatı vermek için değilse niçin? Resme (meğer) ne kadar yetenekli olduğunu
Marmaris’e çekildikten sonra resim yapmaya başlamasıyla anlayacağımız
Kenan Evren bile bir zamanlar Picasso’nun resimlerine bakıp, “Hıh! Bunlar
da resim mi? Ben de yaparım bunları!” dememiş miydi? Alman ordularının
Guernica kasabasını bombalamasını anlatan resim hakkında “Bu resmi siz
mi yaptınız?” diye soran Alman generaline Picasso’nun verdiği, resim kadar
güzel, “Hayır, siz yaptınız.” yanıtı eklenemez miydi?
Guernica
tablosu için, “Picasso'nun savaşa karşı duyduğu güçlü nefreti yansıtır.”
gibi bir not düşmeyen zihniyet, Arif Nihat Asya’nın şiddeti kutsayan,
milliyetçiliği had safhada kışkırtan “Bayrak” şiirini kitaba almakta sakınca
görmüyor.
Okullarda
tırmanan şiddetten bir daha söz açacak olduğunuzda, “Sana benim gözümle
bakmayanın / Mezarını kazacağım / Seni selamlamadan uçan kuşun / Yuvasını
bozacağım” şiirleri okuttuğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Kuşuyla börtü
böceğiyle doğayı sevmesini sağlamanız gereken 15 yaşındaki çocuklara,
insan sevgisi aşılamak, savaş karşıtlığı işlemek yerine kuşların yuvasını
bozmayı, insanların mezarını kazmayı öğütleyen şiirler okutursanız, toplumdaki
her türlü şiddetten siz sorumlu olursunuz. Edebiyatı, insanı, doğayı,
yaşamı sevdirmeye çalışmak dururken mezar kazmaya özendirmek niye? |
|
| |
| |
ESKİ
YAZI – YENİ YAZI
80.
yılını kutladığımız halde, alışamamış olmalıyız ki Atatürk’ün, “Lâtin
esasından alınan Türk alfabesi” dediği harflere biz hâlâ “Latin alfabesi”
deyip duruyoruz. İşte bu harfler küreselleşme denen yeni emperyalizmin
dayattığı İngilizcenin etkisiyle yabancılaşmaya ve değişmeye başladı.
Günümüze gelmeden bir özet yapmak gerekirse şunlar söylenebilir.
Atatürk’ten
önce de Arap alfabesinin Türkçeye dar gelmesinin sancıları çok çekilmiş.
Daha 1851 tarihinde Ahmet Cevdet Paşa “Kavaid-i Osmaniye” adlı eserinde,
harflerle tam gösterilemeyen bazı seslerin birbirinden ayırt edilmesi
için bir yol bulunması gerektiğinden bahsetmiş. Zamanın akademisi sayılan
Encümen-i Dâniş’te bu konu ele alınmış, 1854 Devlet Salnamesinde harf
ıslahı sayılamayacaksa da “bazı tefrik (ayırdetme) işaretleri” koyma gereğine
dikkat çekmiş. Ayıntablı Mehmed Münif Paşa, harflerin ıslah edilerek okuma-yazmanın
kolaylaştırılmasını ele almış. “Mânası malum kelimelerin siyak ve sibakından
(geliş ve gidiş) anlaşılmasına rağmen, mânası bilinmeyen kelimelerin hatalı
okunduğunu, Latin yazısındaki gibi harflerde büyük-küçük ayırımı olmadığı
için, has (özel) isimlerin diğerlerinden ayrılmasında müşkilat çekildiğini”
söylemiş. Münif Paşa’nın Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’deki nutkunda bunları
söylemesinden sonra Azeri Ahundzade Feth Ali, önce hazırladığı yeni tarz
harfleri, daha sonra kendisinin uydurduğu Latin-Slav harflerinden alınma
kırk iki harfli bir alfabeyi önermiş.
İlk
gazetelerin yayımlanmasından sonra halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma
bilmediği gerçeği apaçık ortaya çıkmış olduğundan çare arayışları hız
kazanmış. Londra’daki Jön-Türklerin sürgünde çıkardıkları "Hürriyet"
gazetesinde Namık Kemal çocukların yıllarca okuma-yazma konusunda uğraştıkları
halde, ellerine bir gazete verilse okuyamayacaklarından; yazmak bir tarafa,
yazılmış tezkireyi bile sökemeyeceklerinden; hatta onların hocalarının
bile pek azının bu gibi işleri becerebileceklerinden bahsetmiş. Ermeni,
Rum ve Yahudi çocuklarının ise böyle olmadıklarını kabahatin bizim çocuklarda
değil “tahsil usulünde” olduğunu söylemiş.
Namık
Kemal, "Hâsılı demek isteriz ki, biz eşkâl-i hurufumuzun esasen tağyiri
efkârında değiliz" diyerek Arap harflerinin tümden değişmesinden
yana olmadığını; ama mevcut durumu aynen korumaktan yana da olmadığını
belirterek, "Muhafaza-i hâl-ü hâzır efkârının düşmanlarından bulunduğumuzdan,
hattımıza kaabil olacak ıslahatın icrasına samimi tarafdarız" dedikten
sonra, “harf ıslahı” hakkında o zamana kadar ileri sürülen fikirleri tartışıp
kendi görüşlerine geçerek: "Bizim efkârımıza gelince, madem ki elifbayı
Arabca'dan almışız ve madem ki lisanımızda bu kadar Arabî kelimât mevcuttur,
anın haliyle ibkasından başka çare olmadığını itiraf ile, andan sonra
Türkî’de zaid olan harfleri aramak lâzım gelir.” Demiş.
Namık
Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alınmış olduğundan bu sözcüklerin yazımı
için Arap harflerini gerekli görürken Ahmet Mithat Latin harflerini yerden
yere vurup Ermeni harflerini almayı önermiş. Bu konudaki tartışmalara
Şinasi ve Ali Suavî gibi devrin meşhur simaları ilgi göstermiş. Bu tarihte
eli kalem tutup konuyla ilgili yazı yazanlar arasında; Yenişehirli Avni
Bey, Feraizcizâde Mehmed Şâkir, lûgatçı Necib Asım, Yanyalı Ali Rıza Bey,
Bağdatlı Zehavizâde Cemil Bey gibi pek çok kişi sayılabilir.
Özetle
Tanzimat ile meşrutiyet arasında geçen yaklaşık yetmiş yıllık zaman içinde
bu konuda ortaya atılan düşünceler arasında harflerimizin okuma ve yazmadaki
bazı eksiklerini tamamlamak ya da düzeltmek öneriliyordu. Bu da; harflere
harekeler koyma, sesli harfler (o zamanın tabiriyle harekeler) ilave etme,
harfleri munfasıl (ayrı ayrı) yazma düşünülüyordu. Diğer taraftan; Latin,
Latin-Slav veya Ermeni harflerinin alınması şeklinde ortaya atılan görüşler,
pek rağbet görmemişti. Bir gün Latin harflerinin kabul edilebileceği düşüncesi
akla bile gelmiyordu. Çünkü Şeyhülislamlık makamı -bırakalım harf değiştirmeyi-
mevcut harfleri ayrı olarak, bitiştirmeden yazmaya bile fetva vermiyordu.
Meşrutiyet
döneminde ise dönemin ileri gelenlerinden Ahmet Rıza Bey 6 Ağustos 1893
tarihinde Abdülhamit'e Paris’ten bir “layiha” göndererek “ihtiyaç oldukça
bazı işaret vs.nin konmasında dinî de olsa bir mahzur bulunmayacağını”
söylerken İttihatçı İbrahim Temo, Latin harflerinin resmen kabul edilmesini,
böylece Türk eserlerinin Avrupa'ya tanıtılacağını söyler; hatta bu yüzden
adı 'Latinci'ye çıkar.
Sözün
özü, Atatürk’ün Harf Devrimi’nden önce de çok arayışlar vardı. Bugün bile,
“Memleket ahalisini okumaz-yazmaz duruma getirdiğini, kütüphaneleri battal
ettiğini, klasik kültürle bağlantıları kopma noktasına getirdiğini” söyleyerek
Atatürk’ü karalamak isteyen, Harf Devrimine karşı tavır alanlar çok. Onlara
bakarsanız Arap alfabesi yerine Türk alfabesini kabul etmek bütün bir
milleti geçmişinden koparmıştır. Okuduğu, yazdığı harfler bir gecede tedavülden
kaldırılan insanların düşünebilme yetenekleri dumura uğramıştır. “Harf
inkılabı aslında bir inkılap değil cinayetti. Üstelik insanlık tarihinde
eşine az rastlanır cinayetlerdendi. Böyle bir şey, bir toplumu bir anda
okur-yazar olmaktan çıkarmaktır. Bütün bir tarihe yabancılaşmaktır. Zira
harf inkılabıyla o zamana kadar yazılı mirasa yabancılaşılmıştı. Aslında
böyle bir şey en bağnaz sömürge yönetimlerinin bile cüret edemeyeceği
bir saçmalıktır. Bir toplumu toptan kendi tarihine ve kültürel geçmişine
yabancılaştırmak, ‘köksüzleştirmektir’. Artık o tarihten sonra eskiye
merak saran birinin, kendi uzak-yakın tarihiyle ilgili bir şey öğrenebilmek
için bir yabancı dil öğrenir gibi eski yazıyı öğrenmesi gerekiyordu.”
(Fikret Başkaya Yediyüz: Osmanlı Beyliği’nden Yirmi Sekiz Şubat’a Bir
Devlet Geleneğinin Anatomisi) diyenler hâlâ var. Harf Devrimi’nin, “Böylece
Türkiye’de okuma-yazma bilmeyen kalmayacağı; zira Latin alfabesinin daha
kolay okuma-yazmaya imkân verdiği” biçimindeki gerekçesini “şaşırtıcı”
bulanlar bugün de yazıyorlar aynı şeyleri.
Oysa
dört yıllık okuma yazma seferberliğinden sonra bile ülke nüfusunun yalnızca
% 11’i okur - yazar olabilmişse, Harf Devrimi’nden sonra evlerde, kütüphanelerde
bulunan, piyasada satılan tek bir kitap imha edilmemişken, eski yazıyla
mektup yazmak, not almak yasaklanmamışken bu insanların yeni alfabeye
geçildiğinde cahil kaldıklarını söylemek ne kadar doğru olabilir? Olsa
olsa bir süre, yeni harflerle basılan gazeteleri okuyamamış olabilirler.
Harf Devrimi, savaştan yeni çıkmış bir halkın genç nüfusuna en çabuk öğreneceği
yazı dilinin öğretilmesi, doğan yeni ulusu kalkındırmak, çağdaşlaştırmak
için atılmış, en yerinde, en önemli adımlardan biridir. O tarihlerde aydın
kesim, başta Fransızca olmak üzere bir ya da birden çok yabancı dili biliyordu;
Latin harflerine yabancı değildi. Kimse bir gecede cahil kalmamış, Arap
harfleri ile yazılan kitaplar yakılmamış, ortadan kaldırılmamış, kütüphaneler
işlevsiz kalmamıştır. İsteyenin eski yazı öğrenmesini, Arap harfleriyle
yazılmış eserlere ulaşmasını engelleyen hiçbir yasal önlem alınmamıştır.
1928 yılında eski yazıyı okuyup yazabilen insanlar bile, eğer Arapça ve
Farsçaya aşina değillerse 50 – 60 yıl önce yazılmış bir metni bile anlayamazken
bu insanların 500 yıl öncesiyle bağlarının koparıldığını iddia etmek pek
saçma olmaz mı? Ayrıca eğitim genellikle erkeklere verildiğinden, ardı
ardına yaşanan savaşlarda bu erkeklerin şehit olmasıyla ülke, okur - yazar
erkek nüfusunun büyükçe bir bölümünü yitirmiş; geriye kadınların ve çocukların
oluşturduğu okuma yazma bilmeyen bir kitle kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan
sonraki dönemde, belli kesimlerin dışındaki halkın okur - yazarlığından
bahsedilemez. Türk Harf Devrimi, Türkçeye en uygun harf sisteminin bulunması
anlamı taşır. Sekiz tane ünlüsü bulunan bir dili yüzyıllarca “elif”ten
başka ünlüsü olmayan; yani tek ünlü harfi olan bir alfabeyle yazmaya çalışma
ıstırabından kurtarmıştır.
Hani,
öğrenilecek konunun o kadar da zor olmadığını anlatmak için eskilerin
söylediği cesaret aşılayıcı bir söz vardır: “Canım, eski yazı değil ya!
Öğrenirsin.” Eski yazı neden kolay öğrenilmez? Çünkü eski yazı dediğimiz
alfabe, her ne kadar Arap harfleriyse de Kuran yazısı değildir. Kuran
yazısında yanlış okumanın önüne geçmek için konmuş harekeler; yani, “esre,
ötre” gibi işaretler günlük yazışmalarda kullanılmaz. Hatta eski yazıda
uzun sesliler dışında sesli harfler pek yazılmaz. Çok bilinen sözcükler
kolay tanınır, okunur; ama bilinmeyen sözcükler için aynı şey söylenemez.
İlk kez karşılaşılan bir sözcüğü okumanın şifre çözmekten farkı yoktur.
Bu konuda anlatılan çok öykü var. Bir tanesi, üniversitede hocam olmuş
Faruk Kadri Timurtaş’la ilgili. Timurtaş’ın, Yunus Emre Divanı’nı yeni
yazıya çevirirken bir dizeyi, “Terzi Necip dikmemiş donunu Muhammed’in”
diye okuduğu için adının Terzi Necip kaldığı anlatılır. Öyle ya, 13. yüzyılda
Yunus Emre’nin sözünü etmeye değer gördüğü bir Terzi Necip varsa bu, özel
araştırma gereken bir konu olmalı. Kimdir Terzi Necip? Yunus Emre üstelik
adını vererek niye ondan söz etmek gereğini duymuştur? Bir din ulusu mudur?
Bir evliya mıdır? Hiçbiri değil. Terzi Necip, yalnızca bir okuma yanlışlığından
ortaya çıkmış sanal bir kişi. Öyle biri yok. Terzi Necip diye birinin
ortaya çıkmasına yol açan yanlışlık nereden kaynaklanmış? Timurtaş’ın
“biçip” sözcüğünü “necip” diye okumasından kaynaklanmış yanlışlık. Kendi
harflerimizle asla düşülmeyecek bir yanlışlık bu. Yalnız ünlüleri yazılmış
iki sözcük söz konusu. Biri bcb, öteki ncb. Aradaki ünlüleri okuyanın
koyması gerektiği bir yana, b ve n harfleri arasındaki ayrımı sağlayan
da sadece bir nokta. Eğer alttaysa bu nokta harfin b olduğunu, üstteyse
n olduğunu belirtecek.
Arap
alfabesinin çok estetik olduğu, hat sanatına pek uygun olduğu söylenir;
ama Türkçeye uygun olduğunu hiç kimse söyleyemez. O,ö,u,ü,v harfleri için
kullanılan tek harfin "vav" olması, “kef” harfinin yerine göre
g, n, k, ğ seslerinin yerine kullanılması, diyelim sekiz ayrı sesten oluşan
bir sözcüğün dört harfle gösterilmesi sayılabilecek nedenler arasında.
“Elif, vav, lam” harfleri yan yana olduğunda bu sözcüğün “ol” mu, “öl”
mü; yoksa “evvel” mi olduğunu ancak sözün gelişinden çıkarabilirdiniz.
Namık
Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alındığı için Arap harflerinden vazgeçilemeyeceğini
söylerken kuşkusuz kendisi gibi Osmanlıcayı iyi bilenleri kastediyordu.
Harf Devrimi, seçkin zümreye değil, halka yönelik olarak yapılmış bir
devrimdi. Çünkü halk Namık Kemal’in bildiği o sözcükleri zaten bilmez
ve kullanmazdı. Ayrıca halk yazı öğrenmekten umudunu çoktan kesmiş, kendisini
“söz”e vermiş; edebiyatını söze dayalı bir edebiyat haline getirmişti.
Türkülerin, manilerin, koşmaların içinde, Divan edebiyatına özenip Divan
şairleri gibi yazmaya çalışan saz şairlerinin yazdıkları dışında, Türkçe
olmayan pek az sözcük vardır. Öyleyse halkın Arapça için yapılmış; ama
Türkçeye uymayan bu alfabeyi kullanması için hiçbir gerekçe gösterilemez.
Harf Devrimi’yle insanlar binlerce yıldır konuştukları dili yazıp okumayı
öğrendiler. Yalnızca seçkin bir kitlenin ayrıcalığı sayılan konuştuğu
dili yazabilme becerisine kavuştular. Arap harfleri, sözcüğün başında,
ortasında, sonunda farklı farklı yazıldığından tek tek öğrenildiğinde
okur - yazarlığı sağlayamazken, Türk alfabesiyle harfleri öğrenmek, bulmaca
çözmek zorunda kalmadan sözcüğü okumak kolaylığı sağladı. Yalnız sessiz
harfleri yazılan sözcüğün aslında hangi sözcük olduğu, okurken geriye
dönüp tümcenin gelişine bakma zorunluluğu yüzünden, yalnız okumayı değil,
anlamayı, kavramayı da sekteye uğratan bir okuma süreciyken, Türk harfleri
bu zorluğu ortadan kaldırdı. Türkçenin üç ayrı h harfine, iki s, iki n,
iki z harfine niye gereksinmesi olsun? Niye Feyza yerine “fyda”, Yusuf
yerine “yvsf”, Öner yerine “avnr” yazalım?
Türk
harfleri, ülkemizin teknolojiye, bilim ve kültüre ulaşmasını kolaylaştırmıştır.
Yalnızca ç, ş, ı, İ harflerinin İngilizcenin alfabesinde bulunmaması nedeniyle
bugün bilgisayar ortamında çekilen sıkıntılar göz önüne alındığında Arap
harfleriyle iletişim çağının ne kadar gerisinde kalınacağı da düşünülmesi
gereken bir durumdur. Arapça işletim sistemlerinin ne derece kullanışlı
olabileceğini, İngilizce programlardan kaç yıl sonra çıkarıldığını da
hesaba katmak gerekir.
İnternette
bulduğum, “Harf devrimini eleştiren bir insan idim.” diye başlayan bir
yazıyı, bugün hâlâ Arap harflerini kullanıyor olsaydık karşılaşacağımız
zorlukları göstermesi bakımından ilginç buldum. Paylaşmak istiyorum. ““Harf
devrimini eleştiren bir insan idim. Arapları yakından gördükten ve onlarla
uzun süre kaldıktan sonra bu fikrim çok değişti. Şöyle ki; Arap alfabesi
kullanan insanlarda şu sorunları gözlemledim: Adamlar boş zamanlarında
dergiler üzerindeki yazıları taklit ediyorlar. Çünkü Latin alfabesini
yazmayı ve okumayı yeteri kadar iyi bilmiyorlar.
Bilgisayar
dünyasına entegre olmaları felaket zor. Örneğin; herhangi bir yazı yazarken
Arapça dili desteklemeyen klavyede, dertlerini anlatmaları için önlerine
çok fazla engel çıkıyor. Rakamları da kullanarak, Latin harfleriyle Arapça
yazıyorlar ki bu safhada gerçek rakamlarla Arapça harf yerine kullandıkları
rakamlar birbirine giriyor, iş zıvanadan çıkıyor. Dahası ellerindeki dosyalardan
bilgisayarın da kafası karışıyor. 'winampa çal dediğinde çalmıyor, word
de aç dediğinde açmıyor. En önemlisi, çevrelerindeki dünya ile de entegre
olamıyorlar. Diyelim ki bir konu tartışıyorsunuz. örneğin matematik, ya
da fizik. Kullandıkları denklemler ve teoremler bile Arap harfleriyle.
Yani adam ‘sin 30’ yazacağı zaman bunu bu şekilde yazamıyor. Çünkü bilmiyor.
İsimleri, olayları, adları kısacası hiç bir şeyi Latin harfleri ile bilmiyor.
Bütün terim, isim, tarih, formül kodlamaları Latin harfleriyle olanlarından
çok farklı. Peki, şimdi düşünün, bir Arap ve bir Türk genci bir araya
gelip nasıl matematik, kimya, fizik tartışacaklar? Ne yazık ki ancak Arap
olan tarafın ekstra çabası ile kendini bu konuda çok iyi yetiştirmesi
sayesinde olabilir.”
Mademki
bilgisayar ve internet ortamına girdik orada biraz daha kalalım.
Gençlerin
bu konuda ne düşündüklerini anlamak için baktığım “Ekşi Sözlük”te, adını
bilemediğim bir genç şöyle diyor: “Nasıl ki kıyafet devrimiyle bir gecede
herkes çıplak kalmadıysa, şapka kanunuyla herkesin basına bir anda güneş
geçmediyse, ölçü birimlerinde değişiklikle bir gecede ölçüsüz mesnetsiz
kalınmadıysa, cumhuriyetin ilanıyla bir anda yöneticisiz kalınmadıysa,
harf devrimiyle de bir gecede cahil olunmamıştır. Bazılarımız sanki alfabe
değişince insanlar konuşma, söz söyleme, tartışma kabiliyetlerini de kaybetmişler,
sihirli bir el çıkıp binlerce kütüphanedeki milyonlarca kitabi "select
all, change font, times new roman" komutuyla anında Latinceye çevirmiş,
ülkedeki tüm insanların kafalarına odun indirip bildiklerini bir gecede
unutturmuş olması gibi algılamaktadırlar. Evet devrim bir gecede olmuştur
ama insanların buna geçişi elbette zamanla yavaş yavaş olmuştur. AB ülkeleri
euro'ya geçince bir gecede nasıl züğürtlemedilerse, harf devrimiyle de
insanlar bir anda cahilleşmemişlerdir. Aksine, geçiş süreci sonunda daha
az gayretle daha kolay öğrenilecek bir alfabeye kavuşmuşlar, okuma yazma
oranı hızla artmıştır.
Bir başka genç de “Japonlar alfabe değiştirmediler; ama bakın nasıl geliştiler.”
diyenleri yanıtlıyor:
latin
alfabesi bizim teknolojiye, bilim ve kulture olan adaptasyonumuzu saglamistir.
japonlarin basarisini ise alfabelerine baglamak ahmakliktir. ben de cekik
gozlerine bagliyorum o zaman, bizler de gozlerimizi cektirelim, bakin
nasil gelisecegiz, calismadan, vergi kacirarak, yolsuzlukla, calismayi
enayilik gorerek.
Alfabemiz
yeniden değişiyor. Sessiz sedasız…
“Harf
Devrimi nedir?” sorusunu yanıtlayan bir başka genç şunları söylüyor:
mustafa
kemal'in türkleri arapların her$eyinden olduğu gibi alfabelerindende kurtarma
ba$arısıdır. ($ahsen islamı kabul ediyoruz diye araplığı kabul etmeyi
türk tarihindeki en büyük facia olarak görüyorum)
geçmi$imizde arap kültürü var ise bu geçmi$i kabul eder, derhal deği$tiririz.
(zaten öyle yaptık) arap kültürünü türk kültürü gibi gösterip arap rezilliklerine
ya da adetlerine $eye sarılır gibi sarılanların, "geçmi$imizi kaybettik",
"avrupaya yalandık" iddiaları me$hur "din elden gidiyor"
ya da "$eytan icadı" iddialarından farkı yoktur.
not: ş harfini yazabiliyorum fakat $eklini sevmiyorum.$.
“Doğu
Timorlu bebek yapılan bir operasyonla 3.3 kg'lık tümörden kurtarıldı.”
haberine yorum yazan biri şöyle diyor:
“bence
wilms tumorudur ama keske tipinide yazsalarmis ogretici olurmus”
Türkçe
harflerin sanal âlemde kullanılmaması yüzünden oluyormuş gibi görünüyor;
ama tek sorun bu değil. Türkçede bulunmayan harfleri kullanma modası da
var. Vildan adını Wildan diye, “Eksikiz” olduğunu sandığımız adı “exixiz”
diye, “çivi” sözcüğünü “chiwi” diye yazan da var.
“Çet
(chat)” denen internet yazışmalarında ünlü harflerin yazılmamasının açıklaması
da konuşur gibi yazma isteğiymiş. Orada da “iiim”, “bilioum” gibi yazışma
örnekleri var. Daha yaygınları elbette “nbr slm, mrb” diye kısaltmalar.
Bunlar “ne haber”, “selam”, “merhaba” anlamlarına geliyormuş. Bir çeşit
şifreleme sistemi. Ne çeşit denirse, tıpkı eski yazı gibi. Gençlere sorarsanız
(ben sordum) böyle yazmak cep telefonu mesajlarında daha az karakter kullanıldığı
için tasarruf sağlıyormuş. Oysa durum tam olarak böyle değil. Ünlüleri
yazmama bir moda olarak yaygınlaşıyor. Bu modanın en bilinen örneği CMYLMZ.
Cem Yılmaz da moda bu olduğu için böyle yazmış zaten. Ancak bu ünlüleri
yazmama modasının eski yazıyla olan benzerliği ürkütücü. Çok yakın bir
gelecekte (belki şu anda bile) yalnız bilenlerin okuyup anlayabileceği,
özel bir alfabe gelişiyor. Başka bir deyişle yeni bir şifreleme sistemi.
Bu sistemi bilmeyenleri yine dışta bırakacak bir uygulama. Dışta ya da
öğrenmek zorunda bırakacak. Hangisini isterseniz. Ya sanal âlemdeki yazışmalara
yabancı kalmayı, hâlâ bildiğiniz yazımı kullandığınız için sizinle alay
edilmesini, “dinozor” diye nitelenmeyi göze alırsınız, ya da siz de “nbr”,
“slm” diyenlerden olursunuz. Seçim sizin. |
|
| |
| |
LACİVERT
AKŞAMLAR SUSUNCA BİRDEN
Ne
yalan söyleyeyim, Avni Anıl hayranı değildim ya da şöyle diyeyim: Avni
Anıl, benim has bestecilerimden değildi. Dinlediğim herhangi bir radyoda,
“Biraz kül biraz duman o benim işte” ya da “Bir ateşim yanarım, külüm
yok, dumanım yok” gibi ateşli, küllü şarkılarından biri başlamışsa hemen
başka istasyon arardım. Dahası, dört - beş yıldır Özgür Radyo’da program
yaparım. Aslında bir edebiyat programıdır yaptığım; ancak soyadımdan esinle,
adını “Çilingir Sofrası” koyduğum için genellikle Klasik Türk Müziği,
Türk Sanat Müziği adını almış türdeki şarkılara yer veririm. Avni Anıl
bestelerini özel olarak hiç seçmemişimdir orada. Bu benim sevmediğim,
sevmediğim için de çalmadığım besteler, Avni Anıl’ın en bilinen, demek
ki en sevilen şarkılarıdır. Giderek bu şarkılarla Avni Anıl adı örtüştü;
bunları sevmediğime göre Avni Anıl’ı sevmiyorum, diye bir yargıya dönüştü.
“Sevmiyorum.” demek, “Tanıyorum, biliyorum ve sevmiyorum.” demek değil
midir? Ne burnu büyüklük! Avni Anıl’ı, “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım
İstanbul’un” şarkısından ibaret sanırsanız ve benim kadar aymazlık içindeyseniz
şarkı,
“Bu
akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un”
dediğinde,
benim gibi, “Bir gecede bütün meyhaneler mi? Ne zaman olmuş bu? Şimdi
gelsin de dolaşsın! Bir gecede yalnız Beyoğlu’ndaki meyhaneleri bile dolaşamaz.”
diye dalga geçebilirsiniz.
“Seni
aradım kadehlerdeki dudak izlerinde”
sözlerini
duyduğunuzda kadehlerdeki dudak izlerine bakarak sevgilisini arayan bir
âşık hayal edebilir, “Uğraşma kardeşim, çok zor bu iş! Sevgilini bulmanın
başka bir yolu vardır. O yolu da bulursun, sevgilini de…” diye onu avutmaya
kalkabilirsiniz.
Şarkıda,
“Canım
doya doya sarhoş olmak istiyordu”
dendiğinde,
“Doya doya sarhoş olmak istiyorsan, meyhane meyhane dolaşmanın âlemine
ne? Otur bir meyhanede, iç.” diye akıl vermelere yeltenebilirsiniz.
Madem
günah çıkarmaya soyundum, itirafları sürdüreyim. “Mihrabım” şarkısıyla
da çok dalga geçtim.
Mihrabım
diyerek sana yüz vurdum
Gönlümün dalında bir yuva kurdum
Yıllardan beridir yalvarıp durdum
Sevgilim demeyi öğretemedim
Sonunda
hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim
Gönlünde
sevgime yer vermedin de
Yaban güllerini hep derledin de
Ellerin ismini ezberledin de
Bir benim adımı öğretemedim
Sonunda
hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim
“Sana
yüz vurdum” denince aklımda kafasını güm güm bir yerlere çarpan adam görüntüsü
oluştu. “Niye yaban güllerini derliyor? Bahçesinde gül yok muymuş, bahçesi
de mi yokmuş? Gül toplamak için kırlara mı çıkmış?” soruları aklımdan
geçti. “Bir ‘sevgilim’ demeyi bile öğrenememişse nasıl kafasız bir sevgilidir
bu?” diye düşündüğüm oldu. “Üstelik başkalarının adlarını da öğrenemiyor
besbelli ki ezberliyor. O zaman insan birinin daha adını, hadi öğrenmesin,
ezberleyemez mi?” diye sorduğum da…
Ne
zamana kadar sürdü bu aymazlık? Avni Anıl ölünceye kadar. Türkiye’de ölmeden
önce kimsenin değeri bilinmez ya, ben de onlardanım. Değer bilmeyenlerden…
Ne olacaktı ki! Sonuç olarak ben de bu toplumun bireyi değil miyim? Avni
Anıl ölünce birden ne kadar yalnızlaştığımı fark ettim. Sevmemek bile
bir çeşit ilgi duymakmış meğer. Sevmediğinizi sansanız bile, üstünü örttüğünüz
için derinlerde kalmış bir yanınız, o kişinin beste çalışmalarını sürdürmesini,
hatta sizin sevmediğiniz besteleri bile yapmaya devam etmesini istermiş.
Avni
Anıl öldükten sonra eserleri listeler halinde yayımlandı. Gerçek sanatçıların
değerini yaşarken değil, öldükten sonra anlayanlar grubunda yalnız olmadığımı
biliyordum zaten. “Biz kimi kaybettik?” merakına düşenler, şarkıları uyudukları
yerden -içimden “nisyan kuyusundan” demek geldi- birer birer çıkarıp listeler
oluşturdular. O şarkılara bakınca durum değişti, duygularım değişti. Avni
Anıl’ın olduğunu bilmediğim, ona ait olup olmadığını hiç araştırmadığım
pek çok şarkı vardı o listelerde. Pek çoğu da benim bayıldığım şarkılardı.
Vah benim cahil kafam! Bir de severim bu müziği; biraz da anlar geçinirim.
Ama suçun tümü de benim değil. (Bu da topluca benimsediğimiz davranışlardandır.
Suçun -hiç değilse bir bölümünü- üstünden atmak için, hemen bir mazeret
icat etmek!) Avni Anıl’ın adıyla birlikte hep aynı şarkılar çalınmış yıllarca;
ben de hep o şarkıları duyup durmuşum.
Kafama
ilk dank eden şu oldu: Ben bu şarkıları Avni Anıl’ın oldukları için değil,
çok dinlendiği için, bıkkınlık verecek kadar çok duyduğum için sevmemekteyim.
Daha önce dank etmesi gereken de şuydu: Avni Anıl’ın şarkılarını değil,
bu şarkıların güftelerini, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş, Turgut
Yarkent gibi şairlerin sözlerini eleştiriyordum aslında. Onların beğenmediğim
şiirleri gibi tek söz yazabilsem yüreğim gam yemeyecek.
Kulağa
/ göze batan eleştirilir de hoşa giden karşısında susulur ya… Bu tutumda
da yalnız değilim. Hadi bunu da itiraf edelim: Hangi alana baksanız “eleştirmek”
denince, kınama, ayıplama, yerden yere vurma değil midir akla gelen? Birilerinin
de “Pek güzel olmuş! İyi ki yapmış / yazmış / çizmiş / bestelemiş bu eseri!”
dediğini duydunuz mu? Herkes birilerinin hata yapmasını, ayağının / dilinin
sürçmesini bekler gibi değil mi toplumumuzda? Sürçsün ki haddi bildirilsin.
Hata yapsın ki bütün hatalarını ortaya dökmek için beklenen fırsat ele
geçsin.
Avni
Anıl da yalnız benim sözleriyle dalga geçtiğim şarkıların bestecisi değildi.
İlham Behlül Pektaş’ın,
“Akşamın
olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun
Mevsimler gelip geçiyor sen gülüyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun”
şiirini
hüzzam makamında besteleyen sanatçıydı. Hikmet Şinasi Önal’ın,
“Bir
başka eda, başka bir arzu ile geldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin
Sevdalı bakışlarla gülüp kalbimi çeldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin”
sözlerine
acemkürdi makamında ruh kazandıran kişiydi. O kuşağın önemli bestecilerinden
Rüştü Şardağ’ın sözlerini alıp hicaz makamında ölümsüz kılan isimdi:
“Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz
Kaybolan günlerim için hesap sorun, sorun biraz
Güzel bir kumral uğruna küstüm esmer beyazlara
Şu akılsız garip başa şimdi vurun, vurun biraz”
Neredeyse
kırk yıl once, Şahap Gürsel’in sözleriyle hüzzam makamında bestelenmiş
şu şarkıya ne demeli?
”Ayrılık
ümitlerin ötesinde bir şehir
Ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir
Çaresiz seslenişler, beyhude bekleyişler
Bir teselli yerine, hüzünlü akşam gelir”
İzmirli
sevgili şair Şahin Çandır’in şiirinden yaptığı kürdilihicazkâr beste ne
güzeldir. Hem yenidir, hem eskinin, bugüne taşınması gereken bütün tatlarını
taşır:
Öyle
dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde kalsın
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Güzelsen
güzelsin yok mu benzerin?
Goncadır ilk hali bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün, ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Bir
gülüşün var ki kaş çatar gibi
En güzel sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Sonunda
tuz bastım gönül yarama
Nice dağlar koydum nice arama
Seni terkedip de gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Üstelik
yalnız besteci değildi Avni Anıl. İzmir Radyosu'nda müzik yayın şefliği
yapmıştı. Devlet Türk Sanat Musikisi topluluklarının sınavlarını yapan
kadroda yer almıştı. Diyarbakır, Samsun, Konya ve Bursa'da TSM korolarının
kurulması çalışmalarında bulunmuştu. 1955 yılında, Akşam gazetesinde "Türk
Musikisi ve Radyolarımız" diye yazılar yazmış, Münir Nurettin Selçuk,
Sadettin Kaynak gibi ünlü müzisyenleri yakından tanımış, onlarla röportajlar
yapmıştı. Emin Ongan ise zaten hocasıydı. Üzerinde çalıştığı müziğin bilinmesi
için uğraşmış, popüler şarkıların notalarını yayımlamıştı. "Musiki
ve Nota" dergisini 36 sayı ve üç cilt olarak çıkarmıştı. "Anılar
ve Belgelerle Musikimiz , "Bestecilerimizden Ezgiler" adlı nota
fasikülleri ve kitaplar yayımlamıştı. “Musikî Sözlüğü” adı altında dört
ciltlik bir çalışmaya imza atmıştı. Televizyona “Musikimizden Portreler”
adlı belgeseli, radyolara "Sazdan Söze” ve "Dizelerden Ezgi
Bahçesine " gibi programları hazırlamıştı.
Şimdi
onun yerini kim tutacak? Makam, usul değil, nota bile bilmeden beste yapmaya
kalkanlar mı? Selahhattin İçli gitti, Yusuf Nalkesen gitti, Avni Anıl
gitti. O besteciler kuşağından kim kaldı geriye? Tek Alaaddin Yavaşça.
Onun uzun yaşaması için dua etmekten başka çaremiz yok mu? Türk sanat
musikisi denen müzik türü Orhan Gencebay’lara, Müslüm Gürses’lere mi emanet
artık; yoksa Serdar Ortaç’lara mı? Avni Anıl bir bestesi üzerinde ortalama
dört ay çalışırmış; söylenen o ki Serdar Ortaç tuvalette bile beste yapmaktaymış.
İster
kabul edelim ister etmeyelim Avni Anıl’la birlikte müziğimizde bir dönem
kapandı, kapanıyor. Eklendiği zincirin kendisinden önceki bütün halkalarını
bilen, varlığıyla Türk müziğine önemli bir zenginlik katmış; üslubu olan,
tarz yaratmış büyük bir sanatçıydı Avni Anıl. Görünen gelecekte onun ayarında
bir sanatçının daha gelmesi çok zor.
İlk
bestelerinden biri olan “Ağla çeşmim eski lezzet kalmamış peymânede” şarkısının
bu dizesini değiştirip, “Ağla gözlerim bir gelecek kalmamış musikide”
desem, yaşarken değerini bilmediğim için beni affeder mi acaba? |
|
| |
| |
MATEMATİKTEN
ÖNCE DİL VARDI
(A+B+C)
X
Bu
nedir? Türkçede sözdiziminin formülü. Parantezin içindeki A, B, C tümcenin
öğeleridir. Onların çarpılmak zorunda olduğu X de
yüklem. Çarpmanın toplama üzerinde dağılma özeliği
değil midir bu? Türkçede sözdizimi bütünüyle bu kurala göre çalışır.
Ayrıca bir tümcenin sağlamlığını denetlemenin
biricik yolu da budur. Yüklemin bütün öğelerle çarpıma girip
girmediğine bakarız.
Şu
tümceyi ele alalım:
Sevgi
okul arkadaşlarıyla parkta buluşacak.
(
A........... + B................
+ C ) ......X
Bu,
matematikte AX + BX + CX demek olduğu gibi, Türkçede de böyle. Hemen
denetleyelim.
Sevgi
buluşacak.
...A...........X
Okul
arkadaşlarıyla buluşacak.
..........B.................... X
Parkta
buluşacak.
..C...........X
İşlemi
tersten yürütüp yukarıdaki çarpımları X parantezine aldığımızda
da aynı sonuca varmaz mıyız?
Sözcüklerin
görevlerinin adını bilip bilmemenin hiçbir önemi yok. Sevgi’nin
özne olduğunu bilmeseniz de bu tümcenin öğesi olduğunu
rahatça söyleyebilirsiniz; çünkü tümce, “Sevgi buluşacak” diye bir
anlamı içermekte. Bir de “okul” sözcüğüne bakalım. “Okul”,
tek başına, bizim tümcemizin bir öğesi değil. “Buluşacak”
yüklemiyle çarpıma girmiyor. Bu tümcede “Okul buluşacak.” diye
bir anlam yok. Yüklemle çarpıma girmeyen bir sözcük ya da söz o tümcenin
öğesi olamaz.
Tümcenin
uzun ya da kısa olmasıyla ilgili bir durum değil bu; sakın
öyle sanılmasın. Uzun bir tümce kuralım şimdi:
“Okul
arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan
Çiğdem, eski mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın
oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.”
Çok
kalabalık gibi görünüyor. Öğe sayısı fazla gibi… Oysa
yüklemle (X’le) çarpıma girip girmediğine göre kümelersek yalnızca
üç öğeden oluşuyor bu tümce. Görelim:
Okul
arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan
Çiğdem ,
......................................(A
+
eski
mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın
oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.
..................................................B ) ......................................................X
Yüklem
yargıyı yüklendiği ve bütün öğelerin ortak çarpanı
olduğu için en önemli öğesidir tümcenin. O kadar önemlidir ki
hangi öğe ona yaklaştırılırsa önemi artar. İlk
tümcede, sırlamaya göre, buluşulacak yer, “park” önem kazanmıştı;
yükleme en yakın öğe o olduğu için. “Okul arkadaşları”nı
daha önemli kılmak istediğimizde yapılacak iş çok
basit. O öğeyi yükleme yaklaştırmak:
Sevgi
parkta okul arkadaşlarıyla buluşacak.
Öznenin;
yani Sevgi’nin önemini artırmak istiyorsak onu yakınlaştırırız
yükleme.
Parkta
okul arkadaşlarıyla Sevgi buluşacak.
Gerekli
görev eklerini getirdiğinizde tümüyle anlamsız bir tümce bile
kurabiliriz bu formülle. Anlamsız bir sözcük bulalım önce. “Sakul”…
Yeterince anlamsız mı? Evet. Türkçenin her türlü adı eylem
yapmaya elverişli, “-la, -le” ekiyle bu anlamsız sözcüğü
eylem çekimine sokup yüklem yapabilir miyiz? Hiç kuşkunuz olmasın.
“Sakul-la-mak” eylemi, çekimimize hazır. Artık ister “sakulladı”
dersiniz, ister “sakullayacak”, ister “sakullamıştı”; canınız
hangisini çekerse. İşte tümcemiz:
Sakul
sakulu sakulda sakulla sakulladı.
(
A..... + B..... +
C.... + Ç...... )
...X
Anlamsız
mı diyorsunuz? Olabilir; ama bir tümce!
Başka
bir dilde örneği bulunmayacak bir uygulamadan da söz etmeden geçmek
istemiyorum. “Buraya gel.” diye, yalnız iki öğeden, dolaylı
tümleç ve yüklemden oluşan bir emir tümcesinde, bu iki öğenin
yeri değiştirilerek tümcenin anlamı ağırlaştırılabilir
mi? Türkçede ağırlaştırılır. “Buraya gel”
ile “Gel buraya.” tümüyle aynı anlamda iki tümce değildir.
Bunun
matematik açıklamasını ben yapamam. Benimki yalnızca
deneme… Buraya sözcüğüne A, gel sözcüğüne B desek,
biri AB iken öteki BA’dır. Farkı yaratan bu olabilir mi?
Sıfatların
toplamına da bir bakmak istiyorum şimdi. Bir ad, elbette birden
çok sıfat alabilir. Bu sıfatlarla adın kurduğu küme,
yine tümce kümesi gibidir.
| yeni |
araba |
(yeni, büyük, kırmızı bir) araba
|
| a |
x |
|
| büyük |
araba |
|
| b |
x |
|
| kırmızı |
araba |
ax + bx + cx+ çx = (a + b+ c+ ç) x |
| c |
x |
|
| bir |
araba |
|
| ç |
x |
|
Burada
da adı x kabul edip x parantezine aldık; bu adın sıfatları
olan a,b,c,ç ile çarpılınca bir sıfat tamlaması, bir
küme oluştu. Küme deyip duruyorum; aslında küme mantığı
da Türkçede bütünüyle geçerlidir. Sözgelimi, “herkes, hepsi, tümü” gibi
sözcükler, türünün bütün üyelerini kapsayan bir küme oluşturur. Bu
kümenin dışında kalan küme elemanı olmaz. Nasıl
ki “bütün kalemler ve bir kurşun kalem” diyemezsek, “herkes ve Emine”
diyemiyorsak, çeviri yoluyla girmiş bir ifade olan “hepsi ve daha
fazlası” gibi sözler de anlamsızdır Türkçede.
Sıfatlar
toplanır da yargılar toplanmaz mı? Önce bileşik tümcelere,
sonra da bağlı tümcelere bakmak istiyorum şimdi.
Bileşik
tümcelerin kuruluşu da son derece matematikseldir. Dilbilgisi terimleri
kullanmadan anlatmaya çalışıyorum; ama burada kullanmam
gerekiyor. “Yatmadan önce kitap okumayı çok severim.” tümcesinde,
“Yatmadan önce kitap oku-ma”, temel tümcenin; yani “severim” yükleminin
belirtili nesnesi; ama kendisi aynı zamanda, belirteç tümleci, nesne
ve yüklemden oluşan bir yan tümcecik. Şöyle göstermeye çalışayım:
| Yatmadan
önce kitap oku-ma-y-ı |
çok |
severim. |
| (
.........................A
...........................+
A=
(a+b)y olduğuna göre,
......................[
(a+ b) y ] ....................+ |
B )
...B |
X
..X |
Aşağıda
da dolaylı tümleç, belirteç tümleci ve yüklemden oluşan bir
temel tümce var; ama dolaylı tümlecin de bir yan tümcecik olduğunu
görüyoruz. O da kendi içinde, belirteç tümleci, nesne ve yüklemden oluşmakta.
| Bugün
o adamı görmekten |
hiç |
hoşlanmadım. |
| (
................A ...........................+
A=
(a+b) y olduğuna göre,
.............[
(a+ b) y ] ...................+ |
B)
B |
X
X |
Bileşik
tümcelerdeki matematiksel işleyişi anlatmaya iki örnek yeterli
deyip bağlı tümcelere geçiyorum.
Aralarında
anlam ilişkisi bulunan iki basit tümce uyduralım şimdi
de. “Okan sinemaya gitti. Okan sinemada hastalandı.” Her defasında
aynı özneyi söylemek zorunda kalmamak için, aralarında böyle
anlam ilişkisi olan tümceleri ortak öğe parantezine alırız.
| Okan |
sinemaya |
gitti. |
Okan |
sinemada |
hastalandı. |
|
| a |
b |
c |
a |
ç |
d |
|
Bu
tümceleri Okan parantezine alabiliriz. Alalım.
abc
+ açd = a ( bc + çd )
Okan
(sinemaya gitti, sinemada hastalandı).
dediğimiz
zaman bunu yapıyoruz işte.
Ortak
öğe her zaman özne olmaz. Ortak öğe nesneyse bu kez onun parantezine
alırız.
Kalemini
(unuttu). Kalemini (almaya gitti).
.....X ......( A )
.........X ...........( B )
“Kalemini”
parantezine aldığımızı da gösterelim:
Kalemini
(unuttu , almaya
gitti).
.......X
..... ( A .........+ B )
Ortak
paranteze almak, her ortak öğe için geçerlidir. Sözgelimi yüklemler
ortaksa, yüklem parantezine alırız.
(Gündüzleri
okula) gidiyor. (Geceleri işe) gidiyor.
.............(
A ) .........X ..............(
B )........ X
(Gündüzleri okula) , (Geceleri işe) gidiyor.
............( A ) ..............+
( B ) ...........X
Yüklem
değil de yalnızca yüklemdeki ekler ortaksa bile paranteze alma
işlemi sürer.
(Sabahlara
kadar çalışıyor)dun. (Hiç dinlenmiyor)dun.
.....................(
A )............X ...............(
B )....... X
Bu
kez yalnızca “hikâye bileşik zamanı eki” ile “ikinci kişi
eki” ortak. Onların parantezine alacağız:
(Sabahlara
kadar çalışıyor) , (hiç dinlenmiyor)dun.
..................(
A ) ......................+ ( B ).........
X
Ortak
öğe parantezine alarak bağladığım tümcelerin
arasına koyduğum virgülü, tam artı işaretinin üzerine
denk getirmeye çalıştığım, umarım dikkatlerden
kaçmamıştır. Matematikte artı işareti (+) neyse
Türkçede virgül (,) de odur. Virgül, sözcükleri de tümceleri de toplarken
kullanabildiğimiz bir artı işaretidir; noktalı virgül
ise yalnız tümceleri toplarken kullanılan bir artı işareti.
Bu noktalama işaretleri bağlaçlık görevindeki sözcüğün
yaptığını yapar. Bağlaçlık görevi nedir,
diye sorulursa hemen söyleyelim. Matematikteki toplama işleminin
dildeki karşılığıdır. Yani bağlaç,
sözcükleri ya da tümceleri toplayan sözcüğün görev adıdır.
Şu “ya da” sözü üzerinde de durmalı biraz. “Sözcükleri ya da
tümceleri” demek, sözcükleri toplarsa tümceleri toplamaz demek. Sözcüklerle
sözcükleri ya da tümcelerle tümceleri toplar; sözcüklerle tümceleri toplamaz.
Bu, matematiğin kuralı değil mi? “Elmalarla armutlar toplanmaz.”
Sözgelimi “ile” bağlacı, yalnız sözcükleri toplarken “ama”
bağlacı yalnız tümceleri toplar. Ayrıca “ama”nın
topladığı tümcelerde çoğu kez, bir yan olumlu (+)
ise öbür yan olumsuz (-) olur.
| Bu
film uzun;ama eğlenceli. |
Bu
film uzun (-) |
|
|
Bu
film eğlenceli (+) |
Hazır,
artılar, eksiler koymuşken Türkçede, matematikle ortak bir başka
özelliğe değinelim. Matematikte artı ile eksinin çarpımı
eksi, eksi ile eksinin çarpımı artı ederdi değil mi?
Türkçede de öyledir. Birkaç örnek vereceğim. İlk örnek, soru
ilgeci (edat) “mı, mi”den olsun. “Mı, mi” olumsuz kesinlik anlamı
taşır. Yani değeri daima eksidir. Onunla çarpıma giren
yargı olumlu ise, artı ile eksinin çarpımı gerçekleşmiş
olur. Sonuç: Eksidir.
| Söyleyecek
söz |
mü |
|
kaldı? |
(Kalmadı.) |
|
|
(-) |
x |
(+) |
=
(-) |
| Öğrenilmeyecek
ders |
mi |
|
var? |
(Yok.) |
|
|
(-) |
x |
(+) |
=
(-) |
Yanına
gelen yargı da olumsuzsa bu kez de eksi ile eksinin çarpımı
söz konusudur. Sonuç, artı olur.
| Sen
gidersin de ben |
gelmez |
|
miyim?
|
(Gelirim.) |
|
|
(-) |
x |
(-) |
=
(+) |
| Sen
“Yap!” dersin de ben |
yapmaz |
|
mıyım? |
(Yaparım.) |
|
|
(-) |
x |
(-) |
=
(+) |
|
|
|
|
|
|
|
|
“Değil”
sözcüğü de olumsuz anlam taşıyan; yani eksi (-) değerde
bir sözcüktür. Aynı işleyiş, onun için de geçerli.
Böyle
bir lafı daha önce duymuş değilim. > duymadım.
.....................................(+)
.......(-) .............(-)
“Değil”in
yanındaki eylem de olumsuzsa? O zaman da eksi (-) ile eksinin (-)
çarpımı söz konusudur.
Böyle
bir lafı daha önce duymamış değilim.
> duydum.
.......................................(-)
..........(-) ...........(+)
“Ne…
ne…” bağlacıyla olumsuz yüklem kullanılmayacağını
duymuşsunuzdur. Neden kullanılmaz? Çünkü “Ne… ne…” bağlacının
kendisi taşır olumsuzluk anlamını. Başka bir
deyişle “Ne… ne…” bağlacı, “değil” sözcüğü için
anlattığım etkiye sahiptir.
Ne
geldi ne telefon etti > gelmedi, telefon
etmedi.
(-) (+).. (-).......
(+)............ (-)............
(-)
Türkçenin
matematiksel yapısı konuşulurken bütün konulara bakmak;
Türkçeyi bir baştan bir başa, matematiksel öğeleri bulmak
üzere gözden geçirmek gerekir. Benimki yalnızca üstten üstten bir
göz gezdirme... Üstünkörü bakınca bile Türkçenin ne kadar matematiksel
bir dil olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Bunda şaşılacak
bir şey yok. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan …” sorunsalına
benzeyecek; ama pekâlâ sorulabilir: Dil mi matematikten çıktı;
matematik mi dilden? Yanıt, tartışmaya yer vermeyecek kadar
açık değil mi? Matematikten önce dil vardı. |
|
| |
| |
SARI
SAÇLAR, RENKLİ GÖZLER, STERİL GÜZELLİKLER
Adını vermeye gerek yok. Hem güzelliğine, hem yeteneğine hayran olduğumuz
bir genç kadın o. Üstelik pek özendiğimiz tipte bir insan. Sarışın, açık
renk gözlü, uzun boylu, giydiği her şeyin yakıştığı, dal gibi ince vücutlu.
Bu ülkenin sıradan insanına benzemiyor. Avrupalı ya da Amerikalı gibi.
Zaten kendisiyle röportaj yapan da sorulara geçmeden önce, “çok yabancı
ve uzak gibi” durduğu saptamasını yapmış. Bu, “yabancı ve uzak gibi” duran
insanlara ne kadar özendiğimiz, televizyonlarımıza her bakışta görülebilir.
Amerikalı zenci (Afrikalı - Amerikalı) yazar Toni Morrison’un “En Mavi
Gözler” (The Bluest Eyes) adlı bir romanı vardı. Beyaz bir ailenin sarı
saçlı mavi gözlü kızına bakıcılık ettiği için kendi kızına yeterli ilgiyi
göstermeyen zenci bir anne anlatılırdı romanda. Kendi kızı Pecola da annesinin
sevgisini ve ilgisini kazanmak için sarı saçlı, mavi gözlü olmak gerektiğini
düşünür ve sarı saçlara, mavi gözlere sahip olmak için durmaksızın dualar
ederdi.
Ülkemiz
genel olarak zencilerden oluşmuyor; ama bize de durmaksızın sarı saçlı,
mavi ya da yeşil gözlü olma hayalleri kurduruluyor. Televizyonlarımıza
bakan birinin, bu ülkede yaşayanların boy bos, saç ve göz rengi gibi tipik
özellikleriyle ilgili doğru izlenim edinmesi söz konusu bile olamaz. Reklamlarda,
dizilerde, hele hele magazin programlarında görünen genç kadınlar (Yaşlı
tiplerin “güzel” olması ve sık sık ortalarda görünmesi zaten gerekmez.)
yüzde seksen, belki de doksan oranında sarışın, açık renk gözlü, uzun
boylu, uzun boylu değilse bile uzun bacaklı (bu çok önemli!) olmak zorunda.
Özellikle kadınların değerli ya da önemli olmalarının biricik koşulu güzel
olmaları; güzelliğin koşulları ise zaten belli: Sarı saçlar ve mavi gözler…
Kendi
saç baş, ten renginden hoşnut olmamanın, her ülkede örneği görülebilecek
tipik bir özenme hali olduğu söylenebilir. Halkının geneli sarışın, mavi
gözlülerden oluşan kuzey ülkelerinde esmerlerin pek rağbet gördüğü, koyu
renk tenlilerin çoğunluğu oluşturduğu kimi ülkelerde, beyaz ten, sarı
saç, mavi gözlerin gerçekleşmesi istenen bir düş haline geldiği çok bilinen,
çokça dile getirilen bir özellik. Bizdeki tam böyle değil sanki. Daha
çok Avrupalı ve Amerikalı olmaya özenme hali. Kendinden hoşnut olmamak,
kendisiyle barışık olmamak bireysel düzlemde bir hastalık sayılabilir.
Peki, ya toplumsal düzlemde? Kendisi olmaktan nefret eden / ettirilen
bir toplumun ruhsal durumu normal sayılabilir mi? Kadınlar için sarı saç,
mavi göz sorunsalını rahatça çözebilirsek de erkeklere çare bulmak zor
görünüyor. Kara kaşlı, kara gözlü, kara bıyıklı erkeklerin kendi görünümlerinden
kurtulup örneğin Bush gibi, akça pakça Amerikan erkeği görünümüne kavuşmaları
(cinsiyetlerinden ödün vermeden elbette) pek mümkün görünmüyor. Kadınlar
arasında hiç boya sürülmemiş saça sahip olan neredeyse kalmadı. Renkli
lensler de istenen göz rengine kavuşma süresini saniyelere indirmekte.
Öyleyse erkeklerimizi Türkiyeli gibi görünmekten kurtaramayacak olsak
da kadınlarımızın, koşulları belirlenen güzellik standartlarına kavuşması
an meselesi. Öyle gibi görünüyor; ancak tam olarak öyle değil. Açık renk
gözlerle açık renk saçların gerçeğine sahip olanların havası yine de bir
başka. Ayrıca, gözden kaçan bir gerçek daha var: Avrupalı - Amerikalı
gibi görünmek, kendini ortalama ülke insanının üzerinde görme hakkı da
kazandırıyor kişiye. Son yıllarda sıkça duyduğumuz “beyaz Türk”ün tanımına,
ten renginin gerçek anlamdaki beyazlığı da giriyor mu; doğrusu bilmiyorum.
Derinin rengi, olmazsa olmaz koşullardan değilse bile, “beyaz Türk” olmayı
kolaylaştırıyordur.
Eğer
daha önce tanışmamış olsaydım, beyaz Türklerin varlığı konusunda kuşkuya
kapılabilirdim. Zaten kısa süre öncesine kadar bu lafın bir fanteziyi
anlatmakta olduğundan çok emindim. Ama tanıştım. Bir televizyon programında,
canlı yayındaydık. Türkçenin korunması için öngördüğüm koşulları, “Dilini
sevmek, kendini sevmek, halkını sevmek…” diye sıralarken hemen yanımda
oturan (meğer Beyaz Türk’müş, ne bileyim!) “Nesini seveyim bu halkın,
nesini seveyim! Sokaklara tükürmesini mi, töre cinayetlerini mi, 450 lirayla
geçinmesini mi? (Bu sonuncusunun da sevilmeme gerekçesi olabileceği kimin
aklına gelirdi?) Nesini seveyim?” diye öyle bir patladı ki neye uğradığımı
şaşırdım. Programın sonuna kadar bir daha da konuşamadım zaten. Nutkum
tutuldu. Meğer beyaz Türkler, kolu kolumuza değecek kadar yakınımızdalarmış
ve halk denen bu mikroplu kitleyi sevmediklerini yüksek sesle haykırmaktan
geri durmazlarmış.
Sözünü
ettiğim röportajda bir kapıcı ailesinde yaşananları nasıl bu kadar iyi
bilebildiği sorulmuş sarışın, yeşil gözlü, çok yetenekli o genç ve güzel
kadına. O da gazeteci olup da steril kalınamadığından söz etmiş. “İstanbul’da
yaşıyorsan ne kadar steril kalabilirsin ki!” diye eklemiş. İşte, arka
arkaya geçen bu iki “steril” sözcüğüdür bu yazının yazılmasına neden olan.
Kapıcı ailesi örneğindeki gibi, halktan insanların, halkın yani, mikrop
gibi görüldüğünü ele veren çok açıklayıcı bir sözcük bu “steril”. Tek
sözcük olduğuna kanılmasın; tek sözcük; ama çok konuşkan. Neler neler
söylemiyor ki: Böyle, kapıcı ailesi gibi halktan kişilere hiç bulaşmamak
gerektiğini söylüyor sözgelimi. Ama ne yazık ki, meslek icabı, bulaşılıyor.
Elit bir çevrede, elit insanlar arasında (Bu “elit” sözcüğü de röportajda
geçiyor. Benim kullandığım sözcüklerden biri değil.) hiçbir tehlikeye
maruz kalmadan, gönül rahatlığıyla yaşamak varken, insanın elit olmayan
insanları tanıması değil, onları hayal ederek aralarında geçebilecek olaylar
kurgulaması bile mikrop kapmasına yol açabilir. Dikkatli olmak gerek.
Ne
zamandır halktan iğrenir oldu bu insanlar? Elit çevreler var, bir de mikrop
saçan değil, mikrobun ta kendisi olan, insanı steril bırakmayan, kirleten
çevreler var. Kimi televizyon görevlileri, kameraları omuzlayıp halka
çeşitli konularda düşüncesini sormaya başladı mı bu çekimlerin ana haber
bültenlerinde hangi başlıkla sunulduğunu da anımsatmak gerekir mi? “Bakalım
sokaktaki insan bu konuda ne diyor?” Hiç yadırgamıyoruz “sokaktaki insan”
lafını. “Halk”ın yeni adı, “sokaktaki insan” ya da “sokaktaki adam”. Onlar
hep öyle sokaklarda dolaştıkları için mikroplu oluyorlar işte. “Elit”
çevrelerden gelenlerin sokaktaki adamla iletişim kurmak istememesinde
anlaşılmayacak ne var? Steril kalmak varken sokak insanlarıyla muhatap
olup mikrop mu kapsınlar? Üstelik ten renkleri beyaz olmadığı gibi, çoğu
sarı saçlı, renkli gözlü de değil ne yazık ki! Amerikalıya benzer bir
tipleri yoksa mikroplu olma riskleri de yüksek oluyor haliyle. Büyükçe
bir bölümünün asgari ücretle geçindiği dikkate alındığında bunların renkli
lens alacak paraları bile bulunmayabiliyor.
Amerikalı
beyaz efendilerine benzemek için çırpınan, halkından utanan, hatta mikrop
kapan, kendisi olmaktan şiddetle ve ısrarla kaçanlar, kimliksiz ve kişiliksiz
bir toplum yaratmaya çalışmıyorlarsa gayet anlamsız bir uğraş içindeler.
Çabalarını anlamlı kılabilecek tek amaç bu olabilir: Kişiliksiz ve kimliksiz
bir toplum yaratmak. Böyle bir toplumdan kendi ülkesinin kültürel değerlerini
korumasını bekleyemezsiniz. Kendisi olmaktan hoşnut kalmasını, kendi değerlerine
sahip çıkmasını, onları benimsemesini ve savunmasını; onurlu ve omurgalı
bir duruş içinde olmasını bekleyemezsiniz. Ne beklersiniz? Eğer mavi gözler
ve sarı saçlarla gelecekse sömürüye alkış tutmasını, beyaz efendilerine
benzerliği arttıkça kendini mutlu huzurlu hissetmesini, itirazsız bir
köle ruhuna kavuşmasını bekleyebilirsiniz. Eğer meydanı beyaz Türklere
bırakmak istemiyorsak önümüzde iki yol var: Ya esmer tenin, kumral saçın,
tıknaz bedenin, kara ve ela gözün anlamlı bir güzellik demek olduğuna
inanıp kendimiz olmaya çalışalım; kendimizle barışıp, kendi özelliklerimize,
güzelliklerimize sahip çıkalım ya da Pecola gibi sarı saçlara ve mavi
gözlere sahip olmak için elbirliğiyle dua edelim. |
|
| |
| |
| |
|
 |
|
Tüm
hakları saklıdır. 2011 © feyzahepcilingirler.com |
|
tasarım:
pelin hepçilingirler |
|