GEÇEN GÜN ÖMÜRDENDİR - YOLCULUK YAZILARI

ÇEŞİTLİ DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI

 
 

GEÇEN GÜN ÖMÜRDENDİR - YOLCULUK YAZILARI

 

 
     
 
 
GÜZEL OLMAK

Güzel bir kızdı. Ailesinin kim bilir ne umutlarla koyduğu Devrim adına ihanet etmekte olduğunu düşünürdüm sık sık. Hemen her derste, sıranın içinde açtığı çantasından aynasını çıkarır, kaşına gözüne bakardı. Gördüğümü anlarsa mahcup olur diye fark etmez gibi yapardım. Bir gün dayanamadım. Özdemir Asaf’ın ünlü şiirini söyledim ona:

“Sana güzel diyorlar, sakın olma!”

“Anladın mı?” dedim sonra. Anlamamış. Açıklamaya kalkmadım. Bu iki dizeden daha güzelini söyleyemezdim ya!

Güzel olmak, güzel kalmak (zorunda olmak) çok külfetli bir iştir aslında. İşi, güzel kalmayı gerektirenlerle aynı ortamlarda bulunanlar bilirler. Tanınmalarını güzelliklerine borçlu olanlar, sizin gözlediğinizin farkında değillermiş gibi davranırlar genellikle. Oysa yaşamları, ilgiyi kendi üzerinde tutmak ilkesi üzerine kurulmuştur. Yalnız karşı cinsin ilgisini çekmek değil, kadın - erkek çevredeki herkesin ilgisinin odağında olmak… Ne zorlu bir uğraş gerektirir bu. Kendinize yönelik dikkatinizi bir an bile yitirmeyeceksiniz. Her an dışarıdan nasıl göründüğünüzün hesabı içinde olacaksınız. Bunun için de kendinizi sürekli gözleyeceksiniz. Yaka düğmelerinin kaç tanesi, nereye kadar açılacak? Düğmelerin açık unutulduğu nasıl fark edilmemiş gibi yapılacak? Saça her zamankinden değişik bir biçim nasıl verilecek? O gün göz makyajı daha gösterişli yapılıp dudaklar hafif gölgede mi bırakılmalı; dudaklar öne çıkarılıp göze sadece kalem mi çekilmeli? Yüksek topuklar, evet rahatsız; ama kadınsı bir görünüm için şart! Güzel görünmenin bedeli bacak ağrısı ise buna çaresiz katlanılacak.

Bütün bu hesapları her an için yapıyor olmak, başka neyle ilgilenecek güç bırakır insanda? Güzellik kendi başına bırakılamaz çünkü. Güzellik bencildir, sürekli emek ister. Daha güzel olmak için, falancadan daha alımlı, filancadan daha çekici, feşmekândan daha seksi olmak için sürekli güzelliğiniz üzerine düşünmeniz ve yeni fikirler geliştirmeniz gerekir. Kim bilir ne büyük, ne önemli işleri yapacak kadar uzun bir süreyi bile bile harcamak zorunda bırakır insanı.

Peki, kadın türünü sürekli güzel olmaya, güzel kalmaya zorlayan ne? Var mı böyle bir baskı? Olmaz mı? Gazetelerin kadınlar için hazırladıkları eklerde hemen hemen tek konu, güzellik. Televizyonlar sürekli güzellik sırları yayımlamıyor mu? Nasıl genç kalınır, nasıl kilo verilir, nasıl giyinilir, nasıl süslenilir, anlatmıyor mu? Rol modelleri de gösteriyor. Giyimlerine kuşamlarına, görünümlerine, seksiliklerine göre not da veriyor kadınlara. İzleyene düşen, en yüksek notu alanlara benzemeye, onlar gibi olmaya çalışmak.

Yine de medyayı tek günah keçisi ilan etmek, işin kolayına kaçmak olur. Çoğumuz oğullarımızı “Akıllı oğlum”, kızlarımızı “Güzel kızım” diye sevmiyor muyuz? Sadece bu söyleyiş bile kızlarımızın kendilerini güzel olmak zorunda hissetmelerine yol açmaz mı? Kızlarımızın güzel oldukları kadar akıllı olduklarını da bildiğimize göre onları çocukluklarından itibaren neden sadece güzel olmak konusunda koşullandırıyoruz?

Kızlarımız, kadınlarımız güzel de olsunlar tabii; ama güzelliklerinin esiri olmasınlar. Sadece güzel olmakla yetinmesinler. Son sözü Özdemir Asaf’a bırakalım yine. O söylesin:

“Sana güzel diyorlar, sakın olma!”

 
sayfa başına dön
 

SEVGİSİZLİĞİMİZİN YÜZYILI

Sevginin, saygının içi boş kavramlara dönüştüğü bir dönem mi yaşıyoruz? Bu, bir süreç mi, yoksa artık hep böyle mi olacak? “Birbirinizi sevin, sayın.” gibi laflar etmeye kalkan birini duyunca burun kıvırmaya başladık. Çok söylenmekten eskimiş sözler ya da içi boş kavramlar gibi geliyor bunlar herkese. Şiddetle çevrelenmiş durumdayız ve daha kötüsü bu durumu yadırgamaz olduk. Her gün daha ağırını, daha beterini duyduğumuz şiddet olaylarını kanıksadık. En sıradan saygı davranışlarını bile gereksiz buluyoruz artık. Hani biz konukseverdik, yardımseverdik? Televizyonlardaki yemek yarışmaları, en sıradan nezaket kurallarını bile unutturmaya başladı. Konuklarımız sunduğumuz yemeği beğenmeseler bile yüzlerini buruşturmazlar; ev sahipleri, konuklarını mutlu etmek için uğraşır, didinir; bir “Eline sağlık!” sözüyle yorgunluklarını unuturdu eskiden. Bunlar da tarihe karıştı, karışacak.

Her günkü sıradan yaşam bile savaş gibi sürdürülüyor. Teşekkür yok, rica yok, gülümseme yok. Asık surat maskesini takınıp çıkıyoruz evlerimizden. Sonrasında rastladığımız herkese dövüşmeye hazırmışız gibi bakıyoruz. Üstelik gerçekten de her an kavgaya hazırız. Birinin yanınızdan geçerken omzunuza çarpması bir kavga nedeni olabiliyor. Bir “yol vermeme” tartışması, cinayetle sonlanabiliyor. Duya duya kanıksadığımız olayları düşünün. Televizyon haberleri, gazete sayfaları ne zamandır cinayet raporuna döndü. Ölümler sayılarla ifade edilir oldu ve sekiz - on kişiden daha az kişinin öldüğü kazaları, kavgaları, çatışmaları neredeyse kazanç saymaya başladık. Aynı yerde aynı nedenlerle onlarca kişinin ölmesine seyirci kalıyor; taşlı sopalı dövüşleri çok sıradan, çok olağan buluyoruz. Karısını sokak ortasında dövüp yerlerde sürükleyen adamı yadırgamıyoruz bile. Çocuklarını parçalayan analar mı istersiniz, öz kızına tecavüz eden babalar, babasının çocuğunu doğuran kızlar, iki altın bilezik için büyükannesini boğazlayan delikanlılar, yeni doğmuş bebeğini naylon torbanın içine koyup çöp bidonuna atan anneler, annesini bıçaklayan genç kızlar, ablasını kurşunlayan kardeşler, kardeşini boğan ağabeyler…

Algıladığımız, her gün sıcak haberler aldığımız dünya büyüdüğü için mi bu kadar akıl almaz olay duyup okuyoruz? Eskiden daha kendi yağımızla kavruluyorduk da yaşanıyorsa bile bütün olanlardan haberimiz mi olmuyordu? Yoksa insanoğlu giderek vahşileşiyor, çıldırıyor; eski değerlerinin hiçbirini umursamaz duruma mı geliyor?

Televizyon dizilerinde takır takır ateş edilmiyor; her gece beş on kişi telef edilmiyorsa pek heyecansız buluyoruz filmi. Bizim heyecanımızı artırmak için olmalı hemen her dizide silahlar çekiliyor, kaçma - kovalama sahneleri yaşanıyor ve sonunda bir “galip” ve bir “mağlup” oluşuyor. En ciddi tartışma programlarında bile sesler yükselirse kulak kesiliyoruz. Kimin ne söylediğine değil, ötekinin hakkından nasıl geldiğine bakıyoruz. Karşısındakinin ağzından lafı kapan, hatta onu hiç konuşturmayan daha başarılı bir konuşmacı sayılıyor. Buralarda bile hep bir yenen ve yenilen olmak zorunda. Bu, yalnız Türkiye’de mi böyle? Televizyonlarımız var, bütün dünyada şiddetin hangi boyutlarda yaşandığını gösteriyor bize. Ne yazık ki televizyonlarımız var! Şiddetin, sevgisizliğin, acıma yoksunluğunun artmasında en büyük pay onların. Çünkü sıradanlaştırıyor şiddeti; bunu da bir çeşit yarışma haline getiriyor. Gazetelere geçmek, televizyonlarda haber olmak için daha vahşi, daha korkunç cinayetler işlemek zorunda oldukları duygusu yaratıyor insanlarda. Gerçekten de her gün, bir öncekinden daha korkunç olaylar duyuyoruz ve artık yadırgamaz oluyoruz duyduklarımızı.

Kaygılıyım. Kendimde saptadığım en ağırlıklı duygu bu. İnsanlığın temizliğini, masumluğunu yitirmekte olduğunu düşünüp bizden sonra gelecek kuşaklar için kaygılanıyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor.

 
sayfa başına dön
 

KADER Mİ, AZİM Mİ?

“Bizim zamanımızda…” diye söze başlamak, yaşlılığı tümden kabullenmektir. Biliyorum; ama –kabullendiğimden olmalı– ben de söze öyle başlar oldum son zamanlarda. Bizim zamanımızda, yaşları hiç söylenmeden, biri, başörtüsü takmış, öteki saçlarını savurarak yürüyen iki kadından söz edilse başı açık olanın genç, ötekinin yaşlı olduğunu anlardık hepimiz. Bizim zamanımızda batıl inançlı birilerinden söz edilse o birileri ya dedemiz olurdu, ya ninemiz. Anne babalarımız bile dalga geçerdi batıl inançlılarla. Şimdi her şey tersine döndü. Ben görüntüde değilim. Gençlerin genç olmadan yaşlandıklarını gördükçe kahroluyorum. Gaipten işaretler alarak yaşıyor kimi gençlerimiz. Bakıyorsunuz önemli bir iş için yollara düşmüş bir genç –daha çok kızlar galiba– yürürken ayağı taşa takılsa, kötü bir işaret aldığını düşünüyor ve peşinde olduğu o işin olmayacağına karar veriyor çabucak; hatta vazgeçiyor o işten. Enerji gönderiyorlar. Birilerinden elektrik alıyorlar ya da alamıyorlar. En çok televizyonlardaki evlilik programlarında görüyoruz. “Elektrik aldın mı?” diye soruluyor. Hayatın en önemli kararlarından biri, evlenme kararı gibi ciddi bir karar bile bu, nereden geldiği belli olmayan “elektrik”e göre veriliyor. Ekranda fal bakanlar, rüya tabir edenler, seyircileri ipnotize etmeyi deneyenler, gençlere örnek oluyor. Uğura, uğursuzluğa, fala, burçlara inanıyor gençler. Dahası, insanı ve yaşamı belirleyen biricik şeyin burçlar olduğunu düşünüyor kimileri. Bakıyorsunuz bilimsel bir konferansta, salondaki dinleyicilerden biri, soru sormak için söz istiyor ve konuşmacıya burcunun ne olduğunu soruyor. Ona göre verecek kararını. Ne kararıysa artık!

Belediye otobüslerinde halifelerin yaşam öyküsünü okuyan, çantasının içinde tespih çeken, elindeki sayaçla okuduğu duaları sayan genç kızlara rastlıyorum. Ne oluyoruz, ahrete mi hazırlanıyor genç kızlarımız? İyi de bu dünyada yapılacak işler bitti mi? Okullar bitirilip meslek sahibi olunmayacak mı? Çocuklar doğurulup ülkeye ve dünyaya yararlı bireyler olarak yetiştirilmeyecek mi? Saçının tek teli görünmesin diye kafasını sımsıkı kapatan, yerleri süpüren etekleriyle bütün merdivenlerin tozunu alan genç kızları söylemiyorum. Benim meselem “türban” değil. Kafaların içi ilgilendiriyor beni.

Geçenlerde öğrencilerimden biri, yine bir genç kız, bir anısını anlatıyordu sınıfta. “Üç harfliler” diye birilerinden söz etmeye başlayınca sordum. Cinlermiş kastettikleri ve “cin” derse çarpılacağından korktuğu için adlarını “üç harfliler” diye anıyormuş. Anneannemi hatırladım. “Çarşamba gecesi iş yaparsanız cin çarpar; pis suyun üstünden atlamayın, çarpılırsınız.” dedikçe o, içimize bir korku gelirdi gelmesine; ama biz yine de güler geçerdik. Şimdi üniversite öğrencileri anneannemin korkutmalarına pabuç bırakıyorlar, öyle mi?

Ara sınavda verdiğim yazı konularından biri de şuydu: “Kader mi, azim mi?” Bu konuyu seçen öğrencilerimin neredeyse tümü, kaderin çok önemli, en az azim kadar önemli olduğunu, insanın kendi kaderinin dışına çıkamayacağını yazdı. Kâğıtları okuduktan sonra, “İnsan, kendi kaderinin demircisidir.” diye bir sözü duyup duymadıklarını sordum. Duymamışlar. Pek yapmam; bu kez onlara kendimi örnek vermek zorunda kaldım. Ben kaderime boyun eğseydim; ilkokulu bitirir bitirmez karşı komşumuz Cevriye Hanım’ın kamyon şoförü oğlu ile evlendirilecektim, dört çocuk doğurup genç yaşta kocayacaktım. Şu anda çocuklarının, torunlarının ilgisine muhtaç bir nine olarak bir köşede ölümü bekliyor olacaktım, dedim. Oysa yirmiden fazla kitabı olan, yazdıkları yabancı dillere çevrilmiş, en önemlisi gittiği her yerde saygı gören bir kişiyim. Kadere teslim olmak ne demek!

Genç olmak, yalnız kendisini değil, dünyayı değiştirecek gücü kendisinde bulmak değil midir? Buna inanmakla hata mı ettik biz? Akıldan, bilimsellikten bu kadar yüz çevirmek gençlik kavramıyla bağdaşır mı hiç?

 
sayfa başına dön
 

TÜKETİRKEN TÜKENMEK

Gerçek adının ne olacağı şimdiden belli değilse de içinde yaşadığımız çağa pek çok ad yakıştırıldı. “Bilgi Çağı” deniyor; oysa insanların çoğuna, bilgiye, internetten “Google” arama motorundan ulaşmak, bilgi sahibi olmaktan çok daha kolay geliyor. “İletişim Çağı” deniyor. Üst komşumuza, yan komşumuza “Günaydın” demeyi, bakışlarımızla olsun selamlaşmayı gereksiz görürken hangi iletişimden söz ediyoruz? “Teknoloji Çağı” deniyor. Yapmadığımız, sadece kullanmayı öğrendiğimiz yeni buluşlarla mı dahil oluyoruz teknoloji çağına? Bence bu çağa yeni bir ad verilmeli: “Tüketim Çağı”.

“Tüketmek” sözcüğünün nasıl modalaştığının bilmem farkında mısınız? Dilimiz bu sözcüğe bir alıştı pir alıştı. Her şeyi tüketiyoruz artık. “Sağlıklı beslenmek için bol sebze meyve tüketin.” diyorlar (“beslenmek” de moda sözcüklerden biri; ama o, başka bir yazının konusu). “Fazla kırmızı et tüketmeyin, beyaz et tüketin.” diyorlar. Biz bu sebze ve meyveleri, kırmızı eti, beyaz eti düne kadar “yiyorduk”; şimdi ne oldu da yemekten vazgeçip tüketmeye başladık? “İçmek” de kullanımdan düştü. Sıvı tüketiyoruz, günde bilmem kaç litre su tüketmemiz isteniyor. Oysa “tüketmek” sözcüğü, “Kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek” anlamına geliyor. En azından sözlükler öyle diyor. Harcayarak nasıl yok edip bitiriyorsak buzdolabı, çamaşır, bulaşık makineleri, fırınlar, televizyonlar da “Dayanıklı tüketim malları” diye bir kategori oluşturuyor. “Müşteri”,”alıcı” sözcükleri yok artık; onlar “tüketici”. İşin garibi, gerçekten tükettiğimiz şeyler için kullanılmaz oldu “tüketmek” sözcüğü. Sözgelimi “zaman” için kullanıldığını hiç duymadım. Oysa asıl tükettiğimiz şey o: zaman. Aşkları tükettik; ama bundan da hiç söz edilmiyor. Eskisi gibi deli divane âşık olana rastlanmıyor; rastlandığında da gerçekten deliymiş gibi davranılıyor kendisine. Dostlukları tükettik. Çıkar ilişkilerimiz sürdüğü sürece dost olarak bellediklerimiz başımız dara düştüğünde sırra kadem basıyorlar. Hayalleri tükettik. Neleri düşlememiz gerektiğini, bizi tüketici olarak görenler söylüyor. Bizde onların uygun gördüklerini hayal ediyoruz: Son modaya uygun giysiler, yeni arabalar, havuzlu villalar, herkesi kıskandıracak mobilyalar vs. vs.

Şimdiye kadar hiç gitmediğim büyük bir alışveriş merkezine sürüklendim geçenlerde. Her katta sayısız dükkânıyla, katlardan katlara çıkan yürüyen merdivenleriyle, göz kamaştıran süslemeleri, rengârenk ışıklarıyla devasa bir bina… Bir ara, alt katlardan birindeyken başımı kaldırıp yukarı bakacak oldum. O ne görkem! O ne pırıltı! Büyük bir tapınağın içindeyim sanki. Katedrallerde, büyük camilerde hissedilene benzer bir duygu… Tanrının, evrenin, doğanın varlığı karşısında insana kendisinin ne kadar küçük, ne kadar güçsüz olduğunu hissettirecek yükseklikte yapılan camiler, kiliseler gibi… Bir ezilmişlik duygusu, buna bağlı olarak boyun eğme çaresizliği. Bu yüzden mi büyük tapınaklara benzetilerek yapılıyor o büyük alışveriş merkezleri? Selimiye’de, Ayasofya’da, Notre Dame’da hissedilenlere benzer bir duygu yaratsın diye? Tüketici olarak boyun eğmekten başka çareniz olmadığını düşündürmek için mi bu gösteriş, bu büyüklük? “Tüketim” yepyeni bir dinin adı mı?

O görkem, o yükseklik eziyor insanı, kendinizi sinek gibi hissediyorsunuz. Dinin emirleri gibi, hayran kaldığınız o gösterişli ışıklandırmalar da bir emir veriyor insana: Tüketmekten başka çaren yok. Tüket! Daha çok tüket!

Tüketiyoruz. Hem de hiçbir şey üretmeden tüketiyoruz; ama bu tüketme iştahı bizi bitiriyor aslında. Tüketirken asıl tükenenin kendimiz olduğunu fark ediyor muyuz acaba?

 
sayfa başına dön
 

OKYANUSA BAKMAK

Şanslı doğanlardan biriyim. Yaşamım hep deniz kıyılarında geçti. Ayvalık’ta doğdum, gençliğimi İzmir’de yaşadım; on sekiz yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Sürüldüğümde bile bir deniz kıyısına, Trabzon’a gönderildim. Herhalde bu yüzden denizi severim, denize bakmayı severim. Ayvalık’ta baktığınız deniz, yakın kıyılarla, adalarla doludur. Hemen karşıda Midilli’nin ışıkları parlar geceleyin. İzmir zaten körfezdir; karşı yaka, adı üstünde: Karşıyaka’dır. Karşısı olmayan bir denizle ilk kez Trabzon’da karşılaştım. Ufka kadar deniz… Görüntüyü kesen ne bir ada ne bir kıyı…Karadeniz’e ilk baktığımda, “Bu denizin bittiği yerde Sovyetler Birliği mi başlıyor?” diye düşündüğümü anımsarım. (O zaman Sovyetler Birliği diye bir ülke vardı.) Okyanusa bakmanın ise bizim denizlerimize bakmakla hiç ilişkisi yok. ABD’nin batı kıyılarından baktığım Büyük Okyanus’un ufkun ötesinde de nerelere kadar gittiğini düşünmeden edemedim yine. Karşı kıyıyı düşündüm. Karşı kıyı mı? Adı “Büyük” Okyanus olan bir denizin karşı kıyısını düşünmek tuhaf! Ama düşünmeden de edemiyor insan. Karşı kıyı: Asya. Karşı kıyı: Japonya.

Büyük Okyanus’un bir adı da Pasifik Okyanusu. Macellan, bu okyanusu pek sakin, pek pasif bulduğu için bu adı vermiş. Oysa dalga sörfü yapanlara, uzaktan baktığınızda, onları havalandıran dalgaların arasında insancıkların nokta kadar kaldığını görüyorsunuz. Okyanusun sakini buysa hareketlisi nasıldır acaba?

Amerika kıta olarak, harita üzerinde nasıl dünyanın geriye kalanından kopmuş, kendi başına, başka bir âlem gibi duruyorsa ABD’de yaşayanların da kendilerini dünyadan kopuk hissetmeleri doğal aslında. İki yandan okyanuslarla çevrilmiş bir kıtada yaşamak, bu hızlı iletişim çağında bile, dünyanın öteki ülkelerinden uzak ve kendisinden ibaret bir dünyada yaşadığı duygusu vermez mi insana? Dünyanın neresinden giderseniz gidin, Amerika’ya ulaşmak için, bir okyanusu aşmanız, 8 - 10 saatlik bir uçak yolculuğu yapmanız gerek. Amerikalıların “deniz” yerine hep “okyanus” sözcüğünü kullanmalarının nedeni, hangi kıyıdan baksalar gördüklerinin deniz değil, hep okyanus olmasıdır kuşkusuz. Kendilerinden başka kimseyle pek ilgilenmemelerinin nedenlerinden biri de bu, dünyadan kopuk yaşamaları olsa gerek. Dünyanın kendileri dışında kalan bölümleri hakkındaki bilgilerinin gülünecek kadar kıt olması; hatta aptallıkları, fıkra gibi anlatılır ya! Hani sokaktaki kişilere sorulan çeşitli soruların gülünç yanıtlarını içeren kimi görüntülü iletiler dolaşır internette. “Fidel Castro kimdir?” sorusuna “Şarkıcı” yanıtı veren mi ararsınız o görüntülerde; “Vietnam Savaşını kim kazandı?” diye sorulduğunda, “Biz” diyen ya da “Vietnam Savaşına girmiş miydik?” diye şaşkınlık gösteren mi? Budist rahiplerin dininin Müslüman, İsrail’in dininin “İsrailiyet” (?) olduğunu söyleyen de vardır, üçgenin kaç köşesi olduğu sorusuna “dört” ya da “bir” diye tahminde bulunan ya da “Köşesi yoktur.” diye kestirip atan da. “Britanya’nın para birimi nedir?” gibi bir soruya, “Britanya da neyin nesi?” diye karşılık veren ya da U ile başlayan bir ülke adı söylemesi istendiğinde kendi ülkesinin kendi dilindeki karşılığı olan USA’yı anımsamayıp “Utah” diyen de. Amerikalıların bu aptallıkları alay konusu olmayı hak eder etmesine; ama televizyonlarına bakıp gazetelerine bir göz atığınızda o insanlara biraz da haksızlık yapıldığını düşünmeden edemezsiniz. Birçok televizyonun ana haber bülteni ya herkesin işte olduğu 17. 00 gibi bir saatte yayımlanır ya da birçok kişinin yatmaya hazırlandığı 23.00 gibi bir saatte. Zaten o bültende de dünya ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Bir 14 Şubat’ta ana haber bülteninin yirmi dakikasının sevgililer gününe ayrıldığını şaşkınlık içinde izlemiştim.

“Üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuz”da bizim denizlerimiz bizi başka ülkelere bağlarken ABD’yi iki yanından kuşatan okyanuslar hem kıtayı hem de insanını dünyadan kopuk, kendi âleminde yaşamaya koşullandırıyor anlaşılan.

 
sayfa başına dön
 

TÜRK’ÜN BÜROKRASİYLE SINAVI

İlk gün yanlış otobüslere binip yanlış yerlere yönlendirildikten sonra yorgun argın eve döndüm; ama ikinci gün, nereye gideceğimi bilerek çıktım evden. Pasaportumun kullanım süresini uzattıracağım. Bir günde bitiyormuş bütün İşlem. Çok basit. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünü zor olsa da buldum. Giriş, koridorlar tenha. İyi, işim çabuk bitecek. Bu işe ayrılmış salona giriyorum. Aman tanrım, bu ne? Sıralara oturmuş sessizce bekleyen en az yüz elli kişi var burada. Sıraya girmeliyim; ama makine bir türlü numara vermiyor. Meğer öğleden sonra üç buçuğa kadar olan süreye yetecek kadar sıra numarası verdikten sonra çalışmazmış. “Üç buçuk”, bir süre zihnimde dalgalanıyor. Saat daha on buçuk. Bu, beş saat beklemek demek. Zaten sıra numarası bile alamadım ki! Numara yerine gerekli evrakın listesini alıyorum; bir de akıl: Üsküdar, Pendik, Tuzla gibi ilçelerin emniyet müdürlükleri daha tenha olurmuş. Peki; oralara gidelim o zaman. En kolay ulaşabileceğim yer, Üsküdar. Üsküdar otobüsünde evrak listesini inceliyorum. Eyvah, evdeki dosyalardan bakıp yazabileceğim bilgiler isteniyor. Üsküdar’a niye gidiyorum o zaman? O bilgiler olmadan işlem yaptıramam. Dönüp eve gidiyorum. İkinci gün bitti.

Ertesi gün, Yıldız Teknik Üniversitesinde okuttuğum dersin bitirme sınavı var. Sınav saat on birde başlayacağına göre erkenden yola düşüp işlemleri Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğünde yürütebilirim. Saat daha dokuz olmadan Beşiktaş’tayım. İşim acele. Bir taksiyle müdürlüğe gidiyorum. Bekleyen yok, kuyruk yok, sıra yok. Yaşasın. İşimi görüp sınavıma yetişebileceğim. Elimdeki evrakı doldurmuşum, her şey hazır. “Parayı yatırdınız mı?” diyor danışmadaki memur. “Buraya yatırmayacak mıyım?” diyorum. Yatırmayacakmışım. En yakın banka şubesini tarif ediyor. Yakın; ama yine de yürüme mesafesi değil. Hem ben zamanla yarış halindeyim. Yine taksi. Parayı yatırıp dönüyorum. Kalabalıklaşmış ortalık. Sıra numarası alıp beklemeye başlıyorum. Hiç eksiğim yok. Sınav başlamadan okulda olabileceğim. Sıram geldiğinde önce parmak izim alınıyor. Her parmağın tek tek. Güvenle yaklaşıyorum ilgili memurun masasına. Zarfı açıyor, pasaportla birilikte doldurup hazır ettiğim evrakı çıkarıyor. “Hım, yeşil pasaport!” diyor. Bu, takdir mi, anlamadım; ama “Evet, yeşil pasaport.” diye hoşnut bir gülümseyişle bekliyorum. “Bunun için Vatan Caddesine gitmeniz gerek.” diyor. “Yapmayın,” diye inliyorum. “Gidemem. Zamanım az, işim çok. Buradan yapsanız?” “Yapamayız.” diyor memur. “Oradan üstelik dört yıllık uzatma alacaksınız ve para vermeyeceksiniz.” Sızlanıp yalvarmanın âlemi yok. Teşekkürler. İyi günler.

Sınavımda gözcülük yapacak araştırma görevlilerine sınav kâğıtlarını verip kendimi yine sokaklara atıyorum. Vatan Caddesindeki Emniyet Müdürlüğüne gitmek için kaç taşıt değiştirmem gerek? Olmaz. O kadar zamanım yok. Yine taksi. Emniyet Müdürlüğünün girişinde kontroller, nüfus kâğıdının kaydı vs… Merdivenleri soluk soluğa tırmanıyorum. Yine numara alma, yine sıra bekleme. Artık biter, bu son aşamadır, diye düşünüyorum. Sıram geliyor. Evet, benim. Bunlar da evrakım. Zarfın içindekileri masanın üstüne boşaltıyor memur. “Bu kadar mı?” diyor. Bu kadar. Daha ne olsun! Okuldan belge getirmemişim. Okuldan belge getirmek de mi gerekiyordu? Evet, yeşil pasaport için ilk başvurduğumdaki gibi bir belgeyi de getirmem gerekiyormuş. Ama ilk başvurmuyorum ki ben! Var yeşil pasaportum. İşte, masanın üzerinde duruyor. Dinlemiyor bile. Zarfı elime tutuşturup sonraki numarayı çağırıyor.

Yine bir taksiye atlayıp okula dönüyorum. Tanrım bu lüks nedir? Bir taksiden bir taksiye. Milyoner değilim ki ben. Devletin üniversitesinde çalışan bir öğretim görevlisiyim. Bu hovardalık neyin nesi? İstenen belgeyi hemen alırsam aynı taksiyle geri dönebilirim. “Bekler misiniz?” diyorum şoföre. Beklermiş. Koşa koşa akademik personel bürosuna… “Tabii ya,“ diyorlar. “Bize sorsaydınız biz söylerdik size bu belgenin de gerektiğini.” Hemen alabilir miyim acaba? Taksiyi bekletiyorum da… “En erken yarın alabilirsiniz.” diyorlar. Yetkili imzalar için dolaşması gerekmiş evrakın. Yarın mı? Evet, en erken yarın. Taksiyi gönderiyorum.

Bir günde veriyorlarmış pasaportu. O bir günden önce kaç gün harcamak gerekiyor peki?

 
sayfa başına dön
 

BİR BİLET PARASI İÇİN

Pasaportumun kullanım süresi dolmuş. Yurt dışına çıkacaksanız biletinizi oturduğunuz yerden alabilirsiniz; ama pasaportunuzun süresini uzatmanız gerekiyorsa size en yakın emniyet müdürlüğüne kadar teşrif etmeniz gerek. Öyle ya, yurt dışına çıkmaya gücünüz varsa, pasaport işleriyle uğraşmaya da gücünüz var demektir. Sabah, “en yakın” o olduğu için Ataşehir Emniyet Müdürlüğüne giderek işe başladım. Kapıya on metre kala bir polis memuru tarafından durduruldum. Bütün ilçelerde varmış; ama Ataşehir ilçesinde pasaport işlerine bakan bir birim (henüz) yokmuş. Bu eksikliğe benden çok hayıflanıyormuş gibi polis memuru. Onu avutma isteğine kapılmama ramak kaldı. “Açılır kardeş, üzülme. Burada da açılır.” Kendimi tutuyorum. Nereye gideceğim? Yanıtı yine polisten alıyorum. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğüne gitsem iyi olurmuş. Binmem gereken otobüsü de söylüyor hatta.

Otobüs durağına yürüyorum. Hava soğuk. Bugün kar yağması bekleniyor. Neyse ki evden erken çıktım. Öğleye varmadan işlerimi bitirir, sıcak evime dönerim (diye düşünüyorum). Siz bekliyorsanız bir tek sizin beklediğiniz otobüs gelmez ya, öyle oluyor yine. Havaya göre biraz da ince mi giyindim ne? Üşüyorum. Kadıköy’e giden başka bir otobüs duruyor önümde. Kadıköy’e gittiğine göre bu da Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünden geçiyordur. Soruyorum. Biletçi biraz tereddütlü; şoför ise kesin konuşuyor: “Geçer, geçer.” Biletçinin duraksaması biraz kuşku yaratıyorsa da şoföre güvenmek zorundayım. Biletçi bu hatta belki yeni çalışmaya başlamıştır; otobüsün güzergâhını tam olarak bilmiyordur. Olabilir.

Kadıköy her zaman gelip geçtiğim bir yer. Merkezde, bildiğim kadarıyla önünde üniformalı polislerin beklediği, bayraklı, polis amblemli böyle bir bina, yapı yok. Ama İstanbul bu! Fatih Belediyesi’nin Eminönü’nde olduğu gibi Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü de Göztepe’de olabilir. Bu otobüs oralardan geçiyor mu, geçiyor. Demek az sonra istediğim yere ulaşmış olacağım.

Elbette ayaktayım. Yazarlıktan, kadınlıktan, yapacak başka şey olmamasından, nereden geldiğini bilemediğim bir merakla etrafı gözlüyorum. Ne çok birbirine benzemeyen insan var. Ben daha çok kadınlara bakıyorum galiba. Onların dünyalarını hem merak ediyorum hem de daha ilginç buluyorum. Hemen arkasında dikildiğim kadın, yanındakine içinde “hastane” sözcüğünün çokça geçtiği bir şeyler anlatıyor. Anlatanın yüzünü görmüyorum; dinleyen kadının yüzünde, ancak bu ifadeyi bilenlerin tanıyacağı bir küçümseme; belli belirsiz bir şehirli küçümsemesi, hafif alaycı bir gülümseme: “Ben ne kadar yüce gönüllü bir insanım tanrım! İstanbul’u işgal etmiş bu taşralılardan birinin anlattıklarını bile dinliyorum.” gülümsemesi.

Biletçiye kendimi anımsatmalıyım. Orta kapının yanında, ayakta dikiliyorum. Buradan bağıramam. Özür dileye, rica ede biletçiye yaklaşmaya çalışıyorum. Aman, ineceğim durağı geçmeyelim. Biletçi zaten tereddütlüydü; şoföre soruyor. “Daha çok var.” diyor şoför. Oturmamı öneriyor. Şoförün önerisini duymuş gibi, biri yer veriyor o sırada. Karşılıklı koltuklarda bir yer. “Ters gidemem, başım döner.” deme lüksüm yok. Bulmuş da bunuyor olurum. Oturacağım elbette. Karşımda biri yaşlı, biri genç iki adam. Dede - torun gibi görünüyorlar. Dede, bir dizi filmde töre cinayetine onay, hatta emir veren bir aşiret reisi rolünü rahatlıkla oynayabilir. Sert bakışlı, gür, kırçıl sakallı. Delikanlı, kara yağız diye tanımlanabilecek bir tip. Uykulu. Ara sıra gözleri kapanıyor. Gözlerini kapattığında yüzüne sakınmadan bakabiliyorum. Yüzünün biçimi armudu andırıyor. Yukarısı dar, aşağıya doğru genişlemekte. Gözünü açtığında, yatağında uyanmış da uyku mahmurluğunu üzerinden atmak ister gibi, hafiften geriniyor. Bir kez daha anımsatıyorum şoföre kendimi. “Daha var.” deniyor yine. İyi ama Kadıköy’e geldik.

Kadıköy merkezde, “Sen de burada ineceksin teyze.” diyor şoför. Daha önce “abla” demişti. On dakikada ablalıktan teyzeliğe terfi ettim. Müdürlüğün yerini göstermelerini istiyorum. “Soracaksın.” diyor şoför. Soracak mıyım? O saat anlıyorum. Kandırıldım. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü kim bilir nerede; ama kesinlikle Kadıköy’de değil.

Bitti mi? Daha başlamadı bile.

 
sayfa başına dön
 

GELİŞME Mİ?

Otobüs durağındaki genç adamın bütün konuştuklarını duyuyorum. Durakta bizden başka kimse yok. O da cep telefonuyla konuştuklarını duymayayım diye bir çaba içinde değil. Bana duyurmak için konuşmuyor belki; ama duymamdan rahatsız olduğu da yok. Aradaki boşlukları doldurunca adamın neredeyse bütün yaşamını öğrenmiş olduğumu fark ediyorum. Malatya’dan gelmiş. İstanbul’da iş aramış; ama bulamamış. Seyfullah Ağabey de sözünü tutmamış, “Mutlaka girersin.” dediği yerde işçi alımı yokmuş; hatta işten adam çıkarıyorlarmış. Dönüş için parası yetse hemen dönecekmiş. Şimdilik bilet parasını denkleştirmeye çalışıyormuş. İş aramaktan yorulmuş, bulmaktan umudunu kesmiş. Tek düşündüğü dönüş parasını tamamlamakmış.

Çıkarıp adama para vermek geçiyor aklımdan. “Kaç paran eksik?” deyip o eksik parayı tamamlamak. Ama bir şey tutuyor beni. Ne olduğunu tam bilemiyorum. Belki tanımadığı birine doğrudan seslenme cesaretini bulamamak; belki bütün konuşmasını duyduğumu / dinlediğimi belli ederek kendimi bir yabancının özel yaşamına burnunu sokan bir insan konumuna düşürmek istememek, belki adamı mahcup etmekten kaçınmak… Dedim ya, bir şey elimi tutuyor, zihnimi bulandırıyor; harekete geçemiyorum. Zaten o sırada beklediğim otobüs de geliyor. Deminden beri kafamı kurcalayan hesaplaşmalardan sıyrılmamı sağlayacak bir canlılık vaat etmiyor otobüs; tenha, hatta boş bile sayılabilir. Yeniden düşünmeye, başlıyorum. Ne yapıyor bu cep telefonları? Bizi öğrenmemizin hiç de gerekmediği durumların ortasına bırakıveriyor. Bir daha karşılaşmayacağım bir adamın dramına, istemim dışında tanıklık ettim az önce ve adamın derdine, kendimi zora sokmadan çare olabilecekken kılımı bile kıpırdatmadan yaşantıma devam ediyorum. Garip değil mi bu durum? Cep telefonları sayesinde ortaklaşa bir yaşam alanı kurmuşuz gibi görünüyor. O zaman herkes, herkesin her derdine çare aramaya koşmalı değil midir? Ya ben? İhtiyaç içinde olduğunu apaçık anladığım adama, cebimde, dönüş bileti almasına yetmeyen parasını tamamlayacak miktarda para olduğu halde vermemişsem insanlığımdan utanmalı değil miyim?

Yine böyle tenhaca bir otobüste yaşadıklarını anlatmıştı bir arkadaşım. Bir genç kızın, sevgilisinin annesiyle konuştuğunu anlayan ve bütün söylediklerini duyan otobüs ahalisi, telefonu kapatmasını bile beklemeden öğütler vermeye başlamış kıza. “Müstakbel” kaynanasına öyle sert bir dille konuşmaması gerektiğini, sevgi ve ilgi gösterirse ileride rahat edeceğini, yoksa şimdi söylediği lafların acısını kadının daha sonra misliyle çıkaracağını, hep bir ağızdan anlatmaya kalkmışlar. Kızcağız uysal uysal dinlemiş söylenenleri. “Size ne? Benim kiminle, nasıl konuşacağıma siz ne karışıyorsunuz?” dememiş. Belki de hak vermiştir, davranışını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyordur.

Bana bu olayı aktaran arkadaşa az sonra, otobüs durağında yaşadığım duygu bozgununu anlatacağım. “Aman,” diyecek arkadaşım. “İyi ki öyle bir şey yapmamışsın.” Meğer bu, dilenciliğin, dolandırıcılığın yeni uygulamaya konan yöntemlerinden biriymiş. Cep telefonuyla konuşur gibi yaparak, yakınlarındaki merhametli olduklarını düşündükleri kişiye seslerini duyurmaya çalışırlarmış. O kişi duyarsız kalamazsa kopartabildikleri kadar parayı kâr sayarlarmış.

Bunu öğrenmek mutlu etmiyor ki beni. Daha derin tasalara gömülmeme yol açıyor. Cep telefonları bile acıma duygusunu sömürmek için kullanılıyorsa insanlığın hangi noktasında bulunduğumuzu yeniden düşünmenin zamanı gelmedi mi? Alet yapmakta gelişirken o aletlerin bizi mutlu etmeye yaraması gerektiğini unutuyor muyuz? Gelişmişliğin ölçütü nedir? Alet yapmak mı, insanın huzur içinde yaşamasını sağlamak mı? En yeni iletişim araçlarının bizi vardırdığı nokta bu mu? Eski insanların kimselere fark ettirmeden yaptıkları yardımlar tümden efsane mi artık? O insanlık geri getirilemeyecek kadar uzak bir geçmişte mi kaldı? Gelişme ne işe yaradı o zaman?

 
sayfa başına dön
 

İSKENDER’İN ŞEHRİ: İSKENDERUN

Şaka değil, Makedonya Kralı Büyük İskender kurmuş İskenderun’u. Şehir, M.Ö. 333 yılında Pers Kralı III. Darius’u yenen Büyük İskender tarafından, bu zaferin anısına kurulmuş, bu yüzden Aleksandretta adını almış. Aleksandretta, “Küçük İskenderiye” demek. Şehrin şimdi bulunduğu yerde, antik çağlarda Myriandos kenti varmış. Myriandos’un da M.Ö. 1500'lerde Fenikelilerce kurulduğu sanılıyor. İskenderun, sırasıyla Roma, Arap, Bizans, Selçuklu, Memluklu ve Haçlı egemenliğinde kalmış; 1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. İskenderun’a Birinci Dünya Savaşında İngilizler, ardından Fransızlar egemen olmuş. Şehir, 1938 yılına kadar Fransız himayesinde, Suriye’nin bir sancağı olarak kalmış. "Hatay benim en büyük meselemdir" diyen Atatürk, Hatay’ın Türkiye topraklarına katıldığını göremeden ölmüş; ama 1924’te kurulan, cumhurbaşkanlığını Tayfur Sökmen’in, başbakanlığını Abdurrahman Melek’in yaptığı Hatay devleti, halk oylamasında %99 gibi bir oranla Türkiye'ye katılımı kabul etmiş. 5 Temmuz 1939’da, Hatay, dolayısıyla İskenderun, resmen Türkiye’ye katılmış. Bu yüzden İskenderun’da her yıl 5 - 6 Temmuz tarihlerinde Uluslararası Kültür ve Turizm Festivali düzenleniyor. Demir Çelik Fabrikası’nın üretime geçtiği 1974 yılına kadar İskenderun küçük bir kasabayken bu tarihten sonra çok gelişmiş. Şu anda Türkiye’nin çok önemli bir limanı.

Beni İskenderun limanının ekonomi açısından taşıdığı önem kadar, hatta ondan fazla etkileyen şey, İskenderun sahilinin güzelliği oldu. Kilometrelerce uzanan bir yürüyüş yolu, bir yanda Akdeniz’in mavi suları, öte yanda palmiyeler, parklar, çay bahçeleri ile bakımlı ve yeniden yaratılmış yemyeşil bir doğa. Günbatımına yakın saatlerde İskenderun sahilinde dolaşma olanağı bulmak, ayrı bir şans; çünkü güneş bambaşka bir güzellikte batıyor İskenderun’da. Meğer İskenderunlular da günbatımlarının güzelliğiyle övünürlermiş. Güneşin denizden battığı yerlerdeki günbatımlarının güzelliğine başka yerlerde pek rastlanmıyor gerçekten.

Körfezin karşı kıyısında İskenderun Demir Çelik tesisleri görünüyor. Arkadaki Amanos Dağları şehri kucağına almış gibi… Dağlarla çevresi böyle sarılmış olduğu için İskenderun’da yazlar dayanılmaz sıcaklıkta geçermiş. Kışlar da o kadar ılık ki ne kar yüzü görüyorlar ne de soğukla tanışıyorlar. Çocuklarına kar göstermek için, şehrin epeyce dışına çıkmaları gerekiyor. Sahildeki kafelerden birinde, dışarıda oturup çay içtiğimiz bir günün akşamında, “Bugün hava çok soğuktu.” diyen İskenderunluların soğukluk ölçülerini anlamak bu yüzden zor.

Pek çok farklı halkın bir arada yaşaması İskenderun’u çok kültürlü bir yer haline getirmiş. Hıristiyan mezarlığı ile Müslüman mezarlığının yanı sıra Fransız Askeri Mezarlığı…Ulu Cami, Fatih Camisi, Hamidiye Camisi ile Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Ermeni Kilisesi birer ikişer sokak arayla…

İskenderun mutfağı da bu çok kültürlülüğün izlerini taşıyor. Acılı Hatay yemekleri, humus, künefe; bunların yanında deniz ürünleri, adlarını aklımda tutamadığım daha bir sürü değişik lezzet ve bu lezzetleri size mutlaka tattırmak isteyen içten bir konukseverlik.

Yalnızca birkaç konuşma yapmak için gelmiştim İskenderun’a. Beni karşılayan ve ağırlayan güzel insanların Antik dönemlerde adı Rosus olan, bölgenin görülmeye değer güzellikteki tatil beldesi Arsuz’u gösterme isteklerinin gerçekleşmesine zaman yetmedi. Tıpkı Antakya gibi, Arsuz’u görmeyi de bir dahaki sefere ertelemek zorunda kaldım. Antakya’nın tarihi dokusunu daha iyi koruduğunu, bu yüzden Antakya’yı da mutlaka görmem gerektiğini söyleyen İskenderunlular, komşu kentler arasında çok alışık olduğum çekememezlikle hiç tanışmamışlar besbelli

Zihnim anılarla, elim kolum hediyelerle dolu döndüm İskenderun’dan. Gittiğim yerlerden oraya özgü bir şeyler almaya bayılırım; ama İskenderun’da buna fırsat bulamadım. Banyo lifinden defne sabununa, acı biber salçasından ceviz reçeline kadar, almayı düşünebileceğim ne varsa hepsi hediye edildi çünkü.

 
sayfa başına dön
 

BARIŞ

Eski Türkçe döneminde “bar-(mak)” diye bir eylem kökü var. Bu kök, yıllar içinde değişiyor, dönüşüyor ve “var-(mak) oluyor. Ama o kökten gelen bir sözcüğü bugün hâlâ kullanıyoruz: “barış”. Barış, iki tarafın karşılıklı olarak birbirine varması, ulaşması demek. Karşı karşıya duran iki taraf birbirine varınca ne olur? El sıkışır, anlaşır, barış olur? Ne güzel bir adlandırma!

İki kişi arasındaki barışı sağlamak da o iki kişinin birbirine ulaşmasından geçiyor. O kişinin ne yaşadığını, neler hissettiğini anlamak, kendisini onun yerine koymak, onun pabuçlarıyla yürümek; “empati kurmak” diyorlar şimdilerde; hadi öyle olsun, empati kurmakla sağlanabilir barış. Karşısındaki kişiye ulaşmanın yolu nedir, denirse öncelikli koşul elbette dil. Karşısındaki kişinin söylediğini dinlemek, anlamak, onunla anlaşmak. Anahtar sözcüklerden biri de bu: anlaşmak. Anlaşmak nedir? Karşılıklı olarak birbirini anlamak. Çapraz bulmacalarda çok çıkar; “an” sözcüğünün “zihin, zekâ” anlamlarına geldiği unutulmamalı. Birbirini anlamak için zekâya gereksinim olduğunu söylemek de abartılı bir yargı sayılmaz. İnsanlar birbirilerini anlıyorlar, aralarında anlaşıyorlarsa barış sağlanmış demektir. Ortak bir dil yoksa? Mecaz değil, gerçek anlamda diyorum. Taraflar farklı dilleri konuşuyorlarsa… Dil, zihnin işleme biçimini de belirler. Farklı diller konuşanların düşünme biçimleri de birbirinden farklıdır. Farklı dillere sahip insanların anlaşmazlığında bu da dikkate alınmalı. Ermeni madamın öyküsünü bilir misiniz? Madam, balık almak için akşamüstü sahile inmiş. Bakmış balıkçının biri, “Canlı bunlar canlı!” diye bağırıp duruyor. Yanaşmış tezgâha, kendi diline özgü soru vurgusuyla sormuş: “Tazedir?” Çok sinirlenmiş balıkçı. “Madam,” demiş. “Ben ‘canlı bunlar’ diye bağırıyorum, sen hâlâ taze midir diye soruyorsun.” “E ben de canlıyım,” demiş madam. “Canlıyım; ama taze değilim.”

Barış söz konusu olduğunda hep iki “taraf” düşünüyoruz. İki ülke, iki halk, iki aşiret, iki insan… Oysa sağlanması asıl zor olan, insana gerçek bir dinginlik, bir iç huzuru verecek olan barış, insanın kendisiyle imzaladığı barış. Çoğumuz nasıl da kavga halindeyiz kendimizle. Üç beş kilo vermeden kendisiyle barışmayacak olanlar, kendisiyle barışmak için daha güzel olmayı, daha başarılı olmayı bekleyenler… Beş yaşındaki afacandan seksen yaşındaki nineye kadar kimse kendisinden hoşnut değil.

Kimse yaşlanmak istemiyor, kimse kilosunu beğenmiyor. Herkes manken gibi olmak derdinde. İyi de mankenleri işinden etmenin âlemi yok ki! Şişmanımız da olacak, cılızımız da. Hepimiz servi boylu olamayacağımız gibi, ayna çatlatan güzellikte de olamayız. Sözgelimi, kazancının kendisine çok bile geldiğini söyleyen tek kişiyle bile karşılaşmışlığımız yoktur. Mutlu olmak için herhangi bir beklentisi olmadığını söyleyenle de pek karşılaşmadık şimdiye kadar. Daha iyi bir iş bulursa, daha az çalışır, daha az yorulursa, çocuklarını istediği gibi yetiştirirse, şimdikinden daha sağlıklı olursa mutlu olmayı bekleyenlerin ömrü hep beklemekle geçiyor.

Her eski yılı bitirip yenisine başlamak üzereyken ortaya çıkan “beyaz bir sayfa açma isteğ”i de kendimizle barışmamızı sağlayacak koşullardan başka bir şey değil. Yeni yılda sigara içememeyi başarabilirsek hoşnut olacağız kendimizden. Hele biraz da kilo verirsek… Daha az tembellik edip daha çok iş çıkarırsak, daha düzenli olursak, hayatın güzelliklerinin biraz daha farkında olarak yaşamayı başarırsak. Hep “-sa, -se”ye bağlı koşullar. Ya başaramazsak? Her yeni yılda olduğu gibi, ilk birkaç hafta direndikten sonra eski yaşama alışkanlıklarına geri dönersek? O zaman yenilmiş sayacağız kendimizi. Başaramamış, ezik… Yeniden kendimizle bir kavga… Oysa mutlaka gerçekleştirilmesi gereken şeylerse istediklerimiz, ne yapıp yapıp onları yerine getirmeliyiz. Ama yapamıyorsak, olmuyorsa kendimizle didişmenin ne yararı var? Gerçekten mutlu olmanın yolu, kendimizle barışmaktan başka nereden geçiyor olabilir?

Barış tam olarak bu noktadan başlıyor bence. Başkalarından önce kendimize ulaşmaktan, kendimizle anlaşmaktan ve kendimizle barışmaktan. Aynı dili konuşuyoruz ne de olsa. Anlaşmamız o kadar da zor olmaz. Yeni yılda ilk hedef olarak kendimizle barışmayı koyalım önümüze. Var mısınız? Yaşamak denen bu mucizeyi, dünyadaki biricik şansımızı beklemekle geçirmeyelim.

 
sayfa başına dön
 

ŞIRNAK

Az önce geçtiğimiz Mazı Dağı’ndan sonra, Mardin - Midyat arasında öbek öbek bağlar… Ünlü Süryani şarapları bu bağların üzümünden yapılıyor olmalı. Mardin yolundan Şırnak’a gidiyoruz. Midyat’ın içine girmiyoruz ama. Yol, kentin kıyısından dolanıyor. Dizi filmlerin çekildiği o taş evleri, konakları görmeye çalışıyorum. Geçen gelişte gümüşçülerden başımızı alıp Midyat’ı gezmeye fırsat bulamamıştık. Özellikle biz kadınlar gümüşçüler çarşısına dalınca kendimizi kaybetmiştik. Midyat’tan öteye ilk kez geçeceğim. Ama Midyat gibi, İdil’in de kıyısından geçip yolumuza devam ediyoruz. İdil’den sonra bağlar azalıyor, bozkır görünümü ağırlık kazanıyor.

Sırada Cizre var. Yol levhalarında adı ve kaç kilometre kaldığı görünmeye başladı bile. Solda Gabar Dağı… Cizre’ye doğru bostan tarlaları görüntüyü yer yer yeşillendirmeye başladı. Gabar Dağı, üstünde koyu yeşil noktalar olan bir kaya kütlesi… Gabar’la aramızda elenmiş kum yığınlarını andıran yumuşak ve yuvarlak hatlı yayvan tepeler yer alıyor. Cizre aşağıda. Cizre’ye iniliyor ve tam istediğim gibi, şehrin kıyısından değil, içinden geçiyoruz. Buraya kadar pek hissedilmiyordu; ama Cizre’de yoksulluk gözle görülür bir hal almış. İnsanların giyimlerinden, dükkânların görünümünden, yolun gelişiyle gidişini ayıran ortadaki yeşilliğe yayılıp yatmış inekten edinilen yoksulluk izlenimi, “Universal Hospital Groups” ya da “Pen Tech” tabelalarıyla yan yana gelince garip bir çelişki oluşturuyor. Cizre’nin kıyısından dolanan bu kez yol değil, Dicle. Irmak burada yayılıyor, genişliyor; köprünün altına sığıştığında artık gür bir su oluyor.

Güçlükonak yol ayrımındaki Kasrik Boğazı’nın bir yanı Gabar Dağı, öbür yanı Cudi. Bundan sonra tırmanışa geçeceğiz; Şırnak tepede. Bu adları ne çok duyduk. Hep şiddet, dehşet, terör olaylarını bildiren haberlerde… Şırnaklıların bu durumdan ne kadar yakındığını henüz bilmiyoruz. Şırnak’a, genç gazetecilere seminer vermek üzere, Şırnak valiliğinin davetiyle gitmekteyiz. Seminer bittikten sonra gençlerin çok rağbet ettiği modern bir kafede çaylarımızı yudumlarken çevremi dikkatle gözden geçiriyorum. Neşeyle sohbetler ediliyor, kahkahalar atılıyor. Dışarıya karanlık çökmek üzere. Traktörler, kamyonlar geçiyor yoldan, bir kamyonetin kasasındaki renk renk meyveler alıcısını bekliyor. Hayat, kendi temposunda akıp duruyor.

Yalnızca bir öğleden sonrayı ve bir akşamı yaşayabildik Şırnak’ta. Akşam yemeğinden sonra Hekim Evi’nin bahçesinde kahvelerimizi içerken Şırnaklı gazetecilerle ve Vali Yardımcısı Mahmut Kaşıkçı ile söyleşme, dertleşme olanağı bulabildik. Şırnak’ın adının hep terörle anılmasından duydukları rahatsızlığı anlattı genç gazeteciler. Şırnak adının yanına terör sözcüğü eklenmedikçe Şırnak’tan gönderdikleri hiçbir haberin yaygın basında yer almadığından dert yandılar. Oysa Şırnak şehir merkezinde 1995 yılından bu yana hiçbir olayın olmadığını, adi suç sayılan hırsızlık, gasp vb. olaylara bile rastlanmadığını anlattılar. Tam o sırada bir arkadaşımızın telefonu çaldı. Telefonu kapattıktan sonra, karısının, “Aman dikkat et! Mayına falan basma oralarda.” diye tembihlerde bulunduğunu aktarınca kahkahalar yükseldi. Hepimiz benzer uyarılarla geldik aslında. “Şırnak’a mı gidiyorsunuz? Deli misiniz siz? Ne işiniz var orada?” demeyen kalmadı.

Başka bir arkadaşımız şehrin böyle dağın başında kurulmuş olmasını kastederek, “Çok mu aramışlar burayı?” deyince öğreniyoruz ki Şırnak, Nuh'un gemisinin kalıntılarının olduğu öne sürülen Cudi Dağı'nın kuzeyinde “Şehr-i Nuh” adıyla kurulmuş, önceleri Şerneh olan adı, daha sonraki yıllarda Şırnak halini almış. “Nuh” adını taşıyan bakkalların, manavların, hatta gazetelerin sırrı böylece aydınlanmış oluyor. Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığı “Seyahatname”ye ve tarihi rivayetlere göre, Cizre, tufandan sonra ikinci kez Nuh Peygamber ve oğulları tarafından inşa edilirken Cizre’nin kızgın sıcağından korunmak için, Şırnak yazlık ve yaylak olarak inşa edilmiş. Bunu ve Birinci Babil devletinin başkentinin Cizre’deki Kebeli Köyü’nde, Guti (GUDİ) imparatorluğunun başkenti Bajarkard’ın da Silopi ilçesi sınırları içinde olduğunu ise oralardan döndükten sonra, Şırnak hakkında ne kadar az şey bildiğimi anlamanın utancıyla kendim araştırıp öğreniyorum.

   
sayfa başına dön
 
 

TUVALETLER

Yok, ben ciddiyim. Gerçekten tuvaletlerden söz edeceğim. Üstelik ne zamandır söz etmek istiyorum da başka konu mu kalmadı deneceğinden çekindiğim için bir türlü yazamıyorum.

Benim çocukluğumda “tuvalet” sözcüğü pek bilinmezdi. Tuvalet, zengin kadınların balolarda giydikleri giysinin adıydı. Hacet görülen o yere “ayakyolu, memişhane, kenef, kademhane, apteshane” gibi pek çok ad verilirdi ya da düpedüz “hela” denirdi. “Lavabo” diyenle henüz hiç kimse karşılaşmamıştı; WC’yi tanıyan yoktu. O zamanlar oranın en kibar adı, Fransızca “numarasız” sözcüğünün yanlış anlaşılmasıyla dilimize girmiş “yüznumara” sözcüğüydü. Alafranga tuvalet herhalde çoktan icat edilmişti; ama henüz bize kadar gelmemişti. Helalar evin dışında bir yere yapılırdı. Çoğu da kabaca örülmüş üç duvarla çevrili bir yere kazılmış çukurun üzerine, ortası aralık bırakılarak atılmış iki kalastan ibaretti. O zaman birileri çıkıp, “Gün gelecek bu helalar evlerin içinde olacak.” dese büyüklerimiz belki de dalga geçildiğini sanıp kahkahalar atarlardı. Suyu bittikçe doldurulan bir ibrik vardı, bir de duvara çakılmış çivilere takılı bezler. “Hijyen” sözcüğü girmemişti sözlüğümüze, “dezenfekte, dezenfektan” gibi sözcükleri duymuşluğumuz yoktu. Altımızı ellerimizle yıkardık. Kim bilir ne mikroplar kaptık, ne hastalıkları bu yüzden yaşadık. “Hiçbir şeyi yoktu. Aniden hastalandı. Kuş gibi gidiverdi zavallı.” diye anlatılan ölümlerin kim bilir kaç tanesi bu mikroplar yüzünden oldu. Sonra evlere su geldi, helalara da bir boru çekildi, ucuna musluk takıldı. Ama biz hâlâ altımızı ellerimizle yıkamaya devam ettik. Alafranga tuvaletler evlerimize girmeye başlayıncaya kadar. Aa! Ne rahatmış! Artık kendi dışkını avuçlamak zorunda değilsin. Musluğu açtın mı altın bir güzel yıkanıyor, sana da sadece tuvalet kâğıdıyla kurulanmak kalıyor.

Gördüğüm en ilginç tuvalet İran’daydı. Şiraz’da kaldığımız otelin tuvaletinde bir köşede bizim “alafranga” dediğimiz bir klozet, tam ortada da alaturka bir hela taşı. Klozeti kullanmak isteyen, gecenin kör karanlığında hacet gidermeye kalkmışsa, hele ortadaki deliği unutmuşsa vay başına gelene! Ayağı birden boşluğa gelebilir; ayağındaki terliği düşürebilir; ayağını çıkarmaya çalışırken kendisi yere kapaklanabilir. Otel sahibine sorsanız her zevke göre tuvalet yaptırmıştır işte, daha ne?

Türkiye’den çıktığınızda doğuya da gitseniz batıya da gitseniz yokluğunu en fazla hissedeceğiniz şey, taharet musluğudur. Almanya, eski Yugoslavya, Yunanistan, Fransa, Hollanda, Belçika… Sonra Amerika, Avustralya… Gittiğim her yerde tuvaletlere de baktım hep. Taharet musluğu yoktu; ama hepsi çok temizdi. Dubai hava alanında, yere yakın bir musluk ve ucuna takılmış uzun bir hortum vardı yalnız. Kullanmaya kalktığınızda üstünüzün başınızın sırılsıklam olması işten değildi.

İnsanlar bunu niye akıl etmezler diye çok düşünmüşümdür. Alt tarafı bir boru çekeceksiniz tuvalete, elinizi kirletmeden altınızı suyla bir güzel temizleme şansına ulaşacaksınız. Gerçi bizdeki kimi beş yıldızlı otellerde, yabancılar alışık oldukları düzenin dışında bir şeyle karşılaşmasınlar diye, tuvaletlerin taharet musluksuz yapıldığını gazetelerden okumuştum. Buna da güldüm doğrusu. Taharet musluğunun, yabancıların bayılacakları bir icat olacağını düşündüğümden. Öyle değilmiş meğer. Altlarını ıslatan bir su, çok şaşırtırmış yabancıları. Bunu da Amerikalı konuklarım olduğunda öğrendim. “Nasıl ama! Bayıldılar bizim taharet musluklarına, değil mi?” diye alkışlanma umuduyla sorduğum sorulara olumsuz yanıtlar alınca. Doğru mudur bilmem; batı ülkelerinde kilise yasakladığı için takılmazmış bu musluklar. Hıristiyanlık, erotik bölgelere cinsel haz verebilir diye yıllar önce sakıncalı bulmuş ve yasaklamış bunları.

Taharet musluğunun bir Türk icadı olup olmadığını bilmiyorum; ama eğer biz icat etmişsek bunun gerçekten övünülecek bir icat olduğunu düşünüyorum. Ancak bu musluğun bizim tuvaletleri kurtarmaya yetmeyeceği de bir gerçek. Kim ne derse desin bir ülkenin uygarlık düzeyini en iyi gösteren şey, ne çok şeritli yollardır ne dev gökdelenler ne de çarşının pazarın lüksü, gösterişi. Sadece tuvaletler… Bence uygarlığın biricik ölçütü tuvaletlerin temiz pak olmasıdır.

   
sayfa başına dön
 

TANINMAK MI? TANINMAMAK MI?

Bir yazarın en çok merak ettiği, kitabının nasıl okunduğu, okurken neler hissedildiği, okurun yüzünde beliren anlam vb. şeylerdir. Günün birinde görünmez olup bunları gözlemek istemeyen yazar yoktur herhalde. Görünmez olmak değil; ama okurunun yüzündeki ifadeyi gözlemek fırsatı, çok okunan yazarların eline birçok kez geçmiş olabilir. Benim iki kez geçti. Türkçe “Off” ilk yayımlandığında Kadıköy vapurunda karşı sıralardan birinde, yüzü bana dönük oturan bir genç kızın elinde kitabımı görünce gözümü ondan ayıramamıştım. Ne yapacak? Gülümseyecek mi? Kitaptan gözlerini alıp denize, martılara bakmaya mı başlayacak? Yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesiyle elinden bırakacak mı kitabı? Pek bir şey olmadı. Kız kitabını güzel güzel okudu. Vapur iskeleye yanaşınca da kapattı, çantasına yerleştirdi, kalktı, yürüdü gitti.

Daha ilgincini yakın bir zamanda yaşadım. Bir konferans için Burdur Mehmet Akif Üniversitesi’ne çağrılmıştım. Antalya’ya uçakla gidecektim; havaalanında beni karşılayacaklardı; birlikte Burdur’a geçecektik. Uçakta cam kıyısındaki yerime geçtim, oturdum. Biraz sonra iki çift geldi. Bir çift benim yanımdaki koltuklara oturdu, öteki çift arka sıraya geçti. Uçak hareket eder etmez yanımda oturan genç kadın çantasından bir kitap çıkardı. Kocası: “Hemen mi başlayacaksın okumaya?” diye biraz da sitemle sordu. “Çok güzel yazıyor bu kadın.” dedi eşi yanıt olarak.

Elinde kitap gördüğüm herkesin ne okuduğuna bakmadan edemem. Göz ucuyla bakmaya çalıştım. Kadının eli kitabın üzerindeydi, pek bir şey göremedim. Biraz sonra kocasına kitaptan kimi bölümler okumaya başlayınca “çok güzel yazan bu kadın”ı iyice merak ettim. Fark ettirmeden tekrar göz attım. Kitap biraz tanıdık geldi; ama pek konduramadım. Yok canım, daha neler! Bu kadar mutlu bir rastlantı olur mu?

Biraz sonra dayanamayıp yine baktım. Aaa! Gerçekten benim bir öykü kitabımdı kadının elinde tuttuğu. Başımı bulutlara çevirip keyifle gülümsedim. Alabileceğim en güzel övgüyü almıştım. “Çok güzel yazan bu kadın” bendim. Beni sevindirmek için yüzüme karşı yapılmış bir iltifat değildi. Bu yüzden çok gerçekti, çok içtendi. Bu anın tadını çıkarmak için dönüp yeniden baksam mı? Dudaklarım fiyonk. Gülümsememi durduramıyorum. Dışarıdan biri görse bulutlara bakıp sessiz kahkahalar atan bu kadının aklından zoru olduğunu düşünecek.

Sevincim biraz durulunca aklıma o can alıcı soru geldi. Şimdi ne olacak? Hiç sesimi çıkarmayıp bu sevinci tek başıma yaşamaktan yanayım; ama ciddi bir sorun var. Havaalanında beni karşılayacak olanlar büyük olasılıkla üzerinde adımın yazılı olduğu bir karton taşıyacaklar ellerinde. Bu genç kadın, o kartonda yazılı adı görünce duraklamayacak mı? Kitabını okuduğu yazarla aynı uçakta geldiğini anlayıp o kişiyi, yani beni beklemeye başlamayacak mı? Hayranı olduğu yazarın uçakta hemen yanındaki koltukta oturan ve bulutlara bakıp bakıp gülümseyen o kadın olduğu ortaya çıkınca ne olacak? Yalancılık ille de doğru olmayan şeyler söylemek midir? Bir şey söylemek gerekirken susmak da yalancılık kapsamına girmez mi? Kendimi gizleyerek bir çeşit sahtekârlık yapmış olmayacak mıyım? Söylemeliyim o zaman? Peki; ama nasıl?

“Elinizdeki kitabın yazarı benim.” desem? Çok kendini beğenmişçesine bir laf bu! Olmaz. Üstelik , “Hadi canım. Siz mi? Şaka yapıyorsunuz herhalde.” diye inanmazlık gösterirse bir de kanıtlamaya mı çalışacağım o kişi olduğumu? “Kitabınızı imzalamamı ister misiniz?” desem? “Neden?” diye sorar. Biri, yanındaki kişinin kitabını niye durup dururken imzalamak istesin? “Şey, ben o kitabın yazarıyım da…” diye kem küm edeceğime adım gibi eminim.

Düşündüklerimin tümünden daha saçma bir şey yapıyorum. Çantamı açıp nüfus kâğıdımı çıkarıyorum ve gösteriyorum ona. Önce ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Sonra nüfusta yazan ismi görünce… Bir çığlık!

“Ay, inanmıyorum. Bakar mısınız yanımda kim oturuyormuş meğer!”

Bakıyorlar. Yalnız ön ve arka sıradakiler değil, bütün uçak bize bakıyor. Eyvah! Ne yaptım ben? Herkes bana bakıyor. “Kimmiş? Kimmiş?” diye sormalar başladı bile. Adım söylenecek. Birileri dudaklarını kıvırıp, “Tanımıyorum.” diyecek. O tanımadığına göre pek de önemli biri olmadığım sonucuna varılacak. Medya yıldızı değilim ki ben! Kendimi nasıl gizleyeceğim? Gözden kaybolmak, buharlaşıp uçmak istiyorum.

Açın pencereleri, bulutlara atlamak istiyorum.

 
sayfa başına dön
 

HASAN DAĞI… HASAN DAĞI…

Karlı buzlu sularından içeyim,
Var mı koyağında kar Hasan Dağı?
Kaldır dumanını gelip geçeyim,
Sana bergüzarım var Hasan Dağı!

Borcunu ödemeye niyeti olmayan açıkgözler, “Hasan Dağı’nın karı eriyince…” diye ödeme tarihi verirlermiş eskiden; çünkü Hasan Dağı’nın karı hiç erimezmiş. Şimdi Erciyes’in tepesindeki buz kütlesi için, eridiğinde kıyamet kopacağı yolunda söylentiler halk arasında hâlâ yaygınmış.

Nevşehir, Kapadokya Havaalanından Aksaray’a gidiyoruz. Erciyes’ten de söz ediliyor; ama Aksaray’ın dağı, Hasan Dağı. Yol boyunca bağlar, gök ekin görünümünde yemyeşil arpa, buğday tarlaları. Açık yeşil olanların arpa, koyu yeşillerin buğday olduğunu bu arada öğreniyorum. Sağ yanda tek kökten bir kucağı dolduracak büyüklükte buketler yapılabilecek sapsarı çiçekler; sol yanda mor, turuncu, kırmızı, mavi, eflatun renkte ötekiler… Gümüşlü yeşil yapraklarıyla söğüt ağaçları, kavaklar ve adını bilmediğim başka ağaçlar… Beni havaalanından alıp Aksaray’a götüren iki genç, Hasan Dağı’ndan ve Aksaray’dan söz ederken çok heyecanlılar; birinin sözünün bitmesini bekleyemeden öteki atılıyor. Hasan Dağı, en son beş bin yıl önce patlamış; bu patlamanın sonunda Ihlara Vadisi ve Güzelyurt oluşmuş. Ihlara Vadisi’nin adını Aksaray’dan daha çok duyduğuma eminim. 14 km. uzunluğunda bir vadiymiş Ihlara ve güzel haber: Konuşmacı olarak katılacağım toplantı bittikten sonra Ihlara Vadisi’ni ve Güzelyurt’u görmemiz sağlanacakmış.

Çocukluğumuzda öğrendiğimiz 67 vilayete ilk eklenen Aksaray olduğu için, otomobillerdeki plaka numarası 68. Aslında eskiden de ilmiş Aksaray. Kurtuluş Savaşı’nda şehrin ileri gelenleri halife yanlısı oldukları ve savaşa katkıda bulunmak istemedikleri için İsmet İnönü tarafından ilçe yapılmış.

Aksaray’dan söz ettiğinizde pek çok kişinin aklına, İstanbul’un semti olan Aksaray gelir. Bir semtin bir ilden daha ünlü olması acıklı aslında. “Yok, o değil.” dediğinizde de “Niğde Aksaray mı?” diye sorulur genellikle. Oysa Aksaray Tansu Çiller zamanında, 1989’da il olmuş; yani 20 yıldır il; ama hâlâ kendini tanıtma; daha doğrusu tanıtamama sancılar çekiyor.

Ana gelir kaynağının tarım ve hayvancılık olduğunu, “teşvik” kapsamına alınmasından sonra sanayi alanında da pek çok atılım yapıldığını anlatıyor gençler. Bense yakınından geçtiğimiz köylerin, kasabaların adlarını not ediyorum durmadan. Refik Halit Karay’ın Anadolu’daki köy adlarına hayranlığını anlatan bir yazısını okuduğumda ortaokuldaydım; ama o zamandan beri, ilk kez gittiğim yerlerde rastladığım yerleşim yerlerinin adlarına bakmayı ihmal etmem. Buradaki adlar da çok güzel: Tatlıca, Pörnekler, Acıgöl, Saklısaray, Gülşehir, Tuzköy, Karacaören, Süleyman Höyüğü… Az önce geçtiğimiz köyün adını öğrenmek isteyince gençler köyün adıyla birlikte öyküsünü de anlatıyorlar. Bağdat Fatihi Genç Osman’ın köyüymüş burası; bu yüzden onun adını taşıyormuş.

Kayıkçı Kul Mustafa’nın mıydı, okuttuğum edebiyat kitaplarının birinde “Genç Osman Destanı” adlı bir şiir vardı. Öğretmenliğimin ilk yılında, sınav sorusu olarak destanın ilk dörtlüğünü açıklamalarını istemiştim öğrencilerimden.

İptida Bağdat’a sefer olanda
Atladı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar kaptı sancağı
İletti, bedene dikti Genç Osman.

Öğrencilerden biri, “beden” sözcüğünün “kale” ile olan ilişkisini keşfedemeyip son dizeyi şöyle yorumlamıştı: “Sancaktar vurulunca Genç Osman sancağı kaptı ve vücuduna sapladı.”

Aklımdan geçenleri gençlerle paylaşmama gerek yok; onlar bana coşkuyla kendi yörelerini anlatırlarken ben, kim bilir kaçıncı kez bu eski anıya gülümsüyorum.

İçimde bir heyecan, bir heyecan… Sonunda Ihlara Vadisini göreceğim, Güzelyurt’u gezeceğim, Aksaray’ı yalnızca İstanbul’un bir semti sananlara biraz da acıyarak bakacağım.

 
sayfa başına dön
 

ORDU’NUN DERELERİ

Bu yollardan tam yirmi beş yıl önce geçmişim. Trabzon’a giderken ve dönerken, birkaç kez… Aslında geçtiğim, bu yol değildi. Karadeniz sahil yolu yapılmamıştı daha; ben de zaten sürgün olarak gidiyordum Trabzon’a. Öyle çevreme bakacak, gördüklerimi sakin kafayla değerlendirecek durumda değildim. Uyku mahmurluğuyla –öyle ya, İzmir’den akşamüstü bindiğim otobüs sabahın erken saatlerinde geçiyordur Ordu’dan, tam uykunun bastırdığı saatlerde, ben de yarı aralanmış gözlerle bakıp– “Demek Ordu burası...” demişimdir. Bu sürgün yolculuğunu uzun uzun anlattığım “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?” adlı romanımda Ordu izlenimlerini kısa tutmamın nedeni bu olsa gerek. “Ne kadar çok viraj var. Tehlikeli virajlar; yine de tehlikesini unutturacak bir güzellik yaratıyor. Her viraj, harika bir tablonun perdesini açıyor sanki. Bir yanda beyaz, mor, en çok da sarı çiçekleriyle yeşerme ve çiçeklenme çılgını bir doğa, öbür yanda köpük köpük beyaz dalgalarıyla yeşil - mavi bir deniz. Ve Ordu, kocaman caddeleri, büyük apartmanları ile rahat, ferah bir yerleşim alanı.” demişim yalnız. Demek Ordu, 1984 yılında bile ferahlık duygusu veriyormuş insana. Şimdi de öyle, temiz ve ferah. Yeşil, aynı yeşil; doğa, kendisine bakan göze, aynı cömertlikle canlılık ve coşku aşılıyor. Yollar değişmiş bir tek. Döne kıvrıla gitmiyor. Çift şeritli bir yol, önüne çıkan dağları delerek, Türkiye’nin en uzun tünellerinden geçerek ilerliyor.

O yıllarda da Karadeniz’in turizmden hak ettiği payı alamamasından söz edilirdi, yine ediliyor. Yaz mevsimi kısa sürdüğü, yağmurlar yazın da ansızın bastırabildiği, bölgede denizden yararlanılması güç olduğu için, insanlar tatillerini geçirmek için Karadeniz’i pek yeğlemiyorlar. Bu gidişimde tanıştığım Ordululardan biri anlatıyordu. Tatillerini geçirmek üzere Ordu’ya çağırdığı arkadaşları yalnız tatilin ilk gününde denize girebilmişler; sonraki günlerini yağmurun dinmesini bekleyerek, kurdukları kamp çadırında kâğıt oynayarak geçirmek zorunda kalmışlar. “Kâğıt oyunlarında epeyce ilerlediler ama.” derken gülümsüyordu anlatan. Gülümseyişinde çaresizlikten çok, “Karadeniz bu! Yapar yapacağını.” diyen bir bağışlama, bir sevecenlik vardı. Trabzon’da da dikkatimi çekmişti. Karadenizliler, hırçın yaradılışlı; ama çok sevilen bir ağabey gibi söz ediyorlar Karadeniz’den. Denizin hemen kıyısına gösterişli bir ev diken, çiçeklerle donattığı bahçesini denizden koruyacak duvarlar çeken kişiye, Karadeniz’in bu kadar yakınına sokulmaması gerektiği hatırlatıldığında söz dinlemediği; ama kışın Karadeniz’in, duvarlarıyla birlikte bahçenin tamamını alıp götürdüğü anlatılırken, “Karadeniz affetmez kardeşim.” deyişleri hâlâ aklımda.

Tatil denince niye ille de denize girmeyi anlıyoruz ki! Yaylaları var Karadeniz’in. Yazın en bunaltıcı aylarında hırkanızı, şalınızı, ceketinizi yanınızdan eksik edemeyeceğiniz yaylalar… Ordu’nun da başı dumanlı dağlara tırmanılarak ulaşabilecek pek çok yaylası varmış. Perşembe Yaylasının deniz düzeyinden yüksekliği 1 500 metreymiş örneğin. Her yıl temmuz ayında yayla şenlikleri yapılırmış burada. Yarışmalar, halk oyunları, konserler, güreşler, at yarışları… Denizden 1 850 metre yükseklikteki Çarşamba Yaylası’nda motel, lokanta, piknik alanları, hatta çarşı, pazar bile varmış. Kızılağaç, Beyağaç, Kıyıyurt, Çukuralan yaylaları Yeşilce - Topçam beldelerine bağlı yaylalarmış. Yalnız yaylalar mı? Kaplıcaları da varmış Ordu’nun; doğal güzellikleri ve tarihi güzellikleri de… Samsun - Ordu karayolu üzerindeki Yason Burnu, “görülmeye değer güzellikte” diye anlatılıyor. Burundaki 1869 yılında yapılan kilise onarılmış ve ziyarete açılmış. Ordu’nun içindeki, tamamı kesme taştan yapılmış eski kilise, şimdi Taşbaşı Kültür Merkezi olarak ziyaretçi beklemekteymiş. Bolaman Kalesi ve bölgenin sivil mimarlık örneği olarak kabul edilen çift cumbalı ahşap konak da öyle. Ünye Kalesi’nin de 2 500 yıllık geçmişi varmış. İçinde tarihi dehliz ve su sarnıcı bulunan Kurul Kaya Yerleşmesi il merkezine yalnızca 13 km. uzaklıkta bulunmaktaymış. 1896 yılında Paşaoğlu Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan Paşaoğlu Konağı, şimdi Etnografya Müzesi olarak hizmet görüyormuş. Hep “mış, miş” diye anlatıyorum; çünkü bir iş gezisi nedeniyle gittim Ordu’ya. Keşke zamanım olsaydı da anlattığım bunca yeri görme fırsatı yakalayabilseydim. Ama yalnızca Boztepe’ye çıkabildim; oradan Ordu’ya baktım ve bol bol fotoğraf çektim

Bir de Ordu’nun, ünlü türküde kara yosun bağladığı söylenen derelerini sordum. Anadolu’nun birçok yerinde kuruyan dereler Ordu’da şırıl şırıl akıyor gerçekten. Karadeniz’in dinmek bilmeyen yağmurları, denize girilmesine izin vermiyor belki; ama her yanı yemyeşil, bu dereleri yaz günü bile akar durumda tutan da o yağmurlar işte. Kızmak yerine şükretmeli değil miyiz o yağmurlara? Tatilden ille de denize girmeyi anlamaktan da vazgeçebiliriz. Yeşilde gözlerimizi dinlendirmek, kaplıcalarda canlanmak, dirilmek, tarihle buluşmak; o yaz yağmurlarında kısa yürüyüşler yapıp enikonu ıslanmak da tatil kapsamına girmez mi? “Oksijen Diyarı” diye adlandırılan Ordu’da sanata, tarihe, spora, kültüre yaşam veren oksijen, canına can katacağı konukları bekliyor.

 
sayfa başına dön
 

O ZATEN BİLİYOR–DUR

Dışarı bakmıyordum; masamın başında, bilgisayarımın karşısındaydım. Birden pencereden irice bir gölgenin geçtiğini fark ettim. Sanki büyük bir kuş karaltısıyla bir an pencerenin önünde kanatlarını germiş, sonra da uçmuş gitmişti. Zaten zor yazan bir yazarım, bunu fırsat bilip hemen kalktım yazının başından. Büyük olasılıkla bir şey olmamıştı; ama dedim ya, yazmaya kısa bir ara vermek için bulunmaz bahaneydi. Bir şey olmadığını sanmakla yanılmışım. Aşağıda, bahçede bir şeyle oluyor. Apartmanın duvarına dallarını yaslamış kocaman ağaca bir merdiven dayanmış; bizim kapıcı merdivenin tepesinde, ağacın alt dallarını kanırta kanırta kesiyor. Aşağıda, sonradan bahçıvan olduğunu öğrendiğim işlik gömleği giymiş bir adam merdiveni tutmakta. Sitenin görevlilerinden birkaç kişilik bir seyirci kadrosu bile oluşmuş. Onlar da görevlerini yapıyorlar: seyrediyorlar. Ağacın altı, kesilmiş dallarla kaplanmış, toprağın rengi görünmüyor. Üst üste yığılmış kocaman dallar koyu yeşil bir tepe oluşturmuş.
“Ne yapıyorsunuz siz?” bağırmışım birden. Sitede, apartmanda ne olup bittiğiyle hiç ilgilenmeyen benim böyle telaş içinde pencereden bağırmama pek şaşan kapıcı ne diyeceğini bilemedi önce. Testereyi öbür eline aldı. Yorulan kolunu silkeleyip dinlendirmeye çalıştı. Sonra her gün yaptığı işmiş gibi doğallıkla açıkladı.
“Ağacı kesiyoruz.”
“Delirdiniz mi siz?” dedim. “Kocaman ağaç kesilir mi?”
“Hocam emir böyle. Biz emir kuluyuz. Yönetim emretti, biz de keseceğiz?”
“Peki, burada oturanlara sorulmaz mı hiç? Bu ağacı keseceğiz, razı mısınız, siz ne dersiniz denmez mi?” dedim.
“Zaten alt kattakiler şikâyetçi olmuşlar.” diye bahçıvan söze girdi.
“Ağaçtan mı şikâyetçi olmuşlar? Ne yapmış onlara bu ağaç?”derken iyiden iyiye kızmaya başlamıştım. Benzer bir olayı iki yıl önce yaşamıştım çünkü. Çalışma odamın penceresine kocaman dalını dayamış bir ağaç vardı. Pencereyi açtığımda o koca dal odanın içine dalardı. “Gel bakalım davetsiz misafir” diye basbayağı söyleşirdim onunla. Pencereden başını uzatmış, içeriyi gözleyen meraklı ve capcanlı bir komşuydu. Rüzgâr varsa ağacın öteki dalları gibi o da nazlı nazlı sallanır, baharı, yeşili, rüzgârı içeri taşırdı. Yaz dönüşü yerinde bulamadım. Birilerine hesap sormaya kalkmak da işe yaramazdı. Yoktu işte, kesilmişti.
O ağacın olduğu köşeyi gösterdim.
“Orada da bir ağaç vardı. Onu da kesmiştiniz.” dedim. “Ne istiyorsunuz bu ağaçlardan siz?”
Kesilen ağacı hatırlayan çıkmadı ya da hatırlamak işlerine gelmedi.
“Bu ağacı kesmenin adam öldürmekten farkı yok.” diye atağı sürdürdüm. “Kaç yılda bu boya geldi bu ağaç farkında mısınız? Herkes ağaç dikmeye çalışır, siz koca ağacı acımadan kesiyorsunuz.”
“Köyde olsa ceza yazarlar.” dedi bahçıvan. Bahçıvan olduğunu da o ara öğrendim zaten. “Sen ne biçim bahçıvansın. Engel olacağına yardım ediyorsun.” diye azardan onun da payını verdim, sonra adamın söylediği şimşek çaktırdı kafamda.
“Burada ceza yazmazlar mı sanıyorsunuz? Ben de sizi şikâyet etmezsem…” diye bir gözdağı verdim. Hatta abarttım da biraz. “Gelip kendimi o ağaca zincirleyeceğim. Bakalım kesebiliyor musunuz?” deyince duraksadılar. Yeniden “emir kuluyuz” lafları edilmeye başlandı. Emri verenin telefonunu öğrendim. Derhal telefon… Adama da en dokunaklı sözler, tehditler… “Biz de çevreciyiz hanımefendi” gibi laflar etti yönetici. Yok efendim, kökleri bahçe katının fayanslarını kaldırmışmış, dalları birinci katı karartıyormuş. Zaten çam da değilmiş ağaç. Ağacın türü umurumda bile değildi. Ağaçtı işte. Büyümesini an an gözlediğim kocaman bir canlıydı. Ben işe karışıncaya kadar alt dallar zaten gitmişti. Karartacaksa benim evimi karartacaktı, benim de bundan hiçbir şikâyetim yoktu. Ayrıca sitede apartman duvarlarına çok daha yakın dikilmiş ağaçlar vardı, onlar kaldırmıyordu da fayansları, bizim gariban ağaç mı kaldırıyordu? Hem bahçedeki fayansların tümü yerli yerindeydi, bakınca görünüyordu işte. Hiçbirinde ne kalkma vardı ne inme.

Daha sonra anlattı kapıcı. “O hanım var ya,” demiş benim için. “Gazetede yazıyor. Ya ben ağacı keserken resmimi çekip gazetelere verirse ne olacak? Ben de sizin kestirdiğinizi söylerim mecburen.”

Yöneticinin benim telefonumla mı ikna olduğunu, kapıcının usul usul verdiği gözdağıyla mı yola geldiğini öğrenemedim. Ama ağaç kurtuldu. Şimdi ne zaman göz göze gelsek selamlaşıyoruz. Başına kakmak gibi olur diye hayatını kurtardığımı söylemiyorum. Gerek de yok. O zaten biliyordur.

 
sayfa başına dön
 

YAZARA BENZEMEYEN YAZAR

Yıllar önce benimle tanışmak isteyen bir okuruma –nereden aklıma geldiyse– beni zihninde nasıl canlandırdığını sormuştum. Televizyonda pek göründüğüm yoktu o zamanlar; zaten televizyon olarak da siyah beyaz yayın yapan TRT televizyonundan başka kanal yoktu. Telefondaki genç hanım beni düz siyah saçlı, uzun boylu, ince yapılı, yeşil gözlü biri olarak hayal ettiğini anlatmaya başladı. Bu hayali duyar duymaz “Yok, tanışmayalım.” dedim hemen. Nasıl demeyeyim ki hayalinde çizdiği kişiyle uzak - yakın hiçbir benzerliğim bulunmamaktaydı. Saçlarım siyah değil, kumral; düz değil, kıvırcık; boyum uzun değil, kısa; yapım ince değil, kalın; gözlerim yeşil değil, ela. Birini bile tutturamaz mı insan? Şimdi ben nasıl “Tanışalım.” diyeyim bu okura? Kıyamam ona. Öyle bilsin beni. Onun hayali benim gerçeğimden çok daha güzel çünkü.

Şimdi arada bir tanıyanlar çıkıyor. Bir keresinde tam karşıdan gelmekte olan iki kadından biri, başını kaldırıp karşısında beni görünce, “Aa! Yazar!” diye küçük bir çığlık atmıştı. İki yıl kadar önce, bir otobüs durağında, beni tanıdığını gülümseyen bakışlarından anladığım bir hanım, yanıma sevinçle yaklaşırken parmağını bana doğru uzatıp “Ferzan Özpetek değil mi?” diye sormuştu. “Değil.” dedim yalnız. “Ferzan Özpetek yönetmen, ben yazarım. O İtalya’da yaşıyor; ben burnunun dibindeyim. O erkek, ben kadınım.” diyemedim. Tanımasına tanımıştı da adları karıştırmıştı. Olur o kadar. Geçenlerde de bir bankanın kapısında karşılaştığım bir hanım, “Sizsiniz değil mi? Çok sevindim. Yazılarınızı her hafta okuyorum.” dedi. Adımı söylemeye hiç yeltenmediği için karışıklık çıkmadı. Cumhuriyet’in Kitap ekindeki yazılarımı kastediyordu. Anlaştık; ayaküstü tanışmış bile olduk.

Hayatımda iki de “tanışamama” olayı var. Yıllar önce İzmir’de bir yere para gönderirken adımı söylediğimde veznedeki adam, “Bu adda bir de yazar var.” demişti. Soyadımı ilk duyuşta anlayan, tek solukta söyleyen pek az kişi çıkar. Genellikle heceleyerek söylerler; üçüncü ya da dördüncü hecede de soluklar kesilir. Veznedar adımı soyadımı anlamakta, yazmakta zorlanmamakla kalmamış; üstelik beni tanımıştı, öyle mi? İnanılır gibi değildi; ama çok hoştu. Kısa bir tereddüt geçirdim. O dediği yazarın ben olduğumu söylese miydim; yoksa sesimi çıkarmasaydım, adam da beni başka biri sanmaya devam mı etseydi? Saniyeler içinde dürüst davranmam gerektiği kararına vardım. Adamın sözünü ettiği yazar benden başkası olamazdı; çünkü adım neyse de soyadımın benzerini Türkiye sınırları içinde bulmak epeyce zordu. Alçakgönüllülük gösterip yavaşça, “Benim.” dedim. Bu durumda beklenen, adamın oturduğu yerden doğrulup, elini uzatması, “Aaa! Çok memnun oldum.” gibi bir şeyler söylemesi, tanışma heyecanı göstermesi, değil mi? Adam oturduğu yerden doğruldu doğrulmasına; ama eğildi, ayaklarımdan başlayarak tepeme kadar süzdü beni. Sonra sakince yerine oturdu. Yüzüme bakmaya bile gönül indirmeden, “O, erkek.” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim artık. Adam sözünü ettiği yazarın ben olmadığımdan o kadar emindi ki bana söyleyecek bir şey kalmamıştı. Arkamdan neler demiştir diye çok düşündüm sonraları. “Kadındaki cesarete bak yahu!” demiştir. “Kendini yazar sanıyor; üstelik bir erkek yazarın yerine geçmeye kalkıyor.”

İkincisi de şu: Şimdi oturduğum evin aidatlarını gidip inşaat şirketine ödemem gerekiyordu. Parayı alıp makbuzu kesen sekreter, “Kiracınız yazarmış, değil mi?” diye sordu bir gün. Ben de bir an bile tereddüt etmeden, “Yo, evim kirada değil.” dedim. Doğruydu, evim boştu; oraya taşınmak için hazırlığımı sürdürmekteydim; bir - iki ay içinde de taşınacaktım. Günler değil, haftalar; belki de aylar sonra bu “kiracı - yazar” sorgulamasının nereden çıktığını düşündüğümde birden zihnim aydınlandı. O günlerde çok okunan gazetelerden birinde benimle yapılmış bir röportaj yayımlanmıştı. Röportajdaki isim, birilerine tanıdık gelince firmada konuşulmuş olmalı. Sekreterin de kulağına buradan çalınmış besbelli. Ama karşısındaki kırık dökük kadına bakıp “Bunun yazara benzer yanı yok. Demek ki aidatını ödediği bu evin sahibi ya da kiracısı olan başka biri var; yazar olan da o.” diye düşünmüş. Ancak daha garip olan, benim yazar olduğumu hiç mi hiç hatırlamamış olmam. Düşünüyorum da sekreter kıza, “Kiracım falan yok; yazar olan benim.” demek aklımın ucundan bile geçmemişti. Anlaşılan, yalnız başkaları değil, ben de kendimi yazara pek benzetemiyorum.

 
sayfa başına dön
 

ÖZGÜR KADINLARIN TUTSAKLIĞI

Bir kadınlar günü daha geldi geçti. Kimi kadınlara hediyeler verildi, kimileri dayak yedi. Özellikle iki tanesinin yediği dayak, tam da 8 Mart’ta ve sokak ortasında olduğu ve görüntülendiği için, daha çok ilgi çekti. Evlerinde olağan dayaklarını yiyenleri kimse görmedi, seslerini de duyan olmadı. Zaten onlar 8 Mart’ın kapsama alanı dışındalar. 1857 yılında New York’lu dokuma işçisi kadınların daha insanca bir yaşam isteyerek, eşitsizliğe ve ayrımcılığa karşı sürdürdükleri özgürlük mücadelesini onlara anlatan olmadığı gibi, birtakım hakları olduğu da kimse tarafından söylenmedi.
Peki, ya Dünya (Emekçi) Kadınlar Günü’nü bilen, kutlayan kadınlar, eşitlik ve özgürlük isteğinde içten midirler? Hakkı olduğunu bilmek, o haklara kavuşmak istemeyi gerektirmez. Haklarının farkında olan pek çok kadın da özgürlük talebini dillendirmemekte zaten. Var olan konumuna zarar vereceği endişesi taşıdığından, elde edeceği özgürlükle ne yapacağını bilemediğinden, yapayalnız ve mutsuz olacağına, özgürlük talebinden vazgeçmeyi daha akıllıca bulduğundan… Aslına bakarsak en özgür görünen kadınlar bile pek çok baskı altında değil mi?

Televizyonun en ciddi programlarından ana haber bültenlerinde bir manken, bir model görüntüsüne eşlik eden sesleri nasıl da kanıksamışızdır. “Dünyaca ünlü modeller nefesinizi kesecek.” dendiğinde, “siz” diye kendilerine seslenilmediğini her kadın bilir. “Bu modeller yürekleri hoplatıyor.” dendiğinde kadınların yüreği değildir hoplayan. “Ayağınızı yerden kesecek” ya da “içinizi ısıtacak” diye verilen görüntülerin kadın türü üzerinde herhangi bir fiziksel değişiklik yaratmayacağına de eminiz. Ama bütün bu söylemin gerisinde kadınlara verilen bir mesaj yok mudur aslında? Siz de “erkeklerin” ayağını yerden kesmek, içini ısıtmak, yüreğini hoplatmak istiyorsanız bu modellere, mankenlere, “star”lara benzemek zorundasınız. Şampuan, saç boyası vb. ürünlerin reklamında, “Kendinizi star gibi hissedeceksiniz” denmesi boşuna mı? İşte bu, kadınlara gösterilen “kendini star gibi hissetmek” hedefi, çok külfetli, çok masraflı, çok tutsak edici bir yolculuğa sürüklemekte kadınları. Çirkin, şişman ve yaşlı olma haklarının tümünü elinden almakta.

On yaşından altmış yaşına kadar, kadın türünün tamamı güzel olmak zorunda. “Çirkin kadın yoktur; kendisine bakmayan kadın vardır.” sözü, kimsenin karşı çıkmadığı bir özdeyiş olarak benimsendiği sürece hiçbir kadının çirkin olma özgürlüğü yoktur. Doğuştan güzel olma şansına ulaşmış olanların işi kolay, ya ötekiler?

“Bir dirhem yağ, bin ayıp örter.” sözü tarihe karışalı çok oldu. Eskidenmiş o, “İyisin maşallah, kilo almışsın.” iltifatları. Aynı laflar şimdi bir kadına söylendiğinde ağır hakaret yerine geçmekte; söyleyeni de rahatça “densiz” sınıfına sokmakta. Kilo sorunu olmadığını düşünen kadın kaldı mı yeryüzünde? ”Fazla kilolarınızdan kurtulun” ya da “Kilo sorununa son” gibi anonslar, kilolu kadınlara yapılmış ağır baskılardan sayılmalı. Her kadın, hiç değilse birkaç kilo, (hatta kimileri köftelik kıyma ölçüsü gibi: 400 gram, 250 gram) fazlası olduğunu düşünür oldu. Neye ya da kime göre fazlamız var? Yanıt açık: yeni tabirle, “sıfır beden” diye nitelenen mankenlere, modellere göre. İyi de, “Biz manken değiliz, olmaya da niyetimiz yok.” diyemiyoruz hiçbirimiz. Dün denecek kadar yakın bir zamana kadar sağlık belirtisi sayılan kilolar, şimdi hastalık gibi görülüyor. Oysa sağlığı bozulan herkesin hızla kilo kaybettiği gerçeğinden kalkarak kilo alabiliyor olmayı, pekâlâ sağlık belirtisi sayabiliriz. Hastalıklar önce o “fazla” diye yakınılan kiloları almakla işe başlıyor; aldıkları arasına “can”ı da kattığında işini bitirmiş oluyor.

Kadınların, yaşlılığını rahatça yaşama özgürlüğü de yoktur. Şakakları beyazlamış erkekler pek makbuldür de saçları ağarmış kadın ya kendisine bakmadığı için ayıplanır ya da arkasından dedikodusu yapılır. “Ay, yazık! Çok yaşlanmış!” diye kendisine acınmasını göze alamayanlar zaten gerdirme, çektirme, doldurma gibi pek çok yöntemle giden yılları geri getirmeye çalışmak zorunda bırakılır.

Bunlar tutsaklık değil mi? Özgür kentli kadının, kurtulmayı aklının ucundan bile geçirmediği tutsaklıkları…

 
sayfa başına dön
 

YENİ BİR YIL = YENİ BİR YAŞ

Bana bir yabancının “teyze” diye ilk kez seslendiğinde yirmi yaşımda bile değildim. Ama hafifletici nedenlerim vardı. Düz saçlar moda olduğu ve henüz fön makinesi icat edilmediği için biz kıvırcık saçlı kız takımı kafamızı ütü masasının üzerine yatırır, saçlarımızı çamaşır gibi ütülerdik. Ütülenerek düzleştirilmiş saçlar kuru havalarda düzlüğünü saatlerce sürdürürdü; ama yağmurlu havalarda işler değişir; havadaki nemi hisseder etmez derhal eski doğal görünümüne kavuşur, kıvrılır giderdi. Olay günü yağmurlu bir gündü ve ben saçlarımı biraz daha koruyabilmek için, başımı teyzeler gibi, bir eşarpla örtmüştüm. Bağışlatıcı bir başka neden de bana seslenenin, okulumuzun hemen yanındaki Çapa Psikiyatri Kliniği’nde tedavi gören hastalardan biri olmasıydı. Bu “teyze” lafı canımı acıtmadığı gibi, aklıma geldikçe güldürdü beni. Hem de yıllarca. Birilerinin bana “teyze” değilse de “abla” diye seslenmeye başlamasına kadar. Tam “abla”ya alışıyordum ki tezgâhtarlar, pazarcılar, genç kızlar, genç erkekler, hatta benim rahatça “amca” diyebileceğim yaşını başını almış adamlar “teyze” diye seslenmeye başlamasınlar mı?

Sinirlenmediğimi söyleyemem. En azından başlarda… Sonra sonra alıştım. Yaşlanmak kaçınılmazdı ve insanlar yaşlandıkça çevrede yapay akrabalık bağları kuranların çıkması doğaldı. Yaşlanmanın kadını rahatlatıcı yanını fark etmem biraz zaman aldı. Ama o zamanın sonrasında fark ettim ki yaşlanmak o kadar da kötü değildi aslında. Belli bir yaştan sonra sokaklarda rahatça dolaşma hakkına sahip oluyordunuz. Yaşlanmak özgürleştiriyordu kadını. Sokakta size laf atan olmuyordu artık. Delici bakışlarıyla sizi süzenler azalıyordu. Belediye otobüslerinde, dolmuşlarda kimse sizi sıkıştırmaya kalkmıyordu.

Yaşlanmanın nimetleri giderek arttı. Giderek; yani yaşlandıkça… Otobüste yer verenler çoğaldı. Kuyruklarda bir çeşit öncelik kazanmalar başladı. Sizi hiç tanımayanlar bile saygıya benzer bir duyguyla yaklaşıyorlardı yanınıza. Otobüse binerken, vapurdan inerken birileri ellerini uzatmaya, inmenize ve binmenize yardımcı olmaya çalışıyordu. Neye davransanız çevrenizdekilerin arasından yardımınıza koşanlar çıkıyordu. Kaldırmanıza, çekmenize, itmenize destek olanlar çoğalıyordu. Bu arada birden fark ediyordunuz ki artık oynadığı top ayağınızın önüne düşen çocuk da “Teyze topumu verir misin?” diyordu; sizinle yaşıt görünen adamlar da “Teyze ne istedin?” diye soruyorlardı. İnsan aynaya bakmadıkça abla gibi mi, teyze gibi mi göründüğünü bilemiyor ki! Birilerinin durmaksızın yaşınızı anımsatması niye gerekiyor? Yardımların arttığına sevineceğime “teyze” diyenlerin çoğalmasına üzülürken aklımdan hep aynı şeyi geçiriyordum. “Teyze” diyen pazarcılara, satıcılara, hiç olmazsa bir kez, “Annene selam söyle.” diyecektim. O büyük olasılıkla “Annemi tanıyor musun teyze?” diyecekti. Yine “teyze” diyecekti; ama bana da “E, kardeş olduğumuza göre tanıyor olmam gerekmez mi?” deme fırsatı verecekti. O anlasa da anlamasa da ben taşı gediğine koymuş olacaktım böylece; ferahlayacaktım. Aklımdan çok kez geçirdim bunu; ama bir türlü yapamadım. Ben ne zaman söylesem, kime söylesem diye düşünedururken “Anne!” diyenler türemez mi? Önce umursamadım; ama giderek çoğaldılar. Yalnız satıcılar, pazarcılar değil, taksi şoförleri bile, “anne” diye seslenmeye başladı. Bunun nasıl ilerleyeceğini çok iyi biliyorum artık. Yavaş yavaş çoğalacaklar. Sonra bir bakacağım ki herkes “anne” der olmuş. Teyze diyenlere karşı bir çeşit savunma geliştirmiştim. Annelerinin hatırını soracak ya da annelerine selam gönderecektim. O aval aval bakınırken ben bütün “teyze” diyenlerden öcümü almış olacaktım. Daha bunu bile yapamadan anne diyenlere hazırlıksız yakalandım. Onlara karşı çok çaresiz hissediyorum kendimi. Babalarına selam göndermeyi düşünüyorum; ama bu da pek yakışıksız kaçacak canım.

 
sayfa başına dön
 

HAYAT GÜLSÜN SANA

Çağan Irmak’ın “Issız Adam” filmini görmedim; ama bu filmle yeniden ünlenen ezgiyi, “Anlamazdın” adlı şarkıyı duymayan kalmadı. Şarkı her yerde çalınmaya başlayınca düşünmeden edemedim. Bu şarkının otuz beş yıl sonra, yeniden ve bu kadar sevilmesini sağlayan şey neydi? Dünya müziğinin her türünü bilen ve dinleyen gençler (Öyle ya sinema izleyicisi genellikle gençlerden oluşuyor; daha yaşlı kuşak –bencileyin– filmin televizyona “düşmesini” bekliyor.) bu şarkıda ne buldu da şarkıyı uyuduğu yerden uyandırıp cep telefonlarına indirdi, beğendi, ezberledi, söylemeye başladı? Film güzel (dir kuşkusuz), ses güzel (Ayla Dikmen’in billur sesi); ama beni en çok ilgilendiren, sözler. Herhalde sözleri de çok etkili olmuştur şarkının bu kadar sevilmesinde. Böyle düşününce 1970’lerin şarkılarıyla bugünün popüler şarkılarının sözlerini karşılaştırma gereği duydum. O şarkılarda ilk saptadığım özellik, çocuksu bir içtenlik, bir saflık oldu. Sözgelimi aşktan çok çekmiş birinin duygularını ifade etme biçimi, “Artık sevmeyeceğim / Bütün kabahat benim” diye yansıyordu şarkının sözlerine. Bir zamanlar âşık olduğu kişiye küfretmiyor; suçu kendisinde arıyordu. Sevgilisi olmadığından içinde bir burukluk hisseden, duygularını, “Bu ne dünya kardeşim seven sevene / Bu ne dünya kardeşim böyle / Bir garip buruk içim bilmem ki niye / Belki de sevdiğim yok diye” biçiminde dile getiriyordu. Aradığı sevgiliyi bulan ise zıp zıp zıplayıp sevinç çığlıkları atabiliyordu: “Oldu en sonunda oldu bim bam bom / Rüyalarım gerçek oldu bim bam bom / Duyduk duymadık demesin hiç kimse / İşte ilan ediyorum herkese // Oh oh oh çok şükür dostlar / Benim de artık bir sevgilim var / Hırsından çatlasın düşmanlar / Şimdi benim de bir sevgilim var”.

“Sevmek, sevda, aşk, sevgili” sözcükleri şimdiki kadar eskitilmemişti galiba. “Sev kardeşim” öğüdü verilen şarkıda, bugünün gençlerine çocuksu gelecek masum isteklerde bulunuluyordu: “Bak kardeşim / Elini ver bana / Gel kardeşim / Neşe getirdim sana / Al kardeşim / Ye, iç, gül, oyna // Sar kardeşim / Kolunu boynuma / Sev kardeşim / Canım feda yoluna / Tap kardeşim / Tüm insanlara”

Bu şarkıları bugün dinleyen gençlerin, şarkı sözlerini hiç inandırıcı bulmayacakları açık. İşte onlardan biri… Söylediklerini internetten, imlasını azıcık düzelterek aktarıyorum:

“Hadi lan! Aşkmış meşkmiş, seviyormuş, yok gelmezsem yolumda ölüyormuş. Ya sen çocukluğunda çok masal dinledin ya da ben soğumuşum insanlardan. Ya sen çok seviyorsun yaşamayı ya da ben soğumuşum yaşamaktan. Boş ver. Düşünme öyle kara kara. Bu devirde aşk da para, meşk de para.”

Gence bunları söyleten, kuşkusuz, “bu devirde” dediği günümüzde geçerli olan her türlü koşul… Ama şarkıların hiç mi payı yok? Bakın, gencin söyledikleriyle günümüzün popüler şarkılarının içeriği nasıl da örtüşüyor: “Aşk için ağlayamam / Senden ayrılıyorum diye karaları bağlayamam”. Öğüt veren bir başka şarkı şöyle diyor: “Bıraktı mı hadi ya üzülme be abi ya / Hayat kısa tabi ya yürü başka kız mı yok / Sevmeyiversin bas git taksit taksit”. Sevgilisine, “Allah belanı versin / Allah seni kahretsin” diyen de var; ama bu kadar sivri çıkışlar yapmayan şarkılarda da hep aynı küfür tadı, beddua eğilimi: “Yetti be bu ne / Bir kere de he de / Kapa çeneni de sus sus sus / Hep muhalefet, bi de itaat et / Yeter ilelebet sus sus sus!”

“Sen nasıl delikanlıyım diye geziyorsun ortalıkta?” diye soran, besbelli bir genç kız. “Çek git bebeğim, uzaklara çek git” diyen de bir delikanlı olmalı. “Bir: Çok sıkıldım / İki: Yerim çok dar / Üç: Senden çok var” diye durumunu maddeler halinde sıralarken sevgilisini ucuz işporta malı olarak algılayan da var; “Sen aşkoliksin, hem egoist, mazoist, nevrotiksin / Sevsinler seni sersefil ve hepten bitiksin” diye sevgilisine “iltifat” eden de.

Merak ettiğim, bu şarkılarla yalnız eğlenen değil, aynı zamanda ve ister istemez duygusal eğitimlerini de alan gençler nasıl oldu da sevdi Ayla Dikmen’in şarkısını? “Dilerim ki mutlu ol sevgilim / Ben olmasam bile hayat gülsün sana” diyen sözler, onların beğendikleri, dinledikleri şarkıların içeriğiyle bu kadar taban tabana karşıtlık oluştururken “Anlamazdın” şarkısına gösterdikleri bu ilgiyi çeşitli biçimlerde yorumlayanlar çıkabilir. Oysa benim garip gönlüm –gençliğini yetmişli yılların şarkılarıyla yaşamış birinin gönlü olarak– bunca kirletilmeye karşın gençlerin içinde temiz kalabilmiş bir cevher olduğuna inanmak istiyor.

 
sayfa başına dön
 

DOĞU İLE BATI

Bir yerden, örsün üzerinde demiri döven bir çekiç sesi gelse batılı, sesin kaynağına ulaşıp ne olduğunu öğrenmeye çalışırmış; doğulu ise sesin ahengine kapılıp dönmeye başlarmış. Mevlana’nın söz konusu olduğu bir derste mi söylemişti, hangi nedenle söylenmişti tam olarak bilemiyorum. Üniversitedeki hocalarımdan Mehmet Kaplan’ın verdiği bir örnekti bu. Üzerinden çok zaman geçmiş, tam anımsamak zor.

Doğu - batı karşılaştırmalarında batının Hıristiyan, doğunun Müslüman olduğu saptaması dışında söylenen sözlerde, hatta belki din karşılaştırmasında bile, batı hep üstün tutulur. Batı zengindir, doğu yoksul. Batı gelişmiştir, doğu gelişmemiş (ya da daha az incitici bulduğumuz için kendimiz için de söyleyegeldiğimiz gibi, “gelişmekte olan”). Batı ileridir, doğu geri. Batı kültürlüdür; doğu cahil. Oysa batıyı, çoğu yerde büyük harfle yazılan “Batı” yapan özelliklerin çoğu doğudan alınmadır. Batı, pusuladan kâğıda, tıptan matematiğe pek çok şeyi; neredeyse her şeyi doğudan, almış; almış ve geliştirmiş.

Doğu ile batıyı ayırt edici özellikleriyle ele almak, o zamanlar da şimdi de yapmaktan çok hoşlandığımız bir karşılaştırma. Doğulular kedi, batılılar köpek beslemekten hoşlanırmış. Galiba bu da Mehmet Kaplan’ın verdiği bir örnekti. Batılıların köpek gibi çevik, hareketli; doğuluların ise kedi gibi uyuşuk olduğunu vurgulamak için yapılmış bir benzetme. Benim son günlerde aklıma takılan ise başka bir fark. Batı, yerden ya da topraktan ne kadar uzaklaştırabilmişse kendisini o kadar gelişmiş olduğunu düşünmüş ve galiba gelişmişliğin ölçütü olarak hepimize de bunu düşündürmüş. Doğulu ise topraktan korkmamış, ille de toprakla arasına mesafe koymaya çalışmamış. Ne zaman yere oturmuş, çömelmiş insanlar görsem dikkatle bakarım: Doğuludurlar. 2007’nin sonlarında gittiğim Avustralya’dan dönüşte Singapur’da, havaalanının halı döşeli zeminine oturmuş, hatta kıvrılıp uzanmış insanları gördüğümde de düşünmüştüm aynı şeyi. Batının herhangi bir havaalanında pek rastlanmayacak bir görüntüydü. Doğulular yere oturmaktan kaçınmıyorlar. Biz de eskiden yer sofralarında yemez miydik yemeğimizi? Yer minderlerinde oturmaz mıydık?

Çocukluğumun geçtiği Ayvalık’ta, aralarında yalnızca bir sokak bulunan iki ev doğu ve batıydı benim için. Anneannemin evinde odalarda birer divan, sedir vs. bulunurdu; ama çoğumuz yer minderinde oturmaktan hoşlanırdık. Zemin tahtaydı, tahtanın üzerine yayılmış kilimler terlik giymeyi gerektirmeyecek bir sıcaklık katardı eve. Yemek için odanın ortasına sofra bezi yayılır; üzerine bir elek ya da kalbur kasnağı konur ve yemeklerin konduğu sini bunun üzerine oturtulurdu. Sofra bezinin bir ucunu dizlerine çektin mi sofraya oturmuş olurdun. Böylece sofra bezi peçete işlevini de yerine getirirdi. Hep birlikte kaşık sallanırdı çorbaya, pilava. Babaannemin evinde ise yemek masada yenirdi. Herkes için ayrı tabak ve çatal bıçakla. Zemin taş olduğu için yalınayak dolaşılmazdı. Yere oturmak ise akıldan bile geçirilmezdi. Bir sokak arayla da otursalar bu ailelerin biri doğudan bir batıdan gelmiş sanılabilir. Değildi. Her iki ailede mübadele ile gelmişti Ayvalık’a. Babaannem ve ailesi Girit’ten, anneannemler ise Midilli’den. İkisi de batıdan gelmişlerdi yani. Ama Midilli Osmanlı toprağına daha yakındı ve Osmanlı’nın ev içi yaşamıyla ilgili âdetler olduğu gibi korunmuştu orada. Girit ise Osmanlı ana karasından uzaktı ve Venediklilerle, İngilizlerle iç içeydi; ada, yüzyıllar boyunca kendi yaşam biçimini oluşturmuştu.

Doğulu muyuz, batılı mıyız? Yanıtını bir türlü veremediğimizden olmalı, doğu ile batı arasında bir köprü olduğumuzu söyleyip işin içinden çıkmışız. Oysa ne batılı olmak övünülecek bir şeydir ne doğulu olmak yerinilecek bir şey. İster doğuda yaşansın ister batıda, bütün mesele insan olabilmekte.

 
sayfa başına dön
 

SİZ ŞARABINIZI YUDUMLARKEN

Hangi yılın başıydı tam çıkaramıyorum. Sekiz - on yaşlarında falan olmalıyım. Demek ki 1950’lerin sonu… 1960 devrimi olmamış daha. Devrim mi, ihtilal mi? Yıllarca bayram olarak kutladığımız 27 Mayıs daha sonra silindi bayramların arasından. 1960’tan sonrası çok daha net. Oysa şimdi anımsamaya çalıştığım yılbaşı gecesi, kırılmış, uçları kıvrılmış, siyah - beyaz bir fotoğraf. Çok silik. Ortanca teyzemin evinde toplanmışız. Kutlama falan değil; yılbaşını birlikte geçireceğiz. Hepsi bu kadar. O geceden kalan fotoğrafta hep kadınlar var. Oysa toplandığımız evin sahibi olan eniştem evde olmalı. Ama nerede? Belleğimde hiç yer etmemiş. Enişte, fotoğrafta yer almayacak biri değil. Ufak tefek bir adam; ama aksi mi aksi. Her koşulda varlığını duyumsatacak biri; ama yok işte. O geceden ne onun aksiliğiyle ne de varlığıyla ilgili bir şey anımsıyorum. O siyah - beyaz fotoğrafta yalnızca kadınlar var. Teyzemin evi, nohut oda bakla sofa diye tanımlanan evlerden. O nohut odalardan birindeyiz. Aklımda kalabalıkmışız gibi kalmış; ama bu izlenim odanın küçüklüğünden olmalı. Belleğimde o üç kadından başkası yok çünkü.

İnsan neleri anımsar? En çok etki bırakanları kuşkusuz. O gecenin bende iz bırakma nedeni ise o kadar basit ki. Yalnızca bir çelişki. Üç kadın: Anneannem, teyzem ve annem. Anneannem, boynundan geçirdiği bir yünü sağ elinin parmaklarına dolamış, kazak örüyor. Bir erkek kazağı… Rengi bile aklımda. Küllü kahve renginde, baklava desenli bir kazak. Büyük. Çocuk kazağı değil. Kime örüyor bilmiyorum. Bilmiyor muyum? Dayıma örüyordur, başka kime örecek? Biricik oğlu, en kıymetlisi… Zaten anneannemin hayatında onun kazak örecek kadar sevdiği başka bir erkek yok. Dedem çoktan rahmetli olmuş; babam, annemle boşandıktan sonra defterden tümüyle silinmiş; kızlarından hiçbirinin kocasını da onlara kazak örecek kadar sevmezdi anneannem; hiç sevmedi. Ancak dayım askerde mi, döndü mü ya da henüz gitmemiş mi, orasını çıkaramıyorum. Teyzem ev sahibi olduğu için büyük olasılıkla bir iş yapmıyor. İçeri girip çıkıyor. Çay getiriyor, boşları götürüyor; yeni, sıcak çaylar taşıyor. Kapının her açılışında buz gibi bir hava doluyor içeriye. Odanın ortasında bir odun sobası var; küçücük odayı hamam gibi yapmış. Annem ise çorap yamıyor. Görüntüsü tümüyle gözlerimin önünde. Şu anda yamalı çorap giyen kalmış mıdır Türkiye’de? Çorap yamayan son kadın ne zaman ölmüştür acaba? O günlerde henüz çorap yamanıyor, yamalı çorap giyiliyor daha. Savaş yeni bitmiş. Kıtlık, yoksulluk diz boyu. Çorap yamamak için kullanılan yumurta biçimindeki mermerleri çok daha sonraları gördüm. Annem bu mermerlerden kullanmıyor. Sol elini yumruk yapıp geriyor yamadığı çorabın topuğunu; işinin üstüne eğilmiş; ince ince dikiyor.

Bu görüntülere eşlik eden tek ses, radyodan geliyor. Bir erkek sesi, bir yerlerdeki yeni yıl eğlencelerini anlatıyor. Bir yılbaşı balosunu… Kim bilir nerede yapılıyor. İstanbul’da bir yerde; belki Pera Palas’ta. Bu ses anneannemin boynundan geçirdiği yünle kazak örmesine zarar vermiyor; çelişmiyor o durumla; ama çorap yamayan annemin üzerine düştüğünde pek aykırı duruyor. Dans edenleri anlatıyor radyodaki ses, kadınların giydikleri tuvaletlerin modellerini tarif ediyor; şık erkeklerden söz ediyor, nasıl çılgınca eğlenildiğini ballandıra ballandıra anlatıyor. Sık sık da “Siz şimdi şaraplarınızı yudumlarken…” diyor. “Siz şimdi meyvelerinizi yerken…” diyor. Biz ise sadece çay içiyoruz.

Neden bilmem, her yılın bitiminde, yılbaşına her yaklaşıldığında ben hep o geceyi anımsıyorum. Oysa ne kadar çok yılbaşı geçirdim o geceden sonra. Şaraplarını yudumlayan, meyvelerini yiyen, radyodaki o insanların arasına karıştım; ama yılbaşı denince yalnız o gece geliyor aklıma. Ben şarabımı yudumlarken bir yerlerde hâlâ çorap yamayan bir anne ile ona bakarak tuvaletli, şık hanımlar hayal eden bir kız çocuğu varmış gibi. Belki de vardır. Varsa selam olsun onlara.

 
sayfa başına dön
 

JASMİN’LERLE FURKAN’LAR GELİYOR

İzmir Karataş Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptığım yıllarda adının “Şehriban” olduğunu öğrendiğim ve adını sevmediği açıkça belli olan öğrencime, “Başka bir adın var mı?” diye sormuştum. Varmış; öteki adı da “Şehriye”ymiş. Bunu öğrenince Şehriban’ın ne kadar güzel bir ad olduğuna kızı inandırmak için epey dil döktüğümü anımsıyorum. Ne zaman öğrencilerimden güzeller güzeli bir kızın “Raziye, Hüsniye, Şaziment” gibi bir adı olduğunu öğrensem, “Babaannenin adı mı?“ diye sorarım. Kızlar genellikle başlarını hoşnutsuzlukla sallayarak tahminimi doğrularlar. Buket’in, Duygu’nun, Ceren’in arkadaşı bir Şaziment olarak kendilerini geçen yüzyıldan kalmış gibi hissettikleri çok açıktır.

Birçok adın sözcük anlamı üzerinde düşünmüşlüğümüz yoktur. Örneğin Vural’ın “vur+al”, Erol’un “er+ol”, Tamer’in “tam+er”; Seval’in “sev+al”, Sevcan’ın “sev+can“, Şenay’ın “şen+ay” olduğunu, bu adları kullanırken kaçımız aklına getiriyor ki? Oysa, kişilerin adlarıyla kişilikleri arasında uyum bulunduğunu ileri sürenler hiç az değil. “Bu ad ağır geldi çocuğa!” diye çocukluğumuzdan kulağımızda kalmış bir laf da var. Kimi adlar ağır geliyor; kimi adlar da o kişiye hiç mi hiç uymuyor. “Barış” adlı savaşkanlar, “Cesur” adını taşıyan pısırıklar pek çok. Ancak, eskilerin “ismiyle müsemma” dedikleri örnekler; yani adla kişilik arasındaki uyum; daha doğrusu bu uyumu sağlayan şeyin ne olduğu, üzerinde düşünmeye değer bir konu. Çocuğun, kendisini, taşıdığı adın anlamına göre biçimlendirmesi olanaksız. Anne - babanın çocuklarına onda görmek istedikleri özellikleri içeren bir ad vermeleri, çocuklarını bu özellikleri taşıyacak biçimde yetiştirmeleri de söz konusu olamaz. Çoğu anne baba, çocuklarına koydukları adın anlamını bile bilmez çünkü. Sözgelimi benim adımı (Hoş, kimseye “feyz” verdiğim yok ama!) herkese “feyz” vereyim diye mi “Feyza” koymuşlar? Yok canım. Bir akraba önermiş, onlar da beğenmişler. “Feyz” sözcüğünün “bolluk, çokluk, gürlük…” gibi anlamlara geldiğini biliyorlar mıydı, denirse doğrusu pek emin değilim.

Kız çocuklarına “Mine, Çiğdem, Fulya” gibi çiçek adları, erkeklere “Doğan, Şahin, Aslan” gibi hayvan adları koyanlar, ırmak adlarından isim beğenenler, uyaklı sözcükler seçerek çocuklarının adlarıyla şiir yazmaya çalışanlar, İstiklal Marşından etkilenerek çocuklarına, “Korkmaz, Sönmez, Şafak” adlarını koyanlar; hatta çocuklarının adlarıyla cümle kuranlar var. Köy enstitülü idealist bir annenin bu yolla kurduğu cümle şuydu: “Filiz, Yurda, Köksal”. Bir zamanlar âşık olduğu genç kızın adını çocuğuna veren de var; okuduğu romandan, izlediği filmden etkilenip oradaki kahramanın adını koyan da. Karı - koca, kendi adlarından birer hece alarak çocuklarına ad uyduruyorlar bazen. İzzet ile Elmas’tan “İzel”, Ayşe ile Zafer’den “Ayza”, Ercan ile Emel’den “Erel” gibi. Ad koyma modaları dönemlerle değişiyor. Devrime inanılan dönemlerde doğanlar Eylem, Devrim, Deniz gibi adlarla yaşamlarını sürdürüyorlar. Gördüğüm kadarıyla şu anda ad koyma modası iki koldan ilerliyor. Küreselleşme eğiliminde olanlar, çocuklarına, ya içinde Türkçe harf bulunmayan “Ada, Sami” gibi adlar veriyor ya da istendiğinde AB’ye uyum sağlayan bir ada dönüşebilecek Yasmin (Jasmine), Defne (Daphne) gibi adlar koyuyorlar. İslami eğiliminin etkisine girenler Büşra, Merve, Furkan, Aleyna gibi Arapça adlara yöneldiler. Hadi Büşra’nın “sevinçli haber, müjde”, Merve’nin “Mekke’de bir dağın adı” olduğunu biliyorlardır diyelim; Aleyna’nın “bizim üzerimize olsun” anlamında Arapça bir edat olduğunu da biliyorlar mıdır? Eskiden de böyleydi. Salt söylenişine bakıp ad seçtik çocuklarımıza. “Şüheda” adındaki arkadaşıma bu adı verirken ailesi sözcüğün, “şehitler” anlamına geldiğini biliyor muydu acaba? “Lerzan” adında bir genç kız tanımıştım. Annesi ya da babası, kızlarına “titreyen, titrek” anlamındaki bu adı niye vermiş olabilir ki? Sonuçta adların sözcük anlamı çok da önemli değil. Varlığını anlamlı kılan, nasıl insanın kendisi ise adını anlamlı kılan da o: İnsanın kendisi.

 
sayfa başına dön
 
BELKİ DE KOVULMUŞTUR CENNETTEN

“Baba…” diye üç kez bağırdı çocuk. Dört - beş yaşlarında bir oğlan. Sesinden tanıdım; o çocuk bu. Az önce “Da… da… da…” diye kendi uydurduğu sözsüz bir şarkıyı söyleyerek, beni güldüren, öğle uykusundaki mahalleliyi kendi sevincine ortak etmeye çağıran çocuk…. Üç kez “Baba…” diye bağırmasının ardından babanın sesi gürledi: “Ne var lan, ne var?”

Az önce şarkı söylerkenki çıngıraklı sesin yerini hıçkırıklar aldı. Bağıra bağıra ağlamaya başladı çocuk. Penceremin az aşağısında duruyor ve var gücüyle ağlıyor. Aklımda Akgün Akova’nın bir kitabının adı: “Baba Bana Bağırma!” Babaya böyle denebileceğini bilse bu çocuk da söyleyecek babasına: “Baba, bana bağırma!” diyecek. Diyemiyor ve ağlıyor yalnız. Bu ağlama da o demek değil mi zaten? “Bağırma baba,” demek. “Korkuyorum sen böyle bağırınca.”

Kalkıp bakmıyorum, bakacak bir şey yok. Kim bilir ne söyleyecekti babasına? Belki şarkısını dinletecekti. Kendi bestesini. “Baba, nasıl buldun?” diye soracaktı. “Beste” sözcüğünü bilmiyordur. “Ben yaptım.” ya da “Ben uydurdum.” diyecekti. “Güzel uydurmuş muyum? Beğendin mi?” Baba öyle şiddetle bağırınca korktu; bu yüzden ağlıyor. Son on dakika içinde olanı biteni, oturduğum yerden, kulak kabartmama bile gerek kalmadan duydum, biliyorum. Derken bir kadın sesi karıştı ağlamanın arasına. Annesi olmalı.

“Hah işte!” dedi. “Baban geliyor. Şimdi dövecek seni.”

Deminki “lan”lı ses yeniden yükseldi, yine “lan”lı bir emir verdi: “Yürü lan eve!”

Çocuk sesini alçalttı bu kez. “Dövme!” dedi alçak sesle ilkin. Sonra sesini gitgide yükselterek, arka arkaya “Dövme!” diye yalvarmaya başladı. Hem ağlıyor, hem “Dövme!” diye yalvarıyor.

Çocuğu değil; babayı merak ettim. Pencereden sarkıp baktım. Arkalarından. Baba önde, hemen arkasında kadın, en arkada da çocuk, sokağın üst başına doğru ilerliyorlar. Babanın belden yukarısı çıplak. Yaz günü, Ayvalık’ta, mahalle arasında normal bir durum bu. Herkes sıcaktan bunalmış durumda. Yaşam dışarıda akıyor. Kapı önlerinde oturuluyor gece yarılarına kadar. Babanın ayakları da çıplak galiba. Uzaklaştılar. Tam göremiyorum. Acaba böyle yalınayak nereye koşmuştu? Çocuk nasıl bir uğraşın içindeyken “Baba!” diye bağırarak rahatsız etti onu? Salı günü öğleden sonra; yani hafta içi bir günün ortasında, işinde değil, sokaklarda olması, işsiz olduğunu da göstermiyor mu? İşsiz olduğuna göre parasız, parasız olduğu için öfkesi burnunda. Yoksa durup dururken niye bağırsın oğluna?

Hep öyle değil midir? Başkasına kızarız; ama ona söylenmeye gücümüz yetmiyorsa gücümüzün yettiğinden çıkarırız acısını. Tam onlar geçerken başımı penceren uzatıp çocuğun dediği gibi,

“Dövme!” deseydim ben de. “Bu çocuğu dövme! Ne yaptı ki sana? Kime kızıyorsan öfkeni ona yönelt. Ezilmişliğinin acısını çocuğundan çıkarma.” Diyemedim ama. O cesareti gösteremedim.

Bir süre ağlama sesi bekledim. O çocuk… Korktuğu dayağı yiyorsa ağlayacak yine diye, endişeyle… Gelmedi herhangi bir ses. Belki ben duymadım. Belki kapılar kapanınca çocuğun sesi buraya kadar ulaşmadı. Ama duymadım işte. Anne önüne geçmiş olabilir kocasının, çocuğun dayak yemesini önlemiş olabilir. Babanın öfkesi eve gidinceye kadar geçmiştir belki de. Ses gelmeyince çocuğun dayak yemekten kurtulduğunu düşünüp sevinmek işime geldi. Oysa tam şu anda, kim bilir kaç çocuk babasından, anasından; kaç kadın kocasından dayak yiyordur? Hani, “Kızını dövmeyen dizini döver” diye, kız çocuklarına uygulanması istenen dayak… “Sıpa” doğurttuğuna göre, kendisini de eşek yerine koyduğunu fark etmeden “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.” diyenlerin öğütlediği dayak… Cennetten çıkmadır, diye övülen dayak… Cennetten çıkmaysa bile nasıl çıktığını bilen var mı? Belki de kovulmuştur cennetten.

Çocukluğunda dayak yemeyen pek yoktur bizde. Hem severiz hem döveriz. Daha çok da sevdiklerimizi döveriz. Anne dövmezse babadan, baba dövmezse öğretmenden hiç değilse bir - iki tokat yer çocuk. Pek el bebek gül bebek büyütülmedim; ama çok dayak yemedim galiba. Yesem unutmazdım. Çünkü bir tokat var ki aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti; hâlâ unutmadım. Üstelik unutmaya çok çalıştığım halde. Ortaokulun birinci sınıfındaydım. Bugünkü hesapla ilköğretim altıncı sınıf öğrencisiymişim demek; on iki yaş civarında bir çocuğum. Yine burada, Ayvalık’tayım. Bir Cumhuriyet Bayramı töreninde, konuşmalar uzadıkça uzamış, biz çocuklar onca saat ayakta dikilmekten bunalmışız. Ben de arkadaşlarımı eğlendirmeyi görev bilip şaklabanlık ediyorum. Neler anlatıyorsam onlar kıkır kıkır gülerken “Şrakk” diye bir tokat indi enseme. Neye uğradığımı şaşırdım. Döndüm. “Konuşma!” dedi o tokadı atan öğretmen. Konuşmadım. Bir tokat daha yemekten korktuğum için değil, keyifle şakımaktayken yediğim tokada arkadaşlarımın gülmesi ağrıma gittiğinden; gülünç duruma düştüğüm için, utandığım, mahcup olduğum için bir daha “öyle şeyler” yapmamaya çalıştım. Belki daha dışa dönük bir insan olacaktım bugün, daha konuşkan, daha şakacı, daha cesur. Belki yaşıma güvenip, “Niye bağırıyorsun çocuğa?” diye azarlayacaktım deminki babayı. O tokadın kişiliğimde nasıl bir iz bıraktığını kim bilebilir?

Çocuğa vurulan her tokat belki yarının başbakanına vuruluyor aslında, yarının en büyük fizik bilginine, opera bestecisine, portre ressamına, en ünlü yazarına, şairine… Ya o tek tokat, tek tekme yüzünden o çocuk müzisyen olma cesaretini yitirirse? Başbakan, ressam, bilim insanı, şair olma cesareti gösteremezse? Çocuğa attığımız tokadı aslında kime attığımızı bilebilir miyiz?

 
sayfa başına dön
 

ÇEŞİTLİ DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI

 
 
MODA SANA UYMAZSA…

Moda arayıp bulmaya çalıştığınız şey değildir çoğu zaman. Tosladığınız ve dışına kaçamadığınız bir çemberdir. Bir süre karşı çıksanız bile sonunda uymak zorunda kalırsınız; sizi çepçevre kuşatır çünkü; dışında kalmanıza izin vermez. İstediğiniz kadar modaya uymamak kararlılığında olun, çarşıda pazarda moda dışı bir nesneyi bulmanız pek zordur. En pahalı mağazadakinden en ucuz pazar tezgâhındakilere varıncaya kadar her yerde moda olan o şeylerden vardır. Mızrak ucu kadar sivriltilmiş burunlu ya da incecik çelik topuklu ayakkabıların moda olduğu dönemde öyle olmayan bir çift ayakkabı bulamazsınız. Yazılı tişörtler modaysa üzerinde İngilizce yazılar bulunmayanı piyasadan kalkar. Sırtınızda, göğsünüzde taşıyarak el âleme duyurduğunuz sözlerin anlamını mı merak ediyorsunuz? Yoksa siz “demode” biri misiniz? Bu sözlerin anlamını bilmeniz gerekmez ki! Bilseniz zaten giymezsiniz.

Pazardaki köylü kadın giydiğinde “sakil” bulunan şalvar, sosyete partilerinde boy gösterince bir anda moda olabilir. Almanya’ya gönderdiğimiz işçilerin eşleri, pantolonun üstüne elbise giydikleri için, “Bizi orada rezil ediyorlar”ken, elbisenin altına pantolon giymek kimsenin bilmediği bir nedenle yayılabilir. Ortalık aniden bakımlı, hatta makyajlı erkeklerle dolabilir; çünkü “metroseksüel erkek” modası çıkmıştır. Yalnız gece kıyafeti olarak benimsenen parıltılı, pullu, işlemeli giysiler gündüzlerin modası haline gelebilir. Uzun kollu giysinin üstüne kısa kollusunu giymek ayıplanırken tişörtün üstüne askılı elbise giyenler çoğalabilir. Bluzun altından sutyen askısının, eteğin altından iç çamaşır dantelinin görünmesi görgüsüzlük sayılırken ortalık salkım saçak giyinenlerle dolabilir. Gizli bir ağız bir yerlerden emir vermiş; gizli bir el piyasayı bu emir üzerine yeniden düzenlemiş gibidir. Gizli ağzın da gizli elin de sahibi bellidir aslında; ama bize o ad “moda” olarak belletilir.

“Moda” sözcüğü, dilimize İtalyancadan girmiş. “Değişiklik gereksinmesi ya da süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik” diye tanımlanıyor. O kadar geçici ki “moda” sözcüğünün bile modası çoktan geçti. Şimdi yeni “trend”ler var; “fashion” diye sunulanlar var. Kendi modasını yaratabilecek güçte olduğuna inananlar, yeni “trend”ler sunmaya çalışırken başka birileri de modayı umursamadığını, kendine yakışanı seçtiğini söyler. Bunu söylediği yer ise genellikle moda dergileridir. Oysa kendine yakışanı seçmek, moda olduğu için piyasaya sürülen nesneler arasında bir seçim yapmak anlamına geldiği için, zaten modanın dışında gelişen bir eylem olamaz. Üstelik o uyulmadığı söylenen modaya göre biçimlenmiş bir kafa tarafından yapıldığı için, yine aynı dairede alınmış kararlardan ibarettir.

Modanın en önemli özelliği, değişkenliği olsa gerek. Değişim isteği, insanların hep aynı kalmaktan hoşlanmayan yanına seslenirken birtakım dış güçler tarafından yönlendirilir. Bu dış güçler çoğunlukla dünyayı yöneten ülkeden çıkar; ama kimi zaman beğenilen bir filmdeki oyuncunun saç modeli, müzik kanallarında sık sık boy gösteren birilerinin giyim tarzı; hatta yine bunlara ait beğeniler, yaşam biçimleri, dünya görüşleri olabilir. Ekonomik durumu belirleyen savaş, doğal afet, kıtlık gibi olgular da modayı değiştirir. Tekstil sanayiinin bunalımda olduğu zamanlarda mini eteğin yaygınlaşması, dünyanın bir yerlerinde savaş sürerken asker üniformalarına benzer giysilerin modalaşması az yaşanan olaylardan değildir. Bir yerlerden bir işaret fişeğinin patlatılması yeterlidir. Öngörülen moda, yaşamdaki yerini en kısa sürede alır.

Moda, insanın yenilenme isteğini yapay bir biçimde doyurduğu için daha köklü değişimlerin yaşanmasına bir biçimde engel de olur. Yalnız giyim kuşamla, saç başla, makyajla sınırlı değildir çünkü. Yaşam tarzını da değiştirir. Kapısında güvenlik görevlilerinin bulunduğu havuzlu sitelerde oturmak modaysa Bakkal Süleyman Amcalı, Manav Rüştü Dayılı, Komşu Hatice Teyzeli mahalle yaşamını değiştirir; bunları dizi filmlerin dış mekân atmosferi haline getirebilir. Bilgisayarlı, internetli yaşam, bir üst basamak gibi algılanmaya başlandığında herkes o basamağa çıkmaya çalışır. “Trend” İngilizce bilmeyi gerektiriyorsa basın sonuna kadar bunu destekleyip gereksinmesi olana olmayana İngilizce kitaplar dağıtmaya başlar.

Siz hâlâ analarımızın, ninelerimizin pişirdiği yemekleri yapıyorsanız çağın dışında kalmışsınız demektir. Takip etmişseniz ne âlâ; ama yakalayamamışsanız geçmiş olsun! “Hamburger - kola” ikilisinin modası çoktan geçti. Yeme - içme modaları değişti. Çinliler niye uzun yaşıyorlar? Yemeklerini çok pişirmiyorlar da ondan. Demek ki neymiş? Sizin de “wok” denen derin tavalardan edinmeniz, sebzeleri ateşte şöyle bir döndürüp yarı pişmiş, yarı çiğ olarak sofraya getirmeniz gerek. Sofra mı dedim? O eskidendi. Şimdi yemek masası düzenlemenin yeni modasını öğrenmeniz için TV’lerde yemek programları yapılıyor. Birinden birine denk gelmemiş olamazsınız. Masaya kaç kat örtü serilir. Üst üste kaç tabak konur? Bıçaklar, kaşıklar tabağın hangi yanına, hangi sırayla dizilir? O programlardan edindiğiniz bilgileri kullanın; modayı yakalayın. İşte kolay kolay edinilemeyecek bir bilgi: Bıçağın kesen yanı tabağa dönük olacak! Tersini yapmak görgüsüzlük! Çok ayıp!

Sovyetler Birliği yıkılmışsa komünist olarak kalmak artık demodedir. Filmler, diziler bile yüzme havuzlu köşklerde geçiyorsa Tuzla tersanelerinde ölen işçilerle ilgilenmek trende uymaz.

Modaya uyup roman yazmaya mı heveslendiniz? Bu alanda da bilmeniz gereken birtakım “in”ler ve “out”lar var. Diyelim maden işçilerinin zorlu yaşamıyla ilgili bir şeyler yazmayı düşünüyorsunuz. Hemen unutun. Emek, emekçi gibi kavramlardan söz eden mi kaldı? Mevlânâ - Şems aşkını yazın. Bu konunun araştırma gerektirdiğini düşünüyorsanız kendi aşklarınızdan birini anlatın. Aşk bunalımlarını, kırgınlıkları, seksi, şehveti… Şimdi moda olanlar bunlar.

Moda her yerde. Hastalıkta sağlıkta… Sizin hâlâ mideniz mi ekşiyor? Ne ayıp! Sizde kesinlikle “reflü” vardır. Bir doktora görünün, bakın nasıl doğrulayacak. Hastalıkların da modası var; olmaz mı? Son yılların en moda hastalığı “panik atak”. Siz hâlâ panik atak olmadınız mı? “Avrupa Yakası”nın Burhan Altıntop’u Nişantaşılı olmanın önkoşulu saydığı için nasıl da özenirdi panik atak olmaya, unuttunuz mu? Avrupa Yakası dedim de… Ne çok yeni moda yaratmıştı. Dizideki çıtır kız, pek çok genç kızımızın, erkeğimizin konuşmasını tümden değiştirmedi mi?

Türkçeye özen göstermek de çoktan demode olmuş tutumlar arasında. Çağı yakalamış biri gibi görünmek isteyenin en başta Türkçeyi gözden çıkarması gerek. Son modalardan biri de konuşurken ve yazarken olabildiği kadar çok İngilizce sözcük kullanmak. Nereden öğrendiğiniz, nereye kadar bildiğiniz hiç önemli değil. İngilizce kültürlü gösterir, bilgili gösterir, inanılmaz bir hızla çağı yakalatır insana. Bir kez yakaladınız mı artık İngilizcenin çekiciliğinden kurtulamazsınız.

Ya bilgisayar kullanımıyla gelen yeni dile ne demeli! Türkçe değil, İngilizce de değil; başka bir dil…

“Bu DATABESE’ler kayıt yaparken sistemi RECOVERY yapabilmek amacıyla ONLINE LOG’lar tutup daha sonra bunları ARCHIEVE LOG olarak saklarlar. ORACLE DATABASE’inin ONLINE LOGlarını inceleme gerek. Acaba sadece INSERT kayıtları mı var yoksa UPDATE ve DELETE kayıtları da mevcut mu? Sistem DATABASE’inde o aralıkta çalışan herhangi bir TRIGGER, SET edilmiş mi? O anda sistemde hangi USER’lar çalışmış ve IP numaraları neler?”

Bir de internet yazışmaları var elbette, cep telefonu mesajları… Bunlarda da modaya uyulmalı. Herkes “slm” diye yazarken “selam” diye yazmak ayıp! “Derwi$” diye yazın mesela. “Derviş” sözcüğünün içeriğiyle bu yazımın uyuşup uyuşmadığı sizin konunuz değil. “Tekbir Center” oluyorsa bu niye olmasın?

Moda yaratacak gücünüz yoksa modaya uyacaksınız. Herkes gibi olmak, sürüye katılmak hafifletir insanı; tek başınalığın yükünü üzerinden alır. Hani atalarımızın “zaman” için söyledikleri bir söz vardı ya, o söz “moda” sözcüğü dilimize girmeden önce söylendiği için öyledir. İşte bir gerçeği daha buradan açıklıyorum. O atasözümüzün aslı şöyledir: “Moda sana uymazsa sen modaya uy!”

 
sayfa başına dön
 
BU BİR İHANET!

ODTÜ, Bilkent gibi eğitim dili İngilizce olan üniversitelere Türkçe konusunda konuşmak üzere çağrıldığım ilk zamanlarda giderken öğrencilerle karşı karşıya kalma, tartışmaya girme, hatta dışlanma risklerini göze almak zorunda olduğumu hissediyordum. Öyle ya, bu yüksek puanla girilen üniversitelerdeki öğrenciler en çok İngilizce eğitim görmek seçmiş olmalılardı okullarını. Ben de kalkıp onlara yabancı dille eğitimin bir “ihanet” olduğunu anlatacaktım. Salonun bir anda boşalması, yuhalanma, ıslıklanma gibi protesto biçimlerini bile göze almak gerekiyordu. Sonuna kadar inandığım doğruları söylemezlik edersem de kendimle çelişmiş; hatta kendime karşı iki yüzlülük etmiş olacaktım. Hiç karşı çıkan olmadı diyemem; ama hep azınlıkta kaldı onlar. Öğrencilerin büyük çoğunluğu, öğretimin Türkçe olması durumunda daha iyi yetişeceklerini söylediler; işledikleri derslerden gülünç; gülünç olduğu kadar da acıklı örnekler verdiler. İngilizce konuşmakta ısrarcı hocalardan bir bölümünün derste soru sorulmasını yasakladığını mı anlatmadılar; yalnız kendilerinin anladıkları İngilizce - Türkçe karışımı özel bir dil oluştuğunu mu söylemediler; bu özel dilden gayet gülünç alıntılar mı aktarmadılar. Zaten durum, neresinden bakarsanız bakın tam bir komedi. Türkiye’de, çoğunluğunu Türk öğrencilerin oluşturduğu bir sınıfta, Türk öğretmenler derslerini İngilizce anlatıyorlar. Dünyanın neresinde sahnelense alkış tufanı ile karşılanacak bir tuhaf komedi.

Biz bunu niye yapıyoruz? Çocuklarımız İngilizce öğrensinler diye mi? Bir yabancı dili öğretmek için, öğrenicinin 18 - 20 yaşlarına gelmesi beklenmez. Yabancı dil çok daha önce, ilköğretimin dördüncü sınıfından başlanarak öğretilir. O yaştaki çocuklara yabancı dil öğretmeye çalışıyor; ama başaramıyorsak 10 yaşında öğretemediğimiz dili 20 yaşındayken öğretmeye kalkışmak yerine, öğretim yöntemlerini yeniden ve titizlikle gözden geçirmemiz daha akıllıca olmaz mı? Her ülkede yabancı dil öğretimi var. Onlar ne yapıyor da öğretiyor, biz neyi eksik ya da yanlış yapıyoruz da öğretemiyoruz?

Öğretimi yabancı dille mi yapalım, yerli dille mi yapalım diye düşünmeden önce, üniversite öğretiminin amacını belirlemek gerekmez mi? Seçtiği bilgi dalında öğrenciyi tam donanımlı, iyi yetişmiş bir birey haline mi getirmek mi istiyoruz, kendi uzmanlık dalında bilgisi tam olmasa bile İngilizcesinin iyi olmasını mı sağlamaya çalışıyoruz? Öğrencinin, içine doğduğu, doğduğundan beri kullandığı dille anlatıldığında kavrayamayacağı konuları bir yıl hazırlık okutarak öğrettiğimizi varsaydığımız dille anlatıldığında kavrayacağını sanmak, ancak İngilizcede sihirli bir güç bulunduğuna inanmakla mümkün. Hiçbir dilde böyle sihirli bir güç yoktur. Hem diyelim yaşamından çaldığımız, onu asıl ilgilendiği, eğitimini göreceği alandan uzak bıraktığımız o bir yılda İngilizceyi, dersi anlayacak kadar öğrettik, gerisini de öğretimini sürdüreceği sonraki yıllara havale ettik. Öğrenci de gerçekten matematiği, fiziği, mekaniği, kinetiği; tarihi, felsefeyi, edebiyatı öğrenmeye çalışırken, bunlardan çok İngilizceyi öğrendi. O zaman da sorulması gereken soru şu olmaz mı? Konusunu iyi bilmeyen kişinin İngilizcesi çok iyi olsa ne olur? Bir düğmesine bastığınızda şakır şakır çeviri yapan aletler bile var artık. Yok, biz İngilizceyi değil, uzmanlaşacağı dalı iyi öğretmemiz gerektiğini kavramışsak o zaman da bunun en iyi anadiliyle olacağı örnek, kanıt gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek değil mi? Dersi anadilinde anlatmak da dinlemek de yabancı dilde ders anlatmaktan ve dinlemekten çok daha kolay, çok daha verimlidir.

Yabancı dilde anlatılan dersi dinleyen öğrencinin durumunu tahmin etmek hiç zor değil. Anadilinde anlatılsa kolayca anlama dönüşecek sözdizimi içinde bilmediği yeni bir terim ya da tek bir sözcük, algılamasını güçleştirecek; kafasında anlamsal boşluklar oluşmasına yol açacaktır. Hocası yanıtlayacak olsa bile o, arkadaşlarına mahcup olma tehlikesi ortada dururken soru sormayı kolay kolay göze alamayacaktır. Kaldı ki konuşulanı anlamak, anlamadığı yeri soracak cesareti göstermek, öğrenme sürecinin yalnızca küçük bir bölümüdür. Öğrenme, yeni edinilen bilgilerin öncekilerle ilişkilendirilmesini, karşılaştırılmasını gerekli kılar; nedenleri tartıp istenen sonuçlara varma yolunu bulmayı sağlar. Bütün bunlar yeterince yapılmadığında öğrenme sanılan şey, konunun ezberlenmesinden, istendiğinde o ezberin söze dökülmesinden ibaret kalır. Ezberleme öğrenme değildir. Ezberlenen bilgi, unutulmaya mahkûmdur; sınav kâğıdına aktarıldıktan sonra da hızla unutulur zaten. Ezber, kimseyi o bilginin sahibi kılmaz.

Yabancı dilde ders anlatan öğreticinin durumu da pek parlak değildir aslında. Anadilinde konuşsa, anlattığı konunun pek de iyi anlaşılmadığını fark ettiğinde sözcükleri değiştirerek, farklı dizilişte tümceler kurarak, ilginç örnekleri kolaylıkla anımsayıp anımsatarak konunun kavranmasını sağlama şansına sahiptir. Basit bir benzetmeyle kendi evinde yemek yapan bir insanın rahatlığı içindedir. Kullanacağı her malzemenin yerini, miktarını; her araç gerecin işlevini, varsa kusurunu biliyordur. Neyi neye katarsa, neyi neyle sunarsa daha iyi sonuç elde edeceğini bilmenin rahatlığı içindedir. Yabancı dilde ders anlatan bir öğreticinin, yabancı bir mutfakta yemek yapan kişinin tedirginliği içinde olduğunu söylemek de abartma sayılmasa gerek. Yabancı mutfakta çalışan, fazla ustalık istemeyen bir yemeği pişirip kotarsa bile ona çeşni katacak bir şeyler eklemeye kolay kolay cesaret bulamaz. Dikkatin dağıldığını fark ettiğinde araya bir fıkra sıkıştırmak, bir espri yapmak, öğrencilerden birine şaka yollu laf atmak biz öğretmenlerin sıklıkla başvurduğu dikkati yeniden toplamaya yarayan yollardandır. Ancak yabancı dilde ders anlatan birinin bu rahatlık içinde olabileceğini düşünmek hayali fazlaca zorlamak olur. O, olsa olsa İngilizceyi hatasız kullanmaya çalışacak, gülünç olma tehlikesini göze alamayacağı için, alışık olmadığı tümce yapılarına girişmeye kalkışmayacaktır. Pek hesaba katılmayan bir nokta da öğreticinin rahatlığının ya da tedirginliğinin, vücut diline yansıyacağı, bunun da sınıftaki genel havayı belirlemede epeyce etkili olacağıdır.

Aslında bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok. Üniversitelerimizde öğretimin yabancı dille yapılmasını isteyenlerin, son olarak İstanbul Teknik Üniversitesi Senatosunun aldığı kararda imzası bulunanların söyleyebileceklerinin tümünü biliyoruz. Ne düşünüyorlar, ne diyorlar, hiçbiri yabancımız değil. Bizim de bunlara karşı söylenecek sözümüz yok mu? Var. Söyleyelim o zaman.

Türkçenin bilim dili olmadığını iddia edenler, bir dille bilim yapılmadığı sürece o dilin bilim dili olamayacağını bilmiyor olabilirler mi? Bilim dili İngilizcedir deyip eğitim İngilizceye kaydırıldığı sürece Türkçenin bilim dili olarak zenginleşmesinin önüne setler çekilmekte, dağlar dikilmektedir. İngilizce yazılmış bilimsel eserlerin Türkçeye çevrilmesi Türkçenin bilim dili olarak gelişmesine katkıda bulunur. Bilimden, kültürden, sanattan kovulmuş bir dil, sokak dili olmaya mahkûmdur. Bu da dilin eriyip gitmesi demektir. Türkçenin bilim dili sayılmasını engelleyen nedir? Terim eksiklikleri mi? Gereksinme duyulan terimleri kendi dilimiz içinde kalarak üretemez miyiz? Türkçe yeni sözcük üretmeye en elverişli dillerden biridir. Türkçede ek - kök yapısı sayesinde milyonlarca yeni sözcük üretilebilir, derken kendimizi mi kandırmaktayız? Hiçbir dil Allah tarafından bilim dili yapılmadığına göre, Türkçeyi bilim dili haline getirmek bizim elimizde. Yapmıyorsak bu, Türkçenin değil, bizim ayıbımız, bizim utancımız.

Uluslararası literatürü takip etmek, akademik kariyer yapmak için İngilizcenin gerekli olduğunu söyleyenler, bütün öğrencilerinin akademik kariyer yapmayacağını, literatürü günü gününe takip etmeyeceğini bilmiyor olabilirler mi? Öğrencilerin büyükçe bölümü okulu bitirir bitirmez ülkesine hizmet etmek için çalışacak, kendi memleketinde mesleğini sürdürmeye başlayacaktır. Üniversitenin bütün öğrencilerine az biraz İngilizce öğretip hepsini yarı cahil bırakmak yerine, içlerinden bir guruba, ağırlıklı bir meslek İngilizcesi eğitimi verip bilimsel çevirileri hatasız yapmalarını sağlayamaz mı? İngilizce bilmeyenlerin de bilimsel çalışmalardan haberdar olması için, o çalışmaların kendi dilimize çevrilmesi gerekmez mi? Oysa eğitim dili İngilizce olmayan üniversitelerde bile hemen hemen bütün bilimsel çalışmalar İngilizce yapılıyor ve bu çalışmalardan Türkiye’de yaşayan ve İngilizce bilmeyen hiç kimse yararlanamıyor. Kendi üniversitelerimizin kendimize hizmet etmekten alıkonmuş olması yeterince büyük bir ayıp. Üniversitelerin varoluş nedeni, kendi ülkelerinin bilimsel gelişiminde öncülük etmek değil mi? Bizimkiler kime hizmet edecek?

Bilim dilinin bütün dünyada İngilizce olduğunu söyleyenler söylediklerine bizi inandıracaklarını mı sanıyorlar; hatta kendileri inanıyorlar mı? Nerede bilim dili olmuş İngilizce? Çin’de mi, Japonya’da mı, uluslararası kültür dili olma ayrıcalığını kaybettiğine yanan Fransa’da mı, dünyaya egemen olma arzusunu şimdilik bir kıyıya atmış görünen Almanya’da mı? Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde İngilizce eğitim veren sınıflar açılıyorsa bu, ABD’nin bütün dünyadan topladığı genç beyinlerin hiç değilse bir bölümünü, özellikle de Türkiye gibi gayri resmi ABD sömürgesi olmak için elinden geleni yapan ülkelerden gelecek öğrencileri kendi üniversitelerine çekebilmek içindir. Avrupa, tek dilde birleşecekse Latinceyi niye terk etti; ulusal dilleri oluşturma yoluna niye girdi? Hiçbir Avrupa ülkesi üniversitelerinde İngilizce eğitime geçmiş olmadığı gibi, kendi dilini egemen kılma uğraşından da vazgeçmiş değil.

Yalnız mühendis yetiştirmekle kalmamış, ülkenin kaderini yıllarca elinde tutmuş, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi, yıllarca Türkiye’yi yönetmiş siyasetçileri de yetiştirmiş olan İstanbul Teknik Üniversitesi, İngilizce eğitim öğretime geçmekle aydın ile halk arasında yeniden bir uçurum açacağının bilincinde değil mi? Yeniden; yani Osmanlı’daki gibi. Halka tepeden bakan, kendisiyle halk arasına kesin ve keskin sınırlar koyan; halkından iğrenen yeni bir züppe kuşağı yetiştirmek mi amaç? Halkıyla aynı dili konuşmayan bir okumuşlar sınıfı mı oluşturulacak yeniden? “Basis” sözcüğünün “mesnet” anlamına geldiğini bilmeyen inşaat mühendisleri, “gasket”in “conta, salmastra” demek olduğunu bilmeyen makine mühendisleri yetiştirmek bir övünç nedeni mi sayılabilir mi? Kendi diline, kendi insanına, kendi kültürüne yabancılaşan kuşaklar yetiştirilerek nereye varılmaya çalışılıyor?

Türkiye, Alman faşizminden kaçan profesörlere üniversitelerinin kapılarını açarken yabancı dilin zihin açıcı bir özelliği olduğunu varsayarak derslerini Almanca anlatmalarını istememiş, tam tersine, üç yıl içinde Türkçe öğrenmelerini şart koşmuştu. Öğrendiler ve o insanlar Türk öğrencilerine derslerini Türkçe anlattılar. Türkçe öğrenmekle kalmadılar, pek çok Türkçe terim ürettiler. Bugün de kullanılan “çözücü, çözelti, çözünme, değerlik, seyreltik, çökelti” gibi kimya terimlerini F. Arndt üretti. Ünlü hukukçu E. Hirsch, soyadını nüfus kâğıdına “Hirş” yazacak kadar benimsemişti Türkçeyi. (*) Hâlâ kimi üniversitelerimizde onların yazdığı kitaplar okutulur. Alman Hocalar Türkiye’de anlattıkları dersi öğrencilerinin daha iyi kavraması için Türkçe öğrenip derslerini Türkçe veriyorlardı; biz Türk hocalara dersi (öğrenciler çok iyi öğrenmeseler de olur, diye) İngilizce anlattırmaya çalışıyoruz. İngilizce eğitime geçildiğinde İTÜ senatosu kimleri yetiştireceğini hayal etmektedir? İngilizce eğitim yapan üniversitelerimiz hangi Türk dâhilerini armağan etti bilim dünyasına? Çeşitli tarihlerde yapılmış çeşitli araştırmaların sonuçlarını biliyoruz. The Times gazetesinin yüksek eğitim eki “Times Higher Education” tarafından yayımlanan dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasında Türkiye’den hiçbir üniversite yoktu. Avrupa’nın en iyi 100 üniversitesi arasında da Türkiye’den hiçbir üniversite yer almadı. Anadili İngilizce olan ülkelerin üniversiteleri dışında bu listelerde yer alan Zürih, Paris, Münih, Moskova, Viyana, Kudüs, Roma, Bonn Üniversitelerinde; o listeye giren Çekoslovakya, Yunanistan, Macaristan, Japonya, Çin üniversitelerinin hiçbirinde yabancı dille eğitim yapılmıyor. Bugün bile yüzümüzü ağartan Kerim Erim, Feza Gürsey, Ekrem Akurgal, Gazi Yaşargil, A. Rıza Berkem, M. Kalayoğlu, Mustafa İnan ve Cahit Arf gibi bilim insanları, başarılarını üniversitedeki İngilizce eğitim ile kazanmamışlardır.

Üstünden çok geçmedi; daha iki ya da üç yıl önce İTÜ’nün hocalarından pek çoğunun katıldığı bir toplantıda Türkçeyi konuştuk. Dilim döndüğü kadar neden kendi dilimizde eğitim yapmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Öyle güzel, öyle anlamlı katkılar geldi ki! Bu son karar, hocaların isteği ile alınmış olamaz. Daha nitelikli öğrencilerin İTÜ’yü tercih etmesi için alındığı söyleniyor. Bu da yanlış. İTÜ, Anadolu’nun her yerinden bileğinin gücüyle üniversite kazanıp gelmiş gençlerin okuluydu şimdiye kadar. İyi yetişmemişlerse onları alıp yetiştirmek de okulun görevlerindendi. İyi yetişmemiş değil, iyi yetiştirilmemiş çocuklardı onlar çünkü. . Şimdi seçkinlerin, kolejlerde okumuşların okulu mu olmak mı istiyor? Halkla arasına mesafe mi koymaya çalışıyor.

Bu hiç olmadı. Hele Türkiye’nin anıt üniversitelerinden bir olan İstanbul Teknik Üniversitesine hiç yakışmadı.


(*) Prof. Dr. Güney Gönenç’ten öğrendiğim, derslerini Türkçe veren hocalarla ilgili bilgilere “Rüzgârın Göğe Savurduğu - Türkçe Günlükleri” (s. 274) adlı kitabımda yer verdim. Daha geniş bilgi için bu kitaba bakılabilir.

 
sayfa başına dön
 
YENİ EDEBİYAT KİTAPLARI GERÇEKTEN YENİ Mİ?

Kırılamaz denen tabuları kırmış gibi görünüyor yeni edebiyat kitapları. Kırılmayacağı belli kimi tabuları da olduğu gibi bırakmış. Her kitabın başında Atatürk’ün fotoğrafı ile birlikte İstiklal Marşı’nın ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin yer alması, kırılamayacak tabulardan. Eski kitaplardaki “besmele”nin yerine geçmeye başladı bunlar. Öğrenciler arasında bir anket yapılsa açıkça görülecektir: Hiçbir öğrenci, kitapların bu ilk sayfalarını okumadığı gibi, buralarda neler yazdığının farkında değildir. ilköğretimde her sabah yinelenen “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” andının kimseyi çalışkan, doğru ve hatta Türk yapmaya yetmediği gibi, yinelenen marşlar, hitabeler de kimseyi Atatürkçü yapmıyor. Her kitabın başında çocuğun karşına aynı fotoğrafı, aynı sözleri çıkarmak, Atatürk’ü daha çok mu sevdirir, bir çeşit doygunluk; hatta bıkkınlık mı doğurur? Atatürk, söylediklerinin dua gibi ezberlenmesini mi isterdi; üzerinde düşünülerek kavranmasını mı? Sorulması da yanıtlanması da zor sorular bunlar. Ancak bu tabuları yıkmasını bu hükümetin Milli Eğitim Bakanlığından beklemek de en hafif tabiriyle haksızlık olur. Hatta, AKP’yi, düşmesi için açık tutulan bir kuyuya itmek yerine geçeceği bile söylenebilir.

Peki, hangi tabuları yıkıyor MEB kitapları? Edebiyat kitaplarına girmesi olanaksız sandığımız yazar ve şairlere yer veriyor. Bu yazar ve şairler arasında kimler yok ki! Pek de kullanmadığı RAN soyadını her seferinde peşine takarak da olsa Nazım Hikmet, İlhan Berk, Edip Cansever, Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Attila İlhan, Hilmi Yavuz, Ece Ayhan, Özdemir Asaf… Metin, Açıklamalar, Araştırmalar, Kelimeler ve yazar hakkında bilgiden oluşan sırayı hiç bozmayan eski edebiyat kitaplarındaki kuru ve sıkıcı düzene karşılık, yeni kitaplar renkli, resimli… Hazırlık, Etkinlik, Anlama Yorumlama, Ölçme Değerlendirme bölümlerine ek olarak çocuğun kendisini sorgulayacağı Öz Eleştiri Tablosu ( Elbette yine yazım konusu! Yaygın ve benimsenmiş kullanımıyla özeleştiri değil, TDK’nin önerisiyle “öz eleştiri”!). Popüler kültür öğelerinden, sözgelimi Kemal Sunal’ın fotoğraflarından yararlanma da övülecek bir özellik. Öğrencinin kendi kafasını devreye sokmasına gerek bırakmayan, “Yazar bu parçada şunları söylüyor. Siz de bu görüşe katılır mısınız?” biçimindeki sorulara yer veren eski kitaplara karşılık MEB’in kitaplarında yapılan karşılaştırmalar düşünce geliştirmeye yardımcı olacak nitelikte.

Eski şiirleri bugünkü dile çevirmeyi şiirin açıklaması sayanlara, şiir hakkında görüş oluşturmada bunun yeterli olmadığını göstermesi bakımından, eski şiirlerden sonra “Günümüz Türkçesiyle” bölümlerinin eklenmesi çok olumlu. Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmesi de görsel algılamaya alışık çağımız çocuğuna seslenmek için son derece uygun. Üstelik görsel malzeme olarak kullanılan, renkleri kaymış, çizgilerden taşmış, birbirine karışmış, acemice çiziktirilmiş okuma kitabı resimleri değil. Dünya resminin en ünlü tablolarıyla, çağdaş resmimizin en önemli temsilcilerinden örnekler.

Yeni edebiyat kitapları, aslında yeni değil, çünkü uygulanmış, okutulmuş kitaplar bunlar. İlk bakışta zengin bir içerikle, tabuları yıkmış, çok sesli, demokratik bir görüntüyle çıkıyor insanın karşısına. Ancak biraz daha yakından bakınca bu demokratlığın gerçekten de görüntü olduğu anlaşılıyor. Nazım Hikmet’in ders kitaplarına girmiş olmasına sevinirken fark ediyorsunuz ki iki - üç konuda bir, Nazım Hikmet’in panzehiri gibi düşünülen Necip Fazıl Kısakürek’ten uzun şiirlere yer verilmiş.

Kitapların bu yıl için yeni basımları yapılırken keşke öğretmenlere, uygulama sırasında karşılaştıkları güçlükler olup olmadığı sorulsa ve bunların düzeltilmesi yoluna gidilseymiş. Çünkü MEB’in kitapları, öğretmeni neredeyse dışlayan kitaplar. “Çalışma Kitabı” gibi düşünülmüş, öğrencinin kitapta sıra noktalar konan, boş bırakılan yerleri doldurması istenmiş. Kitabın sınıfta işlenmek üzere mi, evde çalışılsın diye mi hazırlandığı belli değil. Kimi zaman “Tahtaya yazın.” denmiş; kimi zaman, “Defterinize yazın.” Piyasada birtakım kılavuz kitaplar varsa da MEB, bu kitaplarla ilgili “Öğretmen Kitabı” hazırlatmadı. Oysa, ders kitaplarındaki “Sınıf ikiye ayrılır. Grup sözcüleri seçilir.” gibi yönlendirmelerin yer aldığı “etkinlik” bölümlerinin öğretmen kitaplarına aktarılması çok daha uygun olurdu. Öğrenciden şiirin adını tahmin etmesi istendiğinde bu adın öğretmen tarafından bilindiğini kabul etmek ne derece doğru?

Kitaplarda çok fazla örnek bulunması ilk bakışta bir zenginlik gibi görünüyor; ancak bu örneklerin tümü üzerinde durmanın olanaksızlığı, öğretmeni seçim yapma, sınırlama getirme bakımlarından zorlayacaktır. Okullarda belli bir standart olmadığı gibi, öğrenciler, hatta öğretmenler arasında da belli standartlar yok.

Öğrencinin edebiyat dersiyle ilk kez karşılaştığı 9. sınıf, temel edebiyat bilgilerinin aktarıldığı bir sınıftır. Burada, öğrenciye henüz öğrenmediği bilgilere dayalı örnekler sunmak riskli değil mi? Divan edebiyatı hakkında hiçbir şey bilmeyen öğrenciden Fuzuli’nin, Nedim’in şiirlerinden zevk almasını beklemek çok şey beklemek olmaz mı? “Tenasüp, telmih, hüsnütalil” gibi söz ve anlam sanatlarını ille de öğretmeye çalışmak için de benzer bir soru sorulabilir. Bunları şiirde bulmaya çalışmak, şiiri sevdirir mi, şiirden soğutur mu?

Edebiyat tarihi verilirken, yapıtların asıllarından örneklerle bugünkü dile çevirilerinin birlikte sunulması olumlu; ancak 11. sınıfın sonunda Milli Edebiyat dönemine henüz gelinmiş olması, çağdaş edebiyatın ne zaman verileceği sorusunu gündeme getiriyor. Yine de liselerin dört yıla çıkarıldığını hesaba katarsak 12. sınıf kitabını görmeden bu konuda bir şey söylemek yanlış olur.

“Betimleme, öykü” diye Türkçeleri olan sözcükler yerine, “tasvir, hikâye” gibi eskilerinin kullanılması, dilsel seçimin Türkçeyi fazla gözeterek yapılmadığını düşündürüyor. Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmiş olması, çok da albenili kılmamış onları. Tıpkı çok fazla örnek metin olmasına karşın bu metinlerin çekici olduğunun söylenemeyeceği gibi. Ayrıca öğrencinin bilgi, kültür, kavrama, algılama, benimseme, ilgilenme derecesini dikkate almak, düzeyi gözetmek konusu üzerinde de pek durulmamış. İlköğretimi yeni bitirmiş öğrenciye Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanını okutmak bile düzeyin gözetilmediği yargısını kanıtlamaya yeter.

“Batı Edebiyatı” ya da “Dünya Edebiyatı” diye ayrı bir ders yoksa -ki bildiğim kadarıyla yok- Türkiye’de lise eğitimi alan bir öğrenci, Batı ya da dünya edebiyatıyla ilgili bilgiyi nereden, nasıl edinecek? “Batı Edebiyatı” eski edebiyat kitaplarında ayrı bir bölüm olarak verilirdi. Özellikle Tanzimat ve daha sonraki edebiyat dönemleri, Fransız edebiyatının doğrudan etkisiyle oluştuğuna göre, diyelim romantizm, realizm gibi akımların bizde hangi yazarları, nasıl etkilediği anlatılmadan önce, hangi Fransız yazarlarından nasıl etkilenildiği anlatılmayacak mı?

10 sınıflar için hazırlanan edebiyat kitabında, her konu için bol örnek sunulmasına karşın; sözgelimi bir önceki “Âşık Tarzı Halk Şiiri” konusunda on (10) adet şiir varken, “Dini Tasavvufi Türk Şiiri” başlığı altında, biri “hikmet” örneği, öbür ikisi “ilahi”den alınmış, yalnızca üç adet dörtlük verilmesi, “methiye” örneği verilirken “şathiyat” örneği vermekten kaçınılması, çocukları dinsizlikten korumak için mi? Türk edebiyatını, dünyadan kopuk, kendi başına ele alırken, edebiyat kitabının arka sayfalarına haritalar koymak niçin? Edebiyat kitabında Türkiye haritası bulunmasının anlamı nedir? Ya Türk Dünyası Haritası niye var?

Pablo Picasso’nun ünlü Guernica tablosunu, hakkında hiçbir bilgi vermeden, adını bile vermeden koyup “Yukarıdaki resim ile ilgili neler düşündüğünüzü ifade ediniz.” demek, 15 yaşındaki çocuklara ressamla ve resimle dalga geçme fırsatı vermek için değilse niçin? Resme (meğer) ne kadar yetenekli olduğunu Marmaris’e çekildikten sonra resim yapmaya başlamasıyla anlayacağımız Kenan Evren bile bir zamanlar Picasso’nun resimlerine bakıp, “Hıh! Bunlar da resim mi? Ben de yaparım bunları!” dememiş miydi? Alman ordularının Guernica kasabasını bombalamasını anlatan resim hakkında “Bu resmi siz mi yaptınız?” diye soran Alman generaline Picasso’nun verdiği, resim kadar güzel, “Hayır, siz yaptınız.” yanıtı eklenemez miydi?

Guernica tablosu için, “Picasso'nun savaşa karşı duyduğu güçlü nefreti yansıtır.” gibi bir not düşmeyen zihniyet, Arif Nihat Asya’nın şiddeti kutsayan, milliyetçiliği had safhada kışkırtan “Bayrak” şiirini kitaba almakta sakınca görmüyor.

Okullarda tırmanan şiddetten bir daha söz açacak olduğunuzda, “Sana benim gözümle bakmayanın / Mezarını kazacağım / Seni selamlamadan uçan kuşun / Yuvasını bozacağım” şiirleri okuttuğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Kuşuyla börtü böceğiyle doğayı sevmesini sağlamanız gereken 15 yaşındaki çocuklara, insan sevgisi aşılamak, savaş karşıtlığı işlemek yerine kuşların yuvasını bozmayı, insanların mezarını kazmayı öğütleyen şiirler okutursanız, toplumdaki her türlü şiddetten siz sorumlu olursunuz. Edebiyatı, insanı, doğayı, yaşamı sevdirmeye çalışmak dururken mezar kazmaya özendirmek niye?

 
sayfa başına dön
 

ESKİ YAZI – YENİ YAZI

80. yılını kutladığımız halde, alışamamış olmalıyız ki Atatürk’ün, “Lâtin esasından alınan Türk alfabesi” dediği harflere biz hâlâ “Latin alfabesi” deyip duruyoruz. İşte bu harfler küreselleşme denen yeni emperyalizmin dayattığı İngilizcenin etkisiyle yabancılaşmaya ve değişmeye başladı. Günümüze gelmeden bir özet yapmak gerekirse şunlar söylenebilir.

Atatürk’ten önce de Arap alfabesinin Türkçeye dar gelmesinin sancıları çok çekilmiş. Daha 1851 tarihinde Ahmet Cevdet Paşa “Kavaid-i Osmaniye” adlı eserinde, harflerle tam gösterilemeyen bazı seslerin birbirinden ayırt edilmesi için bir yol bulunması gerektiğinden bahsetmiş. Zamanın akademisi sayılan Encümen-i Dâniş’te bu konu ele alınmış, 1854 Devlet Salnamesinde harf ıslahı sayılamayacaksa da “bazı tefrik (ayırdetme) işaretleri” koyma gereğine dikkat çekmiş. Ayıntablı Mehmed Münif Paşa, harflerin ıslah edilerek okuma-yazmanın kolaylaştırılmasını ele almış. “Mânası malum kelimelerin siyak ve sibakından (geliş ve gidiş) anlaşılmasına rağmen, mânası bilinmeyen kelimelerin hatalı okunduğunu, Latin yazısındaki gibi harflerde büyük-küçük ayırımı olmadığı için, has (özel) isimlerin diğerlerinden ayrılmasında müşkilat çekildiğini” söylemiş. Münif Paşa’nın Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’deki nutkunda bunları söylemesinden sonra Azeri Ahundzade Feth Ali, önce hazırladığı yeni tarz harfleri, daha sonra kendisinin uydurduğu Latin-Slav harflerinden alınma kırk iki harfli bir alfabeyi önermiş.

İlk gazetelerin yayımlanmasından sonra halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmediği gerçeği apaçık ortaya çıkmış olduğundan çare arayışları hız kazanmış. Londra’daki Jön-Türklerin sürgünde çıkardıkları "Hürriyet" gazetesinde Namık Kemal çocukların yıllarca okuma-yazma konusunda uğraştıkları halde, ellerine bir gazete verilse okuyamayacaklarından; yazmak bir tarafa, yazılmış tezkireyi bile sökemeyeceklerinden; hatta onların hocalarının bile pek azının bu gibi işleri becerebileceklerinden bahsetmiş. Ermeni, Rum ve Yahudi çocuklarının ise böyle olmadıklarını kabahatin bizim çocuklarda değil “tahsil usulünde” olduğunu söylemiş.

Namık Kemal, "Hâsılı demek isteriz ki, biz eşkâl-i hurufumuzun esasen tağyiri efkârında değiliz" diyerek Arap harflerinin tümden değişmesinden yana olmadığını; ama mevcut durumu aynen korumaktan yana da olmadığını belirterek, "Muhafaza-i hâl-ü hâzır efkârının düşmanlarından bulunduğumuzdan, hattımıza kaabil olacak ıslahatın icrasına samimi tarafdarız" dedikten sonra, “harf ıslahı” hakkında o zamana kadar ileri sürülen fikirleri tartışıp kendi görüşlerine geçerek: "Bizim efkârımıza gelince, madem ki elifbayı Arabca'dan almışız ve madem ki lisanımızda bu kadar Arabî kelimât mevcuttur, anın haliyle ibkasından başka çare olmadığını itiraf ile, andan sonra Türkî’de zaid olan harfleri aramak lâzım gelir.” Demiş.

Namık Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alınmış olduğundan bu sözcüklerin yazımı için Arap harflerini gerekli görürken Ahmet Mithat Latin harflerini yerden yere vurup Ermeni harflerini almayı önermiş. Bu konudaki tartışmalara Şinasi ve Ali Suavî gibi devrin meşhur simaları ilgi göstermiş. Bu tarihte eli kalem tutup konuyla ilgili yazı yazanlar arasında; Yenişehirli Avni Bey, Feraizcizâde Mehmed Şâkir, lûgatçı Necib Asım, Yanyalı Ali Rıza Bey, Bağdatlı Zehavizâde Cemil Bey gibi pek çok kişi sayılabilir.

Özetle Tanzimat ile meşrutiyet arasında geçen yaklaşık yetmiş yıllık zaman içinde bu konuda ortaya atılan düşünceler arasında harflerimizin okuma ve yazmadaki bazı eksiklerini tamamlamak ya da düzeltmek öneriliyordu. Bu da; harflere harekeler koyma, sesli harfler (o zamanın tabiriyle harekeler) ilave etme, harfleri munfasıl (ayrı ayrı) yazma düşünülüyordu. Diğer taraftan; Latin, Latin-Slav veya Ermeni harflerinin alınması şeklinde ortaya atılan görüşler, pek rağbet görmemişti. Bir gün Latin harflerinin kabul edilebileceği düşüncesi akla bile gelmiyordu. Çünkü Şeyhülislamlık makamı -bırakalım harf değiştirmeyi- mevcut harfleri ayrı olarak, bitiştirmeden yazmaya bile fetva vermiyordu.

Meşrutiyet döneminde ise dönemin ileri gelenlerinden Ahmet Rıza Bey 6 Ağustos 1893 tarihinde Abdülhamit'e Paris’ten bir “layiha” göndererek “ihtiyaç oldukça bazı işaret vs.nin konmasında dinî de olsa bir mahzur bulunmayacağını” söylerken İttihatçı İbrahim Temo, Latin harflerinin resmen kabul edilmesini, böylece Türk eserlerinin Avrupa'ya tanıtılacağını söyler; hatta bu yüzden adı 'Latinci'ye çıkar.

Sözün özü, Atatürk’ün Harf Devrimi’nden önce de çok arayışlar vardı. Bugün bile, “Memleket ahalisini okumaz-yazmaz duruma getirdiğini, kütüphaneleri battal ettiğini, klasik kültürle bağlantıları kopma noktasına getirdiğini” söyleyerek Atatürk’ü karalamak isteyen, Harf Devrimine karşı tavır alanlar çok. Onlara bakarsanız Arap alfabesi yerine Türk alfabesini kabul etmek bütün bir milleti geçmişinden koparmıştır. Okuduğu, yazdığı harfler bir gecede tedavülden kaldırılan insanların düşünebilme yetenekleri dumura uğramıştır. “Harf inkılabı aslında bir inkılap değil cinayetti. Üstelik insanlık tarihinde eşine az rastlanır cinayetlerdendi. Böyle bir şey, bir toplumu bir anda okur-yazar olmaktan çıkarmaktır. Bütün bir tarihe yabancılaşmaktır. Zira harf inkılabıyla o zamana kadar yazılı mirasa yabancılaşılmıştı. Aslında böyle bir şey en bağnaz sömürge yönetimlerinin bile cüret edemeyeceği bir saçmalıktır. Bir toplumu toptan kendi tarihine ve kültürel geçmişine yabancılaştırmak, ‘köksüzleştirmektir’. Artık o tarihten sonra eskiye merak saran birinin, kendi uzak-yakın tarihiyle ilgili bir şey öğrenebilmek için bir yabancı dil öğrenir gibi eski yazıyı öğrenmesi gerekiyordu.” (Fikret Başkaya Yediyüz: Osmanlı Beyliği’nden Yirmi Sekiz Şubat’a Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi) diyenler hâlâ var. Harf Devrimi’nin, “Böylece Türkiye’de okuma-yazma bilmeyen kalmayacağı; zira Latin alfabesinin daha kolay okuma-yazmaya imkân verdiği” biçimindeki gerekçesini “şaşırtıcı” bulanlar bugün de yazıyorlar aynı şeyleri.

Oysa dört yıllık okuma yazma seferberliğinden sonra bile ülke nüfusunun yalnızca % 11’i okur - yazar olabilmişse, Harf Devrimi’nden sonra evlerde, kütüphanelerde bulunan, piyasada satılan tek bir kitap imha edilmemişken, eski yazıyla mektup yazmak, not almak yasaklanmamışken bu insanların yeni alfabeye geçildiğinde cahil kaldıklarını söylemek ne kadar doğru olabilir? Olsa olsa bir süre, yeni harflerle basılan gazeteleri okuyamamış olabilirler. Harf Devrimi, savaştan yeni çıkmış bir halkın genç nüfusuna en çabuk öğreneceği yazı dilinin öğretilmesi, doğan yeni ulusu kalkındırmak, çağdaşlaştırmak için atılmış, en yerinde, en önemli adımlardan biridir. O tarihlerde aydın kesim, başta Fransızca olmak üzere bir ya da birden çok yabancı dili biliyordu; Latin harflerine yabancı değildi. Kimse bir gecede cahil kalmamış, Arap harfleri ile yazılan kitaplar yakılmamış, ortadan kaldırılmamış, kütüphaneler işlevsiz kalmamıştır. İsteyenin eski yazı öğrenmesini, Arap harfleriyle yazılmış eserlere ulaşmasını engelleyen hiçbir yasal önlem alınmamıştır. 1928 yılında eski yazıyı okuyup yazabilen insanlar bile, eğer Arapça ve Farsçaya aşina değillerse 50 – 60 yıl önce yazılmış bir metni bile anlayamazken bu insanların 500 yıl öncesiyle bağlarının koparıldığını iddia etmek pek saçma olmaz mı? Ayrıca eğitim genellikle erkeklere verildiğinden, ardı ardına yaşanan savaşlarda bu erkeklerin şehit olmasıyla ülke, okur - yazar erkek nüfusunun büyükçe bir bölümünü yitirmiş; geriye kadınların ve çocukların oluşturduğu okuma yazma bilmeyen bir kitle kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki dönemde, belli kesimlerin dışındaki halkın okur - yazarlığından bahsedilemez. Türk Harf Devrimi, Türkçeye en uygun harf sisteminin bulunması anlamı taşır. Sekiz tane ünlüsü bulunan bir dili yüzyıllarca “elif”ten başka ünlüsü olmayan; yani tek ünlü harfi olan bir alfabeyle yazmaya çalışma ıstırabından kurtarmıştır.

Hani, öğrenilecek konunun o kadar da zor olmadığını anlatmak için eskilerin söylediği cesaret aşılayıcı bir söz vardır: “Canım, eski yazı değil ya! Öğrenirsin.” Eski yazı neden kolay öğrenilmez? Çünkü eski yazı dediğimiz alfabe, her ne kadar Arap harfleriyse de Kuran yazısı değildir. Kuran yazısında yanlış okumanın önüne geçmek için konmuş harekeler; yani, “esre, ötre” gibi işaretler günlük yazışmalarda kullanılmaz. Hatta eski yazıda uzun sesliler dışında sesli harfler pek yazılmaz. Çok bilinen sözcükler kolay tanınır, okunur; ama bilinmeyen sözcükler için aynı şey söylenemez. İlk kez karşılaşılan bir sözcüğü okumanın şifre çözmekten farkı yoktur. Bu konuda anlatılan çok öykü var. Bir tanesi, üniversitede hocam olmuş Faruk Kadri Timurtaş’la ilgili. Timurtaş’ın, Yunus Emre Divanı’nı yeni yazıya çevirirken bir dizeyi, “Terzi Necip dikmemiş donunu Muhammed’in” diye okuduğu için adının Terzi Necip kaldığı anlatılır. Öyle ya, 13. yüzyılda Yunus Emre’nin sözünü etmeye değer gördüğü bir Terzi Necip varsa bu, özel araştırma gereken bir konu olmalı. Kimdir Terzi Necip? Yunus Emre üstelik adını vererek niye ondan söz etmek gereğini duymuştur? Bir din ulusu mudur? Bir evliya mıdır? Hiçbiri değil. Terzi Necip, yalnızca bir okuma yanlışlığından ortaya çıkmış sanal bir kişi. Öyle biri yok. Terzi Necip diye birinin ortaya çıkmasına yol açan yanlışlık nereden kaynaklanmış? Timurtaş’ın “biçip” sözcüğünü “necip” diye okumasından kaynaklanmış yanlışlık. Kendi harflerimizle asla düşülmeyecek bir yanlışlık bu. Yalnız ünlüleri yazılmış iki sözcük söz konusu. Biri bcb, öteki ncb. Aradaki ünlüleri okuyanın koyması gerektiği bir yana, b ve n harfleri arasındaki ayrımı sağlayan da sadece bir nokta. Eğer alttaysa bu nokta harfin b olduğunu, üstteyse n olduğunu belirtecek.

Arap alfabesinin çok estetik olduğu, hat sanatına pek uygun olduğu söylenir; ama Türkçeye uygun olduğunu hiç kimse söyleyemez. O,ö,u,ü,v harfleri için kullanılan tek harfin "vav" olması, “kef” harfinin yerine göre g, n, k, ğ seslerinin yerine kullanılması, diyelim sekiz ayrı sesten oluşan bir sözcüğün dört harfle gösterilmesi sayılabilecek nedenler arasında. “Elif, vav, lam” harfleri yan yana olduğunda bu sözcüğün “ol” mu, “öl” mü; yoksa “evvel” mi olduğunu ancak sözün gelişinden çıkarabilirdiniz.

Namık Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alındığı için Arap harflerinden vazgeçilemeyeceğini söylerken kuşkusuz kendisi gibi Osmanlıcayı iyi bilenleri kastediyordu. Harf Devrimi, seçkin zümreye değil, halka yönelik olarak yapılmış bir devrimdi. Çünkü halk Namık Kemal’in bildiği o sözcükleri zaten bilmez ve kullanmazdı. Ayrıca halk yazı öğrenmekten umudunu çoktan kesmiş, kendisini “söz”e vermiş; edebiyatını söze dayalı bir edebiyat haline getirmişti. Türkülerin, manilerin, koşmaların içinde, Divan edebiyatına özenip Divan şairleri gibi yazmaya çalışan saz şairlerinin yazdıkları dışında, Türkçe olmayan pek az sözcük vardır. Öyleyse halkın Arapça için yapılmış; ama Türkçeye uymayan bu alfabeyi kullanması için hiçbir gerekçe gösterilemez. Harf Devrimi’yle insanlar binlerce yıldır konuştukları dili yazıp okumayı öğrendiler. Yalnızca seçkin bir kitlenin ayrıcalığı sayılan konuştuğu dili yazabilme becerisine kavuştular. Arap harfleri, sözcüğün başında, ortasında, sonunda farklı farklı yazıldığından tek tek öğrenildiğinde okur - yazarlığı sağlayamazken, Türk alfabesiyle harfleri öğrenmek, bulmaca çözmek zorunda kalmadan sözcüğü okumak kolaylığı sağladı. Yalnız sessiz harfleri yazılan sözcüğün aslında hangi sözcük olduğu, okurken geriye dönüp tümcenin gelişine bakma zorunluluğu yüzünden, yalnız okumayı değil, anlamayı, kavramayı da sekteye uğratan bir okuma süreciyken, Türk harfleri bu zorluğu ortadan kaldırdı. Türkçenin üç ayrı h harfine, iki s, iki n, iki z harfine niye gereksinmesi olsun? Niye Feyza yerine “fyda”, Yusuf yerine “yvsf”, Öner yerine “avnr” yazalım?

Türk harfleri, ülkemizin teknolojiye, bilim ve kültüre ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Yalnızca ç, ş, ı, İ harflerinin İngilizcenin alfabesinde bulunmaması nedeniyle bugün bilgisayar ortamında çekilen sıkıntılar göz önüne alındığında Arap harfleriyle iletişim çağının ne kadar gerisinde kalınacağı da düşünülmesi gereken bir durumdur. Arapça işletim sistemlerinin ne derece kullanışlı olabileceğini, İngilizce programlardan kaç yıl sonra çıkarıldığını da hesaba katmak gerekir.

İnternette bulduğum, “Harf devrimini eleştiren bir insan idim.” diye başlayan bir yazıyı, bugün hâlâ Arap harflerini kullanıyor olsaydık karşılaşacağımız zorlukları göstermesi bakımından ilginç buldum. Paylaşmak istiyorum. ““Harf devrimini eleştiren bir insan idim. Arapları yakından gördükten ve onlarla uzun süre kaldıktan sonra bu fikrim çok değişti. Şöyle ki; Arap alfabesi kullanan insanlarda şu sorunları gözlemledim: Adamlar boş zamanlarında dergiler üzerindeki yazıları taklit ediyorlar. Çünkü Latin alfabesini yazmayı ve okumayı yeteri kadar iyi bilmiyorlar.

Bilgisayar dünyasına entegre olmaları felaket zor. Örneğin; herhangi bir yazı yazarken Arapça dili desteklemeyen klavyede, dertlerini anlatmaları için önlerine çok fazla engel çıkıyor. Rakamları da kullanarak, Latin harfleriyle Arapça yazıyorlar ki bu safhada gerçek rakamlarla Arapça harf yerine kullandıkları rakamlar birbirine giriyor, iş zıvanadan çıkıyor. Dahası ellerindeki dosyalardan bilgisayarın da kafası karışıyor. 'winampa çal dediğinde çalmıyor, word de aç dediğinde açmıyor. En önemlisi, çevrelerindeki dünya ile de entegre olamıyorlar. Diyelim ki bir konu tartışıyorsunuz. örneğin matematik, ya da fizik. Kullandıkları denklemler ve teoremler bile Arap harfleriyle. Yani adam ‘sin 30’ yazacağı zaman bunu bu şekilde yazamıyor. Çünkü bilmiyor. İsimleri, olayları, adları kısacası hiç bir şeyi Latin harfleri ile bilmiyor. Bütün terim, isim, tarih, formül kodlamaları Latin harfleriyle olanlarından çok farklı. Peki, şimdi düşünün, bir Arap ve bir Türk genci bir araya gelip nasıl matematik, kimya, fizik tartışacaklar? Ne yazık ki ancak Arap olan tarafın ekstra çabası ile kendini bu konuda çok iyi yetiştirmesi sayesinde olabilir.”

Mademki bilgisayar ve internet ortamına girdik orada biraz daha kalalım.

Gençlerin bu konuda ne düşündüklerini anlamak için baktığım “Ekşi Sözlük”te, adını bilemediğim bir genç şöyle diyor: “Nasıl ki kıyafet devrimiyle bir gecede herkes çıplak kalmadıysa, şapka kanunuyla herkesin basına bir anda güneş geçmediyse, ölçü birimlerinde değişiklikle bir gecede ölçüsüz mesnetsiz kalınmadıysa, cumhuriyetin ilanıyla bir anda yöneticisiz kalınmadıysa, harf devrimiyle de bir gecede cahil olunmamıştır. Bazılarımız sanki alfabe değişince insanlar konuşma, söz söyleme, tartışma kabiliyetlerini de kaybetmişler, sihirli bir el çıkıp binlerce kütüphanedeki milyonlarca kitabi "select all, change font, times new roman" komutuyla anında Latinceye çevirmiş, ülkedeki tüm insanların kafalarına odun indirip bildiklerini bir gecede unutturmuş olması gibi algılamaktadırlar. Evet devrim bir gecede olmuştur ama insanların buna geçişi elbette zamanla yavaş yavaş olmuştur. AB ülkeleri euro'ya geçince bir gecede nasıl züğürtlemedilerse, harf devrimiyle de insanlar bir anda cahilleşmemişlerdir. Aksine, geçiş süreci sonunda daha az gayretle daha kolay öğrenilecek bir alfabeye kavuşmuşlar, okuma yazma oranı hızla artmıştır.
Bir başka genç de “Japonlar alfabe değiştirmediler; ama bakın nasıl geliştiler.” diyenleri yanıtlıyor:

latin alfabesi bizim teknolojiye, bilim ve kulture olan adaptasyonumuzu saglamistir. japonlarin basarisini ise alfabelerine baglamak ahmakliktir. ben de cekik gozlerine bagliyorum o zaman, bizler de gozlerimizi cektirelim, bakin nasil gelisecegiz, calismadan, vergi kacirarak, yolsuzlukla, calismayi enayilik gorerek.

Alfabemiz yeniden değişiyor. Sessiz sedasız…

“Harf Devrimi nedir?” sorusunu yanıtlayan bir başka genç şunları söylüyor:

mustafa kemal'in türkleri arapların her$eyinden olduğu gibi alfabelerindende kurtarma ba$arısıdır. ($ahsen islamı kabul ediyoruz diye araplığı kabul etmeyi türk tarihindeki en büyük facia olarak görüyorum)
geçmi$imizde arap kültürü var ise bu geçmi$i kabul eder, derhal deği$tiririz. (zaten öyle yaptık) arap kültürünü türk kültürü gibi gösterip arap rezilliklerine ya da adetlerine $eye sarılır gibi sarılanların, "geçmi$imizi kaybettik", "avrupaya yalandık" iddiaları me$hur "din elden gidiyor" ya da "$eytan icadı" iddialarından farkı yoktur.
not: ş harfini yazabiliyorum fakat $eklini sevmiyorum.$.

“Doğu Timorlu bebek yapılan bir operasyonla 3.3 kg'lık tümörden kurtarıldı.” haberine yorum yazan biri şöyle diyor:

“bence wilms tumorudur ama keske tipinide yazsalarmis ogretici olurmus”

Türkçe harflerin sanal âlemde kullanılmaması yüzünden oluyormuş gibi görünüyor; ama tek sorun bu değil. Türkçede bulunmayan harfleri kullanma modası da var. Vildan adını Wildan diye, “Eksikiz” olduğunu sandığımız adı “exixiz” diye, “çivi” sözcüğünü “chiwi” diye yazan da var.

“Çet (chat)” denen internet yazışmalarında ünlü harflerin yazılmamasının açıklaması da konuşur gibi yazma isteğiymiş. Orada da “iiim”, “bilioum” gibi yazışma örnekleri var. Daha yaygınları elbette “nbr slm, mrb” diye kısaltmalar. Bunlar “ne haber”, “selam”, “merhaba” anlamlarına geliyormuş. Bir çeşit şifreleme sistemi. Ne çeşit denirse, tıpkı eski yazı gibi. Gençlere sorarsanız (ben sordum) böyle yazmak cep telefonu mesajlarında daha az karakter kullanıldığı için tasarruf sağlıyormuş. Oysa durum tam olarak böyle değil. Ünlüleri yazmama bir moda olarak yaygınlaşıyor. Bu modanın en bilinen örneği CMYLMZ. Cem Yılmaz da moda bu olduğu için böyle yazmış zaten. Ancak bu ünlüleri yazmama modasının eski yazıyla olan benzerliği ürkütücü. Çok yakın bir gelecekte (belki şu anda bile) yalnız bilenlerin okuyup anlayabileceği, özel bir alfabe gelişiyor. Başka bir deyişle yeni bir şifreleme sistemi. Bu sistemi bilmeyenleri yine dışta bırakacak bir uygulama. Dışta ya da öğrenmek zorunda bırakacak. Hangisini isterseniz. Ya sanal âlemdeki yazışmalara yabancı kalmayı, hâlâ bildiğiniz yazımı kullandığınız için sizinle alay edilmesini, “dinozor” diye nitelenmeyi göze alırsınız, ya da siz de “nbr”, “slm” diyenlerden olursunuz. Seçim sizin.

 
sayfa başına dön
 

LACİVERT AKŞAMLAR SUSUNCA BİRDEN

Ne yalan söyleyeyim, Avni Anıl hayranı değildim ya da şöyle diyeyim: Avni Anıl, benim has bestecilerimden değildi. Dinlediğim herhangi bir radyoda, “Biraz kül biraz duman o benim işte” ya da “Bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok” gibi ateşli, küllü şarkılarından biri başlamışsa hemen başka istasyon arardım. Dahası, dört - beş yıldır Özgür Radyo’da program yaparım. Aslında bir edebiyat programıdır yaptığım; ancak soyadımdan esinle, adını “Çilingir Sofrası” koyduğum için genellikle Klasik Türk Müziği, Türk Sanat Müziği adını almış türdeki şarkılara yer veririm. Avni Anıl bestelerini özel olarak hiç seçmemişimdir orada. Bu benim sevmediğim, sevmediğim için de çalmadığım besteler, Avni Anıl’ın en bilinen, demek ki en sevilen şarkılarıdır. Giderek bu şarkılarla Avni Anıl adı örtüştü; bunları sevmediğime göre Avni Anıl’ı sevmiyorum, diye bir yargıya dönüştü. “Sevmiyorum.” demek, “Tanıyorum, biliyorum ve sevmiyorum.” demek değil midir? Ne burnu büyüklük! Avni Anıl’ı, “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un” şarkısından ibaret sanırsanız ve benim kadar aymazlık içindeyseniz şarkı,

“Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un”

dediğinde, benim gibi, “Bir gecede bütün meyhaneler mi? Ne zaman olmuş bu? Şimdi gelsin de dolaşsın! Bir gecede yalnız Beyoğlu’ndaki meyhaneleri bile dolaşamaz.” diye dalga geçebilirsiniz.

“Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde”

sözlerini duyduğunuzda kadehlerdeki dudak izlerine bakarak sevgilisini arayan bir âşık hayal edebilir, “Uğraşma kardeşim, çok zor bu iş! Sevgilini bulmanın başka bir yolu vardır. O yolu da bulursun, sevgilini de…” diye onu avutmaya kalkabilirsiniz.

Şarkıda,

“Canım doya doya sarhoş olmak istiyordu”

dendiğinde, “Doya doya sarhoş olmak istiyorsan, meyhane meyhane dolaşmanın âlemine ne? Otur bir meyhanede, iç.” diye akıl vermelere yeltenebilirsiniz.

Madem günah çıkarmaya soyundum, itirafları sürdüreyim. “Mihrabım” şarkısıyla da çok dalga geçtim.

Mihrabım diyerek sana yüz vurdum
Gönlümün dalında bir yuva kurdum
Yıllardan beridir yalvarıp durdum
Sevgilim demeyi öğretemedim

Sonunda hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim

Gönlünde sevgime yer vermedin de
Yaban güllerini hep derledin de
Ellerin ismini ezberledin de
Bir benim adımı öğretemedim

Sonunda hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim

“Sana yüz vurdum” denince aklımda kafasını güm güm bir yerlere çarpan adam görüntüsü oluştu. “Niye yaban güllerini derliyor? Bahçesinde gül yok muymuş, bahçesi de mi yokmuş? Gül toplamak için kırlara mı çıkmış?” soruları aklımdan geçti. “Bir ‘sevgilim’ demeyi bile öğrenememişse nasıl kafasız bir sevgilidir bu?” diye düşündüğüm oldu. “Üstelik başkalarının adlarını da öğrenemiyor besbelli ki ezberliyor. O zaman insan birinin daha adını, hadi öğrenmesin, ezberleyemez mi?” diye sorduğum da…

Ne zamana kadar sürdü bu aymazlık? Avni Anıl ölünceye kadar. Türkiye’de ölmeden önce kimsenin değeri bilinmez ya, ben de onlardanım. Değer bilmeyenlerden… Ne olacaktı ki! Sonuç olarak ben de bu toplumun bireyi değil miyim? Avni Anıl ölünce birden ne kadar yalnızlaştığımı fark ettim. Sevmemek bile bir çeşit ilgi duymakmış meğer. Sevmediğinizi sansanız bile, üstünü örttüğünüz için derinlerde kalmış bir yanınız, o kişinin beste çalışmalarını sürdürmesini, hatta sizin sevmediğiniz besteleri bile yapmaya devam etmesini istermiş.

Avni Anıl öldükten sonra eserleri listeler halinde yayımlandı. Gerçek sanatçıların değerini yaşarken değil, öldükten sonra anlayanlar grubunda yalnız olmadığımı biliyordum zaten. “Biz kimi kaybettik?” merakına düşenler, şarkıları uyudukları yerden -içimden “nisyan kuyusundan” demek geldi- birer birer çıkarıp listeler oluşturdular. O şarkılara bakınca durum değişti, duygularım değişti. Avni Anıl’ın olduğunu bilmediğim, ona ait olup olmadığını hiç araştırmadığım pek çok şarkı vardı o listelerde. Pek çoğu da benim bayıldığım şarkılardı. Vah benim cahil kafam! Bir de severim bu müziği; biraz da anlar geçinirim. Ama suçun tümü de benim değil. (Bu da topluca benimsediğimiz davranışlardandır. Suçun -hiç değilse bir bölümünü- üstünden atmak için, hemen bir mazeret icat etmek!) Avni Anıl’ın adıyla birlikte hep aynı şarkılar çalınmış yıllarca; ben de hep o şarkıları duyup durmuşum.

Kafama ilk dank eden şu oldu: Ben bu şarkıları Avni Anıl’ın oldukları için değil, çok dinlendiği için, bıkkınlık verecek kadar çok duyduğum için sevmemekteyim. Daha önce dank etmesi gereken de şuydu: Avni Anıl’ın şarkılarını değil, bu şarkıların güftelerini, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş, Turgut Yarkent gibi şairlerin sözlerini eleştiriyordum aslında. Onların beğenmediğim şiirleri gibi tek söz yazabilsem yüreğim gam yemeyecek.

Kulağa / göze batan eleştirilir de hoşa giden karşısında susulur ya… Bu tutumda da yalnız değilim. Hadi bunu da itiraf edelim: Hangi alana baksanız “eleştirmek” denince, kınama, ayıplama, yerden yere vurma değil midir akla gelen? Birilerinin de “Pek güzel olmuş! İyi ki yapmış / yazmış / çizmiş / bestelemiş bu eseri!” dediğini duydunuz mu? Herkes birilerinin hata yapmasını, ayağının / dilinin sürçmesini bekler gibi değil mi toplumumuzda? Sürçsün ki haddi bildirilsin. Hata yapsın ki bütün hatalarını ortaya dökmek için beklenen fırsat ele geçsin.

Avni Anıl da yalnız benim sözleriyle dalga geçtiğim şarkıların bestecisi değildi. İlham Behlül Pektaş’ın,

“Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun
Mevsimler gelip geçiyor sen gülüyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun”

şiirini hüzzam makamında besteleyen sanatçıydı. Hikmet Şinasi Önal’ın,

“Bir başka eda, başka bir arzu ile geldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin
Sevdalı bakışlarla gülüp kalbimi çeldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin”

sözlerine acemkürdi makamında ruh kazandıran kişiydi. O kuşağın önemli bestecilerinden Rüştü Şardağ’ın sözlerini alıp hicaz makamında ölümsüz kılan isimdi:

“Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz
Kaybolan günlerim için hesap sorun, sorun biraz
Güzel bir kumral uğruna küstüm esmer beyazlara
Şu akılsız garip başa şimdi vurun, vurun biraz”

Neredeyse kırk yıl once, Şahap Gürsel’in sözleriyle hüzzam makamında bestelenmiş şu şarkıya ne demeli?

”Ayrılık ümitlerin ötesinde bir şehir
Ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir
Çaresiz seslenişler, beyhude bekleyişler
Bir teselli yerine, hüzünlü akşam gelir”

İzmirli sevgili şair Şahin Çandır’in şiirinden yaptığı kürdilihicazkâr beste ne güzeldir. Hem yenidir, hem eskinin, bugüne taşınması gereken bütün tatlarını taşır:

Öyle dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde kalsın
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Güzelsen güzelsin yok mu benzerin?
Goncadır ilk hali bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün, ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi
En güzel sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Sonunda tuz bastım gönül yarama
Nice dağlar koydum nice arama
Seni terkedip de gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Üstelik yalnız besteci değildi Avni Anıl. İzmir Radyosu'nda müzik yayın şefliği yapmıştı. Devlet Türk Sanat Musikisi topluluklarının sınavlarını yapan kadroda yer almıştı. Diyarbakır, Samsun, Konya ve Bursa'da TSM korolarının kurulması çalışmalarında bulunmuştu. 1955 yılında, Akşam gazetesinde "Türk Musikisi ve Radyolarımız" diye yazılar yazmış, Münir Nurettin Selçuk, Sadettin Kaynak gibi ünlü müzisyenleri yakından tanımış, onlarla röportajlar yapmıştı. Emin Ongan ise zaten hocasıydı. Üzerinde çalıştığı müziğin bilinmesi için uğraşmış, popüler şarkıların notalarını yayımlamıştı. "Musiki ve Nota" dergisini 36 sayı ve üç cilt olarak çıkarmıştı. "Anılar ve Belgelerle Musikimiz , "Bestecilerimizden Ezgiler" adlı nota fasikülleri ve kitaplar yayımlamıştı. “Musikî Sözlüğü” adı altında dört ciltlik bir çalışmaya imza atmıştı. Televizyona “Musikimizden Portreler” adlı belgeseli, radyolara "Sazdan Söze” ve "Dizelerden Ezgi Bahçesine " gibi programları hazırlamıştı.

Şimdi onun yerini kim tutacak? Makam, usul değil, nota bile bilmeden beste yapmaya kalkanlar mı? Selahhattin İçli gitti, Yusuf Nalkesen gitti, Avni Anıl gitti. O besteciler kuşağından kim kaldı geriye? Tek Alaaddin Yavaşça. Onun uzun yaşaması için dua etmekten başka çaremiz yok mu? Türk sanat musikisi denen müzik türü Orhan Gencebay’lara, Müslüm Gürses’lere mi emanet artık; yoksa Serdar Ortaç’lara mı? Avni Anıl bir bestesi üzerinde ortalama dört ay çalışırmış; söylenen o ki Serdar Ortaç tuvalette bile beste yapmaktaymış.

İster kabul edelim ister etmeyelim Avni Anıl’la birlikte müziğimizde bir dönem kapandı, kapanıyor. Eklendiği zincirin kendisinden önceki bütün halkalarını bilen, varlığıyla Türk müziğine önemli bir zenginlik katmış; üslubu olan, tarz yaratmış büyük bir sanatçıydı Avni Anıl. Görünen gelecekte onun ayarında bir sanatçının daha gelmesi çok zor.

İlk bestelerinden biri olan “Ağla çeşmim eski lezzet kalmamış peymânede” şarkısının bu dizesini değiştirip, “Ağla gözlerim bir gelecek kalmamış musikide” desem, yaşarken değerini bilmediğim için beni affeder mi acaba?

 
sayfa başına dön
 

MATEMATİKTEN ÖNCE DİL VARDI

(A+B+C) X

Bu nedir? Türkçede sözdiziminin formülü. Parantezin içindeki A, B, C tümcenin öğeleridir. Onların çarpılmak zorunda olduğu X de yüklem. Çarpmanın toplama üzerinde dağılma özeliği değil midir bu? Türkçede sözdizimi bütünüyle bu kurala göre çalışır. Ayrıca bir tümcenin sağlamlığını denetlemenin biricik yolu da budur. Yüklemin bütün öğelerle çarpıma girip girmediğine bakarız.

Şu tümceyi ele alalım:

Sevgi  okul arkadaşlarıyla parkta buluşacak.

(  A........... + B................  + C ) ......X

Bu, matematikte AX + BX + CX demek olduğu gibi, Türkçede de böyle. Hemen denetleyelim.

Sevgi buluşacak.

...A...........X

Okul arkadaşlarıyla buluşacak.

  ..........B.................... X

Parkta buluşacak.

  ..C...........X

İşlemi tersten yürütüp yukarıdaki çarpımları X parantezine aldığımızda da aynı sonuca varmaz mıyız?

Sözcüklerin görevlerinin adını bilip bilmemenin hiçbir önemi yok. Sevgi’nin özne olduğunu bilmeseniz de bu tümcenin öğesi olduğunu rahatça söyleyebilirsiniz; çünkü tümce, “Sevgi buluşacak” diye bir anlamı içermekte. Bir de “okul” sözcüğüne bakalım. “Okul”, tek başına, bizim tümcemizin bir öğesi değil. “Buluşacak” yüklemiyle çarpıma girmiyor. Bu tümcede “Okul buluşacak.” diye bir anlam yok. Yüklemle çarpıma girmeyen bir sözcük ya da söz o tümcenin öğesi olamaz.

Tümcenin uzun ya da kısa olmasıyla ilgili bir durum değil bu; sakın öyle sanılmasın. Uzun bir tümce kuralım şimdi:

“Okul arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan Çiğdem, eski mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.”

Çok kalabalık gibi görünüyor. Öğe sayısı fazla gibi… Oysa yüklemle (X’le) çarpıma girip girmediğine göre kümelersek yalnızca üç öğeden oluşuyor bu tümce. Görelim:

Okul arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan Çiğdem

   ......................................(A  + 

eski mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.

  ..................................................B ) ......................................................X

Yüklem yargıyı yüklendiği ve bütün öğelerin ortak çarpanı olduğu için en önemli öğesidir tümcenin. O kadar önemlidir ki hangi öğe ona yaklaştırılırsa önemi artar. İlk tümcede, sırlamaya göre, buluşulacak yer, “park” önem kazanmıştı; yükleme en yakın öğe o olduğu için. “Okul arkadaşları”nı daha önemli kılmak istediğimizde yapılacak iş çok basit. O öğeyi yükleme yaklaştırmak:

Sevgi parkta okul arkadaşlarıyla buluşacak.

Öznenin; yani Sevgi’nin önemini artırmak istiyorsak onu yakınlaştırırız yükleme.

Parkta okul arkadaşlarıyla Sevgi buluşacak.

Gerekli görev eklerini getirdiğinizde tümüyle anlamsız bir tümce bile kurabiliriz bu formülle. Anlamsız bir sözcük bulalım önce. “Sakul”… Yeterince anlamsız mı? Evet. Türkçenin her türlü adı eylem yapmaya elverişli, “-la, -le” ekiyle bu anlamsız sözcüğü eylem çekimine sokup yüklem yapabilir miyiz? Hiç kuşkunuz olmasın. “Sakul-la-mak” eylemi, çekimimize hazır. Artık ister “sakulladı” dersiniz, ister “sakullayacak”, ister “sakullamıştı”; canınız hangisini çekerse. İşte tümcemiz:

Sakul sakulu sakulda sakulla sakulladı.

( A..... + B..... +  C.... + Ç...... )  ...X

Anlamsız mı diyorsunuz? Olabilir; ama bir tümce!

Başka bir dilde örneği bulunmayacak bir uygulamadan da söz etmeden geçmek istemiyorum. “Buraya gel.” diye, yalnız iki öğeden, dolaylı tümleç ve yüklemden oluşan bir emir tümcesinde, bu iki öğenin yeri değiştirilerek tümcenin anlamı ağırlaştırılabilir mi? Türkçede ağırlaştırılır. “Buraya gel” ile “Gel buraya.” tümüyle aynı anlamda iki tümce değildir.

Bunun matematik açıklamasını ben yapamam. Benimki yalnızca deneme… Buraya sözcüğüne A, gel sözcüğüne B desek, biri AB iken öteki BA’dır. Farkı yaratan bu olabilir mi?

Sıfatların toplamına da bir bakmak istiyorum şimdi. Bir ad, elbette birden çok sıfat alabilir. Bu sıfatlarla adın kurduğu küme, yine tümce kümesi gibidir.

yeni

araba

(yeni, büyük, kırmızı bir) araba

a

x

 

büyük

araba

 

b

x

 

kırmızı

araba

ax + bx + cx+ çx = (a + b+ c+ ç) x

c

x

 

bir

araba

 

ç

x

 

Burada da adı x kabul edip x parantezine aldık; bu adın sıfatları olan a,b,c,ç ile çarpılınca bir sıfat tamlaması, bir küme oluştu. Küme deyip duruyorum; aslında küme mantığı da Türkçede bütünüyle geçerlidir. Sözgelimi, “herkes, hepsi, tümü” gibi sözcükler, türünün bütün üyelerini kapsayan bir küme oluşturur. Bu kümenin dışında kalan küme elemanı olmaz. Nasıl ki “bütün kalemler ve bir kurşun kalem” diyemezsek, “herkes ve Emine” diyemiyorsak, çeviri yoluyla girmiş bir ifade olan “hepsi ve daha fazlası” gibi sözler de anlamsızdır Türkçede.

Sıfatlar toplanır da yargılar toplanmaz mı? Önce bileşik tümcelere, sonra da bağlı tümcelere bakmak istiyorum şimdi.

Bileşik tümcelerin kuruluşu da son derece matematikseldir. Dilbilgisi terimleri kullanmadan anlatmaya çalışıyorum; ama burada kullanmam gerekiyor. “Yatmadan önce kitap okumayı çok severim.” tümcesinde, “Yatmadan önce kitap oku-ma”, temel tümcenin; yani “severim” yükleminin belirtili nesnesi; ama kendisi aynı zamanda, belirteç tümleci, nesne ve yüklemden oluşan bir yan tümcecik. Şöyle göstermeye çalışayım:

Yatmadan önce kitap oku-ma-y-ı

çok

severim.

.........................A  ...........................+

A= (a+b)y olduğuna göre,

......................[  (a+ b) y ] ....................+

  B )

 

...B

  X

 

..X

Aşağıda da dolaylı tümleç, belirteç tümleci ve yüklemden oluşan bir temel tümce var; ama dolaylı tümlecin de bir yan tümcecik olduğunu görüyoruz. O da kendi içinde, belirteç tümleci, nesne ve yüklemden oluşmakta.

Bugün o adamı görmekten

hiç

hoşlanmadım.

(  ................A ...........................+

A= (a+b) y olduğuna göre,

.............[  (a+ b) y ] ...................+

  B)

  B 

  X

  X

Bileşik tümcelerdeki matematiksel işleyişi anlatmaya iki örnek yeterli deyip bağlı tümcelere geçiyorum.

Aralarında anlam ilişkisi bulunan iki basit tümce uyduralım şimdi de. “Okan sinemaya gitti. Okan sinemada hastalandı.” Her defasında aynı özneyi söylemek zorunda kalmamak için, aralarında böyle anlam ilişkisi olan tümceleri ortak öğe parantezine alırız.

Okan

sinemaya

gitti.

Okan

sinemada

hastalandı.

 

a

b

c

a

ç

d

 

Bu tümceleri Okan parantezine alabiliriz. Alalım.

abc + açd = a ( bc + çd )

Okan (sinemaya gitti, sinemada hastalandı).

dediğimiz zaman bunu yapıyoruz işte.

Ortak öğe her zaman özne olmaz. Ortak öğe nesneyse bu kez onun parantezine alırız.

Kalemini (unuttu). Kalemini (almaya gitti).

  .....X ......( A )  ....................( B ) 

“Kalemini” parantezine aldığımızı da gösterelim:

Kalemini (unuttu , almaya gitti).

.......X  ..... ( A .........+ B )

Ortak paranteze almak, her ortak öğe için geçerlidir. Sözgelimi yüklemler ortaksa, yüklem parantezine alırız.

(Gündüzleri okula) gidiyor. (Geceleri işe) gidiyor.

.............(  A ) .........X ..............(  B )........ 

  (Gündüzleri okula) , (Geceleri işe) gidiyor.

  ............( A ) ..............+ ( B ) ...........

Yüklem değil de yalnızca yüklemdeki ekler ortaksa bile paranteze alma işlemi sürer.

(Sabahlara kadar çalışıyor)dun. (Hiç dinlenmiyor)dun.

.....................(  A )............X ...............(  B )....... X

Bu kez yalnızca “hikâye bileşik zamanı eki” ile “ikinci kişi eki” ortak. Onların parantezine alacağız:

(Sabahlara kadar çalışıyor) , (hiç dinlenmiyor)dun.

..................( A ) ......................+ ( B )......... 

Ortak öğe parantezine alarak bağladığım tümcelerin arasına koyduğum virgülü, tam artı işaretinin üzerine denk getirmeye çalıştığım, umarım dikkatlerden kaçmamıştır. Matematikte artı işareti (+) neyse Türkçede virgül (,) de odur. Virgül, sözcükleri de tümceleri de toplarken kullanabildiğimiz bir artı işaretidir; noktalı virgül ise yalnız tümceleri toplarken kullanılan bir artı işareti. Bu noktalama işaretleri bağlaçlık görevindeki sözcüğün yaptığını yapar. Bağlaçlık görevi nedir, diye sorulursa hemen söyleyelim. Matematikteki toplama işleminin dildeki karşılığıdır. Yani bağlaç, sözcükleri ya da tümceleri toplayan sözcüğün görev adıdır. Şu “ya da” sözü üzerinde de durmalı biraz. “Sözcükleri ya da tümceleri” demek, sözcükleri toplarsa tümceleri toplamaz demek. Sözcüklerle sözcükleri ya da tümcelerle tümceleri toplar; sözcüklerle tümceleri toplamaz. Bu, matematiğin kuralı değil mi? “Elmalarla armutlar toplanmaz.” Sözgelimi “ile” bağlacı, yalnız sözcükleri toplarken “ama” bağlacı yalnız tümceleri toplar. Ayrıca “ama”nın topladığı tümcelerde çoğu kez, bir yan olumlu (+) ise öbür yan olumsuz (-) olur. 

Bu film uzun;ama eğlenceli.

Bu film uzun (-)

 

Bu film eğlenceli (+)

Hazır, artılar, eksiler koymuşken Türkçede, matematikle ortak bir başka özelliğe değinelim. Matematikte artı ile eksinin çarpımı eksi, eksi ile eksinin çarpımı artı ederdi değil mi? Türkçede de öyledir. Birkaç örnek vereceğim. İlk örnek, soru ilgeci (edat) “mı, mi”den olsun. “Mı, mi” olumsuz kesinlik anlamı taşır. Yani değeri daima eksidir. Onunla çarpıma giren yargı olumlu ise, artı ile eksinin çarpımı gerçekleşmiş olur. Sonuç: Eksidir.

Söyleyecek söz

 

kaldı?

(Kalmadı.)

 

(-)

x

(+)

= (-)

Öğrenilmeyecek ders

mi

 

var?

(Yok.)

 

(-)

x

(+)

= (-)

Yanına gelen yargı da olumsuzsa bu kez de eksi ile eksinin çarpımı söz konusudur. Sonuç, artı olur.

Sen gidersin de ben

gelmez

 

miyim?

(Gelirim.)

 

(-)

x

(-)

= (+)

Sen “Yap!” dersin de ben

yapmaz

 

mıyım?

(Yaparım.)

 

(-)

x

(-)

= (+)

“Değil” sözcüğü de olumsuz anlam taşıyan; yani eksi (-) değerde bir sözcüktür. Aynı işleyiş, onun için de geçerli. 

Böyle bir lafı daha önce duymuş değilim. > duymadım. 

  .....................................(+)  .......(-) .............(-) 

“Değil”in yanındaki eylem de olumsuzsa? O zaman da eksi (-) ile eksinin (-) çarpımı söz konusudur.

Böyle bir lafı daha önce duymamış değilim. > duydum.

  .......................................(-)  ..........(-) ...........(+)

“Ne… ne…” bağlacıyla olumsuz yüklem kullanılmayacağını duymuşsunuzdur. Neden kullanılmaz? Çünkü “Ne… ne…” bağlacının kendisi taşır olumsuzluk anlamını. Başka bir deyişle “Ne… ne…” bağlacı, “değil” sözcüğü için anlattığım etkiye sahiptir.

Ne geldi ne telefon etti > gelmedi, telefon etmedi.

  (-) (+).. (-).......  (+)............ (-)............  (-)

Türkçenin matematiksel yapısı konuşulurken bütün konulara bakmak; Türkçeyi bir baştan bir başa, matematiksel öğeleri bulmak üzere gözden geçirmek gerekir. Benimki yalnızca üstten üstten bir göz gezdirme... Üstünkörü bakınca bile Türkçenin ne kadar matematiksel bir dil olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan …” sorunsalına benzeyecek; ama pekâlâ sorulabilir: Dil mi matematikten çıktı; matematik mi dilden? Yanıt, tartışmaya yer vermeyecek kadar açık değil mi? Matematikten önce dil vardı.

 
sayfa başına dön
 
SARI SAÇLAR, RENKLİ GÖZLER, STERİL GÜZELLİKLER

Adını vermeye gerek yok. Hem güzelliğine, hem yeteneğine hayran olduğumuz bir genç kadın o. Üstelik pek özendiğimiz tipte bir insan. Sarışın, açık renk gözlü, uzun boylu, giydiği her şeyin yakıştığı, dal gibi ince vücutlu. Bu ülkenin sıradan insanına benzemiyor. Avrupalı ya da Amerikalı gibi. Zaten kendisiyle röportaj yapan da sorulara geçmeden önce, “çok yabancı ve uzak gibi” durduğu saptamasını yapmış. Bu, “yabancı ve uzak gibi” duran insanlara ne kadar özendiğimiz, televizyonlarımıza her bakışta görülebilir. Amerikalı zenci (Afrikalı - Amerikalı) yazar Toni Morrison’un “En Mavi Gözler” (The Bluest Eyes) adlı bir romanı vardı. Beyaz bir ailenin sarı saçlı mavi gözlü kızına bakıcılık ettiği için kendi kızına yeterli ilgiyi göstermeyen zenci bir anne anlatılırdı romanda. Kendi kızı Pecola da annesinin sevgisini ve ilgisini kazanmak için sarı saçlı, mavi gözlü olmak gerektiğini düşünür ve sarı saçlara, mavi gözlere sahip olmak için durmaksızın dualar ederdi.

Ülkemiz genel olarak zencilerden oluşmuyor; ama bize de durmaksızın sarı saçlı, mavi ya da yeşil gözlü olma hayalleri kurduruluyor. Televizyonlarımıza bakan birinin, bu ülkede yaşayanların boy bos, saç ve göz rengi gibi tipik özellikleriyle ilgili doğru izlenim edinmesi söz konusu bile olamaz. Reklamlarda, dizilerde, hele hele magazin programlarında görünen genç kadınlar (Yaşlı tiplerin “güzel” olması ve sık sık ortalarda görünmesi zaten gerekmez.) yüzde seksen, belki de doksan oranında sarışın, açık renk gözlü, uzun boylu, uzun boylu değilse bile uzun bacaklı (bu çok önemli!) olmak zorunda. Özellikle kadınların değerli ya da önemli olmalarının biricik koşulu güzel olmaları; güzelliğin koşulları ise zaten belli: Sarı saçlar ve mavi gözler…

Kendi saç baş, ten renginden hoşnut olmamanın, her ülkede örneği görülebilecek tipik bir özenme hali olduğu söylenebilir. Halkının geneli sarışın, mavi gözlülerden oluşan kuzey ülkelerinde esmerlerin pek rağbet gördüğü, koyu renk tenlilerin çoğunluğu oluşturduğu kimi ülkelerde, beyaz ten, sarı saç, mavi gözlerin gerçekleşmesi istenen bir düş haline geldiği çok bilinen, çokça dile getirilen bir özellik. Bizdeki tam böyle değil sanki. Daha çok Avrupalı ve Amerikalı olmaya özenme hali. Kendinden hoşnut olmamak, kendisiyle barışık olmamak bireysel düzlemde bir hastalık sayılabilir. Peki, ya toplumsal düzlemde? Kendisi olmaktan nefret eden / ettirilen bir toplumun ruhsal durumu normal sayılabilir mi? Kadınlar için sarı saç, mavi göz sorunsalını rahatça çözebilirsek de erkeklere çare bulmak zor görünüyor. Kara kaşlı, kara gözlü, kara bıyıklı erkeklerin kendi görünümlerinden kurtulup örneğin Bush gibi, akça pakça Amerikan erkeği görünümüne kavuşmaları (cinsiyetlerinden ödün vermeden elbette) pek mümkün görünmüyor. Kadınlar arasında hiç boya sürülmemiş saça sahip olan neredeyse kalmadı. Renkli lensler de istenen göz rengine kavuşma süresini saniyelere indirmekte. Öyleyse erkeklerimizi Türkiyeli gibi görünmekten kurtaramayacak olsak da kadınlarımızın, koşulları belirlenen güzellik standartlarına kavuşması an meselesi. Öyle gibi görünüyor; ancak tam olarak öyle değil. Açık renk gözlerle açık renk saçların gerçeğine sahip olanların havası yine de bir başka. Ayrıca, gözden kaçan bir gerçek daha var: Avrupalı - Amerikalı gibi görünmek, kendini ortalama ülke insanının üzerinde görme hakkı da kazandırıyor kişiye. Son yıllarda sıkça duyduğumuz “beyaz Türk”ün tanımına, ten renginin gerçek anlamdaki beyazlığı da giriyor mu; doğrusu bilmiyorum. Derinin rengi, olmazsa olmaz koşullardan değilse bile, “beyaz Türk” olmayı kolaylaştırıyordur.

Eğer daha önce tanışmamış olsaydım, beyaz Türklerin varlığı konusunda kuşkuya kapılabilirdim. Zaten kısa süre öncesine kadar bu lafın bir fanteziyi anlatmakta olduğundan çok emindim. Ama tanıştım. Bir televizyon programında, canlı yayındaydık. Türkçenin korunması için öngördüğüm koşulları, “Dilini sevmek, kendini sevmek, halkını sevmek…” diye sıralarken hemen yanımda oturan (meğer Beyaz Türk’müş, ne bileyim!) “Nesini seveyim bu halkın, nesini seveyim! Sokaklara tükürmesini mi, töre cinayetlerini mi, 450 lirayla geçinmesini mi? (Bu sonuncusunun da sevilmeme gerekçesi olabileceği kimin aklına gelirdi?) Nesini seveyim?” diye öyle bir patladı ki neye uğradığımı şaşırdım. Programın sonuna kadar bir daha da konuşamadım zaten. Nutkum tutuldu. Meğer beyaz Türkler, kolu kolumuza değecek kadar yakınımızdalarmış ve halk denen bu mikroplu kitleyi sevmediklerini yüksek sesle haykırmaktan geri durmazlarmış.

Sözünü ettiğim röportajda bir kapıcı ailesinde yaşananları nasıl bu kadar iyi bilebildiği sorulmuş sarışın, yeşil gözlü, çok yetenekli o genç ve güzel kadına. O da gazeteci olup da steril kalınamadığından söz etmiş. “İstanbul’da yaşıyorsan ne kadar steril kalabilirsin ki!” diye eklemiş. İşte, arka arkaya geçen bu iki “steril” sözcüğüdür bu yazının yazılmasına neden olan. Kapıcı ailesi örneğindeki gibi, halktan insanların, halkın yani, mikrop gibi görüldüğünü ele veren çok açıklayıcı bir sözcük bu “steril”. Tek sözcük olduğuna kanılmasın; tek sözcük; ama çok konuşkan. Neler neler söylemiyor ki: Böyle, kapıcı ailesi gibi halktan kişilere hiç bulaşmamak gerektiğini söylüyor sözgelimi. Ama ne yazık ki, meslek icabı, bulaşılıyor. Elit bir çevrede, elit insanlar arasında (Bu “elit” sözcüğü de röportajda geçiyor. Benim kullandığım sözcüklerden biri değil.) hiçbir tehlikeye maruz kalmadan, gönül rahatlığıyla yaşamak varken, insanın elit olmayan insanları tanıması değil, onları hayal ederek aralarında geçebilecek olaylar kurgulaması bile mikrop kapmasına yol açabilir. Dikkatli olmak gerek.

Ne zamandır halktan iğrenir oldu bu insanlar? Elit çevreler var, bir de mikrop saçan değil, mikrobun ta kendisi olan, insanı steril bırakmayan, kirleten çevreler var. Kimi televizyon görevlileri, kameraları omuzlayıp halka çeşitli konularda düşüncesini sormaya başladı mı bu çekimlerin ana haber bültenlerinde hangi başlıkla sunulduğunu da anımsatmak gerekir mi? “Bakalım sokaktaki insan bu konuda ne diyor?” Hiç yadırgamıyoruz “sokaktaki insan” lafını. “Halk”ın yeni adı, “sokaktaki insan” ya da “sokaktaki adam”. Onlar hep öyle sokaklarda dolaştıkları için mikroplu oluyorlar işte. “Elit” çevrelerden gelenlerin sokaktaki adamla iletişim kurmak istememesinde anlaşılmayacak ne var? Steril kalmak varken sokak insanlarıyla muhatap olup mikrop mu kapsınlar? Üstelik ten renkleri beyaz olmadığı gibi, çoğu sarı saçlı, renkli gözlü de değil ne yazık ki! Amerikalıya benzer bir tipleri yoksa mikroplu olma riskleri de yüksek oluyor haliyle. Büyükçe bir bölümünün asgari ücretle geçindiği dikkate alındığında bunların renkli lens alacak paraları bile bulunmayabiliyor.

Amerikalı beyaz efendilerine benzemek için çırpınan, halkından utanan, hatta mikrop kapan, kendisi olmaktan şiddetle ve ısrarla kaçanlar, kimliksiz ve kişiliksiz bir toplum yaratmaya çalışmıyorlarsa gayet anlamsız bir uğraş içindeler. Çabalarını anlamlı kılabilecek tek amaç bu olabilir: Kişiliksiz ve kimliksiz bir toplum yaratmak. Böyle bir toplumdan kendi ülkesinin kültürel değerlerini korumasını bekleyemezsiniz. Kendisi olmaktan hoşnut kalmasını, kendi değerlerine sahip çıkmasını, onları benimsemesini ve savunmasını; onurlu ve omurgalı bir duruş içinde olmasını bekleyemezsiniz. Ne beklersiniz? Eğer mavi gözler ve sarı saçlarla gelecekse sömürüye alkış tutmasını, beyaz efendilerine benzerliği arttıkça kendini mutlu huzurlu hissetmesini, itirazsız bir köle ruhuna kavuşmasını bekleyebilirsiniz. Eğer meydanı beyaz Türklere bırakmak istemiyorsak önümüzde iki yol var: Ya esmer tenin, kumral saçın, tıknaz bedenin, kara ve ela gözün anlamlı bir güzellik demek olduğuna inanıp kendimiz olmaya çalışalım; kendimizle barışıp, kendi özelliklerimize, güzelliklerimize sahip çıkalım ya da Pecola gibi sarı saçlara ve mavi gözlere sahip olmak için elbirliğiyle dua edelim.

 
sayfa başına dön
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2010 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler