 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
   |
 |
 |
 |
  |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
   |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
| |
GEÇEN
GÜN ÖMÜRDENDİR
- YOLCULUK YAZILARI
ÇEŞİTLİ
DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI |
|
 |
| |
GEÇEN
GÜN ÖMÜRDENDİR
- YOLCULUK YAZILARI
|
|
| |
|
|
| |
| |
GÜZEL
OLMAK
Güzel bir kızdı. Ailesinin kim bilir ne umutlarla koyduğu Devrim adına
ihanet etmekte olduğunu düşünürdüm sık sık. Hemen her derste, sıranın
içinde açtığı çantasından aynasını çıkarır, kaşına gözüne bakardı. Gördüğümü
anlarsa mahcup olur diye fark etmez gibi yapardım. Bir gün dayanamadım.
Özdemir Asaf’ın ünlü şiirini söyledim ona:
“Sana
güzel diyorlar, sakın olma!”
“Anladın
mı?” dedim sonra. Anlamamış. Açıklamaya kalkmadım. Bu iki dizeden daha
güzelini söyleyemezdim ya!
Güzel
olmak, güzel kalmak (zorunda olmak) çok külfetli bir iştir aslında. İşi,
güzel kalmayı gerektirenlerle aynı ortamlarda bulunanlar bilirler. Tanınmalarını
güzelliklerine borçlu olanlar, sizin gözlediğinizin farkında değillermiş
gibi davranırlar genellikle. Oysa yaşamları, ilgiyi kendi üzerinde tutmak
ilkesi üzerine kurulmuştur. Yalnız karşı cinsin ilgisini çekmek değil,
kadın - erkek çevredeki herkesin ilgisinin odağında olmak… Ne zorlu bir
uğraş gerektirir bu. Kendinize yönelik dikkatinizi bir an bile yitirmeyeceksiniz.
Her an dışarıdan nasıl göründüğünüzün hesabı içinde olacaksınız. Bunun
için de kendinizi sürekli gözleyeceksiniz. Yaka düğmelerinin kaç tanesi,
nereye kadar açılacak? Düğmelerin açık unutulduğu nasıl fark edilmemiş
gibi yapılacak? Saça her zamankinden değişik bir biçim nasıl verilecek?
O gün göz makyajı daha gösterişli yapılıp dudaklar hafif gölgede mi bırakılmalı;
dudaklar öne çıkarılıp göze sadece kalem mi çekilmeli? Yüksek topuklar,
evet rahatsız; ama kadınsı bir görünüm için şart! Güzel görünmenin bedeli
bacak ağrısı ise buna çaresiz katlanılacak.
Bütün
bu hesapları her an için yapıyor olmak, başka neyle ilgilenecek güç bırakır
insanda? Güzellik kendi başına bırakılamaz çünkü. Güzellik bencildir,
sürekli emek ister. Daha güzel olmak için, falancadan daha alımlı, filancadan
daha çekici, feşmekândan daha seksi olmak için sürekli güzelliğiniz üzerine
düşünmeniz ve yeni fikirler geliştirmeniz gerekir. Kim bilir ne büyük,
ne önemli işleri yapacak kadar uzun bir süreyi bile bile harcamak zorunda
bırakır insanı.
Peki,
kadın türünü sürekli güzel olmaya, güzel kalmaya zorlayan ne? Var mı böyle
bir baskı? Olmaz mı? Gazetelerin kadınlar için hazırladıkları eklerde
hemen hemen tek konu, güzellik. Televizyonlar sürekli güzellik sırları
yayımlamıyor mu? Nasıl genç kalınır, nasıl kilo verilir, nasıl giyinilir,
nasıl süslenilir, anlatmıyor mu? Rol modelleri de gösteriyor. Giyimlerine
kuşamlarına, görünümlerine, seksiliklerine göre not da veriyor kadınlara.
İzleyene düşen, en yüksek notu alanlara benzemeye, onlar gibi olmaya çalışmak.
Yine
de medyayı tek günah keçisi ilan etmek, işin kolayına kaçmak olur. Çoğumuz
oğullarımızı “Akıllı oğlum”, kızlarımızı “Güzel kızım” diye sevmiyor muyuz?
Sadece bu söyleyiş bile kızlarımızın kendilerini güzel olmak zorunda hissetmelerine
yol açmaz mı? Kızlarımızın güzel oldukları kadar akıllı olduklarını da
bildiğimize göre onları çocukluklarından itibaren neden sadece güzel olmak
konusunda koşullandırıyoruz?
Kızlarımız,
kadınlarımız güzel de olsunlar tabii; ama güzelliklerinin esiri olmasınlar.
Sadece güzel olmakla yetinmesinler. Son sözü Özdemir Asaf’a bırakalım
yine. O söylesin:
“Sana
güzel diyorlar, sakın olma!” |
|
|
| |
SEVGİSİZLİĞİMİZİN
YÜZYILI
Sevginin,
saygının içi boş kavramlara dönüştüğü bir dönem mi yaşıyoruz? Bu,
bir süreç mi, yoksa artık hep böyle mi olacak? “Birbirinizi sevin,
sayın.” gibi laflar etmeye kalkan birini duyunca burun kıvırmaya
başladık. Çok söylenmekten eskimiş sözler ya da içi boş kavramlar
gibi geliyor bunlar herkese. Şiddetle çevrelenmiş durumdayız ve
daha kötüsü bu durumu yadırgamaz olduk. Her gün daha ağırını, daha
beterini duyduğumuz şiddet olaylarını kanıksadık. En sıradan saygı
davranışlarını bile gereksiz buluyoruz artık. Hani biz konukseverdik,
yardımseverdik? Televizyonlardaki yemek yarışmaları, en sıradan
nezaket kurallarını bile unutturmaya başladı. Konuklarımız sunduğumuz
yemeği beğenmeseler bile yüzlerini buruşturmazlar; ev sahipleri,
konuklarını mutlu etmek için uğraşır, didinir; bir “Eline sağlık!”
sözüyle yorgunluklarını unuturdu eskiden. Bunlar da tarihe karıştı,
karışacak.
Her
günkü sıradan yaşam bile savaş gibi sürdürülüyor. Teşekkür yok,
rica yok, gülümseme yok. Asık surat maskesini takınıp çıkıyoruz
evlerimizden. Sonrasında rastladığımız herkese dövüşmeye hazırmışız
gibi bakıyoruz. Üstelik gerçekten de her an kavgaya hazırız. Birinin
yanınızdan geçerken omzunuza çarpması bir kavga nedeni olabiliyor.
Bir “yol vermeme” tartışması, cinayetle sonlanabiliyor. Duya duya
kanıksadığımız olayları düşünün. Televizyon haberleri, gazete sayfaları
ne zamandır cinayet raporuna döndü. Ölümler sayılarla ifade edilir
oldu ve sekiz - on kişiden daha az kişinin öldüğü kazaları, kavgaları,
çatışmaları neredeyse kazanç saymaya başladık. Aynı yerde aynı nedenlerle
onlarca kişinin ölmesine seyirci kalıyor; taşlı sopalı dövüşleri
çok sıradan, çok olağan buluyoruz. Karısını sokak ortasında dövüp
yerlerde sürükleyen adamı yadırgamıyoruz bile. Çocuklarını parçalayan
analar mı istersiniz, öz kızına tecavüz eden babalar, babasının
çocuğunu doğuran kızlar, iki altın bilezik için büyükannesini boğazlayan
delikanlılar, yeni doğmuş bebeğini naylon torbanın içine koyup çöp
bidonuna atan anneler, annesini bıçaklayan genç kızlar, ablasını
kurşunlayan kardeşler, kardeşini boğan ağabeyler…
Algıladığımız,
her gün sıcak haberler aldığımız dünya büyüdüğü için mi bu kadar
akıl almaz olay duyup okuyoruz? Eskiden daha kendi yağımızla kavruluyorduk
da yaşanıyorsa bile bütün olanlardan haberimiz mi olmuyordu? Yoksa
insanoğlu giderek vahşileşiyor, çıldırıyor; eski değerlerinin hiçbirini
umursamaz duruma mı geliyor?
Televizyon
dizilerinde takır takır ateş edilmiyor; her gece beş on kişi telef
edilmiyorsa pek heyecansız buluyoruz filmi. Bizim heyecanımızı artırmak
için olmalı hemen her dizide silahlar çekiliyor, kaçma - kovalama
sahneleri yaşanıyor ve sonunda bir “galip” ve bir “mağlup” oluşuyor.
En ciddi tartışma programlarında bile sesler yükselirse kulak kesiliyoruz.
Kimin ne söylediğine değil, ötekinin hakkından nasıl geldiğine bakıyoruz.
Karşısındakinin ağzından lafı kapan, hatta onu hiç konuşturmayan
daha başarılı bir konuşmacı sayılıyor. Buralarda bile hep bir yenen
ve yenilen olmak zorunda. Bu, yalnız Türkiye’de mi böyle? Televizyonlarımız
var, bütün dünyada şiddetin hangi boyutlarda yaşandığını gösteriyor
bize. Ne yazık ki televizyonlarımız var! Şiddetin, sevgisizliğin,
acıma yoksunluğunun artmasında en büyük pay onların. Çünkü sıradanlaştırıyor
şiddeti; bunu da bir çeşit yarışma haline getiriyor. Gazetelere
geçmek, televizyonlarda haber olmak için daha vahşi, daha korkunç
cinayetler işlemek zorunda oldukları duygusu yaratıyor insanlarda.
Gerçekten de her gün, bir öncekinden daha korkunç olaylar duyuyoruz
ve artık yadırgamaz oluyoruz duyduklarımızı.
Kaygılıyım.
Kendimde saptadığım en ağırlıklı duygu bu. İnsanlığın temizliğini,
masumluğunu yitirmekte olduğunu düşünüp bizden sonra gelecek kuşaklar
için kaygılanıyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor.
|
|
|
| |
KADER
Mİ, AZİM Mİ?
“Bizim
zamanımızda…” diye söze başlamak, yaşlılığı tümden kabullenmektir.
Biliyorum; ama –kabullendiğimden olmalı– ben de söze öyle başlar
oldum son zamanlarda. Bizim zamanımızda, yaşları hiç söylenmeden,
biri, başörtüsü takmış, öteki saçlarını savurarak yürüyen iki kadından
söz edilse başı açık olanın genç, ötekinin yaşlı olduğunu anlardık
hepimiz. Bizim zamanımızda batıl inançlı birilerinden söz edilse
o birileri ya dedemiz olurdu, ya ninemiz. Anne babalarımız bile
dalga geçerdi batıl inançlılarla. Şimdi her şey tersine döndü. Ben
görüntüde değilim. Gençlerin genç olmadan yaşlandıklarını gördükçe
kahroluyorum. Gaipten işaretler alarak yaşıyor kimi gençlerimiz.
Bakıyorsunuz önemli bir iş için yollara düşmüş bir genç –daha çok
kızlar galiba– yürürken ayağı taşa takılsa, kötü bir işaret aldığını
düşünüyor ve peşinde olduğu o işin olmayacağına karar veriyor çabucak;
hatta vazgeçiyor o işten. Enerji gönderiyorlar. Birilerinden elektrik
alıyorlar ya da alamıyorlar. En çok televizyonlardaki evlilik programlarında
görüyoruz. “Elektrik aldın mı?” diye soruluyor. Hayatın en önemli
kararlarından biri, evlenme kararı gibi ciddi bir karar bile bu,
nereden geldiği belli olmayan “elektrik”e göre veriliyor. Ekranda
fal bakanlar, rüya tabir edenler, seyircileri ipnotize etmeyi deneyenler,
gençlere örnek oluyor. Uğura, uğursuzluğa, fala, burçlara inanıyor
gençler. Dahası, insanı ve yaşamı belirleyen biricik şeyin burçlar
olduğunu düşünüyor kimileri. Bakıyorsunuz bilimsel bir konferansta,
salondaki dinleyicilerden biri, soru sormak için söz istiyor ve
konuşmacıya burcunun ne olduğunu soruyor. Ona göre verecek kararını.
Ne kararıysa artık!
Belediye
otobüslerinde halifelerin yaşam öyküsünü okuyan, çantasının içinde
tespih çeken, elindeki sayaçla okuduğu duaları sayan genç kızlara
rastlıyorum. Ne oluyoruz, ahrete mi hazırlanıyor genç kızlarımız?
İyi de bu dünyada yapılacak işler bitti mi? Okullar bitirilip meslek
sahibi olunmayacak mı? Çocuklar doğurulup ülkeye ve dünyaya yararlı
bireyler olarak yetiştirilmeyecek mi? Saçının tek teli görünmesin
diye kafasını sımsıkı kapatan, yerleri süpüren etekleriyle bütün
merdivenlerin tozunu alan genç kızları söylemiyorum. Benim meselem
“türban” değil. Kafaların içi ilgilendiriyor beni.
Geçenlerde
öğrencilerimden biri, yine bir genç kız, bir anısını anlatıyordu
sınıfta. “Üç harfliler” diye birilerinden söz etmeye başlayınca
sordum. Cinlermiş kastettikleri ve “cin” derse çarpılacağından korktuğu
için adlarını “üç harfliler” diye anıyormuş. Anneannemi hatırladım.
“Çarşamba gecesi iş yaparsanız cin çarpar; pis suyun üstünden atlamayın,
çarpılırsınız.” dedikçe o, içimize bir korku gelirdi gelmesine;
ama biz yine de güler geçerdik. Şimdi üniversite öğrencileri anneannemin
korkutmalarına pabuç bırakıyorlar, öyle mi?
Ara
sınavda verdiğim yazı konularından biri de şuydu: “Kader mi, azim
mi?” Bu konuyu seçen öğrencilerimin neredeyse tümü, kaderin çok
önemli, en az azim kadar önemli olduğunu, insanın kendi kaderinin
dışına çıkamayacağını yazdı. Kâğıtları okuduktan sonra, “İnsan,
kendi kaderinin demircisidir.” diye bir sözü duyup duymadıklarını
sordum. Duymamışlar. Pek yapmam; bu kez onlara kendimi örnek vermek
zorunda kaldım. Ben kaderime boyun eğseydim; ilkokulu bitirir bitirmez
karşı komşumuz Cevriye Hanım’ın kamyon şoförü oğlu ile evlendirilecektim,
dört çocuk doğurup genç yaşta kocayacaktım. Şu anda çocuklarının,
torunlarının ilgisine muhtaç bir nine olarak bir köşede ölümü bekliyor
olacaktım, dedim. Oysa yirmiden fazla kitabı olan, yazdıkları yabancı
dillere çevrilmiş, en önemlisi gittiği her yerde saygı gören bir
kişiyim. Kadere teslim olmak ne demek!
Genç
olmak, yalnız kendisini değil, dünyayı değiştirecek gücü kendisinde
bulmak değil midir? Buna inanmakla hata mı ettik biz? Akıldan, bilimsellikten
bu kadar yüz çevirmek gençlik kavramıyla bağdaşır mı hiç?
|
|
|
| |
TÜKETİRKEN
TÜKENMEK
Gerçek adının
ne olacağı şimdiden belli değilse de içinde yaşadığımız çağa pek çok
ad yakıştırıldı. “Bilgi Çağı” deniyor; oysa insanların çoğuna, bilgiye,
internetten “Google” arama motorundan ulaşmak, bilgi sahibi olmaktan
çok daha kolay geliyor. “İletişim Çağı” deniyor. Üst komşumuza, yan
komşumuza “Günaydın” demeyi, bakışlarımızla olsun selamlaşmayı gereksiz
görürken hangi iletişimden söz ediyoruz? “Teknoloji Çağı” deniyor. Yapmadığımız,
sadece kullanmayı öğrendiğimiz yeni buluşlarla mı dahil oluyoruz teknoloji
çağına? Bence bu çağa yeni bir ad verilmeli: “Tüketim Çağı”.
“Tüketmek”
sözcüğünün nasıl modalaştığının bilmem farkında mısınız? Dilimiz bu
sözcüğe bir alıştı pir alıştı. Her şeyi tüketiyoruz artık. “Sağlıklı
beslenmek için bol sebze meyve tüketin.” diyorlar (“beslenmek” de moda
sözcüklerden biri; ama o, başka bir yazının konusu). “Fazla kırmızı
et tüketmeyin, beyaz et tüketin.” diyorlar. Biz bu sebze ve meyveleri,
kırmızı eti, beyaz eti düne kadar “yiyorduk”; şimdi ne oldu da yemekten
vazgeçip tüketmeye başladık? “İçmek” de kullanımdan düştü. Sıvı tüketiyoruz,
günde bilmem kaç litre su tüketmemiz isteniyor. Oysa “tüketmek” sözcüğü,
“Kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek” anlamına geliyor. En azından
sözlükler öyle diyor. Harcayarak nasıl yok edip bitiriyorsak buzdolabı,
çamaşır, bulaşık makineleri, fırınlar, televizyonlar da “Dayanıklı tüketim
malları” diye bir kategori oluşturuyor. “Müşteri”,”alıcı” sözcükleri
yok artık; onlar “tüketici”. İşin garibi, gerçekten tükettiğimiz şeyler
için kullanılmaz oldu “tüketmek” sözcüğü. Sözgelimi “zaman” için kullanıldığını
hiç duymadım. Oysa asıl tükettiğimiz şey o: zaman. Aşkları tükettik;
ama bundan da hiç söz edilmiyor. Eskisi gibi deli divane âşık olana
rastlanmıyor; rastlandığında da gerçekten deliymiş gibi davranılıyor
kendisine. Dostlukları tükettik. Çıkar ilişkilerimiz sürdüğü sürece
dost olarak bellediklerimiz başımız dara düştüğünde sırra kadem basıyorlar.
Hayalleri tükettik. Neleri düşlememiz gerektiğini, bizi tüketici olarak
görenler söylüyor. Bizde onların uygun gördüklerini hayal ediyoruz:
Son modaya uygun giysiler, yeni arabalar, havuzlu villalar, herkesi
kıskandıracak mobilyalar vs. vs.
Şimdiye
kadar hiç gitmediğim büyük bir alışveriş merkezine sürüklendim geçenlerde.
Her katta sayısız dükkânıyla, katlardan katlara çıkan yürüyen merdivenleriyle,
göz kamaştıran süslemeleri, rengârenk ışıklarıyla devasa bir bina… Bir
ara, alt katlardan birindeyken başımı kaldırıp yukarı bakacak oldum.
O ne görkem! O ne pırıltı! Büyük bir tapınağın içindeyim sanki. Katedrallerde,
büyük camilerde hissedilene benzer bir duygu… Tanrının, evrenin, doğanın
varlığı karşısında insana kendisinin ne kadar küçük, ne kadar güçsüz
olduğunu hissettirecek yükseklikte yapılan camiler, kiliseler gibi…
Bir ezilmişlik duygusu, buna bağlı olarak boyun eğme çaresizliği. Bu
yüzden mi büyük tapınaklara benzetilerek yapılıyor o büyük alışveriş
merkezleri? Selimiye’de, Ayasofya’da, Notre Dame’da hissedilenlere benzer
bir duygu yaratsın diye? Tüketici olarak boyun eğmekten başka çareniz
olmadığını düşündürmek için mi bu gösteriş, bu büyüklük? “Tüketim” yepyeni
bir dinin adı mı?
O
görkem, o yükseklik eziyor insanı, kendinizi sinek gibi hissediyorsunuz.
Dinin emirleri gibi, hayran kaldığınız o gösterişli ışıklandırmalar
da bir emir veriyor insana: Tüketmekten başka çaren yok. Tüket! Daha
çok tüket!
Tüketiyoruz.
Hem de hiçbir şey üretmeden tüketiyoruz; ama bu tüketme iştahı bizi
bitiriyor aslında. Tüketirken asıl tükenenin kendimiz olduğunu fark
ediyor muyuz acaba?
|
|
|
| |
OKYANUSA
BAKMAK
Şanslı
doğanlardan biriyim. Yaşamım hep deniz kıyılarında geçti. Ayvalık’ta doğdum,
gençliğimi İzmir’de yaşadım; on sekiz yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Sürüldüğümde
bile bir deniz kıyısına, Trabzon’a gönderildim. Herhalde bu yüzden denizi
severim, denize bakmayı severim. Ayvalık’ta baktığınız deniz, yakın kıyılarla,
adalarla doludur. Hemen karşıda Midilli’nin ışıkları parlar geceleyin.
İzmir zaten körfezdir; karşı yaka, adı üstünde: Karşıyaka’dır. Karşısı
olmayan bir denizle ilk kez Trabzon’da karşılaştım. Ufka kadar deniz…
Görüntüyü kesen ne bir ada ne bir kıyı…Karadeniz’e ilk baktığımda, “Bu
denizin bittiği yerde Sovyetler Birliği mi başlıyor?” diye düşündüğümü
anımsarım. (O zaman Sovyetler Birliği diye bir ülke vardı.) Okyanusa bakmanın
ise bizim denizlerimize bakmakla hiç ilişkisi yok. ABD’nin batı kıyılarından
baktığım Büyük Okyanus’un ufkun ötesinde de nerelere kadar gittiğini düşünmeden
edemedim yine. Karşı kıyıyı düşündüm. Karşı kıyı mı? Adı “Büyük” Okyanus
olan bir denizin karşı kıyısını düşünmek tuhaf! Ama düşünmeden de edemiyor
insan. Karşı kıyı: Asya. Karşı kıyı: Japonya.
Büyük
Okyanus’un bir adı da Pasifik Okyanusu. Macellan, bu okyanusu pek sakin,
pek pasif bulduğu için bu adı vermiş. Oysa dalga sörfü yapanlara, uzaktan
baktığınızda, onları havalandıran dalgaların arasında insancıkların nokta
kadar kaldığını görüyorsunuz. Okyanusun sakini buysa hareketlisi nasıldır
acaba?
Amerika
kıta olarak, harita üzerinde nasıl dünyanın geriye kalanından kopmuş,
kendi başına, başka bir âlem gibi duruyorsa ABD’de yaşayanların da kendilerini
dünyadan kopuk hissetmeleri doğal aslında. İki yandan okyanuslarla çevrilmiş
bir kıtada yaşamak, bu hızlı iletişim çağında bile, dünyanın öteki ülkelerinden
uzak ve kendisinden ibaret bir dünyada yaşadığı duygusu vermez mi insana?
Dünyanın neresinden giderseniz gidin, Amerika’ya ulaşmak için, bir okyanusu
aşmanız, 8 - 10 saatlik bir uçak yolculuğu yapmanız gerek. Amerikalıların
“deniz” yerine hep “okyanus” sözcüğünü kullanmalarının nedeni, hangi kıyıdan
baksalar gördüklerinin deniz değil, hep okyanus olmasıdır kuşkusuz. Kendilerinden
başka kimseyle pek ilgilenmemelerinin nedenlerinden biri de bu, dünyadan
kopuk yaşamaları olsa gerek. Dünyanın kendileri dışında kalan bölümleri
hakkındaki bilgilerinin gülünecek kadar kıt olması; hatta aptallıkları,
fıkra gibi anlatılır ya! Hani sokaktaki kişilere sorulan çeşitli soruların
gülünç yanıtlarını içeren kimi görüntülü iletiler dolaşır internette.
“Fidel Castro kimdir?” sorusuna “Şarkıcı” yanıtı veren mi ararsınız o
görüntülerde; “Vietnam Savaşını kim kazandı?” diye sorulduğunda, “Biz”
diyen ya da “Vietnam Savaşına girmiş miydik?” diye şaşkınlık gösteren
mi? Budist rahiplerin dininin Müslüman, İsrail’in dininin “İsrailiyet”
(?) olduğunu söyleyen de vardır, üçgenin kaç köşesi olduğu sorusuna “dört”
ya da “bir” diye tahminde bulunan ya da “Köşesi yoktur.” diye kestirip
atan da. “Britanya’nın para birimi nedir?” gibi bir soruya, “Britanya
da neyin nesi?” diye karşılık veren ya da U ile başlayan bir ülke adı
söylemesi istendiğinde kendi ülkesinin kendi dilindeki karşılığı olan
USA’yı anımsamayıp “Utah” diyen de. Amerikalıların bu aptallıkları alay
konusu olmayı hak eder etmesine; ama televizyonlarına bakıp gazetelerine
bir göz atığınızda o insanlara biraz da haksızlık yapıldığını düşünmeden
edemezsiniz. Birçok televizyonun ana haber bülteni ya herkesin işte olduğu
17. 00 gibi bir saatte yayımlanır ya da birçok kişinin yatmaya hazırlandığı
23.00 gibi bir saatte. Zaten o bültende de dünya ile ilgili herhangi bir
bilgi yoktur. Bir 14 Şubat’ta ana haber bülteninin yirmi dakikasının sevgililer
gününe ayrıldığını şaşkınlık içinde izlemiştim.
“Üç
tarafı denizlerle çevrili yurdumuz”da bizim denizlerimiz bizi başka ülkelere
bağlarken ABD’yi iki yanından kuşatan okyanuslar hem kıtayı hem de insanını
dünyadan kopuk, kendi âleminde yaşamaya koşullandırıyor anlaşılan. |
|
|
| |
TÜRK’ÜN
BÜROKRASİYLE SINAVI
İlk
gün yanlış otobüslere binip yanlış yerlere yönlendirildikten sonra yorgun
argın eve döndüm; ama ikinci gün, nereye gideceğimi bilerek çıktım evden.
Pasaportumun kullanım süresini uzattıracağım. Bir günde bitiyormuş bütün
İşlem. Çok basit. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünü zor olsa da buldum.
Giriş, koridorlar tenha. İyi, işim çabuk bitecek. Bu işe ayrılmış salona
giriyorum. Aman tanrım, bu ne? Sıralara oturmuş sessizce bekleyen en az
yüz elli kişi var burada. Sıraya girmeliyim; ama makine bir türlü numara
vermiyor. Meğer öğleden sonra üç buçuğa kadar olan süreye yetecek kadar
sıra numarası verdikten sonra çalışmazmış. “Üç buçuk”, bir süre zihnimde
dalgalanıyor. Saat daha on buçuk. Bu, beş saat beklemek demek. Zaten sıra
numarası bile alamadım ki! Numara yerine gerekli evrakın listesini alıyorum;
bir de akıl: Üsküdar, Pendik, Tuzla gibi ilçelerin emniyet müdürlükleri
daha tenha olurmuş. Peki; oralara gidelim o zaman. En kolay ulaşabileceğim
yer, Üsküdar. Üsküdar otobüsünde evrak listesini inceliyorum. Eyvah, evdeki
dosyalardan bakıp yazabileceğim bilgiler isteniyor. Üsküdar’a niye gidiyorum
o zaman? O bilgiler olmadan işlem yaptıramam. Dönüp eve gidiyorum. İkinci
gün bitti.
Ertesi
gün, Yıldız Teknik Üniversitesinde okuttuğum dersin bitirme sınavı var.
Sınav saat on birde başlayacağına göre erkenden yola düşüp işlemleri Beşiktaş
İlçe Emniyet Müdürlüğünde yürütebilirim. Saat daha dokuz olmadan Beşiktaş’tayım.
İşim acele. Bir taksiyle müdürlüğe gidiyorum. Bekleyen yok, kuyruk yok,
sıra yok. Yaşasın. İşimi görüp sınavıma yetişebileceğim. Elimdeki evrakı
doldurmuşum, her şey hazır. “Parayı yatırdınız mı?” diyor danışmadaki
memur. “Buraya yatırmayacak mıyım?” diyorum. Yatırmayacakmışım. En yakın
banka şubesini tarif ediyor. Yakın; ama yine de yürüme mesafesi değil.
Hem ben zamanla yarış halindeyim. Yine taksi. Parayı yatırıp dönüyorum.
Kalabalıklaşmış ortalık. Sıra numarası alıp beklemeye başlıyorum. Hiç
eksiğim yok. Sınav başlamadan okulda olabileceğim. Sıram geldiğinde önce
parmak izim alınıyor. Her parmağın tek tek. Güvenle yaklaşıyorum ilgili
memurun masasına. Zarfı açıyor, pasaportla birilikte doldurup hazır ettiğim
evrakı çıkarıyor. “Hım, yeşil pasaport!” diyor. Bu, takdir mi, anlamadım;
ama “Evet, yeşil pasaport.” diye hoşnut bir gülümseyişle bekliyorum. “Bunun
için Vatan Caddesine gitmeniz gerek.” diyor. “Yapmayın,” diye inliyorum.
“Gidemem. Zamanım az, işim çok. Buradan yapsanız?” “Yapamayız.” diyor
memur. “Oradan üstelik dört yıllık uzatma alacaksınız ve para vermeyeceksiniz.”
Sızlanıp yalvarmanın âlemi yok. Teşekkürler. İyi günler.
Sınavımda
gözcülük yapacak araştırma görevlilerine sınav kâğıtlarını verip kendimi
yine sokaklara atıyorum. Vatan Caddesindeki Emniyet Müdürlüğüne gitmek
için kaç taşıt değiştirmem gerek? Olmaz. O kadar zamanım yok. Yine taksi.
Emniyet Müdürlüğünün girişinde kontroller, nüfus kâğıdının kaydı vs… Merdivenleri
soluk soluğa tırmanıyorum. Yine numara alma, yine sıra bekleme. Artık
biter, bu son aşamadır, diye düşünüyorum. Sıram geliyor. Evet, benim.
Bunlar da evrakım. Zarfın içindekileri masanın üstüne boşaltıyor memur.
“Bu kadar mı?” diyor. Bu kadar. Daha ne olsun! Okuldan belge getirmemişim.
Okuldan belge getirmek de mi gerekiyordu? Evet, yeşil pasaport için ilk
başvurduğumdaki gibi bir belgeyi de getirmem gerekiyormuş. Ama ilk başvurmuyorum
ki ben! Var yeşil pasaportum. İşte, masanın üzerinde duruyor. Dinlemiyor
bile. Zarfı elime tutuşturup sonraki numarayı çağırıyor.
Yine
bir taksiye atlayıp okula dönüyorum. Tanrım bu lüks nedir? Bir taksiden
bir taksiye. Milyoner değilim ki ben. Devletin üniversitesinde çalışan
bir öğretim görevlisiyim. Bu hovardalık neyin nesi? İstenen belgeyi hemen
alırsam aynı taksiyle geri dönebilirim. “Bekler misiniz?” diyorum şoföre.
Beklermiş. Koşa koşa akademik personel bürosuna… “Tabii ya,“ diyorlar.
“Bize sorsaydınız biz söylerdik size bu belgenin de gerektiğini.” Hemen
alabilir miyim acaba? Taksiyi bekletiyorum da… “En erken yarın alabilirsiniz.”
diyorlar. Yetkili imzalar için dolaşması gerekmiş evrakın. Yarın mı? Evet,
en erken yarın. Taksiyi gönderiyorum.
Bir
günde veriyorlarmış pasaportu. O bir günden önce kaç gün harcamak gerekiyor
peki? |
|
|
| |
BİR
BİLET PARASI İÇİN
Pasaportumun
kullanım süresi dolmuş. Yurt dışına çıkacaksanız biletinizi oturduğunuz
yerden alabilirsiniz; ama pasaportunuzun süresini uzatmanız gerekiyorsa
size en yakın emniyet müdürlüğüne kadar teşrif etmeniz gerek. Öyle ya,
yurt dışına çıkmaya gücünüz varsa, pasaport işleriyle uğraşmaya da gücünüz
var demektir. Sabah, “en yakın” o olduğu için Ataşehir Emniyet Müdürlüğüne
giderek işe başladım. Kapıya on metre kala bir polis memuru tarafından
durduruldum. Bütün ilçelerde varmış; ama Ataşehir ilçesinde pasaport işlerine
bakan bir birim (henüz) yokmuş. Bu eksikliğe benden çok hayıflanıyormuş
gibi polis memuru. Onu avutma isteğine kapılmama ramak kaldı. “Açılır
kardeş, üzülme. Burada da açılır.” Kendimi tutuyorum. Nereye gideceğim?
Yanıtı yine polisten alıyorum. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğüne gitsem
iyi olurmuş. Binmem gereken otobüsü de söylüyor hatta.
Otobüs
durağına yürüyorum. Hava soğuk. Bugün kar yağması bekleniyor. Neyse ki
evden erken çıktım. Öğleye varmadan işlerimi bitirir, sıcak evime dönerim
(diye düşünüyorum). Siz bekliyorsanız bir tek sizin beklediğiniz otobüs
gelmez ya, öyle oluyor yine. Havaya göre biraz da ince mi giyindim ne?
Üşüyorum. Kadıköy’e giden başka bir otobüs duruyor önümde. Kadıköy’e gittiğine
göre bu da Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünden geçiyordur. Soruyorum. Biletçi
biraz tereddütlü; şoför ise kesin konuşuyor: “Geçer, geçer.” Biletçinin
duraksaması biraz kuşku yaratıyorsa da şoföre güvenmek zorundayım. Biletçi
bu hatta belki yeni çalışmaya başlamıştır; otobüsün güzergâhını tam olarak
bilmiyordur. Olabilir.
Kadıköy
her zaman gelip geçtiğim bir yer. Merkezde, bildiğim kadarıyla önünde
üniformalı polislerin beklediği, bayraklı, polis amblemli böyle bir bina,
yapı yok. Ama İstanbul bu! Fatih Belediyesi’nin Eminönü’nde olduğu gibi
Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü de Göztepe’de olabilir. Bu otobüs oralardan
geçiyor mu, geçiyor. Demek az sonra istediğim yere ulaşmış olacağım.
Elbette
ayaktayım. Yazarlıktan, kadınlıktan, yapacak başka şey olmamasından, nereden
geldiğini bilemediğim bir merakla etrafı gözlüyorum. Ne çok birbirine
benzemeyen insan var. Ben daha çok kadınlara bakıyorum galiba. Onların
dünyalarını hem merak ediyorum hem de daha ilginç buluyorum. Hemen arkasında
dikildiğim kadın, yanındakine içinde “hastane” sözcüğünün çokça geçtiği
bir şeyler anlatıyor. Anlatanın yüzünü görmüyorum; dinleyen kadının yüzünde,
ancak bu ifadeyi bilenlerin tanıyacağı bir küçümseme; belli belirsiz bir
şehirli küçümsemesi, hafif alaycı bir gülümseme: “Ben ne kadar yüce gönüllü
bir insanım tanrım! İstanbul’u işgal etmiş bu taşralılardan birinin anlattıklarını
bile dinliyorum.” gülümsemesi.
Biletçiye
kendimi anımsatmalıyım. Orta kapının yanında, ayakta dikiliyorum. Buradan
bağıramam. Özür dileye, rica ede biletçiye yaklaşmaya çalışıyorum. Aman,
ineceğim durağı geçmeyelim. Biletçi zaten tereddütlüydü; şoföre soruyor.
“Daha çok var.” diyor şoför. Oturmamı öneriyor. Şoförün önerisini duymuş
gibi, biri yer veriyor o sırada. Karşılıklı koltuklarda bir yer. “Ters
gidemem, başım döner.” deme lüksüm yok. Bulmuş da bunuyor olurum. Oturacağım
elbette. Karşımda biri yaşlı, biri genç iki adam. Dede - torun gibi görünüyorlar.
Dede, bir dizi filmde töre cinayetine onay, hatta emir veren bir aşiret
reisi rolünü rahatlıkla oynayabilir. Sert bakışlı, gür, kırçıl sakallı.
Delikanlı, kara yağız diye tanımlanabilecek bir tip. Uykulu. Ara sıra
gözleri kapanıyor. Gözlerini kapattığında yüzüne sakınmadan bakabiliyorum.
Yüzünün biçimi armudu andırıyor. Yukarısı dar, aşağıya doğru genişlemekte.
Gözünü açtığında, yatağında uyanmış da uyku mahmurluğunu üzerinden atmak
ister gibi, hafiften geriniyor. Bir kez daha anımsatıyorum şoföre kendimi.
“Daha var.” deniyor yine. İyi ama Kadıköy’e geldik.
Kadıköy
merkezde, “Sen de burada ineceksin teyze.” diyor şoför. Daha önce “abla”
demişti. On dakikada ablalıktan teyzeliğe terfi ettim. Müdürlüğün yerini
göstermelerini istiyorum. “Soracaksın.” diyor şoför. Soracak mıyım? O
saat anlıyorum. Kandırıldım. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü kim bilir
nerede; ama kesinlikle Kadıköy’de değil.
Bitti
mi? Daha başlamadı bile. |
|
|
| |
GELİŞME
Mİ?
Otobüs
durağındaki genç adamın bütün konuştuklarını duyuyorum. Durakta bizden
başka kimse yok. O da cep telefonuyla konuştuklarını duymayayım diye
bir çaba içinde değil. Bana duyurmak için konuşmuyor belki; ama duymamdan
rahatsız olduğu da yok. Aradaki boşlukları doldurunca adamın neredeyse
bütün yaşamını öğrenmiş olduğumu fark ediyorum. Malatya’dan gelmiş.
İstanbul’da iş aramış; ama bulamamış. Seyfullah Ağabey de sözünü tutmamış,
“Mutlaka girersin.” dediği yerde işçi alımı yokmuş; hatta işten adam
çıkarıyorlarmış. Dönüş için parası yetse hemen dönecekmiş. Şimdilik
bilet parasını denkleştirmeye çalışıyormuş. İş aramaktan yorulmuş,
bulmaktan umudunu kesmiş. Tek düşündüğü dönüş parasını tamamlamakmış.
Çıkarıp
adama para vermek geçiyor aklımdan. “Kaç paran eksik?” deyip o eksik
parayı tamamlamak. Ama bir şey tutuyor beni. Ne olduğunu tam bilemiyorum.
Belki tanımadığı birine doğrudan seslenme cesaretini bulamamak; belki
bütün konuşmasını duyduğumu / dinlediğimi belli ederek kendimi bir
yabancının özel yaşamına burnunu sokan bir insan konumuna düşürmek
istememek, belki adamı mahcup etmekten kaçınmak… Dedim ya, bir şey
elimi tutuyor, zihnimi bulandırıyor; harekete geçemiyorum. Zaten o
sırada beklediğim otobüs de geliyor. Deminden beri kafamı kurcalayan
hesaplaşmalardan sıyrılmamı sağlayacak bir canlılık vaat etmiyor otobüs;
tenha, hatta boş bile sayılabilir. Yeniden düşünmeye, başlıyorum.
Ne yapıyor bu cep telefonları? Bizi öğrenmemizin hiç de gerekmediği
durumların ortasına bırakıveriyor. Bir daha karşılaşmayacağım bir
adamın dramına, istemim dışında tanıklık ettim az önce ve adamın derdine,
kendimi zora sokmadan çare olabilecekken kılımı bile kıpırdatmadan
yaşantıma devam ediyorum. Garip değil mi bu durum? Cep telefonları
sayesinde ortaklaşa bir yaşam alanı kurmuşuz gibi görünüyor. O zaman
herkes, herkesin her derdine çare aramaya koşmalı değil midir? Ya
ben? İhtiyaç içinde olduğunu apaçık anladığım adama, cebimde, dönüş
bileti almasına yetmeyen parasını tamamlayacak miktarda para olduğu
halde vermemişsem insanlığımdan utanmalı değil miyim?
Yine böyle tenhaca bir otobüste yaşadıklarını anlatmıştı bir arkadaşım.
Bir genç kızın, sevgilisinin annesiyle konuştuğunu anlayan ve bütün
söylediklerini duyan otobüs ahalisi, telefonu kapatmasını bile beklemeden
öğütler vermeye başlamış kıza. “Müstakbel” kaynanasına öyle sert bir
dille konuşmaması gerektiğini, sevgi ve ilgi gösterirse ileride rahat
edeceğini, yoksa şimdi söylediği lafların acısını kadının daha sonra
misliyle çıkaracağını, hep bir ağızdan anlatmaya kalkmışlar. Kızcağız
uysal uysal dinlemiş söylenenleri. “Size ne? Benim kiminle, nasıl
konuşacağıma siz ne karışıyorsunuz?” dememiş. Belki de hak vermiştir,
davranışını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyordur.
Bana
bu olayı aktaran arkadaşa az sonra, otobüs durağında yaşadığım duygu
bozgununu anlatacağım. “Aman,” diyecek arkadaşım. “İyi ki öyle bir
şey yapmamışsın.” Meğer bu, dilenciliğin, dolandırıcılığın yeni uygulamaya
konan yöntemlerinden biriymiş. Cep telefonuyla konuşur gibi yaparak,
yakınlarındaki merhametli olduklarını düşündükleri kişiye seslerini
duyurmaya çalışırlarmış. O kişi duyarsız kalamazsa kopartabildikleri
kadar parayı kâr sayarlarmış.
Bunu
öğrenmek mutlu etmiyor ki beni. Daha derin tasalara gömülmeme yol
açıyor. Cep telefonları bile acıma duygusunu sömürmek için kullanılıyorsa
insanlığın hangi noktasında bulunduğumuzu yeniden düşünmenin zamanı
gelmedi mi? Alet yapmakta gelişirken o aletlerin bizi mutlu etmeye
yaraması gerektiğini unutuyor muyuz? Gelişmişliğin ölçütü nedir? Alet
yapmak mı, insanın huzur içinde yaşamasını sağlamak mı? En yeni iletişim
araçlarının bizi vardırdığı nokta bu mu? Eski insanların kimselere
fark ettirmeden yaptıkları yardımlar tümden efsane mi artık? O insanlık
geri getirilemeyecek kadar uzak bir geçmişte mi kaldı? Gelişme ne
işe yaradı o zaman?
|
|
|
| |
İSKENDER’İN
ŞEHRİ: İSKENDERUN
Şaka
değil, Makedonya Kralı Büyük İskender kurmuş İskenderun’u. Şehir, M.Ö.
333 yılında Pers Kralı III. Darius’u yenen Büyük İskender tarafından,
bu zaferin anısına kurulmuş, bu yüzden Aleksandretta adını almış. Aleksandretta,
“Küçük İskenderiye” demek. Şehrin şimdi bulunduğu yerde, antik çağlarda
Myriandos kenti varmış. Myriandos’un da M.Ö. 1500'lerde Fenikelilerce
kurulduğu sanılıyor. İskenderun, sırasıyla Roma, Arap, Bizans, Selçuklu,
Memluklu ve Haçlı egemenliğinde kalmış; 1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından
Osmanlı topraklarına katılmış. İskenderun’a Birinci Dünya Savaşında İngilizler,
ardından Fransızlar egemen olmuş. Şehir, 1938 yılına kadar Fransız himayesinde,
Suriye’nin bir sancağı olarak kalmış. "Hatay benim en büyük meselemdir"
diyen Atatürk, Hatay’ın Türkiye topraklarına katıldığını göremeden ölmüş;
ama 1924’te kurulan, cumhurbaşkanlığını Tayfur Sökmen’in, başbakanlığını
Abdurrahman Melek’in yaptığı Hatay devleti, halk oylamasında %99 gibi
bir oranla Türkiye'ye katılımı kabul etmiş. 5 Temmuz 1939’da, Hatay, dolayısıyla
İskenderun, resmen Türkiye’ye katılmış. Bu yüzden İskenderun’da her yıl
5 - 6 Temmuz tarihlerinde Uluslararası Kültür ve Turizm Festivali düzenleniyor.
Demir Çelik Fabrikası’nın üretime geçtiği 1974 yılına kadar İskenderun
küçük bir kasabayken bu tarihten sonra çok gelişmiş. Şu anda Türkiye’nin
çok önemli bir limanı.
Beni
İskenderun limanının ekonomi açısından taşıdığı önem kadar, hatta ondan
fazla etkileyen şey, İskenderun sahilinin güzelliği oldu. Kilometrelerce
uzanan bir yürüyüş yolu, bir yanda Akdeniz’in mavi suları, öte yanda palmiyeler,
parklar, çay bahçeleri ile bakımlı ve yeniden yaratılmış yemyeşil bir
doğa. Günbatımına yakın saatlerde İskenderun sahilinde dolaşma olanağı
bulmak, ayrı bir şans; çünkü güneş bambaşka bir güzellikte batıyor İskenderun’da.
Meğer İskenderunlular da günbatımlarının güzelliğiyle övünürlermiş. Güneşin
denizden battığı yerlerdeki günbatımlarının güzelliğine başka yerlerde
pek rastlanmıyor gerçekten.
Körfezin
karşı kıyısında İskenderun Demir Çelik tesisleri görünüyor. Arkadaki Amanos
Dağları şehri kucağına almış gibi… Dağlarla çevresi böyle sarılmış olduğu
için İskenderun’da yazlar dayanılmaz sıcaklıkta geçermiş. Kışlar da o
kadar ılık ki ne kar yüzü görüyorlar ne de soğukla tanışıyorlar. Çocuklarına
kar göstermek için, şehrin epeyce dışına çıkmaları gerekiyor. Sahildeki
kafelerden birinde, dışarıda oturup çay içtiğimiz bir günün akşamında,
“Bugün hava çok soğuktu.” diyen İskenderunluların soğukluk ölçülerini
anlamak bu yüzden zor.
Pek
çok farklı halkın bir arada yaşaması İskenderun’u çok kültürlü bir yer
haline getirmiş. Hıristiyan mezarlığı ile Müslüman mezarlığının yanı sıra
Fransız Askeri Mezarlığı…Ulu Cami, Fatih Camisi, Hamidiye Camisi ile Katolik
Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Ermeni Kilisesi birer ikişer sokak arayla…
İskenderun
mutfağı da bu çok kültürlülüğün izlerini taşıyor. Acılı Hatay yemekleri,
humus, künefe; bunların yanında deniz ürünleri, adlarını aklımda tutamadığım
daha bir sürü değişik lezzet ve bu lezzetleri size mutlaka tattırmak isteyen
içten bir konukseverlik.
Yalnızca
birkaç konuşma yapmak için gelmiştim İskenderun’a. Beni karşılayan ve
ağırlayan güzel insanların Antik dönemlerde adı Rosus olan, bölgenin görülmeye
değer güzellikteki tatil beldesi Arsuz’u gösterme isteklerinin gerçekleşmesine
zaman yetmedi. Tıpkı Antakya gibi, Arsuz’u görmeyi de bir dahaki sefere
ertelemek zorunda kaldım. Antakya’nın tarihi dokusunu daha iyi koruduğunu,
bu yüzden Antakya’yı da mutlaka görmem gerektiğini söyleyen İskenderunlular,
komşu kentler arasında çok alışık olduğum çekememezlikle hiç tanışmamışlar
besbelli
Zihnim
anılarla, elim kolum hediyelerle dolu döndüm İskenderun’dan. Gittiğim
yerlerden oraya özgü bir şeyler almaya bayılırım; ama İskenderun’da buna
fırsat bulamadım. Banyo lifinden defne sabununa, acı biber salçasından
ceviz reçeline kadar, almayı düşünebileceğim ne varsa hepsi hediye edildi
çünkü. |
|
|
| |
BARIŞ
Eski
Türkçe döneminde “bar-(mak)” diye bir eylem kökü var. Bu kök, yıllar içinde
değişiyor, dönüşüyor ve “var-(mak) oluyor. Ama o kökten gelen bir sözcüğü
bugün hâlâ kullanıyoruz: “barış”. Barış, iki tarafın karşılıklı olarak
birbirine varması, ulaşması demek. Karşı karşıya duran iki taraf birbirine
varınca ne olur? El sıkışır, anlaşır, barış olur? Ne güzel bir adlandırma!
İki
kişi arasındaki barışı sağlamak da o iki kişinin birbirine ulaşmasından
geçiyor. O kişinin ne yaşadığını, neler hissettiğini anlamak, kendisini
onun yerine koymak, onun pabuçlarıyla yürümek; “empati kurmak” diyorlar
şimdilerde; hadi öyle olsun, empati kurmakla sağlanabilir barış. Karşısındaki
kişiye ulaşmanın yolu nedir, denirse öncelikli koşul elbette dil. Karşısındaki
kişinin söylediğini dinlemek, anlamak, onunla anlaşmak. Anahtar sözcüklerden
biri de bu: anlaşmak. Anlaşmak nedir? Karşılıklı olarak birbirini anlamak.
Çapraz bulmacalarda çok çıkar; “an” sözcüğünün “zihin, zekâ” anlamlarına
geldiği unutulmamalı. Birbirini anlamak için zekâya gereksinim olduğunu
söylemek de abartılı bir yargı sayılmaz. İnsanlar birbirilerini anlıyorlar,
aralarında anlaşıyorlarsa barış sağlanmış demektir. Ortak bir dil yoksa?
Mecaz değil, gerçek anlamda diyorum. Taraflar farklı dilleri konuşuyorlarsa…
Dil, zihnin işleme biçimini de belirler. Farklı diller konuşanların düşünme
biçimleri de birbirinden farklıdır. Farklı dillere sahip insanların anlaşmazlığında
bu da dikkate alınmalı. Ermeni madamın öyküsünü bilir misiniz? Madam,
balık almak için akşamüstü sahile inmiş. Bakmış balıkçının biri, “Canlı
bunlar canlı!” diye bağırıp duruyor. Yanaşmış tezgâha, kendi diline özgü
soru vurgusuyla sormuş: “Tazedir?” Çok sinirlenmiş balıkçı. “Madam,” demiş.
“Ben ‘canlı bunlar’ diye bağırıyorum, sen hâlâ taze midir diye soruyorsun.”
“E ben de canlıyım,” demiş madam. “Canlıyım; ama taze değilim.”
Barış
söz konusu olduğunda hep iki “taraf” düşünüyoruz. İki ülke, iki halk,
iki aşiret, iki insan… Oysa sağlanması asıl zor olan, insana gerçek bir
dinginlik, bir iç huzuru verecek olan barış, insanın kendisiyle imzaladığı
barış. Çoğumuz nasıl da kavga halindeyiz kendimizle. Üç beş kilo vermeden
kendisiyle barışmayacak olanlar, kendisiyle barışmak için daha güzel olmayı,
daha başarılı olmayı bekleyenler… Beş yaşındaki afacandan seksen yaşındaki
nineye kadar kimse kendisinden hoşnut değil.
Kimse
yaşlanmak istemiyor, kimse kilosunu beğenmiyor. Herkes manken gibi olmak
derdinde. İyi de mankenleri işinden etmenin âlemi yok ki! Şişmanımız da
olacak, cılızımız da. Hepimiz servi boylu olamayacağımız gibi, ayna çatlatan
güzellikte de olamayız. Sözgelimi, kazancının kendisine çok bile geldiğini
söyleyen tek kişiyle bile karşılaşmışlığımız yoktur. Mutlu olmak için
herhangi bir beklentisi olmadığını söyleyenle de pek karşılaşmadık şimdiye
kadar. Daha iyi bir iş bulursa, daha az çalışır, daha az yorulursa, çocuklarını
istediği gibi yetiştirirse, şimdikinden daha sağlıklı olursa mutlu olmayı
bekleyenlerin ömrü hep beklemekle geçiyor.
Her
eski yılı bitirip yenisine başlamak üzereyken ortaya çıkan “beyaz bir
sayfa açma isteğ”i de kendimizle barışmamızı sağlayacak koşullardan başka
bir şey değil. Yeni yılda sigara içememeyi başarabilirsek hoşnut olacağız
kendimizden. Hele biraz da kilo verirsek… Daha az tembellik edip daha
çok iş çıkarırsak, daha düzenli olursak, hayatın güzelliklerinin biraz
daha farkında olarak yaşamayı başarırsak. Hep “-sa, -se”ye bağlı koşullar.
Ya başaramazsak? Her yeni yılda olduğu gibi, ilk birkaç hafta direndikten
sonra eski yaşama alışkanlıklarına geri dönersek? O zaman yenilmiş sayacağız
kendimizi. Başaramamış, ezik… Yeniden kendimizle bir kavga… Oysa mutlaka
gerçekleştirilmesi gereken şeylerse istediklerimiz, ne yapıp yapıp onları
yerine getirmeliyiz. Ama yapamıyorsak, olmuyorsa kendimizle didişmenin
ne yararı var? Gerçekten mutlu olmanın yolu, kendimizle barışmaktan başka
nereden geçiyor olabilir?
Barış
tam olarak bu noktadan başlıyor bence. Başkalarından önce kendimize ulaşmaktan,
kendimizle anlaşmaktan ve kendimizle barışmaktan. Aynı dili konuşuyoruz
ne de olsa. Anlaşmamız o kadar da zor olmaz. Yeni yılda ilk hedef olarak
kendimizle barışmayı koyalım önümüze. Var mısınız? Yaşamak denen bu mucizeyi,
dünyadaki biricik şansımızı beklemekle geçirmeyelim. |
|
|
| |
ŞIRNAK
Az
önce geçtiğimiz Mazı Dağı’ndan sonra, Mardin - Midyat arasında öbek öbek
bağlar… Ünlü Süryani şarapları bu bağların üzümünden yapılıyor olmalı.
Mardin yolundan Şırnak’a gidiyoruz. Midyat’ın içine girmiyoruz ama. Yol,
kentin kıyısından dolanıyor. Dizi filmlerin çekildiği o taş evleri, konakları
görmeye çalışıyorum. Geçen gelişte gümüşçülerden başımızı alıp Midyat’ı
gezmeye fırsat bulamamıştık. Özellikle biz kadınlar gümüşçüler çarşısına
dalınca kendimizi kaybetmiştik. Midyat’tan öteye ilk kez geçeceğim. Ama
Midyat gibi, İdil’in de kıyısından geçip yolumuza devam ediyoruz. İdil’den
sonra bağlar azalıyor, bozkır görünümü ağırlık kazanıyor.
Sırada
Cizre var. Yol levhalarında adı ve kaç kilometre kaldığı görünmeye başladı
bile. Solda Gabar Dağı… Cizre’ye doğru bostan tarlaları görüntüyü yer
yer yeşillendirmeye başladı. Gabar Dağı, üstünde koyu yeşil noktalar olan
bir kaya kütlesi… Gabar’la aramızda elenmiş kum yığınlarını andıran yumuşak
ve yuvarlak hatlı yayvan tepeler yer alıyor. Cizre aşağıda. Cizre’ye iniliyor
ve tam istediğim gibi, şehrin kıyısından değil, içinden geçiyoruz. Buraya
kadar pek hissedilmiyordu; ama Cizre’de yoksulluk gözle görülür bir hal
almış. İnsanların giyimlerinden, dükkânların görünümünden, yolun gelişiyle
gidişini ayıran ortadaki yeşilliğe yayılıp yatmış inekten edinilen yoksulluk
izlenimi, “Universal Hospital Groups” ya da “Pen Tech” tabelalarıyla yan
yana gelince garip bir çelişki oluşturuyor. Cizre’nin kıyısından dolanan
bu kez yol değil, Dicle. Irmak burada yayılıyor, genişliyor; köprünün
altına sığıştığında artık gür bir su oluyor.
Güçlükonak
yol ayrımındaki Kasrik Boğazı’nın bir yanı Gabar Dağı, öbür yanı Cudi.
Bundan sonra tırmanışa geçeceğiz; Şırnak tepede. Bu adları ne çok duyduk.
Hep şiddet, dehşet, terör olaylarını bildiren haberlerde… Şırnaklıların
bu durumdan ne kadar yakındığını henüz bilmiyoruz. Şırnak’a, genç gazetecilere
seminer vermek üzere, Şırnak valiliğinin davetiyle gitmekteyiz. Seminer
bittikten sonra gençlerin çok rağbet ettiği modern bir kafede çaylarımızı
yudumlarken çevremi dikkatle gözden geçiriyorum. Neşeyle sohbetler ediliyor,
kahkahalar atılıyor. Dışarıya karanlık çökmek üzere. Traktörler, kamyonlar
geçiyor yoldan, bir kamyonetin kasasındaki renk renk meyveler alıcısını
bekliyor. Hayat, kendi temposunda akıp duruyor.
Yalnızca
bir öğleden sonrayı ve bir akşamı yaşayabildik Şırnak’ta. Akşam yemeğinden
sonra Hekim Evi’nin bahçesinde kahvelerimizi içerken Şırnaklı gazetecilerle
ve Vali Yardımcısı Mahmut Kaşıkçı ile söyleşme, dertleşme olanağı bulabildik.
Şırnak’ın adının hep terörle anılmasından duydukları rahatsızlığı anlattı
genç gazeteciler. Şırnak adının yanına terör sözcüğü eklenmedikçe Şırnak’tan
gönderdikleri hiçbir haberin yaygın basında yer almadığından dert yandılar.
Oysa Şırnak şehir merkezinde 1995 yılından bu yana hiçbir olayın olmadığını,
adi suç sayılan hırsızlık, gasp vb. olaylara bile rastlanmadığını anlattılar.
Tam o sırada bir arkadaşımızın telefonu çaldı. Telefonu kapattıktan sonra,
karısının, “Aman dikkat et! Mayına falan basma oralarda.” diye tembihlerde
bulunduğunu aktarınca kahkahalar yükseldi. Hepimiz benzer uyarılarla geldik
aslında. “Şırnak’a mı gidiyorsunuz? Deli misiniz siz? Ne işiniz var orada?”
demeyen kalmadı.
Başka
bir arkadaşımız şehrin böyle dağın başında kurulmuş olmasını kastederek,
“Çok mu aramışlar burayı?” deyince öğreniyoruz ki Şırnak, Nuh'un gemisinin
kalıntılarının olduğu öne sürülen Cudi Dağı'nın kuzeyinde “Şehr-i Nuh”
adıyla kurulmuş, önceleri Şerneh olan adı, daha sonraki yıllarda Şırnak
halini almış. “Nuh” adını taşıyan bakkalların, manavların, hatta gazetelerin
sırrı böylece aydınlanmış oluyor. Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığı
“Seyahatname”ye ve tarihi rivayetlere göre, Cizre, tufandan sonra ikinci
kez Nuh Peygamber ve oğulları tarafından inşa edilirken Cizre’nin kızgın
sıcağından korunmak için, Şırnak yazlık ve yaylak olarak inşa edilmiş.
Bunu ve Birinci Babil devletinin başkentinin Cizre’deki Kebeli Köyü’nde,
Guti (GUDİ) imparatorluğunun başkenti Bajarkard’ın da Silopi ilçesi sınırları
içinde olduğunu ise oralardan döndükten sonra, Şırnak hakkında ne kadar
az şey bildiğimi anlamanın utancıyla kendim araştırıp öğreniyorum. |
|
|
|
|
| |
TUVALETLER
Yok,
ben ciddiyim. Gerçekten tuvaletlerden söz edeceğim. Üstelik ne zamandır
söz etmek istiyorum da başka konu mu kalmadı deneceğinden çekindiğim için
bir türlü yazamıyorum.
…
Benim çocukluğumda “tuvalet” sözcüğü pek bilinmezdi. Tuvalet, zengin kadınların
balolarda giydikleri giysinin adıydı. Hacet görülen o yere “ayakyolu,
memişhane, kenef, kademhane, apteshane” gibi pek çok ad verilirdi ya da
düpedüz “hela” denirdi. “Lavabo” diyenle henüz hiç kimse karşılaşmamıştı;
WC’yi tanıyan yoktu. O zamanlar oranın en kibar adı, Fransızca “numarasız”
sözcüğünün yanlış anlaşılmasıyla dilimize girmiş “yüznumara” sözcüğüydü.
Alafranga tuvalet herhalde çoktan icat edilmişti; ama henüz bize kadar
gelmemişti. Helalar evin dışında bir yere yapılırdı. Çoğu da kabaca örülmüş
üç duvarla çevrili bir yere kazılmış çukurun üzerine, ortası aralık bırakılarak
atılmış iki kalastan ibaretti. O zaman birileri çıkıp, “Gün gelecek bu
helalar evlerin içinde olacak.” dese büyüklerimiz belki de dalga geçildiğini
sanıp kahkahalar atarlardı. Suyu bittikçe doldurulan bir ibrik vardı,
bir de duvara çakılmış çivilere takılı bezler. “Hijyen” sözcüğü girmemişti
sözlüğümüze, “dezenfekte, dezenfektan” gibi sözcükleri duymuşluğumuz yoktu.
Altımızı ellerimizle yıkardık. Kim bilir ne mikroplar kaptık, ne hastalıkları
bu yüzden yaşadık. “Hiçbir şeyi yoktu. Aniden hastalandı. Kuş gibi gidiverdi
zavallı.” diye anlatılan ölümlerin kim bilir kaç tanesi bu mikroplar yüzünden
oldu. Sonra evlere su geldi, helalara da bir boru çekildi, ucuna musluk
takıldı. Ama biz hâlâ altımızı ellerimizle yıkamaya devam ettik. Alafranga
tuvaletler evlerimize girmeye başlayıncaya kadar. Aa! Ne rahatmış! Artık
kendi dışkını avuçlamak zorunda değilsin. Musluğu açtın mı altın bir güzel
yıkanıyor, sana da sadece tuvalet kâğıdıyla kurulanmak kalıyor.
Gördüğüm
en ilginç tuvalet İran’daydı. Şiraz’da kaldığımız otelin tuvaletinde bir
köşede bizim “alafranga” dediğimiz bir klozet, tam ortada da alaturka
bir hela taşı. Klozeti kullanmak isteyen, gecenin kör karanlığında hacet
gidermeye kalkmışsa, hele ortadaki deliği unutmuşsa vay başına gelene!
Ayağı birden boşluğa gelebilir; ayağındaki terliği düşürebilir; ayağını
çıkarmaya çalışırken kendisi yere kapaklanabilir. Otel sahibine sorsanız
her zevke göre tuvalet yaptırmıştır işte, daha ne?
Türkiye’den
çıktığınızda doğuya da gitseniz batıya da gitseniz yokluğunu en fazla
hissedeceğiniz şey, taharet musluğudur. Almanya, eski Yugoslavya, Yunanistan,
Fransa, Hollanda, Belçika… Sonra Amerika, Avustralya… Gittiğim her yerde
tuvaletlere de baktım hep. Taharet musluğu yoktu; ama hepsi çok temizdi.
Dubai hava alanında, yere yakın bir musluk ve ucuna takılmış uzun bir
hortum vardı yalnız. Kullanmaya kalktığınızda üstünüzün başınızın sırılsıklam
olması işten değildi.
İnsanlar
bunu niye akıl etmezler diye çok düşünmüşümdür. Alt tarafı bir boru çekeceksiniz
tuvalete, elinizi kirletmeden altınızı suyla bir güzel temizleme şansına
ulaşacaksınız. Gerçi bizdeki kimi beş yıldızlı otellerde, yabancılar alışık
oldukları düzenin dışında bir şeyle karşılaşmasınlar diye, tuvaletlerin
taharet musluksuz yapıldığını gazetelerden okumuştum. Buna da güldüm doğrusu.
Taharet musluğunun, yabancıların bayılacakları bir icat olacağını düşündüğümden.
Öyle değilmiş meğer. Altlarını ıslatan bir su, çok şaşırtırmış yabancıları.
Bunu da Amerikalı konuklarım olduğunda öğrendim. “Nasıl ama! Bayıldılar
bizim taharet musluklarına, değil mi?” diye alkışlanma umuduyla sorduğum
sorulara olumsuz yanıtlar alınca. Doğru mudur bilmem; batı ülkelerinde
kilise yasakladığı için takılmazmış bu musluklar. Hıristiyanlık, erotik
bölgelere cinsel haz verebilir diye yıllar önce sakıncalı bulmuş ve yasaklamış
bunları.
Taharet
musluğunun bir Türk icadı olup olmadığını bilmiyorum; ama eğer biz icat
etmişsek bunun gerçekten övünülecek bir icat olduğunu düşünüyorum. Ancak
bu musluğun bizim tuvaletleri kurtarmaya yetmeyeceği de bir gerçek. Kim
ne derse desin bir ülkenin uygarlık düzeyini en iyi gösteren şey, ne çok
şeritli yollardır ne dev gökdelenler ne de çarşının pazarın lüksü, gösterişi.
Sadece tuvaletler… Bence uygarlığın biricik ölçütü tuvaletlerin temiz
pak olmasıdır. |
|
|
|
| |
TANINMAK
MI? TANINMAMAK MI?
Bir
yazarın en çok merak ettiği, kitabının nasıl okunduğu, okurken neler hissedildiği,
okurun yüzünde beliren anlam vb. şeylerdir. Günün birinde görünmez olup
bunları gözlemek istemeyen yazar yoktur herhalde. Görünmez olmak değil;
ama okurunun yüzündeki ifadeyi gözlemek fırsatı, çok okunan yazarların
eline birçok kez geçmiş olabilir. Benim iki kez geçti. Türkçe “Off” ilk
yayımlandığında Kadıköy vapurunda karşı sıralardan birinde, yüzü bana
dönük oturan bir genç kızın elinde kitabımı görünce gözümü ondan ayıramamıştım.
Ne yapacak? Gülümseyecek mi? Kitaptan gözlerini alıp denize, martılara
bakmaya mı başlayacak? Yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesiyle elinden bırakacak
mı kitabı? Pek bir şey olmadı. Kız kitabını güzel güzel okudu. Vapur iskeleye
yanaşınca da kapattı, çantasına yerleştirdi, kalktı, yürüdü gitti.
Daha
ilgincini yakın bir zamanda yaşadım. Bir konferans için Burdur Mehmet
Akif Üniversitesi’ne çağrılmıştım. Antalya’ya uçakla gidecektim; havaalanında
beni karşılayacaklardı; birlikte Burdur’a geçecektik. Uçakta cam kıyısındaki
yerime geçtim, oturdum. Biraz sonra iki çift geldi. Bir çift benim yanımdaki
koltuklara oturdu, öteki çift arka sıraya geçti. Uçak hareket eder etmez
yanımda oturan genç kadın çantasından bir kitap çıkardı. Kocası: “Hemen
mi başlayacaksın okumaya?” diye biraz da sitemle sordu. “Çok güzel yazıyor
bu kadın.” dedi eşi yanıt olarak.
Elinde
kitap gördüğüm herkesin ne okuduğuna bakmadan edemem. Göz ucuyla bakmaya
çalıştım. Kadının eli kitabın üzerindeydi, pek bir şey göremedim. Biraz
sonra kocasına kitaptan kimi bölümler okumaya başlayınca “çok güzel yazan
bu kadın”ı iyice merak ettim. Fark ettirmeden tekrar göz attım. Kitap
biraz tanıdık geldi; ama pek konduramadım. Yok canım, daha neler! Bu kadar
mutlu bir rastlantı olur mu?
Biraz sonra dayanamayıp yine baktım. Aaa! Gerçekten benim bir öykü kitabımdı
kadının elinde tuttuğu. Başımı bulutlara çevirip keyifle gülümsedim. Alabileceğim
en güzel övgüyü almıştım. “Çok güzel yazan bu kadın” bendim. Beni sevindirmek
için yüzüme karşı yapılmış bir iltifat değildi. Bu yüzden çok gerçekti,
çok içtendi. Bu anın tadını çıkarmak için dönüp yeniden baksam mı? Dudaklarım
fiyonk. Gülümsememi durduramıyorum. Dışarıdan biri görse bulutlara bakıp
sessiz kahkahalar atan bu kadının aklından zoru olduğunu düşünecek.
Sevincim
biraz durulunca aklıma o can alıcı soru geldi. Şimdi ne olacak? Hiç sesimi
çıkarmayıp bu sevinci tek başıma yaşamaktan yanayım; ama ciddi bir sorun
var. Havaalanında beni karşılayacak olanlar büyük olasılıkla üzerinde
adımın yazılı olduğu bir karton taşıyacaklar ellerinde. Bu genç kadın,
o kartonda yazılı adı görünce duraklamayacak mı? Kitabını okuduğu yazarla
aynı uçakta geldiğini anlayıp o kişiyi, yani beni beklemeye başlamayacak
mı? Hayranı olduğu yazarın uçakta hemen yanındaki koltukta oturan ve bulutlara
bakıp bakıp gülümseyen o kadın olduğu ortaya çıkınca ne olacak? Yalancılık
ille de doğru olmayan şeyler söylemek midir? Bir şey söylemek gerekirken
susmak da yalancılık kapsamına girmez mi? Kendimi gizleyerek bir çeşit
sahtekârlık yapmış olmayacak mıyım? Söylemeliyim o zaman? Peki; ama nasıl?
“Elinizdeki
kitabın yazarı benim.” desem? Çok kendini beğenmişçesine bir laf bu! Olmaz.
Üstelik , “Hadi canım. Siz mi? Şaka yapıyorsunuz herhalde.” diye inanmazlık
gösterirse bir de kanıtlamaya mı çalışacağım o kişi olduğumu? “Kitabınızı
imzalamamı ister misiniz?” desem? “Neden?” diye sorar. Biri, yanındaki
kişinin kitabını niye durup dururken imzalamak istesin? “Şey, ben o kitabın
yazarıyım da…” diye kem küm edeceğime adım gibi eminim.
Düşündüklerimin
tümünden daha saçma bir şey yapıyorum. Çantamı açıp nüfus kâğıdımı çıkarıyorum
ve gösteriyorum ona. Önce ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Sonra nüfusta
yazan ismi görünce… Bir çığlık!
“Ay,
inanmıyorum. Bakar mısınız yanımda kim oturuyormuş meğer!”
Bakıyorlar.
Yalnız ön ve arka sıradakiler değil, bütün uçak bize bakıyor. Eyvah! Ne
yaptım ben? Herkes bana bakıyor. “Kimmiş? Kimmiş?” diye sormalar başladı
bile. Adım söylenecek. Birileri dudaklarını kıvırıp, “Tanımıyorum.” diyecek.
O tanımadığına göre pek de önemli biri olmadığım sonucuna varılacak. Medya
yıldızı değilim ki ben! Kendimi nasıl gizleyeceğim? Gözden kaybolmak,
buharlaşıp uçmak istiyorum.
Açın
pencereleri, bulutlara atlamak istiyorum. |
|
|
| |
HASAN
DAĞI… HASAN DAĞI…
Karlı
buzlu sularından içeyim,
Var mı koyağında kar Hasan Dağı?
Kaldır dumanını gelip geçeyim,
Sana bergüzarım var Hasan Dağı!
Borcunu
ödemeye niyeti olmayan açıkgözler, “Hasan Dağı’nın karı eriyince…” diye
ödeme tarihi verirlermiş eskiden; çünkü Hasan Dağı’nın karı hiç erimezmiş.
Şimdi Erciyes’in tepesindeki buz kütlesi için, eridiğinde kıyamet kopacağı
yolunda söylentiler halk arasında hâlâ yaygınmış.
Nevşehir,
Kapadokya Havaalanından Aksaray’a gidiyoruz. Erciyes’ten de söz ediliyor;
ama Aksaray’ın dağı, Hasan Dağı. Yol boyunca bağlar, gök ekin görünümünde
yemyeşil arpa, buğday tarlaları. Açık yeşil olanların arpa, koyu yeşillerin
buğday olduğunu bu arada öğreniyorum. Sağ yanda tek kökten bir kucağı
dolduracak büyüklükte buketler yapılabilecek sapsarı çiçekler; sol yanda
mor, turuncu, kırmızı, mavi, eflatun renkte ötekiler… Gümüşlü yeşil yapraklarıyla
söğüt ağaçları, kavaklar ve adını bilmediğim başka ağaçlar… Beni havaalanından
alıp Aksaray’a götüren iki genç, Hasan Dağı’ndan ve Aksaray’dan söz ederken
çok heyecanlılar; birinin sözünün bitmesini bekleyemeden öteki atılıyor.
Hasan Dağı, en son beş bin yıl önce patlamış; bu patlamanın sonunda Ihlara
Vadisi ve Güzelyurt oluşmuş. Ihlara Vadisi’nin adını Aksaray’dan daha
çok duyduğuma eminim. 14 km. uzunluğunda bir vadiymiş Ihlara ve güzel
haber: Konuşmacı olarak katılacağım toplantı bittikten sonra Ihlara Vadisi’ni
ve Güzelyurt’u görmemiz sağlanacakmış.
Çocukluğumuzda
öğrendiğimiz 67 vilayete ilk eklenen Aksaray olduğu için, otomobillerdeki
plaka numarası 68. Aslında eskiden de ilmiş Aksaray. Kurtuluş Savaşı’nda
şehrin ileri gelenleri halife yanlısı oldukları ve savaşa katkıda bulunmak
istemedikleri için İsmet İnönü tarafından ilçe yapılmış.
Aksaray’dan
söz ettiğinizde pek çok kişinin aklına, İstanbul’un semti olan Aksaray
gelir. Bir semtin bir ilden daha ünlü olması acıklı aslında. “Yok, o değil.”
dediğinizde de “Niğde Aksaray mı?” diye sorulur genellikle. Oysa Aksaray
Tansu Çiller zamanında, 1989’da il olmuş; yani 20 yıldır il; ama hâlâ
kendini tanıtma; daha doğrusu tanıtamama sancılar çekiyor.
Ana
gelir kaynağının tarım ve hayvancılık olduğunu, “teşvik” kapsamına alınmasından
sonra sanayi alanında da pek çok atılım yapıldığını anlatıyor gençler.
Bense yakınından geçtiğimiz köylerin, kasabaların adlarını not ediyorum
durmadan. Refik Halit Karay’ın Anadolu’daki köy adlarına hayranlığını
anlatan bir yazısını okuduğumda ortaokuldaydım; ama o zamandan beri, ilk
kez gittiğim yerlerde rastladığım yerleşim yerlerinin adlarına bakmayı
ihmal etmem. Buradaki adlar da çok güzel: Tatlıca, Pörnekler, Acıgöl,
Saklısaray, Gülşehir, Tuzköy, Karacaören, Süleyman Höyüğü… Az önce geçtiğimiz
köyün adını öğrenmek isteyince gençler köyün adıyla birlikte öyküsünü
de anlatıyorlar. Bağdat Fatihi Genç Osman’ın köyüymüş burası; bu yüzden
onun adını taşıyormuş.
Kayıkçı
Kul Mustafa’nın mıydı, okuttuğum edebiyat kitaplarının birinde “Genç Osman
Destanı” adlı bir şiir vardı. Öğretmenliğimin ilk yılında, sınav sorusu
olarak destanın ilk dörtlüğünü açıklamalarını istemiştim öğrencilerimden.
İptida
Bağdat’a sefer olanda
Atladı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar kaptı sancağı
İletti, bedene dikti Genç Osman.
Öğrencilerden
biri, “beden” sözcüğünün “kale” ile olan ilişkisini keşfedemeyip son dizeyi
şöyle yorumlamıştı: “Sancaktar vurulunca Genç Osman sancağı kaptı ve vücuduna
sapladı.”
Aklımdan
geçenleri gençlerle paylaşmama gerek yok; onlar bana coşkuyla kendi yörelerini
anlatırlarken ben, kim bilir kaçıncı kez bu eski anıya gülümsüyorum.
İçimde
bir heyecan, bir heyecan… Sonunda Ihlara Vadisini göreceğim, Güzelyurt’u
gezeceğim, Aksaray’ı yalnızca İstanbul’un bir semti sananlara biraz da
acıyarak bakacağım. |
|
|
| |
ORDU’NUN
DERELERİ
Bu
yollardan tam yirmi beş yıl önce geçmişim. Trabzon’a giderken ve dönerken,
birkaç kez… Aslında geçtiğim, bu yol değildi. Karadeniz sahil yolu yapılmamıştı
daha; ben de zaten sürgün olarak gidiyordum Trabzon’a. Öyle çevreme bakacak,
gördüklerimi sakin kafayla değerlendirecek durumda değildim. Uyku mahmurluğuyla
–öyle ya, İzmir’den akşamüstü bindiğim otobüs sabahın erken saatlerinde
geçiyordur Ordu’dan, tam uykunun bastırdığı saatlerde, ben de yarı aralanmış
gözlerle bakıp– “Demek Ordu burası...” demişimdir. Bu sürgün yolculuğunu
uzun uzun anlattığım “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?” adlı romanımda
Ordu izlenimlerini kısa tutmamın nedeni bu olsa gerek. “Ne kadar çok viraj
var. Tehlikeli virajlar; yine de tehlikesini unutturacak bir güzellik
yaratıyor. Her viraj, harika bir tablonun perdesini açıyor sanki. Bir
yanda beyaz, mor, en çok da sarı çiçekleriyle yeşerme ve çiçeklenme çılgını
bir doğa, öbür yanda köpük köpük beyaz dalgalarıyla yeşil - mavi bir deniz.
Ve Ordu, kocaman caddeleri, büyük apartmanları ile rahat, ferah bir yerleşim
alanı.” demişim yalnız. Demek Ordu, 1984 yılında bile ferahlık duygusu
veriyormuş insana. Şimdi de öyle, temiz ve ferah. Yeşil, aynı yeşil; doğa,
kendisine bakan göze, aynı cömertlikle canlılık ve coşku aşılıyor. Yollar
değişmiş bir tek. Döne kıvrıla gitmiyor. Çift şeritli bir yol, önüne çıkan
dağları delerek, Türkiye’nin en uzun tünellerinden geçerek ilerliyor.
O
yıllarda da Karadeniz’in turizmden hak ettiği payı alamamasından söz edilirdi,
yine ediliyor. Yaz mevsimi kısa sürdüğü, yağmurlar yazın da ansızın bastırabildiği,
bölgede denizden yararlanılması güç olduğu için, insanlar tatillerini
geçirmek için Karadeniz’i pek yeğlemiyorlar. Bu gidişimde tanıştığım Ordululardan
biri anlatıyordu. Tatillerini geçirmek üzere Ordu’ya çağırdığı arkadaşları
yalnız tatilin ilk gününde denize girebilmişler; sonraki günlerini yağmurun
dinmesini bekleyerek, kurdukları kamp çadırında kâğıt oynayarak geçirmek
zorunda kalmışlar. “Kâğıt oyunlarında epeyce ilerlediler ama.” derken
gülümsüyordu anlatan. Gülümseyişinde çaresizlikten çok, “Karadeniz bu!
Yapar yapacağını.” diyen bir bağışlama, bir sevecenlik vardı. Trabzon’da
da dikkatimi çekmişti. Karadenizliler, hırçın yaradılışlı; ama çok sevilen
bir ağabey gibi söz ediyorlar Karadeniz’den. Denizin hemen kıyısına gösterişli
bir ev diken, çiçeklerle donattığı bahçesini denizden koruyacak duvarlar
çeken kişiye, Karadeniz’in bu kadar yakınına sokulmaması gerektiği hatırlatıldığında
söz dinlemediği; ama kışın Karadeniz’in, duvarlarıyla birlikte bahçenin
tamamını alıp götürdüğü anlatılırken, “Karadeniz affetmez kardeşim.” deyişleri
hâlâ aklımda.
Tatil
denince niye ille de denize girmeyi anlıyoruz ki! Yaylaları var Karadeniz’in.
Yazın en bunaltıcı aylarında hırkanızı, şalınızı, ceketinizi yanınızdan
eksik edemeyeceğiniz yaylalar… Ordu’nun da başı dumanlı dağlara tırmanılarak
ulaşabilecek pek çok yaylası varmış. Perşembe Yaylasının deniz düzeyinden
yüksekliği 1 500 metreymiş örneğin. Her yıl temmuz ayında yayla şenlikleri
yapılırmış burada. Yarışmalar, halk oyunları, konserler, güreşler, at
yarışları… Denizden 1 850 metre yükseklikteki Çarşamba Yaylası’nda motel,
lokanta, piknik alanları, hatta çarşı, pazar bile varmış. Kızılağaç, Beyağaç,
Kıyıyurt, Çukuralan yaylaları Yeşilce - Topçam beldelerine bağlı yaylalarmış.
Yalnız yaylalar mı? Kaplıcaları da varmış Ordu’nun; doğal güzellikleri
ve tarihi güzellikleri de… Samsun - Ordu karayolu üzerindeki Yason Burnu,
“görülmeye değer güzellikte” diye anlatılıyor. Burundaki 1869 yılında
yapılan kilise onarılmış ve ziyarete açılmış. Ordu’nun içindeki, tamamı
kesme taştan yapılmış eski kilise, şimdi Taşbaşı Kültür Merkezi olarak
ziyaretçi beklemekteymiş. Bolaman Kalesi ve bölgenin sivil mimarlık örneği
olarak kabul edilen çift cumbalı ahşap konak da öyle. Ünye Kalesi’nin
de 2 500 yıllık geçmişi varmış. İçinde tarihi dehliz ve su sarnıcı bulunan
Kurul Kaya Yerleşmesi il merkezine yalnızca 13 km. uzaklıkta bulunmaktaymış.
1896 yılında Paşaoğlu Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan Paşaoğlu Konağı,
şimdi Etnografya Müzesi olarak hizmet görüyormuş. Hep “mış, miş” diye
anlatıyorum; çünkü bir iş gezisi nedeniyle gittim Ordu’ya. Keşke zamanım
olsaydı da anlattığım bunca yeri görme fırsatı yakalayabilseydim. Ama
yalnızca Boztepe’ye çıkabildim; oradan Ordu’ya baktım ve bol bol fotoğraf
çektim
Bir
de Ordu’nun, ünlü türküde kara yosun bağladığı söylenen derelerini sordum.
Anadolu’nun birçok yerinde kuruyan dereler Ordu’da şırıl şırıl akıyor
gerçekten. Karadeniz’in dinmek bilmeyen yağmurları, denize girilmesine
izin vermiyor belki; ama her yanı yemyeşil, bu dereleri yaz günü bile
akar durumda tutan da o yağmurlar işte. Kızmak yerine şükretmeli değil
miyiz o yağmurlara? Tatilden ille de denize girmeyi anlamaktan da vazgeçebiliriz.
Yeşilde gözlerimizi dinlendirmek, kaplıcalarda canlanmak, dirilmek, tarihle
buluşmak; o yaz yağmurlarında kısa yürüyüşler yapıp enikonu ıslanmak da
tatil kapsamına girmez mi? “Oksijen Diyarı” diye adlandırılan Ordu’da
sanata, tarihe, spora, kültüre yaşam veren oksijen, canına can katacağı
konukları bekliyor. |
|
|
| |
O
ZATEN BİLİYOR–DUR
Dışarı
bakmıyordum; masamın başında, bilgisayarımın karşısındaydım. Birden
pencereden irice bir gölgenin geçtiğini fark ettim. Sanki büyük bir
kuş karaltısıyla bir an pencerenin önünde kanatlarını germiş, sonra
da uçmuş gitmişti. Zaten zor yazan bir yazarım, bunu fırsat bilip hemen
kalktım yazının başından. Büyük olasılıkla bir şey olmamıştı; ama dedim
ya, yazmaya kısa bir ara vermek için bulunmaz bahaneydi. Bir şey olmadığını
sanmakla yanılmışım. Aşağıda, bahçede bir şeyle oluyor. Apartmanın duvarına
dallarını yaslamış kocaman ağaca bir merdiven dayanmış; bizim kapıcı
merdivenin tepesinde, ağacın alt dallarını kanırta kanırta kesiyor.
Aşağıda, sonradan bahçıvan olduğunu öğrendiğim işlik gömleği giymiş
bir adam merdiveni tutmakta. Sitenin görevlilerinden birkaç kişilik
bir seyirci kadrosu bile oluşmuş. Onlar da görevlerini yapıyorlar: seyrediyorlar.
Ağacın altı, kesilmiş dallarla kaplanmış, toprağın rengi görünmüyor.
Üst üste yığılmış kocaman dallar koyu yeşil bir tepe oluşturmuş.
“Ne yapıyorsunuz siz?” bağırmışım birden. Sitede, apartmanda ne olup
bittiğiyle hiç ilgilenmeyen benim böyle telaş içinde pencereden bağırmama
pek şaşan kapıcı ne diyeceğini bilemedi önce. Testereyi öbür eline aldı.
Yorulan kolunu silkeleyip dinlendirmeye çalıştı. Sonra her gün yaptığı
işmiş gibi doğallıkla açıkladı.
“Ağacı kesiyoruz.”
“Delirdiniz mi siz?” dedim. “Kocaman ağaç kesilir mi?”
“Hocam emir böyle. Biz emir kuluyuz. Yönetim emretti, biz de keseceğiz?”
“Peki, burada oturanlara sorulmaz mı hiç? Bu ağacı keseceğiz, razı mısınız,
siz ne dersiniz denmez mi?” dedim.
“Zaten alt kattakiler şikâyetçi olmuşlar.” diye bahçıvan söze girdi.
“Ağaçtan mı şikâyetçi olmuşlar? Ne yapmış onlara bu ağaç?”derken iyiden
iyiye kızmaya başlamıştım. Benzer bir olayı iki yıl önce yaşamıştım
çünkü. Çalışma odamın penceresine kocaman dalını dayamış bir ağaç vardı.
Pencereyi açtığımda o koca dal odanın içine dalardı. “Gel bakalım davetsiz
misafir” diye basbayağı söyleşirdim onunla. Pencereden başını uzatmış,
içeriyi gözleyen meraklı ve capcanlı bir komşuydu. Rüzgâr varsa ağacın
öteki dalları gibi o da nazlı nazlı sallanır, baharı, yeşili, rüzgârı
içeri taşırdı. Yaz dönüşü yerinde bulamadım. Birilerine hesap sormaya
kalkmak da işe yaramazdı. Yoktu işte, kesilmişti.
O ağacın olduğu köşeyi gösterdim.
“Orada da bir ağaç vardı. Onu da kesmiştiniz.” dedim. “Ne istiyorsunuz
bu ağaçlardan siz?”
Kesilen ağacı hatırlayan çıkmadı ya da hatırlamak işlerine gelmedi.
“Bu ağacı kesmenin adam öldürmekten farkı yok.” diye atağı sürdürdüm.
“Kaç yılda bu boya geldi bu ağaç farkında mısınız? Herkes ağaç dikmeye
çalışır, siz koca ağacı acımadan kesiyorsunuz.”
“Köyde olsa ceza yazarlar.” dedi bahçıvan. Bahçıvan olduğunu da o ara
öğrendim zaten. “Sen ne biçim bahçıvansın. Engel olacağına yardım ediyorsun.”
diye azardan onun da payını verdim, sonra adamın söylediği şimşek çaktırdı
kafamda.
“Burada ceza yazmazlar mı sanıyorsunuz? Ben de sizi şikâyet etmezsem…”
diye bir gözdağı verdim. Hatta abarttım da biraz. “Gelip kendimi o ağaca
zincirleyeceğim. Bakalım kesebiliyor musunuz?” deyince duraksadılar.
Yeniden “emir kuluyuz” lafları edilmeye başlandı. Emri verenin telefonunu
öğrendim. Derhal telefon… Adama da en dokunaklı sözler, tehditler… “Biz
de çevreciyiz hanımefendi” gibi laflar etti yönetici. Yok efendim, kökleri
bahçe katının fayanslarını kaldırmışmış, dalları birinci katı karartıyormuş.
Zaten çam da değilmiş ağaç. Ağacın türü umurumda bile değildi. Ağaçtı
işte. Büyümesini an an gözlediğim kocaman bir canlıydı. Ben işe karışıncaya
kadar alt dallar zaten gitmişti. Karartacaksa benim evimi karartacaktı,
benim de bundan hiçbir şikâyetim yoktu. Ayrıca sitede apartman duvarlarına
çok daha yakın dikilmiş ağaçlar vardı, onlar kaldırmıyordu da fayansları,
bizim gariban ağaç mı kaldırıyordu? Hem bahçedeki fayansların tümü yerli
yerindeydi, bakınca görünüyordu işte. Hiçbirinde ne kalkma vardı ne
inme.
Daha
sonra anlattı kapıcı. “O hanım var ya,” demiş benim için. “Gazetede
yazıyor. Ya ben ağacı keserken resmimi çekip gazetelere verirse ne olacak?
Ben de sizin kestirdiğinizi söylerim mecburen.”
Yöneticinin
benim telefonumla mı ikna olduğunu, kapıcının usul usul verdiği gözdağıyla
mı yola geldiğini öğrenemedim. Ama ağaç kurtuldu. Şimdi ne zaman göz
göze gelsek selamlaşıyoruz. Başına kakmak gibi olur diye hayatını kurtardığımı
söylemiyorum. Gerek de yok. O zaten biliyordur.
|
|
| |
| |
YAZARA
BENZEMEYEN YAZAR
Yıllar önce
benimle tanışmak isteyen bir okuruma –nereden aklıma geldiyse– beni
zihninde nasıl canlandırdığını sormuştum. Televizyonda pek göründüğüm
yoktu o zamanlar; zaten televizyon olarak da siyah beyaz yayın yapan
TRT televizyonundan başka kanal yoktu. Telefondaki genç hanım beni düz
siyah saçlı, uzun boylu, ince yapılı, yeşil gözlü biri olarak hayal
ettiğini anlatmaya başladı. Bu hayali duyar duymaz “Yok, tanışmayalım.”
dedim hemen. Nasıl demeyeyim ki hayalinde çizdiği kişiyle uzak - yakın
hiçbir benzerliğim bulunmamaktaydı. Saçlarım siyah değil, kumral; düz
değil, kıvırcık; boyum uzun değil, kısa; yapım ince değil, kalın; gözlerim
yeşil değil, ela. Birini bile tutturamaz mı insan? Şimdi ben nasıl “Tanışalım.”
diyeyim bu okura? Kıyamam ona. Öyle bilsin beni. Onun hayali benim gerçeğimden
çok daha güzel çünkü.
Şimdi
arada bir tanıyanlar çıkıyor. Bir keresinde tam karşıdan gelmekte olan
iki kadından biri, başını kaldırıp karşısında beni görünce, “Aa! Yazar!”
diye küçük bir çığlık atmıştı. İki yıl kadar önce, bir otobüs durağında,
beni tanıdığını gülümseyen bakışlarından anladığım bir hanım, yanıma
sevinçle yaklaşırken parmağını bana doğru uzatıp “Ferzan Özpetek değil
mi?” diye sormuştu. “Değil.” dedim yalnız. “Ferzan Özpetek yönetmen,
ben yazarım. O İtalya’da yaşıyor; ben burnunun dibindeyim. O erkek,
ben kadınım.” diyemedim. Tanımasına tanımıştı da adları karıştırmıştı.
Olur o kadar. Geçenlerde de bir bankanın kapısında karşılaştığım bir
hanım, “Sizsiniz değil mi? Çok sevindim. Yazılarınızı her hafta okuyorum.”
dedi. Adımı söylemeye hiç yeltenmediği için karışıklık çıkmadı. Cumhuriyet’in
Kitap ekindeki yazılarımı kastediyordu. Anlaştık; ayaküstü tanışmış
bile olduk.
Hayatımda
iki de “tanışamama” olayı var. Yıllar önce İzmir’de bir yere para gönderirken
adımı söylediğimde veznedeki adam, “Bu adda bir de yazar var.” demişti.
Soyadımı ilk duyuşta anlayan, tek solukta söyleyen pek az kişi çıkar.
Genellikle heceleyerek söylerler; üçüncü ya da dördüncü hecede de soluklar
kesilir. Veznedar adımı soyadımı anlamakta, yazmakta zorlanmamakla kalmamış;
üstelik beni tanımıştı, öyle mi? İnanılır gibi değildi; ama çok hoştu.
Kısa bir tereddüt geçirdim. O dediği yazarın ben olduğumu söylese miydim;
yoksa sesimi çıkarmasaydım, adam da beni başka biri sanmaya devam mı
etseydi? Saniyeler içinde dürüst davranmam gerektiği kararına vardım.
Adamın sözünü ettiği yazar benden başkası olamazdı; çünkü adım neyse
de soyadımın benzerini Türkiye sınırları içinde bulmak epeyce zordu.
Alçakgönüllülük gösterip yavaşça, “Benim.” dedim. Bu durumda beklenen,
adamın oturduğu yerden doğrulup, elini uzatması, “Aaa! Çok memnun oldum.”
gibi bir şeyler söylemesi, tanışma heyecanı göstermesi, değil mi? Adam
oturduğu yerden doğruldu doğrulmasına; ama eğildi, ayaklarımdan başlayarak
tepeme kadar süzdü beni. Sonra sakince yerine oturdu. Yüzüme bakmaya
bile gönül indirmeden, “O, erkek.” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim artık.
Adam sözünü ettiği yazarın ben olmadığımdan o kadar emindi ki bana söyleyecek
bir şey kalmamıştı. Arkamdan neler demiştir diye çok düşündüm sonraları.
“Kadındaki cesarete bak yahu!” demiştir. “Kendini yazar sanıyor; üstelik
bir erkek yazarın yerine geçmeye kalkıyor.”
İkincisi
de şu: Şimdi oturduğum evin aidatlarını gidip inşaat şirketine ödemem
gerekiyordu. Parayı alıp makbuzu kesen sekreter, “Kiracınız yazarmış,
değil mi?” diye sordu bir gün. Ben de bir an bile tereddüt etmeden,
“Yo, evim kirada değil.” dedim. Doğruydu, evim boştu; oraya taşınmak
için hazırlığımı sürdürmekteydim; bir - iki ay içinde de taşınacaktım.
Günler değil, haftalar; belki de aylar sonra bu “kiracı - yazar” sorgulamasının
nereden çıktığını düşündüğümde birden zihnim aydınlandı. O günlerde
çok okunan gazetelerden birinde benimle yapılmış bir röportaj yayımlanmıştı.
Röportajdaki isim, birilerine tanıdık gelince firmada konuşulmuş olmalı.
Sekreterin de kulağına buradan çalınmış besbelli. Ama karşısındaki kırık
dökük kadına bakıp “Bunun yazara benzer yanı yok. Demek ki aidatını
ödediği bu evin sahibi ya da kiracısı olan başka biri var; yazar olan
da o.” diye düşünmüş. Ancak daha garip olan, benim yazar olduğumu hiç
mi hiç hatırlamamış olmam. Düşünüyorum da sekreter kıza, “Kiracım falan
yok; yazar olan benim.” demek aklımın ucundan bile geçmemişti. Anlaşılan,
yalnız başkaları değil, ben de kendimi yazara pek benzetemiyorum.
|
|
| |
| |
ÖZGÜR
KADINLARIN TUTSAKLIĞI
Bir
kadınlar günü daha geldi geçti. Kimi kadınlara hediyeler verildi, kimileri
dayak yedi. Özellikle iki tanesinin yediği dayak, tam da 8 Mart’ta ve
sokak ortasında olduğu ve görüntülendiği için, daha çok ilgi çekti.
Evlerinde olağan dayaklarını yiyenleri kimse görmedi, seslerini de duyan
olmadı. Zaten onlar 8 Mart’ın kapsama alanı dışındalar. 1857 yılında
New York’lu dokuma işçisi kadınların daha insanca bir yaşam isteyerek,
eşitsizliğe ve ayrımcılığa karşı sürdürdükleri özgürlük mücadelesini
onlara anlatan olmadığı gibi, birtakım hakları olduğu da kimse tarafından
söylenmedi.
Peki, ya Dünya (Emekçi) Kadınlar Günü’nü bilen, kutlayan kadınlar, eşitlik
ve özgürlük isteğinde içten midirler? Hakkı olduğunu bilmek, o haklara
kavuşmak istemeyi gerektirmez. Haklarının farkında olan pek çok kadın
da özgürlük talebini dillendirmemekte zaten. Var olan konumuna zarar
vereceği endişesi taşıdığından, elde edeceği özgürlükle ne yapacağını
bilemediğinden, yapayalnız ve mutsuz olacağına, özgürlük talebinden
vazgeçmeyi daha akıllıca bulduğundan… Aslına bakarsak en özgür görünen
kadınlar bile pek çok baskı altında değil mi?
Televizyonun
en ciddi programlarından ana haber bültenlerinde bir manken, bir model
görüntüsüne eşlik eden sesleri nasıl da kanıksamışızdır. “Dünyaca ünlü
modeller nefesinizi kesecek.” dendiğinde, “siz” diye kendilerine seslenilmediğini
her kadın bilir. “Bu modeller yürekleri hoplatıyor.” dendiğinde kadınların
yüreği değildir hoplayan. “Ayağınızı yerden kesecek” ya da “içinizi
ısıtacak” diye verilen görüntülerin kadın türü üzerinde herhangi bir
fiziksel değişiklik yaratmayacağına de eminiz. Ama bütün bu söylemin
gerisinde kadınlara verilen bir mesaj yok mudur aslında? Siz de “erkeklerin”
ayağını yerden kesmek, içini ısıtmak, yüreğini hoplatmak istiyorsanız
bu modellere, mankenlere, “star”lara benzemek zorundasınız. Şampuan,
saç boyası vb. ürünlerin reklamında, “Kendinizi star gibi hissedeceksiniz”
denmesi boşuna mı? İşte bu, kadınlara gösterilen “kendini star gibi
hissetmek” hedefi, çok külfetli, çok masraflı, çok tutsak edici bir
yolculuğa sürüklemekte kadınları. Çirkin, şişman ve yaşlı olma haklarının
tümünü elinden almakta.
On
yaşından altmış yaşına kadar, kadın türünün tamamı güzel olmak zorunda.
“Çirkin kadın yoktur; kendisine bakmayan kadın vardır.” sözü, kimsenin
karşı çıkmadığı bir özdeyiş olarak benimsendiği sürece hiçbir kadının
çirkin olma özgürlüğü yoktur. Doğuştan güzel olma şansına ulaşmış olanların
işi kolay, ya ötekiler?
“Bir
dirhem yağ, bin ayıp örter.” sözü tarihe karışalı çok oldu. Eskidenmiş
o, “İyisin maşallah, kilo almışsın.” iltifatları. Aynı laflar şimdi
bir kadına söylendiğinde ağır hakaret yerine geçmekte; söyleyeni de
rahatça “densiz” sınıfına sokmakta. Kilo sorunu olmadığını düşünen kadın
kaldı mı yeryüzünde? ”Fazla kilolarınızdan kurtulun” ya da “Kilo sorununa
son” gibi anonslar, kilolu kadınlara yapılmış ağır baskılardan sayılmalı.
Her kadın, hiç değilse birkaç kilo, (hatta kimileri köftelik kıyma ölçüsü
gibi: 400 gram, 250 gram) fazlası olduğunu düşünür oldu. Neye ya da
kime göre fazlamız var? Yanıt açık: yeni tabirle, “sıfır beden” diye
nitelenen mankenlere, modellere göre. İyi de, “Biz manken değiliz, olmaya
da niyetimiz yok.” diyemiyoruz hiçbirimiz. Dün denecek kadar yakın bir
zamana kadar sağlık belirtisi sayılan kilolar, şimdi hastalık gibi görülüyor.
Oysa sağlığı bozulan herkesin hızla kilo kaybettiği gerçeğinden kalkarak
kilo alabiliyor olmayı, pekâlâ sağlık belirtisi sayabiliriz. Hastalıklar
önce o “fazla” diye yakınılan kiloları almakla işe başlıyor; aldıkları
arasına “can”ı da kattığında işini bitirmiş oluyor.
Kadınların,
yaşlılığını rahatça yaşama özgürlüğü de yoktur. Şakakları beyazlamış
erkekler pek makbuldür de saçları ağarmış kadın ya kendisine bakmadığı
için ayıplanır ya da arkasından dedikodusu yapılır. “Ay, yazık! Çok
yaşlanmış!” diye kendisine acınmasını göze alamayanlar zaten gerdirme,
çektirme, doldurma gibi pek çok yöntemle giden yılları geri getirmeye
çalışmak zorunda bırakılır.
Bunlar
tutsaklık değil mi? Özgür kentli kadının, kurtulmayı aklının ucundan
bile geçirmediği tutsaklıkları…
|
|
| |
| |
YENİ
BİR YIL = YENİ BİR YAŞ
Bana bir yabancının
“teyze” diye ilk kez seslendiğinde yirmi yaşımda bile değildim. Ama
hafifletici nedenlerim vardı. Düz saçlar moda olduğu ve henüz fön makinesi
icat edilmediği için biz kıvırcık saçlı kız takımı kafamızı ütü masasının
üzerine yatırır, saçlarımızı çamaşır gibi ütülerdik. Ütülenerek düzleştirilmiş
saçlar kuru havalarda düzlüğünü saatlerce sürdürürdü; ama yağmurlu havalarda
işler değişir; havadaki nemi hisseder etmez derhal eski doğal görünümüne
kavuşur, kıvrılır giderdi. Olay günü yağmurlu bir gündü ve ben saçlarımı
biraz daha koruyabilmek için, başımı teyzeler gibi, bir eşarpla örtmüştüm.
Bağışlatıcı bir başka neden de bana seslenenin, okulumuzun hemen yanındaki
Çapa Psikiyatri Kliniği’nde tedavi gören hastalardan biri olmasıydı.
Bu “teyze” lafı canımı acıtmadığı gibi, aklıma geldikçe güldürdü beni.
Hem de yıllarca. Birilerinin bana “teyze” değilse de “abla” diye seslenmeye
başlamasına kadar. Tam “abla”ya alışıyordum ki tezgâhtarlar, pazarcılar,
genç kızlar, genç erkekler, hatta benim rahatça “amca” diyebileceğim
yaşını başını almış adamlar “teyze” diye seslenmeye başlamasınlar mı?
Sinirlenmediğimi
söyleyemem. En azından başlarda… Sonra sonra alıştım. Yaşlanmak kaçınılmazdı
ve insanlar yaşlandıkça çevrede yapay akrabalık bağları kuranların çıkması
doğaldı. Yaşlanmanın kadını rahatlatıcı yanını fark etmem biraz zaman
aldı. Ama o zamanın sonrasında fark ettim ki yaşlanmak o kadar da kötü
değildi aslında. Belli bir yaştan sonra sokaklarda rahatça dolaşma hakkına
sahip oluyordunuz. Yaşlanmak özgürleştiriyordu kadını. Sokakta size
laf atan olmuyordu artık. Delici bakışlarıyla sizi süzenler azalıyordu.
Belediye otobüslerinde, dolmuşlarda kimse sizi sıkıştırmaya kalkmıyordu.
Yaşlanmanın
nimetleri giderek arttı. Giderek; yani yaşlandıkça… Otobüste yer verenler
çoğaldı. Kuyruklarda bir çeşit öncelik kazanmalar başladı. Sizi hiç
tanımayanlar bile saygıya benzer bir duyguyla yaklaşıyorlardı yanınıza.
Otobüse binerken, vapurdan inerken birileri ellerini uzatmaya, inmenize
ve binmenize yardımcı olmaya çalışıyordu. Neye davransanız çevrenizdekilerin
arasından yardımınıza koşanlar çıkıyordu. Kaldırmanıza, çekmenize, itmenize
destek olanlar çoğalıyordu. Bu arada birden fark ediyordunuz ki artık
oynadığı top ayağınızın önüne düşen çocuk da “Teyze topumu verir misin?”
diyordu; sizinle yaşıt görünen adamlar da “Teyze ne istedin?” diye soruyorlardı.
İnsan aynaya bakmadıkça abla gibi mi, teyze gibi mi göründüğünü bilemiyor
ki! Birilerinin durmaksızın yaşınızı anımsatması niye gerekiyor? Yardımların
arttığına sevineceğime “teyze” diyenlerin çoğalmasına üzülürken aklımdan
hep aynı şeyi geçiriyordum. “Teyze” diyen pazarcılara, satıcılara, hiç
olmazsa bir kez, “Annene selam söyle.” diyecektim. O büyük olasılıkla
“Annemi tanıyor musun teyze?” diyecekti. Yine “teyze” diyecekti; ama
bana da “E, kardeş olduğumuza göre tanıyor olmam gerekmez mi?” deme
fırsatı verecekti. O anlasa da anlamasa da ben taşı gediğine koymuş
olacaktım böylece; ferahlayacaktım. Aklımdan çok kez geçirdim bunu;
ama bir türlü yapamadım. Ben ne zaman söylesem, kime söylesem diye düşünedururken
“Anne!” diyenler türemez mi? Önce umursamadım; ama giderek çoğaldılar.
Yalnız satıcılar, pazarcılar değil, taksi şoförleri bile, “anne” diye
seslenmeye başladı. Bunun nasıl ilerleyeceğini çok iyi biliyorum artık.
Yavaş yavaş çoğalacaklar. Sonra bir bakacağım ki herkes “anne” der olmuş.
Teyze diyenlere karşı bir çeşit savunma geliştirmiştim. Annelerinin
hatırını soracak ya da annelerine selam gönderecektim. O aval aval bakınırken
ben bütün “teyze” diyenlerden öcümü almış olacaktım. Daha bunu bile
yapamadan anne diyenlere hazırlıksız yakalandım. Onlara karşı çok çaresiz
hissediyorum kendimi. Babalarına selam göndermeyi düşünüyorum; ama bu
da pek yakışıksız kaçacak canım.
|
|
| |
| |
HAYAT
GÜLSÜN SANA
Çağan Irmak’ın
“Issız Adam” filmini görmedim; ama bu filmle yeniden ünlenen ezgiyi,
“Anlamazdın” adlı şarkıyı duymayan kalmadı. Şarkı her yerde çalınmaya
başlayınca düşünmeden edemedim. Bu şarkının otuz beş yıl sonra, yeniden
ve bu kadar sevilmesini sağlayan şey neydi? Dünya müziğinin her türünü
bilen ve dinleyen gençler (Öyle ya sinema izleyicisi genellikle gençlerden
oluşuyor; daha yaşlı kuşak –bencileyin– filmin televizyona “düşmesini”
bekliyor.) bu şarkıda ne buldu da şarkıyı uyuduğu yerden uyandırıp cep
telefonlarına indirdi, beğendi, ezberledi, söylemeye başladı? Film güzel
(dir kuşkusuz), ses güzel (Ayla Dikmen’in billur sesi); ama beni en
çok ilgilendiren, sözler. Herhalde sözleri de çok etkili olmuştur şarkının
bu kadar sevilmesinde. Böyle düşününce 1970’lerin şarkılarıyla bugünün
popüler şarkılarının sözlerini karşılaştırma gereği duydum. O şarkılarda
ilk saptadığım özellik, çocuksu bir içtenlik, bir saflık oldu. Sözgelimi
aşktan çok çekmiş birinin duygularını ifade etme biçimi, “Artık
sevmeyeceğim / Bütün kabahat benim” diye yansıyordu şarkının sözlerine.
Bir zamanlar âşık olduğu kişiye küfretmiyor; suçu kendisinde arıyordu.
Sevgilisi olmadığından içinde bir burukluk hisseden, duygularını, “Bu
ne dünya kardeşim seven sevene / Bu ne dünya kardeşim böyle / Bir garip
buruk içim bilmem ki niye / Belki de sevdiğim yok diye” biçiminde
dile getiriyordu. Aradığı sevgiliyi bulan ise zıp zıp zıplayıp sevinç
çığlıkları atabiliyordu: “Oldu en sonunda oldu bim bam bom / Rüyalarım
gerçek oldu bim bam bom / Duyduk duymadık demesin hiç kimse / İşte ilan
ediyorum herkese // Oh oh oh çok şükür dostlar / Benim de artık bir
sevgilim var / Hırsından çatlasın düşmanlar / Şimdi benim de bir sevgilim
var”.
“Sevmek,
sevda, aşk, sevgili” sözcükleri şimdiki kadar eskitilmemişti galiba.
“Sev kardeşim” öğüdü verilen şarkıda, bugünün gençlerine çocuksu gelecek
masum isteklerde bulunuluyordu: “Bak kardeşim / Elini ver bana /
Gel kardeşim / Neşe getirdim sana / Al kardeşim / Ye, iç, gül, oyna
// Sar kardeşim / Kolunu boynuma / Sev kardeşim / Canım feda yoluna
/ Tap kardeşim / Tüm insanlara”
Bu
şarkıları bugün dinleyen gençlerin, şarkı sözlerini hiç inandırıcı bulmayacakları
açık. İşte onlardan biri… Söylediklerini internetten, imlasını azıcık
düzelterek aktarıyorum:
“Hadi
lan! Aşkmış meşkmiş, seviyormuş, yok gelmezsem yolumda ölüyormuş. Ya
sen çocukluğunda çok masal dinledin ya da ben soğumuşum insanlardan.
Ya sen çok seviyorsun yaşamayı ya da ben soğumuşum yaşamaktan. Boş ver.
Düşünme öyle kara kara. Bu devirde aşk da para, meşk de para.”
Gence bunları söyleten, kuşkusuz, “bu devirde” dediği günümüzde geçerli
olan her türlü koşul… Ama şarkıların hiç mi payı yok? Bakın, gencin
söyledikleriyle günümüzün popüler şarkılarının içeriği nasıl da örtüşüyor:
“Aşk için ağlayamam / Senden ayrılıyorum diye karaları bağlayamam”.
Öğüt veren bir başka şarkı şöyle diyor: “Bıraktı mı hadi ya üzülme
be abi ya / Hayat kısa tabi ya yürü başka kız mı yok / Sevmeyiversin
bas git taksit taksit”. Sevgilisine, “Allah belanı versin /
Allah seni kahretsin” diyen de var; ama bu kadar sivri çıkışlar
yapmayan şarkılarda da hep aynı küfür tadı, beddua eğilimi: “Yetti
be bu ne / Bir kere de he de / Kapa çeneni de sus sus sus / Hep muhalefet,
bi de itaat et / Yeter ilelebet sus sus sus!”
“Sen nasıl delikanlıyım diye geziyorsun ortalıkta?” diye soran,
besbelli bir genç kız. “Çek git bebeğim, uzaklara çek git”
diyen de bir delikanlı olmalı. “Bir: Çok sıkıldım / İki: Yerim çok
dar / Üç: Senden çok var” diye durumunu maddeler halinde sıralarken
sevgilisini ucuz işporta malı olarak algılayan da var; “Sen aşkoliksin,
hem egoist, mazoist, nevrotiksin / Sevsinler seni sersefil ve hepten
bitiksin” diye sevgilisine “iltifat” eden de.
Merak ettiğim, bu şarkılarla yalnız eğlenen değil, aynı zamanda ve ister
istemez duygusal eğitimlerini de alan gençler nasıl oldu da sevdi Ayla
Dikmen’in şarkısını? “Dilerim ki mutlu ol sevgilim / Ben olmasam
bile hayat gülsün sana” diyen sözler, onların beğendikleri, dinledikleri
şarkıların içeriğiyle bu kadar taban tabana karşıtlık oluştururken “Anlamazdın”
şarkısına gösterdikleri bu ilgiyi çeşitli biçimlerde yorumlayanlar çıkabilir.
Oysa benim garip gönlüm –gençliğini yetmişli yılların şarkılarıyla yaşamış
birinin gönlü olarak– bunca kirletilmeye karşın gençlerin içinde temiz
kalabilmiş bir cevher olduğuna inanmak istiyor.
|
|
| |
| |
DOĞU
İLE BATI
Bir yerden, örsün üzerinde demiri döven bir çekiç sesi gelse batılı,
sesin kaynağına ulaşıp ne olduğunu öğrenmeye çalışırmış; doğulu ise
sesin ahengine kapılıp dönmeye başlarmış. Mevlana’nın söz konusu olduğu
bir derste mi söylemişti, hangi nedenle söylenmişti tam olarak bilemiyorum.
Üniversitedeki hocalarımdan Mehmet Kaplan’ın verdiği bir örnekti bu.
Üzerinden çok zaman geçmiş, tam anımsamak zor.
Doğu
- batı karşılaştırmalarında batının Hıristiyan, doğunun Müslüman olduğu
saptaması dışında söylenen sözlerde, hatta belki din karşılaştırmasında
bile, batı hep üstün tutulur. Batı zengindir, doğu yoksul. Batı gelişmiştir,
doğu gelişmemiş (ya da daha az incitici bulduğumuz için kendimiz için
de söyleyegeldiğimiz gibi, “gelişmekte olan”). Batı ileridir, doğu geri.
Batı kültürlüdür; doğu cahil. Oysa batıyı, çoğu yerde büyük harfle yazılan
“Batı” yapan özelliklerin çoğu doğudan alınmadır. Batı, pusuladan kâğıda,
tıptan matematiğe pek çok şeyi; neredeyse her şeyi doğudan, almış; almış
ve geliştirmiş.
Doğu
ile batıyı ayırt edici özellikleriyle ele almak, o zamanlar da şimdi
de yapmaktan çok hoşlandığımız bir karşılaştırma. Doğulular kedi, batılılar
köpek beslemekten hoşlanırmış. Galiba bu da Mehmet Kaplan’ın verdiği
bir örnekti. Batılıların köpek gibi çevik, hareketli; doğuluların ise
kedi gibi uyuşuk olduğunu vurgulamak için yapılmış bir benzetme. Benim
son günlerde aklıma takılan ise başka bir fark. Batı, yerden ya da topraktan
ne kadar uzaklaştırabilmişse kendisini o kadar gelişmiş olduğunu düşünmüş
ve galiba gelişmişliğin ölçütü olarak hepimize de bunu düşündürmüş.
Doğulu ise topraktan korkmamış, ille de toprakla arasına mesafe koymaya
çalışmamış. Ne zaman yere oturmuş, çömelmiş insanlar görsem dikkatle
bakarım: Doğuludurlar. 2007’nin sonlarında gittiğim Avustralya’dan dönüşte
Singapur’da, havaalanının halı döşeli zeminine oturmuş, hatta kıvrılıp
uzanmış insanları gördüğümde de düşünmüştüm aynı şeyi. Batının herhangi
bir havaalanında pek rastlanmayacak bir görüntüydü. Doğulular yere oturmaktan
kaçınmıyorlar. Biz de eskiden yer sofralarında yemez miydik yemeğimizi?
Yer minderlerinde oturmaz mıydık?
Çocukluğumun
geçtiği Ayvalık’ta, aralarında yalnızca bir sokak bulunan iki ev doğu
ve batıydı benim için. Anneannemin evinde odalarda birer divan, sedir
vs. bulunurdu; ama çoğumuz yer minderinde oturmaktan hoşlanırdık. Zemin
tahtaydı, tahtanın üzerine yayılmış kilimler terlik giymeyi gerektirmeyecek
bir sıcaklık katardı eve. Yemek için odanın ortasına sofra bezi yayılır;
üzerine bir elek ya da kalbur kasnağı konur ve yemeklerin konduğu sini
bunun üzerine oturtulurdu. Sofra bezinin bir ucunu dizlerine çektin
mi sofraya oturmuş olurdun. Böylece sofra bezi peçete işlevini de yerine
getirirdi. Hep birlikte kaşık sallanırdı çorbaya, pilava. Babaannemin
evinde ise yemek masada yenirdi. Herkes için ayrı tabak ve çatal bıçakla.
Zemin taş olduğu için yalınayak dolaşılmazdı. Yere oturmak ise akıldan
bile geçirilmezdi. Bir sokak arayla da otursalar bu ailelerin biri doğudan
bir batıdan gelmiş sanılabilir. Değildi. Her iki ailede mübadele ile
gelmişti Ayvalık’a. Babaannem ve ailesi Girit’ten, anneannemler ise
Midilli’den. İkisi de batıdan gelmişlerdi yani. Ama Midilli Osmanlı
toprağına daha yakındı ve Osmanlı’nın ev içi yaşamıyla ilgili âdetler
olduğu gibi korunmuştu orada. Girit ise Osmanlı ana karasından uzaktı
ve Venediklilerle, İngilizlerle iç içeydi; ada, yüzyıllar boyunca kendi
yaşam biçimini oluşturmuştu.
Doğulu
muyuz, batılı mıyız? Yanıtını bir türlü veremediğimizden olmalı, doğu
ile batı arasında bir köprü olduğumuzu söyleyip işin içinden çıkmışız.
Oysa ne batılı olmak övünülecek bir şeydir ne doğulu olmak yerinilecek
bir şey. İster doğuda yaşansın ister batıda, bütün mesele insan olabilmekte.
|
|
| |
| |
SİZ
ŞARABINIZI YUDUMLARKEN
Hangi yılın başıydı tam çıkaramıyorum. Sekiz - on yaşlarında falan olmalıyım.
Demek ki 1950’lerin sonu… 1960 devrimi olmamış daha. Devrim mi, ihtilal
mi? Yıllarca bayram olarak kutladığımız 27 Mayıs daha sonra silindi
bayramların arasından. 1960’tan sonrası çok daha net. Oysa şimdi anımsamaya
çalıştığım yılbaşı gecesi, kırılmış, uçları kıvrılmış, siyah - beyaz
bir fotoğraf. Çok silik. Ortanca teyzemin evinde toplanmışız. Kutlama
falan değil; yılbaşını birlikte geçireceğiz. Hepsi bu kadar. O geceden
kalan fotoğrafta hep kadınlar var. Oysa toplandığımız evin sahibi olan
eniştem evde olmalı. Ama nerede? Belleğimde hiç yer etmemiş. Enişte,
fotoğrafta yer almayacak biri değil. Ufak tefek bir adam; ama aksi mi
aksi. Her koşulda varlığını duyumsatacak biri; ama yok işte. O geceden
ne onun aksiliğiyle ne de varlığıyla ilgili bir şey anımsıyorum. O siyah
- beyaz fotoğrafta yalnızca kadınlar var. Teyzemin evi, nohut oda bakla
sofa diye tanımlanan evlerden. O nohut odalardan birindeyiz. Aklımda
kalabalıkmışız gibi kalmış; ama bu izlenim odanın küçüklüğünden olmalı.
Belleğimde o üç kadından başkası yok çünkü.
İnsan
neleri anımsar? En çok etki bırakanları kuşkusuz. O gecenin bende iz
bırakma nedeni ise o kadar basit ki. Yalnızca bir çelişki. Üç kadın:
Anneannem, teyzem ve annem. Anneannem, boynundan geçirdiği bir yünü
sağ elinin parmaklarına dolamış, kazak örüyor. Bir erkek kazağı… Rengi
bile aklımda. Küllü kahve renginde, baklava desenli bir kazak. Büyük.
Çocuk kazağı değil. Kime örüyor bilmiyorum. Bilmiyor muyum? Dayıma örüyordur,
başka kime örecek? Biricik oğlu, en kıymetlisi… Zaten anneannemin hayatında
onun kazak örecek kadar sevdiği başka bir erkek yok. Dedem çoktan rahmetli
olmuş; babam, annemle boşandıktan sonra defterden tümüyle silinmiş;
kızlarından hiçbirinin kocasını da onlara kazak örecek kadar sevmezdi
anneannem; hiç sevmedi. Ancak dayım askerde mi, döndü mü ya da henüz
gitmemiş mi, orasını çıkaramıyorum. Teyzem ev sahibi olduğu için büyük
olasılıkla bir iş yapmıyor. İçeri girip çıkıyor. Çay getiriyor, boşları
götürüyor; yeni, sıcak çaylar taşıyor. Kapının her açılışında buz gibi
bir hava doluyor içeriye. Odanın ortasında bir odun sobası var; küçücük
odayı hamam gibi yapmış. Annem ise çorap yamıyor. Görüntüsü tümüyle
gözlerimin önünde. Şu anda yamalı çorap giyen kalmış mıdır Türkiye’de?
Çorap yamayan son kadın ne zaman ölmüştür acaba? O günlerde henüz çorap
yamanıyor, yamalı çorap giyiliyor daha. Savaş yeni bitmiş. Kıtlık, yoksulluk
diz boyu. Çorap yamamak için kullanılan yumurta biçimindeki mermerleri
çok daha sonraları gördüm. Annem bu mermerlerden kullanmıyor. Sol elini
yumruk yapıp geriyor yamadığı çorabın topuğunu; işinin üstüne eğilmiş;
ince ince dikiyor.
Bu
görüntülere eşlik eden tek ses, radyodan geliyor. Bir erkek sesi, bir
yerlerdeki yeni yıl eğlencelerini anlatıyor. Bir yılbaşı balosunu… Kim
bilir nerede yapılıyor. İstanbul’da bir yerde; belki Pera Palas’ta.
Bu ses anneannemin boynundan geçirdiği yünle kazak örmesine zarar vermiyor;
çelişmiyor o durumla; ama çorap yamayan annemin üzerine düştüğünde pek
aykırı duruyor. Dans edenleri anlatıyor radyodaki ses, kadınların giydikleri
tuvaletlerin modellerini tarif ediyor; şık erkeklerden söz ediyor, nasıl
çılgınca eğlenildiğini ballandıra ballandıra anlatıyor. Sık sık da “Siz
şimdi şaraplarınızı yudumlarken…” diyor. “Siz şimdi meyvelerinizi yerken…”
diyor. Biz ise sadece çay içiyoruz.
Neden
bilmem, her yılın bitiminde, yılbaşına her yaklaşıldığında ben hep o
geceyi anımsıyorum. Oysa ne kadar çok yılbaşı geçirdim o geceden sonra.
Şaraplarını yudumlayan, meyvelerini yiyen, radyodaki o insanların arasına
karıştım; ama yılbaşı denince yalnız o gece geliyor aklıma. Ben şarabımı
yudumlarken bir yerlerde hâlâ çorap yamayan bir anne ile ona bakarak
tuvaletli, şık hanımlar hayal eden bir kız çocuğu varmış gibi. Belki
de vardır. Varsa selam olsun onlara.
|
|
| |
| |
JASMİN’LERLE
FURKAN’LAR GELİYOR
İzmir Karataş Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptığım yıllarda adının
“Şehriban” olduğunu öğrendiğim ve adını sevmediği açıkça belli olan
öğrencime, “Başka bir adın var mı?” diye sormuştum. Varmış; öteki adı
da “Şehriye”ymiş. Bunu öğrenince Şehriban’ın ne kadar güzel bir ad olduğuna
kızı inandırmak için epey dil döktüğümü anımsıyorum. Ne zaman öğrencilerimden
güzeller güzeli bir kızın “Raziye, Hüsniye, Şaziment” gibi bir adı olduğunu
öğrensem, “Babaannenin adı mı?“ diye sorarım. Kızlar genellikle başlarını
hoşnutsuzlukla sallayarak tahminimi doğrularlar. Buket’in, Duygu’nun,
Ceren’in arkadaşı bir Şaziment olarak kendilerini geçen yüzyıldan kalmış
gibi hissettikleri çok açıktır.
Birçok
adın sözcük anlamı üzerinde düşünmüşlüğümüz yoktur. Örneğin Vural’ın
“vur+al”, Erol’un “er+ol”, Tamer’in “tam+er”; Seval’in “sev+al”, Sevcan’ın
“sev+can“, Şenay’ın “şen+ay” olduğunu, bu adları kullanırken kaçımız
aklına getiriyor ki? Oysa, kişilerin adlarıyla kişilikleri arasında
uyum bulunduğunu ileri sürenler hiç az değil. “Bu ad ağır geldi çocuğa!”
diye çocukluğumuzdan kulağımızda kalmış bir laf da var. Kimi adlar ağır
geliyor; kimi adlar da o kişiye hiç mi hiç uymuyor. “Barış” adlı savaşkanlar,
“Cesur” adını taşıyan pısırıklar pek çok. Ancak, eskilerin “ismiyle
müsemma” dedikleri örnekler; yani adla kişilik arasındaki uyum; daha
doğrusu bu uyumu sağlayan şeyin ne olduğu, üzerinde düşünmeye değer
bir konu. Çocuğun, kendisini, taşıdığı adın anlamına göre biçimlendirmesi
olanaksız. Anne - babanın çocuklarına onda görmek istedikleri özellikleri
içeren bir ad vermeleri, çocuklarını bu özellikleri taşıyacak biçimde
yetiştirmeleri de söz konusu olamaz. Çoğu anne baba, çocuklarına koydukları
adın anlamını bile bilmez çünkü. Sözgelimi benim adımı (Hoş, kimseye
“feyz” verdiğim yok ama!) herkese “feyz” vereyim diye mi “Feyza” koymuşlar?
Yok canım. Bir akraba önermiş, onlar da beğenmişler. “Feyz” sözcüğünün
“bolluk, çokluk, gürlük…” gibi anlamlara geldiğini biliyorlar mıydı,
denirse doğrusu pek emin değilim.
Kız
çocuklarına “Mine, Çiğdem, Fulya” gibi çiçek adları, erkeklere “Doğan,
Şahin, Aslan” gibi hayvan adları koyanlar, ırmak adlarından isim beğenenler,
uyaklı sözcükler seçerek çocuklarının adlarıyla şiir yazmaya çalışanlar,
İstiklal Marşından etkilenerek çocuklarına, “Korkmaz, Sönmez, Şafak”
adlarını koyanlar; hatta çocuklarının adlarıyla cümle kuranlar var.
Köy enstitülü idealist bir annenin bu yolla kurduğu cümle şuydu: “Filiz,
Yurda, Köksal”. Bir zamanlar âşık olduğu genç kızın adını çocuğuna veren
de var; okuduğu romandan, izlediği filmden etkilenip oradaki kahramanın
adını koyan da. Karı - koca, kendi adlarından birer hece alarak çocuklarına
ad uyduruyorlar bazen. İzzet ile Elmas’tan “İzel”, Ayşe ile Zafer’den
“Ayza”, Ercan ile Emel’den “Erel” gibi. Ad koyma modaları dönemlerle
değişiyor. Devrime inanılan dönemlerde doğanlar Eylem, Devrim, Deniz
gibi adlarla yaşamlarını sürdürüyorlar. Gördüğüm kadarıyla şu anda ad
koyma modası iki koldan ilerliyor. Küreselleşme eğiliminde olanlar,
çocuklarına, ya içinde Türkçe harf bulunmayan “Ada, Sami” gibi adlar
veriyor ya da istendiğinde AB’ye uyum sağlayan bir ada dönüşebilecek
Yasmin (Jasmine), Defne (Daphne) gibi adlar koyuyorlar. İslami eğiliminin
etkisine girenler Büşra, Merve, Furkan, Aleyna gibi Arapça adlara yöneldiler.
Hadi Büşra’nın “sevinçli haber, müjde”, Merve’nin “Mekke’de bir dağın
adı” olduğunu biliyorlardır diyelim; Aleyna’nın “bizim üzerimize olsun”
anlamında Arapça bir edat olduğunu da biliyorlar mıdır? Eskiden de böyleydi.
Salt söylenişine bakıp ad seçtik çocuklarımıza. “Şüheda” adındaki arkadaşıma
bu adı verirken ailesi sözcüğün, “şehitler” anlamına geldiğini biliyor
muydu acaba? “Lerzan” adında bir genç kız tanımıştım. Annesi ya da babası,
kızlarına “titreyen, titrek” anlamındaki bu adı niye vermiş olabilir
ki? Sonuçta adların sözcük anlamı çok da önemli değil. Varlığını anlamlı
kılan, nasıl insanın kendisi ise adını anlamlı kılan da o: İnsanın kendisi.
|
|
| |
| |
BELKİ
DE KOVULMUŞTUR CENNETTEN
“Baba…” diye üç kez bağırdı çocuk. Dört - beş yaşlarında bir oğlan.
Sesinden tanıdım; o çocuk bu. Az önce “Da… da… da…” diye kendi uydurduğu
sözsüz bir şarkıyı söyleyerek, beni güldüren, öğle uykusundaki mahalleliyi
kendi sevincine ortak etmeye çağıran çocuk…. Üç kez “Baba…” diye bağırmasının
ardından babanın sesi gürledi: “Ne var lan, ne var?”
Az
önce şarkı söylerkenki çıngıraklı sesin yerini hıçkırıklar aldı. Bağıra
bağıra ağlamaya başladı çocuk. Penceremin az aşağısında duruyor ve var
gücüyle ağlıyor. Aklımda Akgün Akova’nın bir kitabının adı: “Baba Bana
Bağırma!” Babaya böyle denebileceğini bilse bu çocuk da söyleyecek babasına:
“Baba, bana bağırma!” diyecek. Diyemiyor ve ağlıyor yalnız. Bu ağlama
da o demek değil mi zaten? “Bağırma baba,” demek. “Korkuyorum sen böyle
bağırınca.”
Kalkıp
bakmıyorum, bakacak bir şey yok. Kim bilir ne söyleyecekti babasına?
Belki şarkısını dinletecekti. Kendi bestesini. “Baba, nasıl buldun?”
diye soracaktı. “Beste” sözcüğünü bilmiyordur. “Ben yaptım.” ya da “Ben
uydurdum.” diyecekti. “Güzel uydurmuş muyum? Beğendin mi?” Baba öyle
şiddetle bağırınca korktu; bu yüzden ağlıyor. Son on dakika içinde olanı
biteni, oturduğum yerden, kulak kabartmama bile gerek kalmadan duydum,
biliyorum. Derken bir kadın sesi karıştı ağlamanın arasına. Annesi olmalı.
“Hah
işte!” dedi. “Baban geliyor. Şimdi dövecek seni.”
Deminki
“lan”lı ses yeniden yükseldi, yine “lan”lı bir emir verdi: “Yürü lan
eve!”
Çocuk
sesini alçalttı bu kez. “Dövme!” dedi alçak sesle ilkin. Sonra sesini
gitgide yükselterek, arka arkaya “Dövme!” diye yalvarmaya başladı. Hem
ağlıyor, hem “Dövme!” diye yalvarıyor.
Çocuğu
değil; babayı merak ettim. Pencereden sarkıp baktım. Arkalarından. Baba
önde, hemen arkasında kadın, en arkada da çocuk, sokağın üst başına
doğru ilerliyorlar. Babanın belden yukarısı çıplak. Yaz günü, Ayvalık’ta,
mahalle arasında normal bir durum bu. Herkes sıcaktan bunalmış durumda.
Yaşam dışarıda akıyor. Kapı önlerinde oturuluyor gece yarılarına kadar.
Babanın ayakları da çıplak galiba. Uzaklaştılar. Tam göremiyorum. Acaba
böyle yalınayak nereye koşmuştu? Çocuk nasıl bir uğraşın içindeyken
“Baba!” diye bağırarak rahatsız etti onu? Salı günü öğleden sonra; yani
hafta içi bir günün ortasında, işinde değil, sokaklarda olması, işsiz
olduğunu da göstermiyor mu? İşsiz olduğuna göre parasız, parasız olduğu
için öfkesi burnunda. Yoksa durup dururken niye bağırsın oğluna?
Hep
öyle değil midir? Başkasına kızarız; ama ona söylenmeye gücümüz yetmiyorsa
gücümüzün yettiğinden çıkarırız acısını. Tam onlar geçerken başımı penceren
uzatıp çocuğun dediği gibi,
“Dövme!”
deseydim ben de. “Bu çocuğu dövme! Ne yaptı ki sana? Kime kızıyorsan
öfkeni ona yönelt. Ezilmişliğinin acısını çocuğundan çıkarma.” Diyemedim
ama. O cesareti gösteremedim.
Bir
süre ağlama sesi bekledim. O çocuk… Korktuğu dayağı yiyorsa ağlayacak
yine diye, endişeyle… Gelmedi herhangi bir ses. Belki ben duymadım.
Belki kapılar kapanınca çocuğun sesi buraya kadar ulaşmadı. Ama duymadım
işte. Anne önüne geçmiş olabilir kocasının, çocuğun dayak yemesini önlemiş
olabilir. Babanın öfkesi eve gidinceye kadar geçmiştir belki de. Ses
gelmeyince çocuğun dayak yemekten kurtulduğunu düşünüp sevinmek işime
geldi. Oysa tam şu anda, kim bilir kaç çocuk babasından, anasından;
kaç kadın kocasından dayak yiyordur? Hani, “Kızını dövmeyen dizini döver”
diye, kız çocuklarına uygulanması istenen dayak… “Sıpa” doğurttuğuna
göre, kendisini de eşek yerine koyduğunu fark etmeden “Kadının sırtından
sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.” diyenlerin öğütlediği
dayak… Cennetten çıkmadır, diye övülen dayak… Cennetten çıkmaysa bile
nasıl çıktığını bilen var mı? Belki de kovulmuştur cennetten.
Çocukluğunda
dayak yemeyen pek yoktur bizde. Hem severiz hem döveriz. Daha çok da
sevdiklerimizi döveriz. Anne dövmezse babadan, baba dövmezse öğretmenden
hiç değilse bir - iki tokat yer çocuk. Pek el bebek gül bebek büyütülmedim;
ama çok dayak yemedim galiba. Yesem unutmazdım. Çünkü bir tokat var
ki aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti; hâlâ unutmadım. Üstelik unutmaya
çok çalıştığım halde. Ortaokulun birinci sınıfındaydım. Bugünkü hesapla
ilköğretim altıncı sınıf öğrencisiymişim demek; on iki yaş civarında
bir çocuğum. Yine burada, Ayvalık’tayım. Bir Cumhuriyet Bayramı töreninde,
konuşmalar uzadıkça uzamış, biz çocuklar onca saat ayakta dikilmekten
bunalmışız. Ben de arkadaşlarımı eğlendirmeyi görev bilip şaklabanlık
ediyorum. Neler anlatıyorsam onlar kıkır kıkır gülerken “Şrakk” diye
bir tokat indi enseme. Neye uğradığımı şaşırdım. Döndüm. “Konuşma!”
dedi o tokadı atan öğretmen. Konuşmadım. Bir tokat daha yemekten korktuğum
için değil, keyifle şakımaktayken yediğim tokada arkadaşlarımın gülmesi
ağrıma gittiğinden; gülünç duruma düştüğüm için, utandığım, mahcup olduğum
için bir daha “öyle şeyler” yapmamaya çalıştım. Belki daha dışa dönük
bir insan olacaktım bugün, daha konuşkan, daha şakacı, daha cesur. Belki
yaşıma güvenip, “Niye bağırıyorsun çocuğa?” diye azarlayacaktım deminki
babayı. O tokadın kişiliğimde nasıl bir iz bıraktığını kim bilebilir?
Çocuğa
vurulan her tokat belki yarının başbakanına vuruluyor aslında, yarının
en büyük fizik bilginine, opera bestecisine, portre ressamına, en ünlü
yazarına, şairine… Ya o tek tokat, tek tekme yüzünden o çocuk müzisyen
olma cesaretini yitirirse? Başbakan, ressam, bilim insanı, şair olma
cesareti gösteremezse? Çocuğa attığımız tokadı aslında kime attığımızı
bilebilir miyiz?
|
|
| |
|
|
| |
ÇEŞİTLİ
DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI
|
|
| |
| |
MODA
SANA UYMAZSA…
Moda
arayıp bulmaya çalıştığınız şey değildir çoğu zaman. Tosladığınız ve dışına
kaçamadığınız bir çemberdir. Bir süre karşı çıksanız bile sonunda uymak
zorunda kalırsınız; sizi çepçevre kuşatır çünkü; dışında kalmanıza izin
vermez. İstediğiniz kadar modaya uymamak kararlılığında olun, çarşıda
pazarda moda dışı bir nesneyi bulmanız pek zordur. En pahalı mağazadakinden
en ucuz pazar tezgâhındakilere varıncaya kadar her yerde moda olan o şeylerden
vardır. Mızrak ucu kadar sivriltilmiş burunlu ya da incecik çelik topuklu
ayakkabıların moda olduğu dönemde öyle olmayan bir çift ayakkabı bulamazsınız.
Yazılı tişörtler modaysa üzerinde İngilizce yazılar bulunmayanı piyasadan
kalkar. Sırtınızda, göğsünüzde taşıyarak el âleme duyurduğunuz sözlerin
anlamını mı merak ediyorsunuz? Yoksa siz “demode” biri misiniz? Bu sözlerin
anlamını bilmeniz gerekmez ki! Bilseniz zaten giymezsiniz.
Pazardaki
köylü kadın giydiğinde “sakil” bulunan şalvar, sosyete partilerinde boy
gösterince bir anda moda olabilir. Almanya’ya gönderdiğimiz işçilerin
eşleri, pantolonun üstüne elbise giydikleri için, “Bizi orada rezil ediyorlar”ken,
elbisenin altına pantolon giymek kimsenin bilmediği bir nedenle yayılabilir.
Ortalık aniden bakımlı, hatta makyajlı erkeklerle dolabilir; çünkü “metroseksüel
erkek” modası çıkmıştır. Yalnız gece kıyafeti olarak benimsenen parıltılı,
pullu, işlemeli giysiler gündüzlerin modası haline gelebilir. Uzun kollu
giysinin üstüne kısa kollusunu giymek ayıplanırken tişörtün üstüne askılı
elbise giyenler çoğalabilir. Bluzun altından sutyen askısının, eteğin
altından iç çamaşır dantelinin görünmesi görgüsüzlük sayılırken ortalık
salkım saçak giyinenlerle dolabilir. Gizli bir ağız bir yerlerden emir
vermiş; gizli bir el piyasayı bu emir üzerine yeniden düzenlemiş gibidir.
Gizli ağzın da gizli elin de sahibi bellidir aslında; ama bize o ad “moda”
olarak belletilir.
“Moda”
sözcüğü, dilimize İtalyancadan girmiş. “Değişiklik gereksinmesi ya da
süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik” diye tanımlanıyor.
O kadar geçici ki “moda” sözcüğünün bile modası çoktan geçti. Şimdi yeni
“trend”ler var; “fashion” diye sunulanlar var. Kendi modasını yaratabilecek
güçte olduğuna inananlar, yeni “trend”ler sunmaya çalışırken başka birileri
de modayı umursamadığını, kendine yakışanı seçtiğini söyler. Bunu söylediği
yer ise genellikle moda dergileridir. Oysa kendine yakışanı seçmek, moda
olduğu için piyasaya sürülen nesneler arasında bir seçim yapmak anlamına
geldiği için, zaten modanın dışında gelişen bir eylem olamaz. Üstelik
o uyulmadığı söylenen modaya göre biçimlenmiş bir kafa tarafından yapıldığı
için, yine aynı dairede alınmış kararlardan ibarettir.
Modanın
en önemli özelliği, değişkenliği olsa gerek. Değişim isteği, insanların
hep aynı kalmaktan hoşlanmayan yanına seslenirken birtakım dış güçler
tarafından yönlendirilir. Bu dış güçler çoğunlukla dünyayı yöneten ülkeden
çıkar; ama kimi zaman beğenilen bir filmdeki oyuncunun saç modeli, müzik
kanallarında sık sık boy gösteren birilerinin giyim tarzı; hatta yine
bunlara ait beğeniler, yaşam biçimleri, dünya görüşleri olabilir. Ekonomik
durumu belirleyen savaş, doğal afet, kıtlık gibi olgular da modayı değiştirir.
Tekstil sanayiinin bunalımda olduğu zamanlarda mini eteğin yaygınlaşması,
dünyanın bir yerlerinde savaş sürerken asker üniformalarına benzer giysilerin
modalaşması az yaşanan olaylardan değildir. Bir yerlerden bir işaret fişeğinin
patlatılması yeterlidir. Öngörülen moda, yaşamdaki yerini en kısa sürede
alır.
Moda,
insanın yenilenme isteğini yapay bir biçimde doyurduğu için daha köklü
değişimlerin yaşanmasına bir biçimde engel de olur. Yalnız giyim kuşamla,
saç başla, makyajla sınırlı değildir çünkü. Yaşam tarzını da değiştirir.
Kapısında güvenlik görevlilerinin bulunduğu havuzlu sitelerde oturmak
modaysa Bakkal Süleyman Amcalı, Manav Rüştü Dayılı, Komşu Hatice Teyzeli
mahalle yaşamını değiştirir; bunları dizi filmlerin dış mekân atmosferi
haline getirebilir. Bilgisayarlı, internetli yaşam, bir üst basamak gibi
algılanmaya başlandığında herkes o basamağa çıkmaya çalışır. “Trend” İngilizce
bilmeyi gerektiriyorsa basın sonuna kadar bunu destekleyip gereksinmesi
olana olmayana İngilizce kitaplar dağıtmaya başlar.
Siz
hâlâ analarımızın, ninelerimizin pişirdiği yemekleri yapıyorsanız çağın
dışında kalmışsınız demektir. Takip etmişseniz ne âlâ; ama yakalayamamışsanız
geçmiş olsun! “Hamburger - kola” ikilisinin modası çoktan geçti. Yeme
- içme modaları değişti. Çinliler niye uzun yaşıyorlar? Yemeklerini çok
pişirmiyorlar da ondan. Demek ki neymiş? Sizin de “wok” denen derin tavalardan
edinmeniz, sebzeleri ateşte şöyle bir döndürüp yarı pişmiş, yarı çiğ olarak
sofraya getirmeniz gerek. Sofra mı dedim? O eskidendi. Şimdi yemek masası
düzenlemenin yeni modasını öğrenmeniz için TV’lerde yemek programları
yapılıyor. Birinden birine denk gelmemiş olamazsınız. Masaya kaç kat örtü
serilir. Üst üste kaç tabak konur? Bıçaklar, kaşıklar tabağın hangi yanına,
hangi sırayla dizilir? O programlardan edindiğiniz bilgileri kullanın;
modayı yakalayın. İşte kolay kolay edinilemeyecek bir bilgi: Bıçağın kesen
yanı tabağa dönük olacak! Tersini yapmak görgüsüzlük! Çok ayıp!
Sovyetler
Birliği yıkılmışsa komünist olarak kalmak artık demodedir. Filmler, diziler
bile yüzme havuzlu köşklerde geçiyorsa Tuzla tersanelerinde ölen işçilerle
ilgilenmek trende uymaz.
Modaya
uyup roman yazmaya mı heveslendiniz? Bu alanda da bilmeniz gereken birtakım
“in”ler ve “out”lar var. Diyelim maden işçilerinin zorlu yaşamıyla ilgili
bir şeyler yazmayı düşünüyorsunuz. Hemen unutun. Emek, emekçi gibi kavramlardan
söz eden mi kaldı? Mevlânâ - Şems aşkını yazın. Bu konunun araştırma gerektirdiğini
düşünüyorsanız kendi aşklarınızdan birini anlatın. Aşk bunalımlarını,
kırgınlıkları, seksi, şehveti… Şimdi moda olanlar bunlar.
Moda
her yerde. Hastalıkta sağlıkta… Sizin hâlâ mideniz mi ekşiyor? Ne ayıp!
Sizde kesinlikle “reflü” vardır. Bir doktora görünün, bakın nasıl doğrulayacak.
Hastalıkların da modası var; olmaz mı? Son yılların en moda hastalığı
“panik atak”. Siz hâlâ panik atak olmadınız mı? “Avrupa Yakası”nın Burhan
Altıntop’u Nişantaşılı olmanın önkoşulu saydığı için nasıl da özenirdi
panik atak olmaya, unuttunuz mu? Avrupa Yakası dedim de… Ne çok yeni moda
yaratmıştı. Dizideki çıtır kız, pek çok genç kızımızın, erkeğimizin konuşmasını
tümden değiştirmedi mi?
Türkçeye
özen göstermek de çoktan demode olmuş tutumlar arasında. Çağı yakalamış
biri gibi görünmek isteyenin en başta Türkçeyi gözden çıkarması gerek.
Son modalardan biri de konuşurken ve yazarken olabildiği kadar çok İngilizce
sözcük kullanmak. Nereden öğrendiğiniz, nereye kadar bildiğiniz hiç önemli
değil. İngilizce kültürlü gösterir, bilgili gösterir, inanılmaz bir hızla
çağı yakalatır insana. Bir kez yakaladınız mı artık İngilizcenin çekiciliğinden
kurtulamazsınız.
Ya
bilgisayar kullanımıyla gelen yeni dile ne demeli! Türkçe değil, İngilizce
de değil; başka bir dil…
“Bu
DATABESE’ler kayıt yaparken sistemi RECOVERY yapabilmek amacıyla ONLINE
LOG’lar tutup daha sonra bunları ARCHIEVE LOG olarak saklarlar. ORACLE
DATABASE’inin ONLINE LOGlarını inceleme gerek. Acaba sadece INSERT kayıtları
mı var yoksa UPDATE ve DELETE kayıtları da mevcut mu? Sistem DATABASE’inde
o aralıkta çalışan herhangi bir TRIGGER, SET edilmiş mi? O anda sistemde
hangi USER’lar çalışmış ve IP numaraları neler?”
Bir
de internet yazışmaları var elbette, cep telefonu mesajları… Bunlarda
da modaya uyulmalı. Herkes “slm” diye yazarken “selam” diye yazmak ayıp!
“Derwi$” diye yazın mesela. “Derviş” sözcüğünün içeriğiyle bu yazımın
uyuşup uyuşmadığı sizin konunuz değil. “Tekbir Center” oluyorsa bu niye
olmasın?
Moda
yaratacak gücünüz yoksa modaya uyacaksınız. Herkes gibi olmak, sürüye
katılmak hafifletir insanı; tek başınalığın yükünü üzerinden alır. Hani
atalarımızın “zaman” için söyledikleri bir söz vardı ya, o söz “moda”
sözcüğü dilimize girmeden önce söylendiği için öyledir. İşte bir gerçeği
daha buradan açıklıyorum. O atasözümüzün aslı şöyledir: “Moda sana uymazsa
sen modaya uy!” |
|
| |
| |
ODTÜ,
Bilkent gibi eğitim dili İngilizce olan üniversitelere Türkçe konusunda
konuşmak üzere çağrıldığım ilk zamanlarda giderken öğrencilerle karşı
karşıya kalma, tartışmaya girme, hatta dışlanma risklerini göze almak
zorunda olduğumu hissediyordum. Öyle ya, bu yüksek puanla girilen üniversitelerdeki
öğrenciler en çok İngilizce eğitim görmek seçmiş olmalılardı okullarını.
Ben de kalkıp onlara yabancı dille eğitimin bir “ihanet” olduğunu anlatacaktım.
Salonun bir anda boşalması, yuhalanma, ıslıklanma gibi protesto biçimlerini
bile göze almak gerekiyordu. Sonuna kadar inandığım doğruları söylemezlik
edersem de kendimle çelişmiş; hatta kendime karşı iki yüzlülük etmiş
olacaktım. Hiç karşı çıkan olmadı diyemem; ama hep azınlıkta kaldı onlar.
Öğrencilerin büyük çoğunluğu, öğretimin Türkçe olması durumunda daha
iyi yetişeceklerini söylediler; işledikleri derslerden gülünç; gülünç
olduğu kadar da acıklı örnekler verdiler. İngilizce konuşmakta ısrarcı
hocalardan bir bölümünün derste soru sorulmasını yasakladığını mı anlatmadılar;
yalnız kendilerinin anladıkları İngilizce - Türkçe karışımı özel bir
dil oluştuğunu mu söylemediler; bu özel dilden gayet gülünç alıntılar
mı aktarmadılar. Zaten durum, neresinden bakarsanız bakın tam bir komedi.
Türkiye’de, çoğunluğunu Türk öğrencilerin oluşturduğu bir sınıfta, Türk
öğretmenler derslerini İngilizce anlatıyorlar. Dünyanın neresinde sahnelense
alkış tufanı ile karşılanacak bir tuhaf komedi.
Biz
bunu niye yapıyoruz? Çocuklarımız İngilizce öğrensinler diye mi? Bir
yabancı dili öğretmek için, öğrenicinin 18 - 20 yaşlarına gelmesi beklenmez.
Yabancı dil çok daha önce, ilköğretimin dördüncü sınıfından başlanarak
öğretilir. O yaştaki çocuklara yabancı dil öğretmeye çalışıyor; ama
başaramıyorsak 10 yaşında öğretemediğimiz dili 20 yaşındayken öğretmeye
kalkışmak yerine, öğretim yöntemlerini yeniden ve titizlikle gözden
geçirmemiz daha akıllıca olmaz mı? Her ülkede yabancı dil öğretimi var.
Onlar ne yapıyor da öğretiyor, biz neyi eksik ya da yanlış yapıyoruz
da öğretemiyoruz?
Öğretimi
yabancı dille mi yapalım, yerli dille mi yapalım diye düşünmeden önce,
üniversite öğretiminin amacını belirlemek gerekmez mi? Seçtiği bilgi
dalında öğrenciyi tam donanımlı, iyi yetişmiş bir birey haline mi getirmek
mi istiyoruz, kendi uzmanlık dalında bilgisi tam olmasa bile İngilizcesinin
iyi olmasını mı sağlamaya çalışıyoruz? Öğrencinin, içine doğduğu, doğduğundan
beri kullandığı dille anlatıldığında kavrayamayacağı konuları bir yıl
hazırlık okutarak öğrettiğimizi varsaydığımız dille anlatıldığında kavrayacağını
sanmak, ancak İngilizcede sihirli bir güç bulunduğuna inanmakla mümkün.
Hiçbir dilde böyle sihirli bir güç yoktur. Hem diyelim yaşamından çaldığımız,
onu asıl ilgilendiği, eğitimini göreceği alandan uzak bıraktığımız o
bir yılda İngilizceyi, dersi anlayacak kadar öğrettik, gerisini de öğretimini
sürdüreceği sonraki yıllara havale ettik. Öğrenci de gerçekten matematiği,
fiziği, mekaniği, kinetiği; tarihi, felsefeyi, edebiyatı öğrenmeye çalışırken,
bunlardan çok İngilizceyi öğrendi. O zaman da sorulması gereken soru
şu olmaz mı? Konusunu iyi bilmeyen kişinin İngilizcesi çok iyi olsa
ne olur? Bir düğmesine bastığınızda şakır şakır çeviri yapan aletler
bile var artık. Yok, biz İngilizceyi değil, uzmanlaşacağı dalı iyi öğretmemiz
gerektiğini kavramışsak o zaman da bunun en iyi anadiliyle olacağı örnek,
kanıt gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek değil mi? Dersi anadilinde
anlatmak da dinlemek de yabancı dilde ders anlatmaktan ve dinlemekten
çok daha kolay, çok daha verimlidir.
Yabancı
dilde anlatılan dersi dinleyen öğrencinin durumunu tahmin etmek hiç
zor değil. Anadilinde anlatılsa kolayca anlama dönüşecek sözdizimi içinde
bilmediği yeni bir terim ya da tek bir sözcük, algılamasını güçleştirecek;
kafasında anlamsal boşluklar oluşmasına yol açacaktır. Hocası yanıtlayacak
olsa bile o, arkadaşlarına mahcup olma tehlikesi ortada dururken soru
sormayı kolay kolay göze alamayacaktır. Kaldı ki konuşulanı anlamak,
anlamadığı yeri soracak cesareti göstermek, öğrenme sürecinin yalnızca
küçük bir bölümüdür. Öğrenme, yeni edinilen bilgilerin öncekilerle ilişkilendirilmesini,
karşılaştırılmasını gerekli kılar; nedenleri tartıp istenen sonuçlara
varma yolunu bulmayı sağlar. Bütün bunlar yeterince yapılmadığında öğrenme
sanılan şey, konunun ezberlenmesinden, istendiğinde o ezberin söze dökülmesinden
ibaret kalır. Ezberleme öğrenme değildir. Ezberlenen bilgi, unutulmaya
mahkûmdur; sınav kâğıdına aktarıldıktan sonra da hızla unutulur zaten.
Ezber, kimseyi o bilginin sahibi kılmaz.
Yabancı
dilde ders anlatan öğreticinin durumu da pek parlak değildir aslında.
Anadilinde konuşsa, anlattığı konunun pek de iyi anlaşılmadığını fark
ettiğinde sözcükleri değiştirerek, farklı dizilişte tümceler kurarak,
ilginç örnekleri kolaylıkla anımsayıp anımsatarak konunun kavranmasını
sağlama şansına sahiptir. Basit bir benzetmeyle kendi evinde yemek yapan
bir insanın rahatlığı içindedir. Kullanacağı her malzemenin yerini,
miktarını; her araç gerecin işlevini, varsa kusurunu biliyordur. Neyi
neye katarsa, neyi neyle sunarsa daha iyi sonuç elde edeceğini bilmenin
rahatlığı içindedir. Yabancı dilde ders anlatan bir öğreticinin, yabancı
bir mutfakta yemek yapan kişinin tedirginliği içinde olduğunu söylemek
de abartma sayılmasa gerek. Yabancı mutfakta çalışan, fazla ustalık
istemeyen bir yemeği pişirip kotarsa bile ona çeşni katacak bir şeyler
eklemeye kolay kolay cesaret bulamaz. Dikkatin dağıldığını fark ettiğinde
araya bir fıkra sıkıştırmak, bir espri yapmak, öğrencilerden birine
şaka yollu laf atmak biz öğretmenlerin sıklıkla başvurduğu dikkati yeniden
toplamaya yarayan yollardandır. Ancak yabancı dilde ders anlatan birinin
bu rahatlık içinde olabileceğini düşünmek hayali fazlaca zorlamak olur.
O, olsa olsa İngilizceyi hatasız kullanmaya çalışacak, gülünç olma tehlikesini
göze alamayacağı için, alışık olmadığı tümce yapılarına girişmeye kalkışmayacaktır.
Pek hesaba katılmayan bir nokta da öğreticinin rahatlığının ya da tedirginliğinin,
vücut diline yansıyacağı, bunun da sınıftaki genel havayı belirlemede
epeyce etkili olacağıdır.
Aslında
bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok. Üniversitelerimizde öğretimin
yabancı dille yapılmasını isteyenlerin, son olarak İstanbul Teknik Üniversitesi
Senatosunun aldığı kararda imzası bulunanların söyleyebileceklerinin
tümünü biliyoruz. Ne düşünüyorlar, ne diyorlar, hiçbiri yabancımız değil.
Bizim de bunlara karşı söylenecek sözümüz yok mu? Var. Söyleyelim o
zaman.
Türkçenin
bilim dili olmadığını iddia edenler, bir dille bilim yapılmadığı sürece
o dilin bilim dili olamayacağını bilmiyor olabilirler mi? Bilim dili
İngilizcedir deyip eğitim İngilizceye kaydırıldığı sürece Türkçenin
bilim dili olarak zenginleşmesinin önüne setler çekilmekte, dağlar dikilmektedir.
İngilizce yazılmış bilimsel eserlerin Türkçeye çevrilmesi Türkçenin
bilim dili olarak gelişmesine katkıda bulunur. Bilimden, kültürden,
sanattan kovulmuş bir dil, sokak dili olmaya mahkûmdur. Bu da dilin
eriyip gitmesi demektir. Türkçenin bilim dili sayılmasını engelleyen
nedir? Terim eksiklikleri mi? Gereksinme duyulan terimleri kendi dilimiz
içinde kalarak üretemez miyiz? Türkçe yeni sözcük üretmeye en elverişli
dillerden biridir. Türkçede ek - kök yapısı sayesinde milyonlarca yeni
sözcük üretilebilir, derken kendimizi mi kandırmaktayız? Hiçbir dil
Allah tarafından bilim dili yapılmadığına göre, Türkçeyi bilim dili
haline getirmek bizim elimizde. Yapmıyorsak bu, Türkçenin değil, bizim
ayıbımız, bizim utancımız.
Uluslararası
literatürü takip etmek, akademik kariyer yapmak için İngilizcenin gerekli
olduğunu söyleyenler, bütün öğrencilerinin akademik kariyer yapmayacağını,
literatürü günü gününe takip etmeyeceğini bilmiyor olabilirler mi? Öğrencilerin
büyükçe bölümü okulu bitirir bitirmez ülkesine hizmet etmek için çalışacak,
kendi memleketinde mesleğini sürdürmeye başlayacaktır. Üniversitenin
bütün öğrencilerine az biraz İngilizce öğretip hepsini yarı cahil bırakmak
yerine, içlerinden bir guruba, ağırlıklı bir meslek İngilizcesi eğitimi
verip bilimsel çevirileri hatasız yapmalarını sağlayamaz mı? İngilizce
bilmeyenlerin de bilimsel çalışmalardan haberdar olması için, o çalışmaların
kendi dilimize çevrilmesi gerekmez mi? Oysa eğitim dili İngilizce olmayan
üniversitelerde bile hemen hemen bütün bilimsel çalışmalar İngilizce
yapılıyor ve bu çalışmalardan Türkiye’de yaşayan ve İngilizce bilmeyen
hiç kimse yararlanamıyor. Kendi üniversitelerimizin kendimize hizmet
etmekten alıkonmuş olması yeterince büyük bir ayıp. Üniversitelerin
varoluş nedeni, kendi ülkelerinin bilimsel gelişiminde öncülük etmek
değil mi? Bizimkiler kime hizmet edecek?
Bilim
dilinin bütün dünyada İngilizce olduğunu söyleyenler söylediklerine
bizi inandıracaklarını mı sanıyorlar; hatta kendileri inanıyorlar mı?
Nerede bilim dili olmuş İngilizce? Çin’de mi, Japonya’da mı, uluslararası
kültür dili olma ayrıcalığını kaybettiğine yanan Fransa’da mı, dünyaya
egemen olma arzusunu şimdilik bir kıyıya atmış görünen Almanya’da mı?
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde İngilizce eğitim veren sınıflar açılıyorsa
bu, ABD’nin bütün dünyadan topladığı genç beyinlerin hiç değilse bir
bölümünü, özellikle de Türkiye gibi gayri resmi ABD sömürgesi olmak
için elinden geleni yapan ülkelerden gelecek öğrencileri kendi üniversitelerine
çekebilmek içindir. Avrupa, tek dilde birleşecekse Latinceyi niye terk
etti; ulusal dilleri oluşturma yoluna niye girdi? Hiçbir Avrupa ülkesi
üniversitelerinde İngilizce eğitime geçmiş olmadığı gibi, kendi dilini
egemen kılma uğraşından da vazgeçmiş değil.
Yalnız
mühendis yetiştirmekle kalmamış, ülkenin kaderini yıllarca elinde tutmuş,
Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi, yıllarca Türkiye’yi
yönetmiş siyasetçileri de yetiştirmiş olan İstanbul Teknik Üniversitesi,
İngilizce eğitim öğretime geçmekle aydın ile halk arasında yeniden bir
uçurum açacağının bilincinde değil mi? Yeniden; yani Osmanlı’daki gibi.
Halka tepeden bakan, kendisiyle halk arasına kesin ve keskin sınırlar
koyan; halkından iğrenen yeni bir züppe kuşağı yetiştirmek mi amaç?
Halkıyla aynı dili konuşmayan bir okumuşlar sınıfı mı oluşturulacak
yeniden? “Basis” sözcüğünün “mesnet” anlamına geldiğini bilmeyen inşaat
mühendisleri, “gasket”in “conta, salmastra” demek olduğunu bilmeyen
makine mühendisleri yetiştirmek bir övünç nedeni mi sayılabilir mi?
Kendi diline, kendi insanına, kendi kültürüne yabancılaşan kuşaklar
yetiştirilerek nereye varılmaya çalışılıyor?
Türkiye,
Alman faşizminden kaçan profesörlere üniversitelerinin kapılarını açarken
yabancı dilin zihin açıcı bir özelliği olduğunu varsayarak derslerini
Almanca anlatmalarını istememiş, tam tersine, üç yıl içinde Türkçe öğrenmelerini
şart koşmuştu. Öğrendiler ve o insanlar Türk öğrencilerine derslerini
Türkçe anlattılar. Türkçe öğrenmekle kalmadılar, pek çok Türkçe terim
ürettiler. Bugün de kullanılan “çözücü, çözelti, çözünme, değerlik,
seyreltik, çökelti” gibi kimya terimlerini F. Arndt üretti. Ünlü hukukçu
E. Hirsch, soyadını nüfus kâğıdına “Hirş” yazacak kadar benimsemişti
Türkçeyi. (*) Hâlâ kimi üniversitelerimizde onların yazdığı kitaplar
okutulur. Alman Hocalar Türkiye’de anlattıkları dersi öğrencilerinin
daha iyi kavraması için Türkçe öğrenip derslerini Türkçe veriyorlardı;
biz Türk hocalara dersi (öğrenciler çok iyi öğrenmeseler de olur, diye)
İngilizce anlattırmaya çalışıyoruz. İngilizce eğitime geçildiğinde İTÜ
senatosu kimleri yetiştireceğini hayal etmektedir? İngilizce eğitim
yapan üniversitelerimiz hangi Türk dâhilerini armağan etti bilim dünyasına?
Çeşitli tarihlerde yapılmış çeşitli araştırmaların sonuçlarını biliyoruz.
The Times gazetesinin yüksek eğitim eki “Times Higher Education” tarafından
yayımlanan dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasında Türkiye’den
hiçbir üniversite yoktu. Avrupa’nın en iyi 100 üniversitesi arasında
da Türkiye’den hiçbir üniversite yer almadı. Anadili İngilizce olan
ülkelerin üniversiteleri dışında bu listelerde yer alan Zürih, Paris,
Münih, Moskova, Viyana, Kudüs, Roma, Bonn Üniversitelerinde; o listeye
giren Çekoslovakya, Yunanistan, Macaristan, Japonya, Çin üniversitelerinin
hiçbirinde yabancı dille eğitim yapılmıyor. Bugün bile yüzümüzü ağartan
Kerim Erim, Feza Gürsey, Ekrem Akurgal, Gazi Yaşargil, A. Rıza Berkem,
M. Kalayoğlu, Mustafa İnan ve Cahit Arf gibi bilim insanları, başarılarını
üniversitedeki İngilizce eğitim ile kazanmamışlardır.
Üstünden
çok geçmedi; daha iki ya da üç yıl önce İTÜ’nün hocalarından pek çoğunun
katıldığı bir toplantıda Türkçeyi konuştuk. Dilim döndüğü kadar neden
kendi dilimizde eğitim yapmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalıştım.
Öyle güzel, öyle anlamlı katkılar geldi ki! Bu son karar, hocaların
isteği ile alınmış olamaz. Daha nitelikli öğrencilerin İTÜ’yü tercih
etmesi için alındığı söyleniyor. Bu da yanlış. İTÜ, Anadolu’nun her
yerinden bileğinin gücüyle üniversite kazanıp gelmiş gençlerin okuluydu
şimdiye kadar. İyi yetişmemişlerse onları alıp yetiştirmek de okulun
görevlerindendi. İyi yetişmemiş değil, iyi yetiştirilmemiş çocuklardı
onlar çünkü. . Şimdi seçkinlerin, kolejlerde okumuşların okulu mu olmak
mı istiyor? Halkla arasına mesafe mi koymaya çalışıyor.
Bu
hiç olmadı. Hele Türkiye’nin anıt üniversitelerinden bir olan İstanbul
Teknik Üniversitesine hiç yakışmadı.
(*) Prof. Dr. Güney Gönenç’ten öğrendiğim, derslerini Türkçe veren hocalarla
ilgili bilgilere “Rüzgârın Göğe Savurduğu - Türkçe Günlükleri” (s. 274)
adlı kitabımda yer verdim. Daha geniş bilgi için bu kitaba bakılabilir.
|
|
| |
| |
YENİ
EDEBİYAT KİTAPLARI GERÇEKTEN YENİ Mİ?
Kırılamaz
denen tabuları kırmış gibi görünüyor yeni edebiyat kitapları. Kırılmayacağı
belli kimi tabuları da olduğu gibi bırakmış. Her kitabın başında Atatürk’ün
fotoğrafı ile birlikte İstiklal Marşı’nın ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin
yer alması, kırılamayacak tabulardan. Eski kitaplardaki “besmele”nin yerine
geçmeye başladı bunlar. Öğrenciler arasında bir anket yapılsa açıkça görülecektir:
Hiçbir öğrenci, kitapların bu ilk sayfalarını okumadığı gibi, buralarda
neler yazdığının farkında değildir. ilköğretimde her sabah yinelenen “Türk’üm,
doğruyum, çalışkanım” andının kimseyi çalışkan, doğru ve hatta Türk yapmaya
yetmediği gibi, yinelenen marşlar, hitabeler de kimseyi Atatürkçü yapmıyor.
Her kitabın başında çocuğun karşına aynı fotoğrafı, aynı sözleri çıkarmak,
Atatürk’ü daha çok mu sevdirir, bir çeşit doygunluk; hatta bıkkınlık mı
doğurur? Atatürk, söylediklerinin dua gibi ezberlenmesini mi isterdi;
üzerinde düşünülerek kavranmasını mı? Sorulması da yanıtlanması da zor
sorular bunlar. Ancak bu tabuları yıkmasını bu hükümetin Milli Eğitim
Bakanlığından beklemek de en hafif tabiriyle haksızlık olur. Hatta, AKP’yi,
düşmesi için açık tutulan bir kuyuya itmek yerine geçeceği bile söylenebilir.
Peki,
hangi tabuları yıkıyor MEB kitapları? Edebiyat kitaplarına girmesi olanaksız
sandığımız yazar ve şairlere yer veriyor. Bu yazar ve şairler arasında
kimler yok ki! Pek de kullanmadığı RAN soyadını her seferinde peşine takarak
da olsa Nazım Hikmet, İlhan Berk, Edip Cansever, Oğuz Atay, Sabahattin
Ali, Orhan Kemal, Attila İlhan, Hilmi Yavuz, Ece Ayhan, Özdemir Asaf…
Metin, Açıklamalar, Araştırmalar, Kelimeler ve yazar hakkında bilgiden
oluşan sırayı hiç bozmayan eski edebiyat kitaplarındaki kuru ve sıkıcı
düzene karşılık, yeni kitaplar renkli, resimli… Hazırlık, Etkinlik, Anlama
Yorumlama, Ölçme Değerlendirme bölümlerine ek olarak çocuğun kendisini
sorgulayacağı Öz Eleştiri Tablosu ( Elbette yine yazım konusu! Yaygın
ve benimsenmiş kullanımıyla özeleştiri değil, TDK’nin önerisiyle “öz eleştiri”!).
Popüler kültür öğelerinden, sözgelimi Kemal Sunal’ın fotoğraflarından
yararlanma da övülecek bir özellik. Öğrencinin kendi kafasını devreye
sokmasına gerek bırakmayan, “Yazar bu parçada şunları söylüyor. Siz de
bu görüşe katılır mısınız?” biçimindeki sorulara yer veren eski kitaplara
karşılık MEB’in kitaplarında yapılan karşılaştırmalar düşünce geliştirmeye
yardımcı olacak nitelikte.
Eski
şiirleri bugünkü dile çevirmeyi şiirin açıklaması sayanlara, şiir hakkında
görüş oluşturmada bunun yeterli olmadığını göstermesi bakımından, eski
şiirlerden sonra “Günümüz Türkçesiyle” bölümlerinin eklenmesi çok olumlu.
Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmesi de görsel algılamaya alışık
çağımız çocuğuna seslenmek için son derece uygun. Üstelik görsel malzeme
olarak kullanılan, renkleri kaymış, çizgilerden taşmış, birbirine karışmış,
acemice çiziktirilmiş okuma kitabı resimleri değil. Dünya resminin en
ünlü tablolarıyla, çağdaş resmimizin en önemli temsilcilerinden örnekler.
Yeni
edebiyat kitapları, aslında yeni değil, çünkü uygulanmış, okutulmuş kitaplar
bunlar. İlk bakışta zengin bir içerikle, tabuları yıkmış, çok sesli, demokratik
bir görüntüyle çıkıyor insanın karşısına. Ancak biraz daha yakından bakınca
bu demokratlığın gerçekten de görüntü olduğu anlaşılıyor. Nazım Hikmet’in
ders kitaplarına girmiş olmasına sevinirken fark ediyorsunuz ki iki -
üç konuda bir, Nazım Hikmet’in panzehiri gibi düşünülen Necip Fazıl Kısakürek’ten
uzun şiirlere yer verilmiş.
Kitapların
bu yıl için yeni basımları yapılırken keşke öğretmenlere, uygulama sırasında
karşılaştıkları güçlükler olup olmadığı sorulsa ve bunların düzeltilmesi
yoluna gidilseymiş. Çünkü MEB’in kitapları, öğretmeni neredeyse dışlayan
kitaplar. “Çalışma Kitabı” gibi düşünülmüş, öğrencinin kitapta sıra noktalar
konan, boş bırakılan yerleri doldurması istenmiş. Kitabın sınıfta işlenmek
üzere mi, evde çalışılsın diye mi hazırlandığı belli değil. Kimi zaman
“Tahtaya yazın.” denmiş; kimi zaman, “Defterinize yazın.” Piyasada birtakım
kılavuz kitaplar varsa da MEB, bu kitaplarla ilgili “Öğretmen Kitabı”
hazırlatmadı. Oysa, ders kitaplarındaki “Sınıf ikiye ayrılır. Grup sözcüleri
seçilir.” gibi yönlendirmelerin yer aldığı “etkinlik” bölümlerinin öğretmen
kitaplarına aktarılması çok daha uygun olurdu. Öğrenciden şiirin adını
tahmin etmesi istendiğinde bu adın öğretmen tarafından bilindiğini kabul
etmek ne derece doğru?
Kitaplarda
çok fazla örnek bulunması ilk bakışta bir zenginlik gibi görünüyor; ancak
bu örneklerin tümü üzerinde durmanın olanaksızlığı, öğretmeni seçim yapma,
sınırlama getirme bakımlarından zorlayacaktır. Okullarda belli bir standart
olmadığı gibi, öğrenciler, hatta öğretmenler arasında da belli standartlar
yok.
Öğrencinin
edebiyat dersiyle ilk kez karşılaştığı 9. sınıf, temel edebiyat bilgilerinin
aktarıldığı bir sınıftır. Burada, öğrenciye henüz öğrenmediği bilgilere
dayalı örnekler sunmak riskli değil mi? Divan edebiyatı hakkında hiçbir
şey bilmeyen öğrenciden Fuzuli’nin, Nedim’in şiirlerinden zevk almasını
beklemek çok şey beklemek olmaz mı? “Tenasüp, telmih, hüsnütalil” gibi
söz ve anlam sanatlarını ille de öğretmeye çalışmak için de benzer bir
soru sorulabilir. Bunları şiirde bulmaya çalışmak, şiiri sevdirir mi,
şiirden soğutur mu?
Edebiyat
tarihi verilirken, yapıtların asıllarından örneklerle bugünkü dile çevirilerinin
birlikte sunulması olumlu; ancak 11. sınıfın sonunda Milli Edebiyat dönemine
henüz gelinmiş olması, çağdaş edebiyatın ne zaman verileceği sorusunu
gündeme getiriyor. Yine de liselerin dört yıla çıkarıldığını hesaba katarsak
12. sınıf kitabını görmeden bu konuda bir şey söylemek yanlış olur.
“Betimleme,
öykü” diye Türkçeleri olan sözcükler yerine, “tasvir, hikâye” gibi eskilerinin
kullanılması, dilsel seçimin Türkçeyi fazla gözeterek yapılmadığını düşündürüyor.
Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmiş olması, çok da albenili kılmamış
onları. Tıpkı çok fazla örnek metin olmasına karşın bu metinlerin çekici
olduğunun söylenemeyeceği gibi. Ayrıca öğrencinin bilgi, kültür, kavrama,
algılama, benimseme, ilgilenme derecesini dikkate almak, düzeyi gözetmek
konusu üzerinde de pek durulmamış. İlköğretimi yeni bitirmiş öğrenciye
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanını okutmak bile düzeyin gözetilmediği
yargısını kanıtlamaya yeter.
“Batı
Edebiyatı” ya da “Dünya Edebiyatı” diye ayrı bir ders yoksa -ki bildiğim
kadarıyla yok- Türkiye’de lise eğitimi alan bir öğrenci, Batı ya da dünya
edebiyatıyla ilgili bilgiyi nereden, nasıl edinecek? “Batı Edebiyatı”
eski edebiyat kitaplarında ayrı bir bölüm olarak verilirdi. Özellikle
Tanzimat ve daha sonraki edebiyat dönemleri, Fransız edebiyatının doğrudan
etkisiyle oluştuğuna göre, diyelim romantizm, realizm gibi akımların bizde
hangi yazarları, nasıl etkilediği anlatılmadan önce, hangi Fransız yazarlarından
nasıl etkilenildiği anlatılmayacak mı?
10
sınıflar için hazırlanan edebiyat kitabında, her konu için bol örnek sunulmasına
karşın; sözgelimi bir önceki “Âşık Tarzı Halk Şiiri” konusunda on (10)
adet şiir varken, “Dini Tasavvufi Türk Şiiri” başlığı altında, biri “hikmet”
örneği, öbür ikisi “ilahi”den alınmış, yalnızca üç adet dörtlük verilmesi,
“methiye” örneği verilirken “şathiyat” örneği vermekten kaçınılması, çocukları
dinsizlikten korumak için mi? Türk edebiyatını, dünyadan kopuk, kendi
başına ele alırken, edebiyat kitabının arka sayfalarına haritalar koymak
niçin? Edebiyat kitabında Türkiye haritası bulunmasının anlamı nedir?
Ya Türk Dünyası Haritası niye var?
Pablo
Picasso’nun ünlü Guernica tablosunu, hakkında hiçbir bilgi vermeden, adını
bile vermeden koyup “Yukarıdaki resim ile ilgili neler düşündüğünüzü ifade
ediniz.” demek, 15 yaşındaki çocuklara ressamla ve resimle dalga geçme
fırsatı vermek için değilse niçin? Resme (meğer) ne kadar yetenekli olduğunu
Marmaris’e çekildikten sonra resim yapmaya başlamasıyla anlayacağımız
Kenan Evren bile bir zamanlar Picasso’nun resimlerine bakıp, “Hıh! Bunlar
da resim mi? Ben de yaparım bunları!” dememiş miydi? Alman ordularının
Guernica kasabasını bombalamasını anlatan resim hakkında “Bu resmi siz
mi yaptınız?” diye soran Alman generaline Picasso’nun verdiği, resim kadar
güzel, “Hayır, siz yaptınız.” yanıtı eklenemez miydi?
Guernica
tablosu için, “Picasso'nun savaşa karşı duyduğu güçlü nefreti yansıtır.”
gibi bir not düşmeyen zihniyet, Arif Nihat Asya’nın şiddeti kutsayan,
milliyetçiliği had safhada kışkırtan “Bayrak” şiirini kitaba almakta sakınca
görmüyor.
Okullarda
tırmanan şiddetten bir daha söz açacak olduğunuzda, “Sana benim gözümle
bakmayanın / Mezarını kazacağım / Seni selamlamadan uçan kuşun / Yuvasını
bozacağım” şiirleri okuttuğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Kuşuyla börtü
böceğiyle doğayı sevmesini sağlamanız gereken 15 yaşındaki çocuklara,
insan sevgisi aşılamak, savaş karşıtlığı işlemek yerine kuşların yuvasını
bozmayı, insanların mezarını kazmayı öğütleyen şiirler okutursanız, toplumdaki
her türlü şiddetten siz sorumlu olursunuz. Edebiyatı, insanı, doğayı,
yaşamı sevdirmeye çalışmak dururken mezar kazmaya özendirmek niye? |
|
| |
| |
ESKİ
YAZI – YENİ YAZI
80.
yılını kutladığımız halde, alışamamış olmalıyız ki Atatürk’ün, “Lâtin
esasından alınan Türk alfabesi” dediği harflere biz hâlâ “Latin alfabesi”
deyip duruyoruz. İşte bu harfler küreselleşme denen yeni emperyalizmin
dayattığı İngilizcenin etkisiyle yabancılaşmaya ve değişmeye başladı.
Günümüze gelmeden bir özet yapmak gerekirse şunlar söylenebilir.
Atatürk’ten
önce de Arap alfabesinin Türkçeye dar gelmesinin sancıları çok çekilmiş.
Daha 1851 tarihinde Ahmet Cevdet Paşa “Kavaid-i Osmaniye” adlı eserinde,
harflerle tam gösterilemeyen bazı seslerin birbirinden ayırt edilmesi
için bir yol bulunması gerektiğinden bahsetmiş. Zamanın akademisi sayılan
Encümen-i Dâniş’te bu konu ele alınmış, 1854 Devlet Salnamesinde harf
ıslahı sayılamayacaksa da “bazı tefrik (ayırdetme) işaretleri” koyma gereğine
dikkat çekmiş. Ayıntablı Mehmed Münif Paşa, harflerin ıslah edilerek okuma-yazmanın
kolaylaştırılmasını ele almış. “Mânası malum kelimelerin siyak ve sibakından
(geliş ve gidiş) anlaşılmasına rağmen, mânası bilinmeyen kelimelerin hatalı
okunduğunu, Latin yazısındaki gibi harflerde büyük-küçük ayırımı olmadığı
için, has (özel) isimlerin diğerlerinden ayrılmasında müşkilat çekildiğini”
söylemiş. Münif Paşa’nın Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’deki nutkunda bunları
söylemesinden sonra Azeri Ahundzade Feth Ali, önce hazırladığı yeni tarz
harfleri, daha sonra kendisinin uydurduğu Latin-Slav harflerinden alınma
kırk iki harfli bir alfabeyi önermiş.
İlk
gazetelerin yayımlanmasından sonra halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma
bilmediği gerçeği apaçık ortaya çıkmış olduğundan çare arayışları hız
kazanmış. Londra’daki Jön-Türklerin sürgünde çıkardıkları "Hürriyet"
gazetesinde Namık Kemal çocukların yıllarca okuma-yazma konusunda uğraştıkları
halde, ellerine bir gazete verilse okuyamayacaklarından; yazmak bir tarafa,
yazılmış tezkireyi bile sökemeyeceklerinden; hatta onların hocalarının
bile pek azının bu gibi işleri becerebileceklerinden bahsetmiş. Ermeni,
Rum ve Yahudi çocuklarının ise böyle olmadıklarını kabahatin bizim çocuklarda
değil “tahsil usulünde” olduğunu söylemiş.
Namık
Kemal, "Hâsılı demek isteriz ki, biz eşkâl-i hurufumuzun esasen tağyiri
efkârında değiliz" diyerek Arap harflerinin tümden değişmesinden
yana olmadığını; ama mevcut durumu aynen korumaktan yana da olmadığını
belirterek, "Muhafaza-i hâl-ü hâzır efkârının düşmanlarından bulunduğumuzdan,
hattımıza kaabil olacak ıslahatın icrasına samimi tarafdarız" dedikten
sonra, “harf ıslahı” hakkında o zamana kadar ileri sürülen fikirleri tartışıp
kendi görüşlerine geçerek: "Bizim efkârımıza gelince, madem ki elifbayı
Arabca'dan almışız ve madem ki lisanımızda bu kadar Arabî kelimât mevcuttur,
anın haliyle ibkasından başka çare olmadığını itiraf ile, andan sonra
Türkî’de zaid olan harfleri aramak lâzım gelir.” Demiş.
Namık
Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alınmış olduğundan bu sözcüklerin yazımı
için Arap harflerini gerekli görürken Ahmet Mithat Latin harflerini yerden
yere vurup Ermeni harflerini almayı önermiş. Bu konudaki tartışmalara
Şinasi ve Ali Suavî gibi devrin meşhur simaları ilgi göstermiş. Bu tarihte
eli kalem tutup konuyla ilgili yazı yazanlar arasında; Yenişehirli Avni
Bey, Feraizcizâde Mehmed Şâkir, lûgatçı Necib Asım, Yanyalı Ali Rıza Bey,
Bağdatlı Zehavizâde Cemil Bey gibi pek çok kişi sayılabilir.
Özetle
Tanzimat ile meşrutiyet arasında geçen yaklaşık yetmiş yıllık zaman içinde
bu konuda ortaya atılan düşünceler arasında harflerimizin okuma ve yazmadaki
bazı eksiklerini tamamlamak ya da düzeltmek öneriliyordu. Bu da; harflere
harekeler koyma, sesli harfler (o zamanın tabiriyle harekeler) ilave etme,
harfleri munfasıl (ayrı ayrı) yazma düşünülüyordu. Diğer taraftan; Latin,
Latin-Slav veya Ermeni harflerinin alınması şeklinde ortaya atılan görüşler,
pek rağbet görmemişti. Bir gün Latin harflerinin kabul edilebileceği düşüncesi
akla bile gelmiyordu. Çünkü Şeyhülislamlık makamı -bırakalım harf değiştirmeyi-
mevcut harfleri ayrı olarak, bitiştirmeden yazmaya bile fetva vermiyordu.
Meşrutiyet
döneminde ise dönemin ileri gelenlerinden Ahmet Rıza Bey 6 Ağustos 1893
tarihinde Abdülhamit'e Paris’ten bir “layiha” göndererek “ihtiyaç oldukça
bazı işaret vs.nin konmasında dinî de olsa bir mahzur bulunmayacağını”
söylerken İttihatçı İbrahim Temo, Latin harflerinin resmen kabul edilmesini,
böylece Türk eserlerinin Avrupa'ya tanıtılacağını söyler; hatta bu yüzden
adı 'Latinci'ye çıkar.
Sözün
özü, Atatürk’ün Harf Devrimi’nden önce de çok arayışlar vardı. Bugün bile,
“Memleket ahalisini okumaz-yazmaz duruma getirdiğini, kütüphaneleri battal
ettiğini, klasik kültürle bağlantıları kopma noktasına getirdiğini” söyleyerek
Atatürk’ü karalamak isteyen, Harf Devrimine karşı tavır alanlar çok. Onlara
bakarsanız Arap alfabesi yerine Türk alfabesini kabul etmek bütün bir
milleti geçmişinden koparmıştır. Okuduğu, yazdığı harfler bir gecede tedavülden
kaldırılan insanların düşünebilme yetenekleri dumura uğramıştır. “Harf
inkılabı aslında bir inkılap değil cinayetti. Üstelik insanlık tarihinde
eşine az rastlanır cinayetlerdendi. Böyle bir şey, bir toplumu bir anda
okur-yazar olmaktan çıkarmaktır. Bütün bir tarihe yabancılaşmaktır. Zira
harf inkılabıyla o zamana kadar yazılı mirasa yabancılaşılmıştı. Aslında
böyle bir şey en bağnaz sömürge yönetimlerinin bile cüret edemeyeceği
bir saçmalıktır. Bir toplumu toptan kendi tarihine ve kültürel geçmişine
yabancılaştırmak, ‘köksüzleştirmektir’. Artık o tarihten sonra eskiye
merak saran birinin, kendi uzak-yakın tarihiyle ilgili bir şey öğrenebilmek
için bir yabancı dil öğrenir gibi eski yazıyı öğrenmesi gerekiyordu.”
(Fikret Başkaya Yediyüz: Osmanlı Beyliği’nden Yirmi Sekiz Şubat’a Bir
Devlet Geleneğinin Anatomisi) diyenler hâlâ var. Harf Devrimi’nin, “Böylece
Türkiye’de okuma-yazma bilmeyen kalmayacağı; zira Latin alfabesinin daha
kolay okuma-yazmaya imkân verdiği” biçimindeki gerekçesini “şaşırtıcı”
bulanlar bugün de yazıyorlar aynı şeyleri.
Oysa
dört yıllık okuma yazma seferberliğinden sonra bile ülke nüfusunun yalnızca
% 11’i okur - yazar olabilmişse, Harf Devrimi’nden sonra evlerde, kütüphanelerde
bulunan, piyasada satılan tek bir kitap imha edilmemişken, eski yazıyla
mektup yazmak, not almak yasaklanmamışken bu insanların yeni alfabeye
geçildiğinde cahil kaldıklarını söylemek ne kadar doğru olabilir? Olsa
olsa bir süre, yeni harflerle basılan gazeteleri okuyamamış olabilirler.
Harf Devrimi, savaştan yeni çıkmış bir halkın genç nüfusuna en çabuk öğreneceği
yazı dilinin öğretilmesi, doğan yeni ulusu kalkındırmak, çağdaşlaştırmak
için atılmış, en yerinde, en önemli adımlardan biridir. O tarihlerde aydın
kesim, başta Fransızca olmak üzere bir ya da birden çok yabancı dili biliyordu;
Latin harflerine yabancı değildi. Kimse bir gecede cahil kalmamış, Arap
harfleri ile yazılan kitaplar yakılmamış, ortadan kaldırılmamış, kütüphaneler
işlevsiz kalmamıştır. İsteyenin eski yazı öğrenmesini, Arap harfleriyle
yazılmış eserlere ulaşmasını engelleyen hiçbir yasal önlem alınmamıştır.
1928 yılında eski yazıyı okuyup yazabilen insanlar bile, eğer Arapça ve
Farsçaya aşina değillerse 50 – 60 yıl önce yazılmış bir metni bile anlayamazken
bu insanların 500 yıl öncesiyle bağlarının koparıldığını iddia etmek pek
saçma olmaz mı? Ayrıca eğitim genellikle erkeklere verildiğinden, ardı
ardına yaşanan savaşlarda bu erkeklerin şehit olmasıyla ülke, okur - yazar
erkek nüfusunun büyükçe bir bölümünü yitirmiş; geriye kadınların ve çocukların
oluşturduğu okuma yazma bilmeyen bir kitle kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan
sonraki dönemde, belli kesimlerin dışındaki halkın okur - yazarlığından
bahsedilemez. Türk Harf Devrimi, Türkçeye en uygun harf sisteminin bulunması
anlamı taşır. Sekiz tane ünlüsü bulunan bir dili yüzyıllarca “elif”ten
başka ünlüsü olmayan; yani tek ünlü harfi olan bir alfabeyle yazmaya çalışma
ıstırabından kurtarmıştır.
Hani,
öğrenilecek konunun o kadar da zor olmadığını anlatmak için eskilerin
söylediği cesaret aşılayıcı bir söz vardır: “Canım, eski yazı değil ya!
Öğrenirsin.” Eski yazı neden kolay öğrenilmez? Çünkü eski yazı dediğimiz
alfabe, her ne kadar Arap harfleriyse de Kuran yazısı değildir. Kuran
yazısında yanlış okumanın önüne geçmek için konmuş harekeler; yani, “esre,
ötre” gibi işaretler günlük yazışmalarda kullanılmaz. Hatta eski yazıda
uzun sesliler dışında sesli harfler pek yazılmaz. Çok bilinen sözcükler
kolay tanınır, okunur; ama bilinmeyen sözcükler için aynı şey söylenemez.
İlk kez karşılaşılan bir sözcüğü okumanın şifre çözmekten farkı yoktur.
Bu konuda anlatılan çok öykü var. Bir tanesi, üniversitede hocam olmuş
Faruk Kadri Timurtaş’la ilgili. Timurtaş’ın, Yunus Emre Divanı’nı yeni
yazıya çevirirken bir dizeyi, “Terzi Necip dikmemiş donunu Muhammed’in”
diye okuduğu için adının Terzi Necip kaldığı anlatılır. Öyle ya, 13. yüzyılda
Yunus Emre’nin sözünü etmeye değer gördüğü bir Terzi Necip varsa bu, özel
araştırma gereken bir konu olmalı. Kimdir Terzi Necip? Yunus Emre üstelik
adını vererek niye ondan söz etmek gereğini duymuştur? Bir din ulusu mudur?
Bir evliya mıdır? Hiçbiri değil. Terzi Necip, yalnızca bir okuma yanlışlığından
ortaya çıkmış sanal bir kişi. Öyle biri yok. Terzi Necip diye birinin
ortaya çıkmasına yol açan yanlışlık nereden kaynaklanmış? Timurtaş’ın
“biçip” sözcüğünü “necip” diye okumasından kaynaklanmış yanlışlık. Kendi
harflerimizle asla düşülmeyecek bir yanlışlık bu. Yalnız ünlüleri yazılmış
iki sözcük söz konusu. Biri bcb, öteki ncb. Aradaki ünlüleri okuyanın
koyması gerektiği bir yana, b ve n harfleri arasındaki ayrımı sağlayan
da sadece bir nokta. Eğer alttaysa bu nokta harfin b olduğunu, üstteyse
n olduğunu belirtecek.
Arap
alfabesinin çok estetik olduğu, hat sanatına pek uygun olduğu söylenir;
ama Türkçeye uygun olduğunu hiç kimse söyleyemez. O,ö,u,ü,v harfleri için
kullanılan tek harfin "vav" olması, “kef” harfinin yerine göre
g, n, k, ğ seslerinin yerine kullanılması, diyelim sekiz ayrı sesten oluşan
bir sözcüğün dört harfle gösterilmesi sayılabilecek nedenler arasında.
“Elif, vav, lam” harfleri yan yana olduğunda bu sözcüğün “ol” mu, “öl”
mü; yoksa “evvel” mi olduğunu ancak sözün gelişinden çıkarabilirdiniz.
Namık
Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alındığı için Arap harflerinden vazgeçilemeyeceğini
söylerken kuşkusuz kendisi gibi Osmanlıcayı iyi bilenleri kastediyordu.
Harf Devrimi, seçkin zümreye değil, halka yönelik olarak yapılmış bir
devrimdi. Çünkü halk Namık Kemal’in bildiği o sözcükleri zaten bilmez
ve kullanmazdı. Ayrıca halk yazı öğrenmekten umudunu çoktan kesmiş, kendisini
“söz”e vermiş; edebiyatını söze dayalı bir edebiyat haline getirmişti.
Türkülerin, manilerin, koşmaların içinde, Divan edebiyatına özenip Divan
şairleri gibi yazmaya çalışan saz şairlerinin yazdıkları dışında, Türkçe
olmayan pek az sözcük vardır. Öyleyse halkın Arapça için yapılmış; ama
Türkçeye uymayan bu alfabeyi kullanması için hiçbir gerekçe gösterilemez.
Harf Devrimi’yle insanlar binlerce yıldır konuştukları dili yazıp okumayı
öğrendiler. Yalnızca seçkin bir kitlenin ayrıcalığı sayılan konuştuğu
dili yazabilme becerisine kavuştular. Arap harfleri, sözcüğün başında,
ortasında, sonunda farklı farklı yazıldığından tek tek öğrenildiğinde
okur - yazarlığı sağlayamazken, Türk alfabesiyle harfleri öğrenmek, bulmaca
çözmek zorunda kalmadan sözcüğü okumak kolaylığı sağladı. Yalnız sessiz
harfleri yazılan sözcüğün aslında hangi sözcük olduğu, okurken geriye
dönüp tümcenin gelişine bakma zorunluluğu yüzünden, yalnız okumayı değil,
anlamayı, kavramayı da sekteye uğratan bir okuma süreciyken, Türk harfleri
bu zorluğu ortadan kaldırdı. Türkçenin üç ayrı h harfine, iki s, iki n,
iki z harfine niye gereksinmesi olsun? Niye Feyza yerine “fyda”, Yusuf
yerine “yvsf”, Öner yerine “avnr” yazalım?
Türk
harfleri, ülkemizin teknolojiye, bilim ve kültüre ulaşmasını kolaylaştırmıştır.
Yalnızca ç, ş, ı, İ harflerinin İngilizcenin alfabesinde bulunmaması nedeniyle
bugün bilgisayar ortamında çekilen sıkıntılar göz önüne alındığında Arap
harfleriyle iletişim çağının ne kadar gerisinde kalınacağı da düşünülmesi
gereken bir durumdur. Arapça işletim sistemlerinin ne derece kullanışlı
olabileceğini, İngilizce programlardan kaç yıl sonra çıkarıldığını da
hesaba katmak gerekir.
İnternette
bulduğum, “Harf devrimini eleştiren bir insan idim.” diye başlayan bir
yazıyı, bugün hâlâ Arap harflerini kullanıyor olsaydık karşılaşacağımız
zorlukları göstermesi bakımından ilginç buldum. Paylaşmak istiyorum. ““Harf
devrimini eleştiren bir insan idim. Arapları yakından gördükten ve onlarla
uzun süre kaldıktan sonra bu fikrim çok değişti. Şöyle ki; Arap alfabesi
kullanan insanlarda şu sorunları gözlemledim: Adamlar boş zamanlarında
dergiler üzerindeki yazıları taklit ediyorlar. Çünkü Latin alfabesini
yazmayı ve okumayı yeteri kadar iyi bilmiyorlar.
Bilgisayar
dünyasına entegre olmaları felaket zor. Örneğin; herhangi bir yazı yazarken
Arapça dili desteklemeyen klavyede, dertlerini anlatmaları için önlerine
çok fazla engel çıkıyor. Rakamları da kullanarak, Latin harfleriyle Arapça
yazıyorlar ki bu safhada gerçek rakamlarla Arapça harf yerine kullandıkları
rakamlar birbirine giriyor, iş zıvanadan çıkıyor. Dahası ellerindeki dosyalardan
bilgisayarın da kafası karışıyor. 'winampa çal dediğinde çalmıyor, word
de aç dediğinde açmıyor. En önemlisi, çevrelerindeki dünya ile de entegre
olamıyorlar. Diyelim ki bir konu tartışıyorsunuz. örneğin matematik, ya
da fizik. Kullandıkları denklemler ve teoremler bile Arap harfleriyle.
Yani adam ‘sin 30’ yazacağı zaman bunu bu şekilde yazamıyor. Çünkü bilmiyor.
İsimleri, olayları, adları kısacası hiç bir şeyi Latin harfleri ile bilmiyor.
Bütün terim, isim, tarih, formül kodlamaları Latin harfleriyle olanlarından
çok farklı. Peki, şimdi düşünün, bir Arap ve bir Türk genci bir araya
gelip nasıl matematik, kimya, fizik tartışacaklar? Ne yazık ki ancak Arap
olan tarafın ekstra çabası ile kendini bu konuda çok iyi yetiştirmesi
sayesinde olabilir.”
Mademki
bilgisayar ve internet ortamına girdik orada biraz daha kalalım.
Gençlerin
bu konuda ne düşündüklerini anlamak için baktığım “Ekşi Sözlük”te, adını
bilemediğim bir genç şöyle diyor: “Nasıl ki kıyafet devrimiyle bir gecede
herkes çıplak kalmadıysa, şapka kanunuyla herkesin basına bir anda güneş
geçmediyse, ölçü birimlerinde değişiklikle bir gecede ölçüsüz mesnetsiz
kalınmadıysa, cumhuriyetin ilanıyla bir anda yöneticisiz kalınmadıysa,
harf devrimiyle de bir gecede cahil olunmamıştır. Bazılarımız sanki alfabe
değişince insanlar konuşma, söz söyleme, tartışma kabiliyetlerini de kaybetmişler,
sihirli bir el çıkıp binlerce kütüphanedeki milyonlarca kitabi "select
all, change font, times new roman" komutuyla anında Latinceye çevirmiş,
ülkedeki tüm insanların kafalarına odun indirip bildiklerini bir gecede
unutturmuş olması gibi algılamaktadırlar. Evet devrim bir gecede olmuştur
ama insanların buna geçişi elbette zamanla yavaş yavaş olmuştur. AB ülkeleri
euro'ya geçince bir gecede nasıl züğürtlemedilerse, harf devrimiyle de
insanlar bir anda cahilleşmemişlerdir. Aksine, geçiş süreci sonunda daha
az gayretle daha kolay öğrenilecek bir alfabeye kavuşmuşlar, okuma yazma
oranı hızla artmıştır.
Bir başka genç de “Japonlar alfabe değiştirmediler; ama bakın nasıl geliştiler.”
diyenleri yanıtlıyor:
latin
alfabesi bizim teknolojiye, bilim ve kulture olan adaptasyonumuzu saglamistir.
japonlarin basarisini ise alfabelerine baglamak ahmakliktir. ben de cekik
gozlerine bagliyorum o zaman, bizler de gozlerimizi cektirelim, bakin
nasil gelisecegiz, calismadan, vergi kacirarak, yolsuzlukla, calismayi
enayilik gorerek.
Alfabemiz
yeniden değişiyor. Sessiz sedasız…
“Harf
Devrimi nedir?” sorusunu yanıtlayan bir başka genç şunları söylüyor:
mustafa
kemal'in türkleri arapların her$eyinden olduğu gibi alfabelerindende kurtarma
ba$arısıdır. ($ahsen islamı kabul ediyoruz diye araplığı kabul etmeyi
türk tarihindeki en büyük facia olarak görüyorum)
geçmi$imizde arap kültürü var ise bu geçmi$i kabul eder, derhal deği$tiririz.
(zaten öyle yaptık) arap kültürünü türk kültürü gibi gösterip arap rezilliklerine
ya da adetlerine $eye sarılır gibi sarılanların, "geçmi$imizi kaybettik",
"avrupaya yalandık" iddiaları me$hur "din elden gidiyor"
ya da "$eytan icadı" iddialarından farkı yoktur.
not: ş harfini yazabiliyorum fakat $eklini sevmiyorum.$.
“Doğu
Timorlu bebek yapılan bir operasyonla 3.3 kg'lık tümörden kurtarıldı.”
haberine yorum yazan biri şöyle diyor:
“bence
wilms tumorudur ama keske tipinide yazsalarmis ogretici olurmus”
Türkçe
harflerin sanal âlemde kullanılmaması yüzünden oluyormuş gibi görünüyor;
ama tek sorun bu değil. Türkçede bulunmayan harfleri kullanma modası da
var. Vildan adını Wildan diye, “Eksikiz” olduğunu sandığımız adı “exixiz”
diye, “çivi” sözcüğünü “chiwi” diye yazan da var.
“Çet
(chat)” denen internet yazışmalarında ünlü harflerin yazılmamasının açıklaması
da konuşur gibi yazma isteğiymiş. Orada da “iiim”, “bilioum” gibi yazışma
örnekleri var. Daha yaygınları elbette “nbr slm, mrb” diye kısaltmalar.
Bunlar “ne haber”, “selam”, “merhaba” anlamlarına geliyormuş. Bir çeşit
şifreleme sistemi. Ne çeşit denirse, tıpkı eski yazı gibi. Gençlere sorarsanız
(ben sordum) böyle yazmak cep telefonu mesajlarında daha az karakter kullanıldığı
için tasarruf sağlıyormuş. Oysa durum tam olarak böyle değil. Ünlüleri
yazmama bir moda olarak yaygınlaşıyor. Bu modanın en bilinen örneği CMYLMZ.
Cem Yılmaz da moda bu olduğu için böyle yazmış zaten. Ancak bu ünlüleri
yazmama modasının eski yazıyla olan benzerliği ürkütücü. Çok yakın bir
gelecekte (belki şu anda bile) yalnız bilenlerin okuyup anlayabileceği,
özel bir alfabe gelişiyor. Başka bir deyişle yeni bir şifreleme sistemi.
Bu sistemi bilmeyenleri yine dışta bırakacak bir uygulama. Dışta ya da
öğrenmek zorunda bırakacak. Hangisini isterseniz. Ya sanal âlemdeki yazışmalara
yabancı kalmayı, hâlâ bildiğiniz yazımı kullandığınız için sizinle alay
edilmesini, “dinozor” diye nitelenmeyi göze alırsınız, ya da siz de “nbr”,
“slm” diyenlerden olursunuz. Seçim sizin. |
|
| |
| |
LACİVERT
AKŞAMLAR SUSUNCA BİRDEN
Ne
yalan söyleyeyim, Avni Anıl hayranı değildim ya da şöyle diyeyim: Avni
Anıl, benim has bestecilerimden değildi. Dinlediğim herhangi bir radyoda,
“Biraz kül biraz duman o benim işte” ya da “Bir ateşim yanarım, külüm
yok, dumanım yok” gibi ateşli, küllü şarkılarından biri başlamışsa hemen
başka istasyon arardım. Dahası, dört - beş yıldır Özgür Radyo’da program
yaparım. Aslında bir edebiyat programıdır yaptığım; ancak soyadımdan esinle,
adını “Çilingir Sofrası” koyduğum için genellikle Klasik Türk Müziği,
Türk Sanat Müziği adını almış türdeki şarkılara yer veririm. Avni Anıl
bestelerini özel olarak hiç seçmemişimdir orada. Bu benim sevmediğim,
sevmediğim için de çalmadığım besteler, Avni Anıl’ın en bilinen, demek
ki en sevilen şarkılarıdır. Giderek bu şarkılarla Avni Anıl adı örtüştü;
bunları sevmediğime göre Avni Anıl’ı sevmiyorum, diye bir yargıya dönüştü.
“Sevmiyorum.” demek, “Tanıyorum, biliyorum ve sevmiyorum.” demek değil
midir? Ne burnu büyüklük! Avni Anıl’ı, “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım
İstanbul’un” şarkısından ibaret sanırsanız ve benim kadar aymazlık içindeyseniz
şarkı,
“Bu
akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un”
dediğinde,
benim gibi, “Bir gecede bütün meyhaneler mi? Ne zaman olmuş bu? Şimdi
gelsin de dolaşsın! Bir gecede yalnız Beyoğlu’ndaki meyhaneleri bile dolaşamaz.”
diye dalga geçebilirsiniz.
“Seni
aradım kadehlerdeki dudak izlerinde”
sözlerini
duyduğunuzda kadehlerdeki dudak izlerine bakarak sevgilisini arayan bir
âşık hayal edebilir, “Uğraşma kardeşim, çok zor bu iş! Sevgilini bulmanın
başka bir yolu vardır. O yolu da bulursun, sevgilini de…” diye onu avutmaya
kalkabilirsiniz.
Şarkıda,
“Canım
doya doya sarhoş olmak istiyordu”
dendiğinde,
“Doya doya sarhoş olmak istiyorsan, meyhane meyhane dolaşmanın âlemine
ne? Otur bir meyhanede, iç.” diye akıl vermelere yeltenebilirsiniz.
Madem
günah çıkarmaya soyundum, itirafları sürdüreyim. “Mihrabım” şarkısıyla
da çok dalga geçtim.
Mihrabım
diyerek sana yüz vurdum
Gönlümün dalında bir yuva kurdum
Yıllardan beridir yalvarıp durdum
Sevgilim demeyi öğretemedim
Sonunda
hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim
Gönlünde
sevgime yer vermedin de
Yaban güllerini hep derledin de
Ellerin ismini ezberledin de
Bir benim adımı öğretemedim
Sonunda
hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim
“Sana
yüz vurdum” denince aklımda kafasını güm güm bir yerlere çarpan adam görüntüsü
oluştu. “Niye yaban güllerini derliyor? Bahçesinde gül yok muymuş, bahçesi
de mi yokmuş? Gül toplamak için kırlara mı çıkmış?” soruları aklımdan
geçti. “Bir ‘sevgilim’ demeyi bile öğrenememişse nasıl kafasız bir sevgilidir
bu?” diye düşündüğüm oldu. “Üstelik başkalarının adlarını da öğrenemiyor
besbelli ki ezberliyor. O zaman insan birinin daha adını, hadi öğrenmesin,
ezberleyemez mi?” diye sorduğum da…
Ne
zamana kadar sürdü bu aymazlık? Avni Anıl ölünceye kadar. Türkiye’de ölmeden
önce kimsenin değeri bilinmez ya, ben de onlardanım. Değer bilmeyenlerden…
Ne olacaktı ki! Sonuç olarak ben de bu toplumun bireyi değil miyim? Avni
Anıl ölünce birden ne kadar yalnızlaştığımı fark ettim. Sevmemek bile
bir çeşit ilgi duymakmış meğer. Sevmediğinizi sansanız bile, üstünü örttüğünüz
için derinlerde kalmış bir yanınız, o kişinin beste çalışmalarını sürdürmesini,
hatta sizin sevmediğiniz besteleri bile yapmaya devam etmesini istermiş.
Avni
Anıl öldükten sonra eserleri listeler halinde yayımlandı. Gerçek sanatçıların
değerini yaşarken değil, öldükten sonra anlayanlar grubunda yalnız olmadığımı
biliyordum zaten. “Biz kimi kaybettik?” merakına düşenler, şarkıları uyudukları
yerden -içimden “nisyan kuyusundan” demek geldi- birer birer çıkarıp listeler
oluşturdular. O şarkılara bakınca durum değişti, duygularım değişti. Avni
Anıl’ın olduğunu bilmediğim, ona ait olup olmadığını hiç araştırmadığım
pek çok şarkı vardı o listelerde. Pek çoğu da benim bayıldığım şarkılardı.
Vah benim cahil kafam! Bir de severim bu müziği; biraz da anlar geçinirim.
Ama suçun tümü de benim değil. (Bu da topluca benimsediğimiz davranışlardandır.
Suçun -hiç değilse bir bölümünü- üstünden atmak için, hemen bir mazeret
icat etmek!) Avni Anıl’ın adıyla birlikte hep aynı şarkılar çalınmış yıllarca;
ben de hep o şarkıları duyup durmuşum.
Kafama
ilk dank eden şu oldu: Ben bu şarkıları Avni Anıl’ın oldukları için değil,
çok dinlendiği için, bıkkınlık verecek kadar çok duyduğum için sevmemekteyim.
Daha önce dank etmesi gereken de şuydu: Avni Anıl’ın şarkılarını değil,
bu şarkıların güftelerini, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş, Turgut
Yarkent gibi şairlerin sözlerini eleştiriyordum aslında. Onların beğenmediğim
şiirleri gibi tek söz yazabilsem yüreğim gam yemeyecek.
Kulağa
/ göze batan eleştirilir de hoşa giden karşısında susulur ya… Bu tutumda
da yalnız değilim. Hadi bunu da itiraf edelim: Hangi alana baksanız “eleştirmek”
denince, kınama, ayıplama, yerden yere vurma değil midir akla gelen? Birilerinin
de “Pek güzel olmuş! İyi ki yapmış / yazmış / çizmiş / bestelemiş bu eseri!”
dediğini duydunuz mu? Herkes birilerinin hata yapmasını, ayağının / dilinin
sürçmesini bekler gibi değil mi toplumumuzda? Sürçsün ki haddi bildirilsin.
Hata yapsın ki bütün hatalarını ortaya dökmek için beklenen fırsat ele
geçsin.
Avni
Anıl da yalnız benim sözleriyle dalga geçtiğim şarkıların bestecisi değildi.
İlham Behlül Pektaş’ın,
“Akşamın
olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun
Mevsimler gelip geçiyor sen gülüyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun”
şiirini
hüzzam makamında besteleyen sanatçıydı. Hikmet Şinasi Önal’ın,
“Bir
başka eda, başka bir arzu ile geldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin
Sevdalı bakışlarla gülüp kalbimi çeldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin”
sözlerine
acemkürdi makamında ruh kazandıran kişiydi. O kuşağın önemli bestecilerinden
Rüştü Şardağ’ın sözlerini alıp hicaz makamında ölümsüz kılan isimdi:
“Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz
Kaybolan günlerim için hesap sorun, sorun biraz
Güzel bir kumral uğruna küstüm esmer beyazlara
Şu akılsız garip başa şimdi vurun, vurun biraz”
Neredeyse
kırk yıl once, Şahap Gürsel’in sözleriyle hüzzam makamında bestelenmiş
şu şarkıya ne demeli?
”Ayrılık
ümitlerin ötesinde bir şehir
Ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir
Çaresiz seslenişler, beyhude bekleyişler
Bir teselli yerine, hüzünlü akşam gelir”
İzmirli
sevgili şair Şahin Çandır’in şiirinden yaptığı kürdilihicazkâr beste ne
güzeldir. Hem yenidir, hem eskinin, bugüne taşınması gereken bütün tatlarını
taşır:
Öyle
dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde kalsın
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Güzelsen
güzelsin yok mu benzerin?
Goncadır ilk hali bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün, ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Bir
gülüşün var ki kaş çatar gibi
En güzel sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Sonunda
tuz bastım gönül yarama
Nice dağlar koydum nice arama
Seni terkedip de gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Üstelik
yalnız besteci değildi Avni Anıl. İzmir Radyosu'nda müzik yayın şefliği
yapmıştı. Devlet Türk Sanat Musikisi topluluklarının sınavlarını yapan
kadroda yer almıştı. Diyarbakır, Samsun, Konya ve Bursa'da TSM korolarının
kurulması çalışmalarında bulunmuştu. 1955 yılında, Akşam gazetesinde "Türk
Musikisi ve Radyolarımız" diye yazılar yazmış, Münir Nurettin Selçuk,
Sadettin Kaynak gibi ünlü müzisyenleri yakından tanımış, onlarla röportajlar
yapmıştı. Emin Ongan ise zaten hocasıydı. Üzerinde çalıştığı müziğin bilinmesi
için uğraşmış, popüler şarkıların notalarını yayımlamıştı. "Musiki
ve Nota" dergisini 36 sayı ve üç cilt olarak çıkarmıştı. "Anılar
ve Belgelerle Musikimiz , "Bestecilerimizden Ezgiler" adlı nota
fasikülleri ve kitaplar yayımlamıştı. “Musikî Sözlüğü” adı altında dört
ciltlik bir çalışmaya imza atmıştı. Televizyona “Musikimizden Portreler”
adlı belgeseli, radyolara "Sazdan Söze” ve "Dizelerden Ezgi
Bahçesine " gibi programları hazırlamıştı.
Şimdi
onun yerini kim tutacak? Makam, usul değil, nota bile bilmeden beste yapmaya
kalkanlar mı? Selahhattin İçli gitti, Yusuf Nalkesen gitti, Avni Anıl
gitti. O besteciler kuşağından kim kaldı geriye? Tek Alaaddin Yavaşça.
Onun uzun yaşaması için dua etmekten başka çaremiz yok mu? Türk sanat
musikisi denen müzik türü Orhan Gencebay’lara, Müslüm Gürses’lere mi emanet
artık; yoksa Serdar Ortaç’lara mı? Avni Anıl bir bestesi üzerinde ortalama
dört ay çalışırmış; söylenen o ki Serdar Ortaç tuvalette bile beste yapmaktaymış.
İster
kabul edelim ister etmeyelim Avni Anıl’la birlikte müziğimizde bir dönem
kapandı, kapanıyor. Eklendiği zincirin kendisinden önceki bütün halkalarını
bilen, varlığıyla Türk müziğine önemli bir zenginlik katmış; üslubu olan,
tarz yaratmış büyük bir sanatçıydı Avni Anıl. Görünen gelecekte onun ayarında
bir sanatçının daha gelmesi çok zor.
İlk
bestelerinden biri olan “Ağla çeşmim eski lezzet kalmamış peymânede” şarkısının
bu dizesini değiştirip, “Ağla gözlerim bir gelecek kalmamış musikide”
desem, yaşarken değerini bilmediğim için beni affeder mi acaba? |
|
| |
| |
MATEMATİKTEN
ÖNCE DİL VARDI
(A+B+C)
X
Bu
nedir? Türkçede sözdiziminin formülü. Parantezin içindeki A, B, C tümcenin
öğeleridir. Onların çarpılmak zorunda olduğu X de
yüklem. Çarpmanın toplama üzerinde dağılma özeliği
değil midir bu? Türkçede sözdizimi bütünüyle bu kurala göre çalışır.
Ayrıca bir tümcenin sağlamlığını denetlemenin
biricik yolu da budur. Yüklemin bütün öğelerle çarpıma girip
girmediğine bakarız.
Şu
tümceyi ele alalım:
Sevgi
okul arkadaşlarıyla parkta buluşacak.
(
A........... + B................
+ C ) ......X
Bu,
matematikte AX + BX + CX demek olduğu gibi, Türkçede de böyle. Hemen
denetleyelim.
Sevgi
buluşacak.
...A...........X
Okul
arkadaşlarıyla buluşacak.
..........B.................... X
Parkta
buluşacak.
..C...........X
İşlemi
tersten yürütüp yukarıdaki çarpımları X parantezine aldığımızda
da aynı sonuca varmaz mıyız?
Sözcüklerin
görevlerinin adını bilip bilmemenin hiçbir önemi yok. Sevgi’nin
özne olduğunu bilmeseniz de bu tümcenin öğesi olduğunu
rahatça söyleyebilirsiniz; çünkü tümce, “Sevgi buluşacak” diye bir
anlamı içermekte. Bir de “okul” sözcüğüne bakalım. “Okul”,
tek başına, bizim tümcemizin bir öğesi değil. “Buluşacak”
yüklemiyle çarpıma girmiyor. Bu tümcede “Okul buluşacak.” diye
bir anlam yok. Yüklemle çarpıma girmeyen bir sözcük ya da söz o tümcenin
öğesi olamaz.
Tümcenin
uzun ya da kısa olmasıyla ilgili bir durum değil bu; sakın
öyle sanılmasın. Uzun bir tümce kuralım şimdi:
“Okul
arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan
Çiğdem, eski mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın
oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.”
Çok
kalabalık gibi görünüyor. Öğe sayısı fazla gibi… Oysa
yüklemle (X’le) çarpıma girip girmediğine göre kümelersek yalnızca
üç öğeden oluşuyor bu tümce. Görelim:
Okul
arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan
Çiğdem ,
......................................(A
+
eski
mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın
oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.
..................................................B ) ......................................................X
Yüklem
yargıyı yüklendiği ve bütün öğelerin ortak çarpanı
olduğu için en önemli öğesidir tümcenin. O kadar önemlidir ki
hangi öğe ona yaklaştırılırsa önemi artar. İlk
tümcede, sırlamaya göre, buluşulacak yer, “park” önem kazanmıştı;
yükleme en yakın öğe o olduğu için. “Okul arkadaşları”nı
daha önemli kılmak istediğimizde yapılacak iş çok
basit. O öğeyi yükleme yaklaştırmak:
Sevgi
parkta okul arkadaşlarıyla buluşacak.
Öznenin;
yani Sevgi’nin önemini artırmak istiyorsak onu yakınlaştırırız
yükleme.
Parkta
okul arkadaşlarıyla Sevgi buluşacak.
Gerekli
görev eklerini getirdiğinizde tümüyle anlamsız bir tümce bile
kurabiliriz bu formülle. Anlamsız bir sözcük bulalım önce. “Sakul”…
Yeterince anlamsız mı? Evet. Türkçenin her türlü adı eylem
yapmaya elverişli, “-la, -le” ekiyle bu anlamsız sözcüğü
eylem çekimine sokup yüklem yapabilir miyiz? Hiç kuşkunuz olmasın.
“Sakul-la-mak” eylemi, çekimimize hazır. Artık ister “sakulladı”
dersiniz, ister “sakullayacak”, ister “sakullamıştı”; canınız
hangisini çekerse. İşte tümcemiz:
Sakul
sakulu sakulda sakulla sakulladı.
(
A..... + B..... +
C.... + Ç...... )
...X
Anlamsız
mı diyorsunuz? Olabilir; ama bir tümce!
Başka
bir dilde örneği bulunmayacak bir uygulamadan da söz etmeden geçmek
istemiyorum. “Buraya gel.” diye, yalnız iki öğeden, dolaylı
tümleç ve yüklemden oluşan bir emir tümcesinde, bu iki öğenin
yeri değiştirilerek tümcenin anlamı ağırlaştırılabilir
mi? Türkçede ağırlaştırılır. “Buraya gel”
ile “Gel buraya.” tümüyle aynı anlamda iki tümce değildir.
Bunun
matematik açıklamasını ben yapamam. Benimki yalnızca
deneme… Buraya sözcüğüne A, gel sözcüğüne B desek,
biri AB iken öteki BA’dır. Farkı yaratan bu olabilir mi?
Sıfatların
toplamına da bir bakmak istiyorum şimdi. Bir ad, elbette birden
çok sıfat alabilir. Bu sıfatlarla adın kurduğu küme,
yine tümce kümesi gibidir.
| yeni |
araba |
(yeni, büyük, kırmızı bir) araba
|
| a |
x |
|
| büyük |
araba |
|
| b |
x |
|
| kırmızı |
araba |
ax + bx + cx+ çx = (a + b+ c+ ç) x |
| c |
x |
|
| bir |
araba |
|
| ç |
x |
|
Burada
da adı x kabul edip x parantezine aldık; bu adın sıfatları
olan a,b,c,ç ile çarpılınca bir sıfat tamlaması, bir
küme oluştu. Küme deyip duruyorum; aslında küme mantığı
da Türkçede bütünüyle geçerlidir. Sözgelimi, “herkes, hepsi, tümü” gibi
sözcükler, türünün bütün üyelerini kapsayan bir küme oluşturur. Bu
kümenin dışında kalan küme elemanı olmaz. Nasıl
ki “bütün kalemler ve bir kurşun kalem” diyemezsek, “herkes ve Emine”
diyemiyorsak, çeviri yoluyla girmiş bir ifade olan “hepsi ve daha
fazlası” gibi sözler de anlamsızdır Türkçede.
Sıfatlar
toplanır da yargılar toplanmaz mı? Önce bileşik tümcelere,
sonra da bağlı tümcelere bakmak istiyorum şimdi.
Bileşik
tümcelerin kuruluşu da son derece matematikseldir. Dilbilgisi terimleri
kullanmadan anlatmaya çalışıyorum; ama burada kullanmam
gerekiyor. “Yatmadan önce kitap okumayı çok severim.” tümcesinde,
“Yatmadan önce kitap oku-ma”, temel tümcenin; yani “severim” yükleminin
belirtili nesnesi; ama kendisi aynı zamanda, belirteç tümleci, nesne
ve yüklemden oluşan bir yan tümcecik. Şöyle göstermeye çalışayım:
| Yatmadan
önce kitap oku-ma-y-ı |
çok |
severim. |
| (
.........................A
...........................+
A=
(a+b)y olduğuna göre,
......................[
(a+ b) y ] ....................+ |
B )
...B |
X
..X |
Aşağıda
da dolaylı tümleç, belirteç tümleci ve yüklemden oluşan bir
temel tümce var; ama dolaylı tümlecin de bir yan tümcecik olduğunu
görüyoruz. O da kendi içinde, belirteç tümleci, nesne ve yüklemden oluşmakta.
| Bugün
o adamı görmekten |
hiç |
hoşlanmadım. |
| (
................A ...........................+
A=
(a+b) y olduğuna göre,
.............[
(a+ b) y ] ...................+ |
B)
B |
X
X |
Bileşik
tümcelerdeki matematiksel işleyişi anlatmaya iki örnek yeterli
deyip bağlı tümcelere geçiyorum.
Aralarında
anlam ilişkisi bulunan iki basit tümce uyduralım şimdi
de. “Okan sinemaya gitti. Okan sinemada hastalandı.” Her defasında
aynı özneyi söylemek zorunda kalmamak için, aralarında böyle
anlam ilişkisi olan tümceleri ortak öğe parantezine alırız.
| Okan |
sinemaya |
gitti. |
Okan |
sinemada |
hastalandı. |
|
| a |
b |
c |
a |
ç |
d |
|
Bu
tümceleri Okan parantezine alabiliriz. Alalım.
abc
+ açd = a ( bc + çd )
Okan
(sinemaya gitti, sinemada hastalandı).
dediğimiz
zaman bunu yapıyoruz işte.
Ortak
öğe her zaman özne olmaz. Ortak öğe nesneyse bu kez onun parantezine
alırız.
Kalemini
(unuttu). Kalemini (almaya gitti).
.....X ......( A )
.........X ...........( B )
“Kalemini”
parantezine aldığımızı da gösterelim:
Kalemini
(unuttu , almaya
gitti).
.......X
..... ( A .........+ B )
Ortak
paranteze almak, her ortak öğe için geçerlidir. Sözgelimi yüklemler
ortaksa, yüklem parantezine alırız.
(Gündüzleri
okula) gidiyor. (Geceleri işe) gidiyor.
.............(
A ) .........X ..............(
B )........ X
(Gündüzleri okula) , (Geceleri işe) gidiyor.
............( A ) ..............+
( B ) ...........X
Yüklem
değil de yalnızca yüklemdeki ekler ortaksa bile paranteze alma
işlemi sürer.
(Sabahlara
kadar çalışıyor)dun. (Hiç dinlenmiyor)dun.
.....................(
A )............X ...............(
B )....... X
Bu
kez yalnızca “hikâye bileşik zamanı eki” ile “ikinci kişi
eki” ortak. Onların parantezine alacağız:
(Sabahlara
kadar çalışıyor) , (hiç dinlenmiyor)dun.
..................(
A ) ......................+ ( B ).........
X
Ortak
öğe parantezine alarak bağladığım tümcelerin
arasına koyduğum virgülü, tam artı işaretinin üzerine
denk getirmeye çalıştığım, umarım dikkatlerden
kaçmamıştır. Matematikte artı işareti (+) neyse
Türkçede virgül (,) de odur. Virgül, sözcükleri de tümceleri de toplarken
kullanabildiğimiz bir artı işaretidir; noktalı virgül
ise yalnız tümceleri toplarken kullanılan bir artı işareti.
Bu noktalama işaretleri bağlaçlık görevindeki sözcüğün
yaptığını yapar. Bağlaçlık görevi nedir,
diye sorulursa hemen söyleyelim. Matematikteki toplama işleminin
dildeki karşılığıdır. Yani bağlaç,
sözcükleri ya da tümceleri toplayan sözcüğün görev adıdır.
Şu “ya da” sözü üzerinde de durmalı biraz. “Sözcükleri ya da
tümceleri” demek, sözcükleri toplarsa tümceleri toplamaz demek. Sözcüklerle
sözcükleri ya da tümcelerle tümceleri toplar; sözcüklerle tümceleri toplamaz.
Bu, matematiğin kuralı değil mi? “Elmalarla armutlar toplanmaz.”
Sözgelimi “ile” bağlacı, yalnız sözcükleri toplarken “ama”
bağlacı yalnız tümceleri toplar. Ayrıca “ama”nın
topladığı tümcelerde çoğu kez, bir yan olumlu (+)
ise öbür yan olumsuz (-) olur.
| Bu
film uzun;ama eğlenceli. |
Bu
film uzun (-) |
|
|
Bu
film eğlenceli (+) |
Hazır,
artılar, eksiler koymuşken Türkçede, matematikle ortak bir başka
özelliğe değinelim. Matematikte artı ile eksinin çarpımı
eksi, eksi ile eksinin çarpımı artı ederdi değil mi?
Türkçede de öyledir. Birkaç örnek vereceğim. İlk örnek, soru
ilgeci (edat) “mı, mi”den olsun. “Mı, mi” olumsuz kesinlik anlamı
taşır. Yani değeri daima eksidir. Onunla çarpıma giren
yargı olumlu ise, artı ile eksinin çarpımı gerçekleşmiş
olur. Sonuç: Eksidir.
| Söyleyecek
söz |
mü |
|
kaldı? |
(Kalmadı.) |
|
|
(-) |
x |
(+) |
=
(-) |
| Öğrenilmeyecek
ders |
mi |
|
var? |
(Yok.) |
|
|
(-) |
x |
(+) |
=
(-) |
Yanına
gelen yargı da olumsuzsa bu kez de eksi ile eksinin çarpımı
söz konusudur. Sonuç, artı olur.
| Sen
gidersin de ben |
gelmez |
|
miyim?
|
(Gelirim.) |
|
|
(-) |
x |
(-) |
=
(+) |
| Sen
“Yap!” dersin de ben |
yapmaz |
|
mıyım? |
(Yaparım.) |
|
|
(-) |
x |
(-) |
=
(+) |
|
|
|
|
|
|
|
|
“Değil”
sözcüğü de olumsuz anlam taşıyan; yani eksi (-) değerde
bir sözcüktür. Aynı işleyiş, onun için de geçerli.
Böyle
bir lafı daha önce duymuş değilim. > duymadım.
.....................................(+)
.......(-) .............(-)
“Değil”in
yanındaki eylem de olumsuzsa? O zaman da eksi (-) ile eksinin (-)
çarpımı söz konusudur.
Böyle
bir lafı daha önce duymamış değilim.
> duydum.
.......................................(-)
..........(-) ...........(+)
“Ne…
ne…” bağlacıyla olumsuz yüklem kullanılmayacağını
duymuşsunuzdur. Neden kullanılmaz? Çünkü “Ne… ne…” bağlacının
kendisi taşır olumsuzluk anlamını. Başka bir
deyişle “Ne… ne…” bağlacı, “değil” sözcüğü için
anlattığım etkiye sahiptir.
Ne
geldi ne telefon etti > gelmedi, telefon
etmedi.
(-) (+).. (-).......
(+)............ (-)............
(-)
Türkçenin
matematiksel yapısı konuşulurken bütün konulara bakmak;
Türkçeyi bir baştan bir başa, matematiksel öğeleri bulmak
üzere gözden geçirmek gerekir. Benimki yalnızca üstten üstten bir
göz gezdirme... Üstünkörü bakınca bile Türkçenin ne kadar matematiksel
bir dil olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Bunda şaşılacak
bir şey yok. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan …” sorunsalına
benzeyecek; ama pekâlâ sorulabilir: Dil mi matematikten çıktı;
matematik mi dilden? Yanıt, tartışmaya yer vermeyecek kadar
açık değil mi? Matematikten önce dil vardı. |
|
| |
| |
SARI
SAÇLAR, RENKLİ GÖZLER, STERİL GÜZELLİKLER
Adını vermeye gerek yok. Hem güzelliğine, hem yeteneğine hayran olduğumuz
bir genç kadın o. Üstelik pek özendiğimiz tipte bir insan. Sarışın, açık
renk gözlü, uzun boylu, giydiği her şeyin yakıştığı, dal gibi ince vücutlu.
Bu ülkenin sıradan insanına benzemiyor. Avrupalı ya da Amerikalı gibi.
Zaten kendisiyle röportaj yapan da sorulara geçmeden önce, “çok yabancı
ve uzak gibi” durduğu saptamasını yapmış. Bu, “yabancı ve uzak gibi” duran
insanlara ne kadar özendiğimiz, televizyonlarımıza her bakışta görülebilir.
Amerikalı zenci (Afrikalı - Amerikalı) yazar Toni Morrison’un “En Mavi
Gözler” (The Bluest Eyes) adlı bir romanı vardı. Beyaz bir ailenin sarı
saçlı mavi gözlü kızına bakıcılık ettiği için kendi kızına yeterli ilgiyi
göstermeyen zenci bir anne anlatılırdı romanda. Kendi kızı Pecola da annesinin
sevgisini ve ilgisini kazanmak için sarı saçlı, mavi gözlü olmak gerektiğini
düşünür ve sarı saçlara, mavi gözlere sahip olmak için durmaksızın dualar
ederdi.
Ülkemiz
genel olarak zencilerden oluşmuyor; ama bize de durmaksızın sarı saçlı,
mavi ya da yeşil gözlü olma hayalleri kurduruluyor. Televizyonlarımıza
bakan birinin, bu ülkede yaşayanların boy bos, saç ve göz rengi gibi tipik
özellikleriyle ilgili doğru izlenim edinmesi söz konusu bile olamaz. Reklamlarda,
dizilerde, hele hele magazin programlarında görünen genç kadınlar (Yaşlı
tiplerin “güzel” olması ve sık sık ortalarda görünmesi zaten gerekmez.)
yüzde seksen, belki de doksan oranında sarışın, açık renk gözlü, uzun
boylu, uzun boylu değilse bile uzun bacaklı (bu çok önemli!) olmak zorunda.
Özellikle kadınların değerli ya da önemli olmalarının biricik koşulu güzel
olmaları; güzelliğin koşulları ise zaten belli: Sarı saçlar ve mavi gözler…
Kendi
saç baş, ten renginden hoşnut olmamanın, her ülkede örneği görülebilecek
tipik bir özenme hali olduğu söylenebilir. Halkının geneli sarışın, mavi
gözlülerden oluşan kuzey ülkelerinde esmerlerin pek rağbet gördüğü, koyu
renk tenlilerin çoğunluğu oluşturduğu kimi ülkelerde, beyaz ten, sarı
saç, mavi gözlerin gerçekleşmesi istenen bir düş haline geldiği çok bilinen,
çokça dile getirilen bir özellik. Bizdeki tam böyle değil sanki. Daha
çok Avrupalı ve Amerikalı olmaya özenme hali. Kendinden hoşnut olmamak,
kendisiyle barışık olmamak bireysel düzlemde bir hastalık sayılabilir.
Peki, ya toplumsal düzlemde? Kendisi olmaktan nefret eden / ettirilen
bir toplumun ruhsal durumu normal sayılabilir mi? Kadınlar için sarı saç,
mavi göz sorunsalını rahatça çözebilirsek de erkeklere çare bulmak zor
görünüyor. Kara kaşlı, kara gözlü, kara bıyıklı erkeklerin kendi görünümlerinden
kurtulup örneğin Bush gibi, akça pakça Amerikan erkeği görünümüne kavuşmaları
(cinsiyetlerinden ödün vermeden elbette) pek mümkün görünmüyor. Kadınlar
arasında hiç boya sürülmemiş saça sahip olan neredeyse kalmadı. Renkli
lensler de istenen göz rengine kavuşma süresini saniyelere indirmekte.
Öyleyse erkeklerimizi Türkiyeli gibi görünmekten kurtaramayacak olsak
da kadınlarımızın, koşulları belirlenen güzellik standartlarına kavuşması
an meselesi. Öyle gibi görünüyor; ancak tam olarak öyle değil. Açık renk
gözlerle açık renk saçların gerçeğine sahip olanların havası yine de bir
başka. Ayrıca, gözden kaçan bir gerçek daha var: Avrupalı - Amerikalı
gibi görünmek, kendini ortalama ülke insanının üzerinde görme hakkı da
kazandırıyor kişiye. Son yıllarda sıkça duyduğumuz “beyaz Türk”ün tanımına,
ten renginin gerçek anlamdaki beyazlığı da giriyor mu; doğrusu bilmiyorum.
Derinin rengi, olmazsa olmaz koşullardan değilse bile, “beyaz Türk” olmayı
kolaylaştırıyordur.
Eğer
daha önce tanışmamış olsaydım, beyaz Türklerin varlığı konusunda kuşkuya
kapılabilirdim. Zaten kısa süre öncesine kadar bu lafın bir fanteziyi
anlatmakta olduğundan çok emindim. Ama tanıştım. Bir televizyon programında,
canlı yayındaydık. Türkçenin korunması için öngördüğüm koşulları, “Dilini
sevmek, kendini sevmek, halkını sevmek…” diye sıralarken hemen yanımda
oturan (meğer Beyaz Türk’müş, ne bileyim!) “Nesini seveyim bu halkın,
nesini seveyim! Sokaklara tükürmesini mi, töre cinayetlerini mi, 450 lirayla
geçinmesini mi? (Bu sonuncusunun da sevilmeme gerekçesi olabileceği kimin
aklına gelirdi?) Nesini seveyim?” diye öyle bir patladı ki neye uğradığımı
şaşırdım. Programın sonuna kadar bir daha da konuşamadım zaten. Nutkum
tutuldu. Meğer beyaz Türkler, kolu kolumuza değecek kadar yakınımızdalarmış
ve halk denen bu mikroplu kitleyi sevmediklerini yüksek sesle haykırmaktan
geri durmazlarmış.
Sözünü
ettiğim röportajda bir kapıcı ailesinde yaşananları nasıl bu kadar iyi
bilebildiği sorulmuş sarışın, yeşil gözlü, çok yetenekli o genç ve güzel
kadına. O da gazeteci olup da steril kalınamadığından söz etmiş. “İstanbul’da
yaşıyorsan ne kadar steril kalabilirsin ki!” diye eklemiş. İşte, arka
arkaya geçen bu iki “steril” sözcüğüdür bu yazının yazılmasına neden olan.
Kapıcı ailesi örneğindeki gibi, halktan insanların, halkın yani, mikrop
gibi görüldüğünü ele veren çok açıklayıcı bir sözcük bu “steril”. Tek
sözcük olduğuna kanılmasın; tek sözcük; ama çok konuşkan. Neler neler
söylemiyor ki: Böyle, kapıcı ailesi gibi halktan kişilere hiç bulaşmamak
gerektiğini söylüyor sözgelimi. Ama ne yazık ki, meslek icabı, bulaşılıyor.
Elit bir çevrede, elit insanlar arasında (Bu “elit” sözcüğü de röportajda
geçiyor. Benim kullandığım sözcüklerden biri değil.) hiçbir tehlikeye
maruz kalmadan, gönül rahatlığıyla yaşamak varken, insanın elit olmayan
insanları tanıması değil, onları hayal ederek aralarında geçebilecek olaylar
kurgulaması bile mikrop kapmasına yol açabilir. Dikkatli olmak gerek.
Ne
zamandır halktan iğrenir oldu bu insanlar? Elit çevreler var, bir de mikrop
saçan değil, mikrobun ta kendisi olan, insanı steril bırakmayan, kirleten
çevreler var. Kimi televizyon görevlileri, kameraları omuzlayıp halka
çeşitli konularda düşüncesini sormaya başladı mı bu çekimlerin ana haber
bültenlerinde hangi başlıkla sunulduğunu da anımsatmak gerekir mi? “Bakalım
sokaktaki insan bu konuda ne diyor?” Hiç yadırgamıyoruz “sokaktaki insan”
lafını. “Halk”ın yeni adı, “sokaktaki insan” ya da “sokaktaki adam”. Onlar
hep öyle sokaklarda dolaştıkları için mikroplu oluyorlar işte. “Elit”
çevrelerden gelenlerin sokaktaki adamla iletişim kurmak istememesinde
anlaşılmayacak ne var? Steril kalmak varken sokak insanlarıyla muhatap
olup mikrop mu kapsınlar? Üstelik ten renkleri beyaz olmadığı gibi, çoğu
sarı saçlı, renkli gözlü de değil ne yazık ki! Amerikalıya benzer bir
tipleri yoksa mikroplu olma riskleri de yüksek oluyor haliyle. Büyükçe
bir bölümünün asgari ücretle geçindiği dikkate alındığında bunların renkli
lens alacak paraları bile bulunmayabiliyor.
Amerikalı
beyaz efendilerine benzemek için çırpınan, halkından utanan, hatta mikrop
kapan, kendisi olmaktan şiddetle ve ısrarla kaçanlar, kimliksiz ve kişiliksiz
bir toplum yaratmaya çalışmıyorlarsa gayet anlamsız bir uğraş içindeler.
Çabalarını anlamlı kılabilecek tek amaç bu olabilir: Kişiliksiz ve kimliksiz
bir toplum yaratmak. Böyle bir toplumdan kendi ülkesinin kültürel değerlerini
korumasını bekleyemezsiniz. Kendisi olmaktan hoşnut kalmasını, kendi değerlerine
sahip çıkmasını, onları benimsemesini ve savunmasını; onurlu ve omurgalı
bir duruş içinde olmasını bekleyemezsiniz. Ne beklersiniz? Eğer mavi gözler
ve sarı saçlarla gelecekse sömürüye alkış tutmasını, beyaz efendilerine
benzerliği arttıkça kendini mutlu huzurlu hissetmesini, itirazsız bir
köle ruhuna kavuşmasını bekleyebilirsiniz. Eğer meydanı beyaz Türklere
bırakmak istemiyorsak önümüzde iki yol var: Ya esmer tenin, kumral saçın,
tıknaz bedenin, kara ve ela gözün anlamlı bir güzellik demek olduğuna
inanıp kendimiz olmaya çalışalım; kendimizle barışıp, kendi özelliklerimize,
güzelliklerimize sahip çıkalım ya da Pecola gibi sarı saçlara ve mavi
gözlere sahip olmak için elbirliğiyle dua edelim. |
|
| |
| |
| |
|
 |
|
Tüm
hakları saklıdır. 2010 © feyzahepcilingirler.com |
|
tasarım:
pelin hepçilingirler |
|