| |
Göçerim
buralardan!
MUSTAFA
ASLAN (Cumhuriyet Kitap)
08 Ekim 2009
İşte
Gidiyorum (Göç Öyküleri) Feyza Hepçilingirler'in çeşitli nedenlerle
doğup büyüdükleri toprakları terk edip başka yerlere göçmek ya da iç
dünyalarında duygularının yer değiştirmek zorunda kalanların öykülerinin
yer aldığı bir yapıt.
Yazınımızda, gittikleri yerlerin gelecekteki siyasi ve ekonomik yapılarını
belirleyen göçmenleri, ilk kez bir yazar tarafından birçok durumlarıyla
ortaya koyup dile getiren bir çalışma İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri).
Elbette daha önce göç olgusu üzerinde duran yazarların, çeşitli yazınsal
türlerde birçok yapıtının yayımlandığını belirtmek de gerek. Ancak şimdiye
değin yayımlananlar sadece bir iki yönü üzerinde durmuşlardır 'göç'ü.
BÜYÜK GÜÇLER VE GÖÇLER
Hepçilingirler'in öykülerini anlattığı insanların ortak yanı doğdukları
yerlerden başka yerlere göçmeleridir. İşte Gidiyorum'da çoğunluğunu
zorla yapılan göçler oluşturmaktadır. Öyle ki, bu istemeye istemeye
ayrılmak doğduğun yerden sonunu bilemediğin bir serüvenin içine atılmak,
yayan ateşin içine atılmaktır. 'Bu Gemi Nereye?' öyküsünde
Nazi
zulmünden yakalarını kurtarmaya çalışanlarda olduğu gibi. Yapıtta birkaç
öyküde de gördüğümüz büyük güçlerin göçler üzerindeki etkisini 'Bu Gemi
Nereye?' Kader Çizenler/Kaderi Çizilenler, Gidemem'de özellikle açıkça
dile getirilmektedir. Çünkü sözü edilen 'büyük güç' izin vermediği için
Sarayburnu'nda yetmiş günden fazla bekletilen Struma adlı geminin yolcuları
birkaçı dışında İstanbul'a sokulmaz. Çünkü büyük güçler öyle istemektedir,
halkları birbirine kırdıran.
İnsani
yaşam koşullarından yoksun gemi içindeki yolcularıyla Türk karasularından
çıktıktan 3 mil ötede torpillenerek batırılır. Yazar, gemiyi bugün bile
kimin/kimlerin batırdığının aydınlatılamadığını yazmaktadır. Struma
adlı gemi batırılmasa ne olacaktı? Hepçilingirler bu sorunun yanıtını
öykünün son tümcesinde vermiş, hazin sonu anlattıktan sonra.
'Struma
torpillenerek batırılmasa ve 3 mil açıkta kendi haline bırakılmış olsa,
makineleri çalışmadığına göre bir yere gidemeyecek, kıyıya doğru sürüklenecekti'
Struma büyük olasılıkla kısa süre sonra kıyıya vuracak ve yolcular kıyıya
çıkarak Türkiye topraklarına ayak basabileceklerdi.' (s.29)
II.
Paylaşım Savaşı'nın Hitler faşizminin Romanya'dan göçmek zorunda bıraktığı
insanları 'Bu Gemi Nereye?'de günlük biçiminde daha önce okuduğumuz
Anna Frank'ın Günlüğü tadında.
Yine
yakınlarını yitirdiği günün ertesinde Filistinli bir öğrenciyi okuyup
halkına daha yararlı olmak için topraklarını terk etmek zorunda kalmasını
da Gidemem'de anlatmaktadır, büyük güçlerin etkisini de hesaba katarak.
MÜBADELE
Mübadele yıllarının anlatıldığı öykülerin sayısı ötekilere göre fazladır,
İşte Gidiyorum'da. Mübadelenin yerinden yurdundan ettiği insanları anlattığı
öykülerini çatarken yararlandığı kaynakları da vermektedir, yazar. Bu
kimileyin bir gazete haberi olurken, kimileyin de Lozan Antlaşması'nın
özgün metninde yer alan tümcelerdir, öykülerinin ruhuna bir şeyler katan.
Bunlardan birisi de Venezis'in Evi adlı öyküde anlatılanlardır. Öyküde,
Yunanistan Dışişleri eski Bakanı'nın annesi Agapi Molivyatis'in On Günün
Günlüğü (Albatros Yayınları) adıyla dilimize Kosta Sarıoğlu tarafından
çevrilen anılarıdır.
Agapi'nin
anlattıklarından yola çıkarak öyküsünü kuran yazara göre, bütün yakınları
Yunanlılarca öldürülen Kemalettin adında bir Türk subayının yardımı
sayesinde yaşamını kurtarır. Bu öyküde savaşlarla, öldürmelerle halklar
arasında hiçbir sorunun çözülmeyeceği iletisi önemlidir.
'Şimdi
kimsesi kalmamış, hepsini Yunanlılar öldürmüş. Bu kıyılan canlarının
intikamını almaya, önüne çıkacak her Rum genç kızını öldürmeye Kuran
üzerine yemin etmiş. Fakat Agapi'yi gördüğünde yeminini tutamayacağını
anlamış; çünkü küçük kız kardeşiymiş Agapi.' (s.61)
Hepçilingirler'in
mübadeleyi anlattığı öykülerde Türk ve Rumların durumunu iki yönlü olarak
ele almış. Türkiye'deki Rum ve Yunanistan topraklarında yaşayan Türk'ün
yaşamını mübadelenin nasıl etkilediğini, o yıllarda yaşanan olayları
da ekleyerek vermiş. Bu konuda yazılanlardan farklılığı da aynı öyküde
iki farklı kimliğin ruh halini tek bir ses olarak vermesidir yazarın.
12 EYLÜL VE İÇ GÖÇ
'İçten İçe/İçten İçe' bölümünde yer alan öykülerde ise, kişinin iç yolculuklarının
yanında siyasi ve ekonomik nedenlere dayalı göçlerle ilgili öyküler
yer almaktadır.
Bir
yanıyla yaşamını sürdürme savaşımı verirken bir yanıyla da daha güzel
günleri yakalama özlemi içindedir ayrı öykülerdeki farklı kahramanları
İşte Gidiyorum'un.
Ülkemiz
insanını kasıp kavuran 12 Eylül darbesinin zorladığı kaçışın anlatıldığı
Balıkların Yaşama Hakkı adlı öykü dönemin de bir belgesi niteliğindedir.
Öyküde
darbe yıllarında yaşananlar anlatılmaktadır, bir ailenin üzerinden.
''12
Eylül yönetimi kitaplardan çok korkuyor. Kitaplar tüfeği doğrultup adam
öldürebilirmiş gibi, bir yeri havaya uçurmada kullanılabilirmiş gibi
korkuyorlar kitaplardan.' (s.147)
Göç,
kimileyin zorla, kimileyin de daha iyi bir yaşam umuduyla yapılsa da
insan yaşamını derinden etkiliyor, Hepçilingirlerin İşte Gidiyorum'da
anlattığı gibi.
Tarihsel
süreç içerisinde ekonomik ve siyasal yapının yanında geleceğin coğrafyasını
da şekillendirdiğini gördüğümüz göçlerin insanın üzerindeki olumlu/olumsuz
etkilerini okuduğumuz İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) yazınımızda ilk
kez bir yazar tarafından çeşitli yönleriyle anlatılması ve farklı kimliklerin
ortak sesi olmasıdır. Bütün bunlara yazarın dil ve anlatımdaki ustalığını
da ekleyecek olursak karşımıza Feyza Hepçilingirler'in sağlam öyküleri
çıkmaktadır.
|
|
| |
Feyza
Hanım Neden Durmadan Ahlayıp Ofluyor
EMRE KONGAR
Feyza Hanım, ufak tefek, güler yüzlü, hanım hanımcık görünümlüdür.
İlk bakışta ne keskin zekasını, ne üstün espri gücünü, ne de tüm bu yeteneklerini
bizlerle paylaşmasına olanak veren dilinin olağanüstü becerisini algılayabilirsiniz.
Sıcak, sevecen, sıradan bir ev hanımıdır sanki karşınızda duran.
Feyza Hanım’ın sıcak ve sevecen olduğu doğrudur ama hiç de sıradan bir
kişi değildir.
Edebiyat ve Türkçe dünyası Feyza Hanım’ı Feyza Hepçilingirler olarak tanır:
Esprili ve şaşırtıcı öykülerini bir koza gibi ören, romanları ile çağının
insanını ve olaylarını acımasızca irdeleyen, nihayet Türkçe eleştirileri
ile topluma ışık tutan bir yazardır o.
Bir öğretim üyesinin YÖK’ün ilk yıllarında başına gelenleri anlattığı
Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar adlı romanı beni çok sarmıştı.
Ama ben aslında Feyza Hepçilingirler’in öykülerine hayranım.
İnce esprilerle örülmüş, şaşırtıcı, harika öykülerin yazarıdır o.
Feyza Hepçilingirler aslında bir edebiyat uzmanı bir Türkçe öğretmenidir.
Bu yazıda onun iki kitabından, Türkçe “Off” ve Dedim “AH” adlı yapıtlarından
söz etmek istiyorum.
Her iki kitabında da Hepçilingirler, politikacılarımızın ve ünlülerin
Türkçe yanlışlarından ve özellikle de KİA’da gözüne çarpan hatalardan
söz açıyor.
Türkçe “off” adlı birinci kitabının önsözünde şöyle diyor Hepçilingirler:
“Türkçe, yalnızca içine giren yabancı sözcüklerden ibaret değil ki! Türkçeye
özen göstermek, yabancı sözcük kullanmamak ya da kullanıldığında bunları
doğru yazıp söylemeye dikkat etmek de değil. Türkçenin özel yapısı, kendine
özgü kuralları var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?
Yeni bir dilbilgisi kitabı yazıp bütün bu düşündüklerimi açıklayabilirdim.
Öyle yapmadım. Böyle bir kitabın hem çok kuru olacağıdan hem de yalnızca
konuyla doğrudan ilgilenenleri ‘hedef kitle’ olarak alacağından çekindiğim
için… ‘Medya’ya yönelik eleştirimle dil kavrayışını birleştirerek keyifle
okunabilecek bir kitap oluşturmak istedim. İstedim ki bu kitap bir ‘Medya
eleştirisi’ kitabı da olsun, bir ‘Dil yanlışları’ kitabı da. Bu yüzden
bütün örnekleri yazılı, daha çok da görsel basından seçtim. Yanlış kullanım
örneklerini aldığım kişilerin beni bağışlamalarını dilerim. En iyi yöntemin,
yanlıştan kalkarak doğruya ulaşmak olduğunu, kalıcı bilginin en iyi bu
yolla edinilebileceğini düşündüğüm için böyle davrandım.
Gözüm en çok gençlerde. Bu kitabı en çok onların okumasını, okurken gülümsemelerini,
yararlanabileceklerse de yararlanmalarını diliyorum.”
Bu sütunun okurları, hiç kuşkusuz, derhal benim “Konsantremi Bozma” adlı
kitabımı anımsayacaklardır yukardaki satırları okuyunca.
Çünkü ben de kitabımı, Hepçilingirler’in anlattığı aynı amaçlarla yazdım.
Ama ne amaçlarımı onun kadar güzel açıklayabildim, ne de benim kitabım
onunki kadar güzel, öğretici ve esprili olabildi.
Bir yazar, bir hoca olarak, topluma yapmayı amaçladığım bir katkıyı benden
daha güzel ve daha başarılı bir biçimde yapan bir başka yazarı alkışlamak,
övmek kadar güzel bir duygu yok emin olun.
Hepçilingirler’in bu yapıtı o denli başarılı oldu ki, hemen arkadan ikinci
cilt olarak aynı türdeki yazılarını topladığı Dedim “AH!” adlı kitabını
oluşturdu.
İkinci kitabının “Sunuş”unda da şöyle diyor:
“Bu kitapta dilde ‘kirlenme’ diye adlandırılan olgunun aslında kültürel
bir yıpranmaya, aşınmaya işaret ettiğini göstermeye çalıştım. ‘Medya’
dünyasından bolca yanlış kullanım örneklerinin yanı sıra Türkçenin bugüne
gelinceye kadar geçirdiği serüvene dikkat çekmeye çalıştım. İçinde bulunduğumuz
tehlikeyi daha iyi kavrayabilmek için nereden geldiğimizi anımsamamız
gerektiğini düşündüğümden.”
Feyza Hepçilingirler’e hem of! hem de ah! dedirten Türkçe yanlışlarını
gülümseyerek öğrenmek ve kullandığınız dili geliştirmek, ya da sadece
hoşca vakit geçirmek istiyorsanız bu iki kitabı mutlaka okuyun.
|
|
| |
Türkçe
dertleşmek
ELİF
SEVER (Radikal)
23.09.2005
Feyza
Hepçilingirler, 'Yıldızların Suya Döküldüğü' ile günlükleri gündeme getirmenin
yanı sıra Türkçeyi tartışıyor ve Türkçeden yana tavır alıyor.İletişim
olanaklarının hızla gelişmesiyle birlikte, mektuplar gibi günceler de
gittikçe önemini yitirdi. Bir zamanlar çok popüler olan günceler artık
pek ilgi görmüyor. Bu, yayımlanan kitaplara da yansıyor. Son zamanlarda
yayımlanan birkaç günceden biri Feyza Hepçilingirler'in kaleminden Yıldızların
Suya Döküldüğü adıyla yayımlandı. Hepçilingirler'in kitabı günceleri tekrardan
gündeme getirmesinin yanı sıra Türkçeyi tartıştırmasıyla da dikkat çekici.
Türkiye'de çağdaş güncenin gelişimi, 1949'da Salâh Birsel'in tuttuğu günlükleri
yayımlamasıyla başlar. Ardından Nurullah Ataç, 1953'te Son Havadis gazetesinde
ünlü güncelerini yayımlar. Ancak güncenin parlak yılları 1972 ile 76 yıllarına
denk gelir. Günlük yazarları arasında ilk olarak Salâh Birsel, Tomris
Uyar, Muzaffer Buyrukçu, Fethi Naci, Oktay Akbal, Adalet Ağaoğlu ve Memet
Fuat akla gelir. Ancak her biri kalemini günlüklerini başka alanlarda
yazmaktan yana kullanmış. Kimi içe dönük, kimi dışa dönük günceler yazmış.
Doğa, edebiyat, eleştiri, felsefe, aşk günceleri en çok göze çarpanlar.
Ancak sıklıkla hasta ve cezaevi günlükleriyle de karşılaşılır. Bugün ise
çok az sayıda yazar, güncelerini yayımlamaya devam ediyor. Bu yazarlardan
biri de Feyza Hepçilingirler. Hepçilingirler kalemi ise, Türkçeden yana
tavır almış. Yazar, Yıldızların Suya Döküldüğü adlı kitabında, Türkçeyi
yıldızlara, günceleri ise akan suya benzetiyor.
VARSA YOKSA TÜRKÇE
Kitapta yer alan 'An an yaşanır, bir an ölünür çünkü' adını taşıyan günlük
yazısı, Dil Derneği tarafından çıkarılan Türk Dili dergisinin günlük üzerine
hazırladığı özel sayı için kaleme alınmış. Yazar kitabın önsözünde, günlüğü
yaşamı neredeyse bire bir yansıtma şansına sahip bir tür olduğu için tercih
ettiğini söylüyor. Yazarın 'Neden Türkçe?' sorusuna yanıtı ise tek cümle
ile anlatılamayacak kadar çok neden taşıyor. Özetlenecek olursa Türkçeyi
gündemde tutmak, dille yabancılaşmayı önlemek, küreselleşmeyle Türkçenin
günden güne güçsüz düşmesine karşı Türkçeyi korumak sayılabilir. Yazar,
yine kitabın önsüzünde yazılarının içe dönük olmadığı yönünde aldığı eleşirilere,
ilk zamanlar verdiği tepkilerden sonra hak verdiğini ve yazılarına gittikçe
bu yönlü daha cesur yaklaşmaya başladığını itiraf ediyor.
Yazar yılını belirtmediği ay ve günü not düştüğü güncelerinde çoğunlukla
kitapları ve edebiyat alanında yeni gelişmeleri incelemiş. Ancak yazarın
asıl derdi Türkçenin yanlış kullanılması. Türkçenin kötü kullanımlarını
örneklerle ortaya koyan yazar, doğrusunu ve nedenini tartıştırıyor. Yazarın
günlüklerinde popüler kültüre, güncel göndermeler de var. Yazarın, televizyon
programlarında kullanılan Türkçeyi ve üslubu değerlendirdiği yazıları
son derece keyifli. Yazar çoğu zaman tiye alarak eleştirdiği isimlere,
Türkçenin az kullanılan güzel kelimelerini anımsatmayı da ihmal etmiyor.
Yazar, Nurullah Ataç'ın Türkçeye yaklaşımına ve günlüklere yaklaşımına
değindiği bir yazısında, özendiğini ima ediyor. Yazar günlüklerinde daha
çok, bir yazısında da ifade ettiği gibi bir çeşit 'Türkçe dostları'yla
dertleşiyor, onlara tespit ettiği eksiklikleri aktararak, bir anlamda
yakınıyor.
Yazarın güncelerinde dikkat çektiği bir diğer konu ise Türkçe çeviri.
Hepçilingirler, çevirilerin yeterince özenle ve düzgün Türkçeyle yapılmadığını
düşünüyor. Bunu örnekleriyle ortaya koyan yazar, her defasında olduğu
gibi Türkçenin doğru ve özgün kelimeleriyle kullanılması gerektiğini savunuyor.
Feyza Hepçilingirler'in güncelerinde, kimi zaman şarkı sözleri, kimi zaman
reklam filmleri de kullandıkları 'Turkish' ile payını almış. İlk bakışta
fark edilmeyen ancak usta bir kalemin üstünden geçmesiyle fark edilen
potlar, yazılardaki mizahı ortaya koyuyor. Bir yabancının aksanıyla Türkçe
konuşmaya çalışması ne kadar gülümsetiyorsa, Türkçe arasında sıkıştırılan
İngilizce kelimelerle ifadeyi aramak da o kadar mizah barındırıyor, hem
de kara mizah!
|
|
| |
Feyza
Hepçilingirler ile Ayvalık'ta Yaşamak
TÜLAY
ÇELLEK
19.08.2004
27
Yıl öncesine ait aklımda kalan muazzam bir yeşillik. İşte Ayvalık buydu
benim için. Hep bir yerlere gitmek için geçerken gördüğüm ve bir gün mutlaka
gelirim dediğim Ayvalık. 27 Yıl sonrayaymış tekrar görmek, çok sıkıntılı
geçen bir yıllık izinden sonra ertelemelerimi kırma savaşıma yardım eden
Feyza HEPÇİLİNGİRLER Hanım’ın hayır dediğim geçen seneki davetine evet
dememle birlikte kendimi Ayvalık’ta buluverdim. Yolculuk boyunca yeşil
Ayvalık’ı düşündüm durdum. Ve birden bire sıçrayarak Feyza Hanım’ın anlattığı
evinin ne kadar ilginç olduğu geliverdi aklıma. Hayret nasıl da unutmuşum.
Yeşile ilginçlik de eklenince içimi kaplayan sevinç daha da büyüdü. Aslında
bir değişikliğe ihtiyacım vardı. Ama anlaşılan bu vasat olmayacaktı. İstersiniz
bir tane, bulursunuz birkaç tane. Bu hafta sonum böyle geçti, bol güzellikle.
Ayvalık
girişinde beni ilk karşılayan beton oldu. Hayal kırıklığı yaşadım 27 yıldır
hayalimde kalan yeşille değil de, betonla karşılaştığım için. Demek ki
Türkiye’de betonlaşan salt İstanbul değildi. Otogarda sıcak bir karşılama
betonu unutturdu. Feyza Hanım da yazlık olmuştu kıyafetiyle. Şortu, şapkası,
bellik çantası, kulaklıklı radyosu, güneş gözlüğü ve bunlara eklenen gülen,
hafifçe yanmış bir yüzle…
Feyza
Hanım’ın evine ilginç, tacı olan bir kapıyla giriliyor. Yapılış tarihi
de yazılmış. Beni ilk karşılayan kediler, çiçekler, hamak ve iki masa
oldu küçük bahçede. İçeri girdiğimizde ise loşluk, tablolar ve asıldıkları
duvarların ilginçliği. İlk defa taş duvarları olan bir eve girmiştim.
Kocaman taşlar yontulmuş duvar olmuş. Sanki en eski dönemin göstergesiydiler.
Bir iç duvar düzenli bir şekilde tuğlalarla örülmüştü ve sanki daha yakın
çağları çağrıştırıyordu. İşin içine teknolojinin girdiğini gösteriyordu
taşın düzensiz boyutundan sonra tuğlanın tekrarlayan düzenli boyutları.
Ve sıra cağımıza geliyordu mutfakla birlikte. Sevdiğim mavi dolaplar ve
etrafını ören parlak kalın çizgiyi çağrıştıran ağaç formları. Bir salonda
üç dönemi birden yaşıyor gibiydiniz. Daha önce anlattıklarından aklımda
kalanlar; “duvarları kapatan her şeyi sıyırttım altından ocak çıktı” demişti
ve anlattığı küpler aklıma kazınmıştı adeta çok etkilendiğim için. Hakikaten
odanın bir köşesinde kocaman iki yarım küp sizi karşılıyor. Ağızları çok
sevdiğim camla örtülerek sehpaya dönüştürülmüşler. Üstleri müzik seti
ve kitaplarla dolmuş. Başımı uzatıp bakmamı önerdi. Küp, zeminin altında
devam ediyor. O zaman heyecanlandım. Çağımın dışına yolculuğa çıktığımı
sandım bir an, derinliğe bakarken. “Burada da küpler var” dedi ama onlar
tamamen zemin düzeyinde kalmış üzerini de koltuklar kapamış. Yani salonun
bir bölümü küplerle dolu. Ev ve küpler… Meğer o kısım ayrıymış, sonradan
salona dahil edilmiş. İçleri zeytinyağla dolu küplerden satış yapılıyor
ve evin gereksinmesi görülüyormuş. Salonun arkasında büyükçe bir oda var.
Yine bir duvarı taş, bir duvarı sonradan yapıldığı belli olan ağaçla kaplı
dolaplardan oluşan. İlginç perdeli bu oda bana ayrılmış. Hemen yandaki
merdivenlerden yukarı çıkarken, Feyza Hanım tavanın yüksekliğine dikkatimi
çekti. Ama ondan öte ışıkları yaktığında aydınlanan ortam bir harikaydı.
Bu tür ışıklandırma çok ilgimi çeker. Gizemli bir yanı vardır, beni kendine
çeken. Yukarı çıktığımızda bir hol ve duvarlarındaki fotoğraflar dikkatimi
ilk çeken şeylerdi. Hani devlet dairelerinde büyüklerin fotoğrafları asılır
ya onun gibi. O da aile büyüklerinin fotoğraflarını asmış. Bir oda bir
sürü kanepeler, yatılacak yerler. Belli ki geleni gideni çok. Esas dikkatimi
çeken iç içe giren diğer odalar oldu. Biri büyük yatak odası diğeri ona
açılan küçük çalışma odası. “Atatürk’ün gibi” deyiverdim. Feyza Hanım’a
ait çalışma odası, malum kitaplarla doluydu. Nereye gidersem gideyim yanıma
mutlaka kitap alırım. Ama bu sefer unuttum. Yanımda sadece haftalık bir
derginin tamamını taşımayayım diye yırttığım şiir sayfaları vardı. Önce
unuttuğuma çok hayıflanmış sonrada, “ne üzülüyorsun kitabın vatanına gidiyorsun,
kitap hazinesinin içinde bulacaksın kendini seç seç al, ne çok şiir vardır
kimbilir?.” Diye düşünüp mutlu olmuştum.
En
sevdiğim şeylerden biri sabah kahvaltılarıdır. Bahçede ilk masada yapıldı
kahvaltı kediler de unutulmayarak. Sonra dinlenme faslı ve deniz. Karadeniz’in
taşlık denizinden çok farklı. Kumlarda yürümek büyük zevk benim için.
Akşam diğer masada yenildi Hüsnü ağabeyin balıkları ve Feyza Hanım’ın
harika salatalarıyla. Sabah Paris’te akşam İtalya’da yemek yedik. Bir
sonraki akşam da yağmur nedeniyle içerde yemek zorunda kaldık. Ama Feyza
Hanım’ın verdiği Türk sanat müziği konseri eşliğinde. Şarkı sözleri anımsatması
da Hüsnü Ağabeyden. O zaman da “Norveç’te yemek yiyoruz.” Dedim. Hakikaten
her öğünü başka masada yedik Feyza Hanım’ın dediği gibi. Ve yağmur çok
sevdiğim toprak kokusunu etrafa yayarak devam etti tüm gece. İlk defa
televizyon açıldı. Önce olimpiyatı izledik. Bayan sporcumuzun altın madalyası
sevindirdi. Ama hala aklım Süreyya AYHAN K. bilmecesinde. Sonra J. Baez
izlenirken tüm gece yaptığım yolculuk yorgunluğuna yenik düşerek izin
istedim. Gerçi hep erkenciyimdir.
Feyza
Hanım burada her sabah bir bucuk saatlik yürüyüş yaparmış hemen ona eşlik
edebileceğimi söyledim. 7. 30 da başladık yürüyüşe. En çok ilgimi çeken
denizdeki adalardı. O kadar çok var ki. Büyük küçük, görünüşleri güzel.
Bu arada Feyza Hanım sürekli dikkatimi çekiyordu beğendiği evlere ve bahçelere.
Bahçede boşluktan bahsetti bir ara. Tıklım tıklım olanları sevmediğini
söyleyerek. Gösterdiği bahçelerden birindeki dekor, at arabasıydı. Bir
merakımızı çekende ki o çoktandır üzerinde düşünmüş besbelli etrafı duvarlarla
çevrili boş bir arazi. Duvarlar tarihi sanki ama içinde kalıntı yok. Evler
gerçekten güzel. Daha sonra ara sokaklarda da dolaştık. Değişik formlarda
pencere demir parmaklıkları gördüm. Parmaklığı hiç sevmememe karşın estetik
ve işlevselliği bağlamında çok farklı buldum. Üstelik her eve yapım tarihi
koymuşlar. İlginç olduğu kadar doğruydu da. Güzel bir özellik. Bir de
pembe renkli kumtaşından yapılmıştı bir çok ev. Yumuşak bir taşmış. İyi
heykel yapılır diye konuştuk. O gün kahvaltı için Ayvalık tostu yiyelim
dediler. Tostu pek sevmem, simidi de. Ancak başka alternatifim yoksa tercih
ederim. Önce pek yanaşmadım önerilerine. Tabii mazeretimin içinde onları
maddi, manevi yormamak da vardı. Ama yürüyüşten sonra balıkları izler
misin, sorusu da cazip gelmişti. Bir lokantaya oturduk. Tam deniz kenarı.
Balıklar dolu. Hele yiyecek attığınızda sürüye dönüyorlar ve oluşturdukları
ritmi izlemek çok hoş. Farklı büyüklükteler ve farklı yönlerle buluşup
dağılıyorlar. Bu arada hayatımda yediğim en harika tostu, Ayvalık’ta unutulmayanlar
arasına girdi balık, Feyza Hanım’ın pilavı ve salatalarının yanında. Tabii
çok hafif olan Ayvalık tatlısını da unutmam mümkün olamaz. Her ne kadar
yürüyüş bunlarla sıfırlandıysa da değerdi doğrusu. Bundan sonra İstanbul’da
yemek zorunda kalırsam Ayvalık tostundan başkasını yemem. Umarım buradakilerin
de ekmeği özeldir. Bir de kavuniçi dondurmadan bahsettiler. Önce anlamını
çok anlayamamıştım. Hakikaten kavunun içine dondurma koyup satıyorlarmış.
Rastlasaydık alacaktık. Ben de İstanbul’da denedim hemen. Güzel. Daha
önce kavuna bal koymuştum tadı zehir olmuştu halbuki.
Cunda
adası… Çok merak ediyordum. Küçük sevimli bir yer diye hayal etmiştim
ama kocaman bir kasaba çıktı karşıma. Oraya gitmeden önce deniz kıyılarında
epey dolaştırdılar. Ve günün sürprizleri Hayat Bahçe de yaşandı. İ. A.
Güzel Sanatlar Lisesi Müzik Bölümünden velilerime ve öğrencime rastladım.
O lisedeki yıllarımı asla unutamam. Hayatımın en acı ve en tatlı anlarını
orada yaşamıştım. Öğrenci sayısının azlığının da sebebi olduğu veli ilişkileri
bizi aile yapmıştı adeta. O anlar film şeridi gibi geçiriverdi gözlerimin
önünden hemen. Orada o kadar çok özleyeceğim şeylere sahibim ki. Bu karşılamalar
güzellikleri tazeliyor durmadan…
İnsanlar
vardır güzel günlerinizin arkadaşlarıdır sadece. Dostlar vardır çok ihtiyacınız
olduğunda kucak açan. Üstelikte en ummadıklarınızın böyle günlerde yok
olduğunda daha bir değer kazanan. İşte böyle bir günde davet edildim.
Bir değişikliğe gereksinmem vardı. Aradığımdan çok daha fazlasını bularak,
zenginleşerek, dolu dolu güzelliklerle ayrıldım gönlümün sıcağını bırakarak
Ayvalık’tan. Teşekkürler Sevgili Feyza HEPÇİLİNGİRLER, teşekkürler… Her
ne kadar bir gün önceki söyleşinizi kaçırdığım için çok üzüldüysem de
çok mutlu ayrıldım yaşattığınız güzelliklerden. |
|
| |
ÖYKÜNMECE
A.ÖMER
TÜRKEŞ
Yazmaya
şiirle başlayan ve Türk Dil Kurumu dergisinde ilk hikayesinin yayınlanmasından
bu yana geçen yirmi yıllık zaman diliminde yazdığı her öykü kitabı ile
yeni bir ödül kazanan Feyza Hepçilingirler, medya ile sıcak ilişki kurma
konusunda yeni yazarlarımız kadar “atak” olmadığından, yeterince adından
söz ettiremedi bu güne kadar. Şimdiye kadar beş hikaye kitabı, bir roman,
iki çocuk oyunu, bir çocuk romanı ve iki de inceleme kitabı yayınlayan
Hepçilingirler’in, Akademi Kitabevi, Sait Faik, Sedat Simavi, Yunus Nadi
ve çeşitli yurt dışı edebiyat ödülleri var. 1948 Ayvalık doğumlu yazar,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra önce liselerde,
ardından da Karadeniz Üniversitesinde öğretmenlik yapmış, YÖK’e muhalefeti
nedeniyle bu görevinden ayrılmıştı.
ÖYKÜ
TÜRLERİ ANTOLOJİSİ
150
sayfadan oluşan kitapta 25 öykü yer alıyor. Her biri bir desenle başlayan
kısa öykülerin toplandığı “Öykünmece”nin farklılığı, bu öykülerin hepsinin
değişik türlerde yazılmış olmasında. Yazar, öykülerini sırasıyla; entel,
fantastik, romantik, Kafkaesk, realist, popülist, Divinia, minimalist,
sofistike, domestik, mafyöz, satanist, maço, reklam, trajik, absürd, feminist,
metafizik, gotik, şizofren, global, futbol, naif, postmodern ve nostaljik
gibi sıfatlarla sınıflandırıyor. Bu sınıflamaların bir kısmının edebiyat
dünyasında bir karşılığı var, ama türlerin çoğu belki de ilk kez Feyza
Hepçilingirler tarafından atılıyor ortaya.
İşin
doğrusu, yazar ironik bir bakışla yapmış bu sınıflamaları. Belli ki, her
öyküyü ve romanı bir türe sokarak değerlendiren anlayışlara karşı; “türü
ne olursa olsun, edebiyatın malzemesi insandır” demek istiyor. Kentli-köylü
kadınlar, Yaşlılar, gençler, çocuklar, çareyi ölümde arayanlar, yani pek
çok tipleme var öykülerde. Okuduğunuzda, ister fantastik olsun ister realist,
hepsinin merkezinde sıradan insanların sorunlarını buluyorsunuz; yaşamın
hüznünü, insanın kıstırılmışlığını ve buruk bir geçmiş özlemini tadarak
üstelik…
"Öykünmece”nin
romantik öyküsünün adı “Kayıp Bahçlerde İlkyaz Kokusu”, bu ülkede romantik
duygulara eşlik edebilecek toplumsal çağrışımlarla birlikte ele alınınca,
ölümü ve kadınları düşünen şahıs, elbette ülkenin “dağlarındaki Mehmet’lerden
birininin” silahına yerleştirdiği mermileri de düşünüyor.
Popülist
Öykü’nün adı ise “Kanadı Kırık Bir Kuş Gibi”. Bu tür edebiyatın klişe
deyişlerini aralara serpiştiren yazar, toplumsal yaşantımızın gerçek bir
meselesini anlatıyor, ama aniden –bütün öykülere hakim olan ironisi ile-
mutlu bir sonla noktalıyor öyküsünü.
“Siyah
Kediyi Kurtarmak”, mafyöz sınıfına giriyor. Korkmuş ve sinmiş insanlardan
oluşan bir toplumun temsili olan öyküde, yaşamı savunanları savunamayan
birisinin ağzından aktarılıyor olaylar. Kaybettiklerinin farkındadır anlatıcı,
ama sindirilmiştir bir kere.
Feyza
Hepçilingirler, kadınlarla, kadınlar üzerindeki toplumsal ve cinsel baskılara
da yer vermiş öykülerinde. Sofistike, Domestik, Feminist, Metafizik, Gotik
ve Postmodern bölümler, zaman zaman Anadolu’ya çeviriyor yüzünü ve herkesin,
ama en çok da kadınların ezildiği bir dünyanın kadınlara yönelik acımasız
kurallarını işliyor.
“O
Şimdi” de ise bir travestinin trajedisi anlatılmış. Yazarın anlatım özelliklerini,
cümle yapısını, bir durumu sözcüklere geçirmedeki başarısını gösteren
bir alıntı yapmak istiyorum bu öyküden; “Blucini dikişlerine kadar germiş,
iri bir popo. Yürürken mi oynuyor, oynarken mi yürüyor belli değil. Tutturduğu
bir tempoya göre parmaklarını şaklatıyor. Sağ kalçayla sağ elin parmakları,
sol kalçayla sol elin. Belinden aşağısı iç içe sekizler çiziyor durmadan.
Gelip geçenleri kadın mı erkek mi olduğu konusunda şaşırtmaktan büyük
keyif alıyor. Arkadan görenler, önlerinde endamlı ve cilveli bir kadının
yürümekte olduğunu düşünüyorlar. Kalçalara takılan gözler bir süre kurtulamıyor
çalkantıdan. Önden görenler ise kemikli; ama parlak bir erkek yüzüyle
karşılaşıyorlar. Her iki görüntü de çığırtkan.”
Remzi
Kitabevi, “Günümüz Türk Yazarlarından” dizisi içerisinde yayınlanan “Öykünmece”,
dilsel güzelliğin içerik zenginliği ile bütünleştiği bir kitap. Toplumsal
ve insani meselelerin edebiyata yansıması için tek bir yöntem olmadığını
kanıtlayan Feyza Hepçilingirler’i şimdiye dek okumadıysanız, bu öykülerle
yola koyulabilirsiniz…. |
|
|