Göçerim buralardan!

MUSTAFA ASLAN (Cumhuriyet Kitap)

08 Ekim 2009

İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) Feyza Hepçilingirler'in çeşitli nedenlerle doğup büyüdükleri toprakları terk edip başka yerlere göçmek ya da iç dünyalarında duygularının yer değiştirmek zorunda kalanların öykülerinin yer aldığı bir yapıt.

Yazınımızda, gittikleri yerlerin gelecekteki siyasi ve ekonomik yapılarını belirleyen göçmenleri, ilk kez bir yazar tarafından birçok durumlarıyla ortaya koyup dile getiren bir çalışma İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri). Elbette daha önce göç olgusu üzerinde duran yazarların, çeşitli yazınsal türlerde birçok yapıtının yayımlandığını belirtmek de gerek. Ancak şimdiye değin yayımlananlar sadece bir iki yönü üzerinde durmuşlardır 'göç'ü.

BÜYÜK GÜÇLER VE GÖÇLER
Hepçilingirler'in öykülerini anlattığı insanların ortak yanı doğdukları yerlerden başka yerlere göçmeleridir. İşte Gidiyorum'da çoğunluğunu zorla yapılan göçler oluşturmaktadır. Öyle ki, bu istemeye istemeye ayrılmak doğduğun yerden sonunu bilemediğin bir serüvenin içine atılmak, yayan ateşin içine atılmaktır. 'Bu Gemi Nereye?' öyküsünde

Nazi zulmünden yakalarını kurtarmaya çalışanlarda olduğu gibi. Yapıtta birkaç öyküde de gördüğümüz büyük güçlerin göçler üzerindeki etkisini 'Bu Gemi Nereye?' Kader Çizenler/Kaderi Çizilenler, Gidemem'de özellikle açıkça dile getirilmektedir. Çünkü sözü edilen 'büyük güç' izin vermediği için Sarayburnu'nda yetmiş günden fazla bekletilen Struma adlı geminin yolcuları birkaçı dışında İstanbul'a sokulmaz. Çünkü büyük güçler öyle istemektedir, halkları birbirine kırdıran.

İnsani yaşam koşullarından yoksun gemi içindeki yolcularıyla Türk karasularından çıktıktan 3 mil ötede torpillenerek batırılır. Yazar, gemiyi bugün bile kimin/kimlerin batırdığının aydınlatılamadığını yazmaktadır. Struma adlı gemi batırılmasa ne olacaktı? Hepçilingirler bu sorunun yanıtını öykünün son tümcesinde vermiş, hazin sonu anlattıktan sonra.

'Struma torpillenerek batırılmasa ve 3 mil açıkta kendi haline bırakılmış olsa, makineleri çalışmadığına göre bir yere gidemeyecek, kıyıya doğru sürüklenecekti' Struma büyük olasılıkla kısa süre sonra kıyıya vuracak ve yolcular kıyıya çıkarak Türkiye topraklarına ayak basabileceklerdi.' (s.29)

II. Paylaşım Savaşı'nın Hitler faşizminin Romanya'dan göçmek zorunda bıraktığı insanları 'Bu Gemi Nereye?'de günlük biçiminde daha önce okuduğumuz Anna Frank'ın Günlüğü tadında.

Yine yakınlarını yitirdiği günün ertesinde Filistinli bir öğrenciyi okuyup halkına daha yararlı olmak için topraklarını terk etmek zorunda kalmasını da Gidemem'de anlatmaktadır, büyük güçlerin etkisini de hesaba katarak.

MÜBADELE
Mübadele yıllarının anlatıldığı öykülerin sayısı ötekilere göre fazladır, İşte Gidiyorum'da. Mübadelenin yerinden yurdundan ettiği insanları anlattığı öykülerini çatarken yararlandığı kaynakları da vermektedir, yazar. Bu kimileyin bir gazete haberi olurken, kimileyin de Lozan Antlaşması'nın özgün metninde yer alan tümcelerdir, öykülerinin ruhuna bir şeyler katan. Bunlardan birisi de Venezis'in Evi adlı öyküde anlatılanlardır. Öyküde, Yunanistan Dışişleri eski Bakanı'nın annesi Agapi Molivyatis'in On Günün Günlüğü (Albatros Yayınları) adıyla dilimize Kosta Sarıoğlu tarafından çevrilen anılarıdır.

Agapi'nin anlattıklarından yola çıkarak öyküsünü kuran yazara göre, bütün yakınları Yunanlılarca öldürülen Kemalettin adında bir Türk subayının yardımı sayesinde yaşamını kurtarır. Bu öyküde savaşlarla, öldürmelerle halklar arasında hiçbir sorunun çözülmeyeceği iletisi önemlidir.

'Şimdi kimsesi kalmamış, hepsini Yunanlılar öldürmüş. Bu kıyılan canlarının intikamını almaya, önüne çıkacak her Rum genç kızını öldürmeye Kuran üzerine yemin etmiş. Fakat Agapi'yi gördüğünde yeminini tutamayacağını anlamış; çünkü küçük kız kardeşiymiş Agapi.' (s.61)

Hepçilingirler'in mübadeleyi anlattığı öykülerde Türk ve Rumların durumunu iki yönlü olarak ele almış. Türkiye'deki Rum ve Yunanistan topraklarında yaşayan Türk'ün yaşamını mübadelenin nasıl etkilediğini, o yıllarda yaşanan olayları da ekleyerek vermiş. Bu konuda yazılanlardan farklılığı da aynı öyküde iki farklı kimliğin ruh halini tek bir ses olarak vermesidir yazarın.

12 EYLÜL VE İÇ GÖÇ
'İçten İçe/İçten İçe' bölümünde yer alan öykülerde ise, kişinin iç yolculuklarının yanında siyasi ve ekonomik nedenlere dayalı göçlerle ilgili öyküler yer almaktadır.

Bir yanıyla yaşamını sürdürme savaşımı verirken bir yanıyla da daha güzel günleri yakalama özlemi içindedir ayrı öykülerdeki farklı kahramanları İşte Gidiyorum'un.

Ülkemiz insanını kasıp kavuran 12 Eylül darbesinin zorladığı kaçışın anlatıldığı Balıkların Yaşama Hakkı adlı öykü dönemin de bir belgesi niteliğindedir.

Öyküde darbe yıllarında yaşananlar anlatılmaktadır, bir ailenin üzerinden.

''12 Eylül yönetimi kitaplardan çok korkuyor. Kitaplar tüfeği doğrultup adam öldürebilirmiş gibi, bir yeri havaya uçurmada kullanılabilirmiş gibi korkuyorlar kitaplardan.' (s.147)

Göç, kimileyin zorla, kimileyin de daha iyi bir yaşam umuduyla yapılsa da insan yaşamını derinden etkiliyor, Hepçilingirlerin İşte Gidiyorum'da anlattığı gibi.

Tarihsel süreç içerisinde ekonomik ve siyasal yapının yanında geleceğin coğrafyasını da şekillendirdiğini gördüğümüz göçlerin insanın üzerindeki olumlu/olumsuz etkilerini okuduğumuz İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) yazınımızda ilk kez bir yazar tarafından çeşitli yönleriyle anlatılması ve farklı kimliklerin ortak sesi olmasıdır. Bütün bunlara yazarın dil ve anlatımdaki ustalığını da ekleyecek olursak karşımıza Feyza Hepçilingirler'in sağlam öyküleri çıkmaktadır.

 
sayfa başına dön
 

‘İşte Gidiyorum’ bir şey demeden!

REFİK SILA GÜVENÇ (Evrensel)

Her insanın hayatındaki en unutulmaz sayfaların birkaç tanesi mutlaka gitmek üzeredir. Gitmek hepimiz için içinde gözyaşları, pişmanlıklar, endişeler, umutlar taşır. Ama gitmek çoğu zaman acıdır… Yaralar, acıtır. Dün ve yarın arasına atılmış bir düğüm gibidir gitmek. Ne vakit yüreğimizde hissetsek o düğümü; hemen fark eder yüreğimiz ve o düğüm bizlere acı verir hep.

Edebiyatımızın dil ustası Feyza Hepçilingirler’in yeni kitabı “İşte Gidiyorum”, gitmek, gitmek zorunda kalmak üzerine yazılmış birbirinden çarpıcı ve hepsi ayrı bir hüzün taşıyan göç öykülerinden oluşuyor.

Feyza Hepçilingirler, “İşte Gidiyorum” ile toprağından, dilinden, kendisinden gitmek zorunda kalanların öykülerini dile getiriyor. Gitmenin insandan alıp götürdüğü yaşanmışlıklar; nasıl ve nerede olacağını bilinmeyen yarınlara dair kurulacak yeni hayatlara atılacak ürkek adımlar anlatılıyor öykülerde.

‘Bu Gemi Nereye Gider?’ öyküsüyle 1942’ye gidiyoruz. Struma’nın acıklı sonunu bir kez daha hüzünlenerek okuyoruz. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi soykırımından kaçarak Filistin’e gitmek isteyen; aralarında çocuk, hasta ve yaralıların da bulunduğu 769 Romanyalı Yahudinin öyküsünü okuyoruz. Kitaptaki diğer öyküler de gitmenin acısıyla bezenmiş öyküler.

‘NE SILAM VAR ARTIK NE GURBETİM’
İnsan öyküsü çizilirken göz önüne alınacak en etkin unsurlardan biri, yaşadığı yer kuşkusuz. İnsan büyük ölçüde yaşadığı toprakla, içinde yaşadığı kültürle, kullandığı dille kurar kendisini. Bunun için her gidiş kendinden kopuş, kendini yeniden kurma çabasının kaçınılmazlığıdır. Her giden bir anlamda yeniden kurmak zorundadır kendisini. “Ne sılam var artık ne gurbetim. Ne umudum, ne ruhum... Kirlendim. Bir daha temizlenmeyecek kadar pisim şimdi.”
Gitmek üstüne öykülerle ustaca bezenmiş “İşte Gidiyorum”un hepimize söyleyecek sözü var. Eğer ki gidiyorsanız, yani başınızı alıverip bilmediğiniz yerlere... Uzaklara, haber vermeden sessiz sedasız gidiyorsanız, ‘Sıla’dan ayrılıyorsanız yani, “İşte Gidiyorum”u okumayı ihmal etmeyin! Mutlaka iyi gelir!..

 
sayfa başına dön
 
Feyza Hanım Neden Durmadan Ahlayıp Ofluyor

EMRE KONGAR

Feyza Hanım, ufak tefek, güler yüzlü, hanım hanımcık görünümlüdür.
İlk bakışta ne keskin zekasını, ne üstün espri gücünü, ne de tüm bu yeteneklerini bizlerle paylaşmasına olanak veren dilinin olağanüstü becerisini algılayabilirsiniz.
Sıcak, sevecen, sıradan bir ev hanımıdır sanki karşınızda duran.
Feyza Hanım’ın sıcak ve sevecen olduğu doğrudur ama hiç de sıradan bir kişi değildir.
Edebiyat ve Türkçe dünyası Feyza Hanım’ı Feyza Hepçilingirler olarak tanır:
Esprili ve şaşırtıcı öykülerini bir koza gibi ören, romanları ile çağının insanını ve olaylarını acımasızca irdeleyen, nihayet Türkçe eleştirileri ile topluma ışık tutan bir yazardır o.
Bir öğretim üyesinin YÖK’ün ilk yıllarında başına gelenleri anlattığı Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar adlı romanı beni çok sarmıştı.
Ama ben aslında Feyza Hepçilingirler’in öykülerine hayranım.
İnce esprilerle örülmüş, şaşırtıcı, harika öykülerin yazarıdır o.
Feyza Hepçilingirler aslında bir edebiyat uzmanı bir Türkçe öğretmenidir.
Bu yazıda onun iki kitabından, Türkçe “Off” ve Dedim “AH” adlı yapıtlarından söz etmek istiyorum.
Her iki kitabında da Hepçilingirler, politikacılarımızın ve ünlülerin Türkçe yanlışlarından ve özellikle de KİA’da gözüne çarpan hatalardan söz açıyor.
Türkçe “off” adlı birinci kitabının önsözünde şöyle diyor Hepçilingirler:
“Türkçe, yalnızca içine giren yabancı sözcüklerden ibaret değil ki! Türkçeye özen göstermek, yabancı sözcük kullanmamak ya da kullanıldığında bunları doğru yazıp söylemeye dikkat etmek de değil. Türkçenin özel yapısı, kendine özgü kuralları var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?
Yeni bir dilbilgisi kitabı yazıp bütün bu düşündüklerimi açıklayabilirdim. Öyle yapmadım. Böyle bir kitabın hem çok kuru olacağıdan hem de yalnızca konuyla doğrudan ilgilenenleri ‘hedef kitle’ olarak alacağından çekindiğim için… ‘Medya’ya yönelik eleştirimle dil kavrayışını birleştirerek keyifle okunabilecek bir kitap oluşturmak istedim. İstedim ki bu kitap bir ‘Medya eleştirisi’ kitabı da olsun, bir ‘Dil yanlışları’ kitabı da. Bu yüzden bütün örnekleri yazılı, daha çok da görsel basından seçtim. Yanlış kullanım örneklerini aldığım kişilerin beni bağışlamalarını dilerim. En iyi yöntemin, yanlıştan kalkarak doğruya ulaşmak olduğunu, kalıcı bilginin en iyi bu yolla edinilebileceğini düşündüğüm için böyle davrandım.
Gözüm en çok gençlerde. Bu kitabı en çok onların okumasını, okurken gülümsemelerini, yararlanabileceklerse de yararlanmalarını diliyorum.”
Bu sütunun okurları, hiç kuşkusuz, derhal benim “Konsantremi Bozma” adlı kitabımı anımsayacaklardır yukardaki satırları okuyunca.
Çünkü ben de kitabımı, Hepçilingirler’in anlattığı aynı amaçlarla yazdım.
Ama ne amaçlarımı onun kadar güzel açıklayabildim, ne de benim kitabım onunki kadar güzel, öğretici ve esprili olabildi.
Bir yazar, bir hoca olarak, topluma yapmayı amaçladığım bir katkıyı benden daha güzel ve daha başarılı bir biçimde yapan bir başka yazarı alkışlamak, övmek kadar güzel bir duygu yok emin olun.
Hepçilingirler’in bu yapıtı o denli başarılı oldu ki, hemen arkadan ikinci cilt olarak aynı türdeki yazılarını topladığı Dedim “AH!” adlı kitabını oluşturdu.
İkinci kitabının “Sunuş”unda da şöyle diyor:
“Bu kitapta dilde ‘kirlenme’ diye adlandırılan olgunun aslında kültürel bir yıpranmaya, aşınmaya işaret ettiğini göstermeye çalıştım. ‘Medya’ dünyasından bolca yanlış kullanım örneklerinin yanı sıra Türkçenin bugüne gelinceye kadar geçirdiği serüvene dikkat çekmeye çalıştım. İçinde bulunduğumuz tehlikeyi daha iyi kavrayabilmek için nereden geldiğimizi anımsamamız gerektiğini düşündüğümden.”
Feyza Hepçilingirler’e hem of! hem de ah! dedirten Türkçe yanlışlarını gülümseyerek öğrenmek ve kullandığınız dili geliştirmek, ya da sadece hoşca vakit geçirmek istiyorsanız bu iki kitabı mutlaka okuyun.
 
sayfa başına dön
 

Türkçe dertleşmek

ELİF SEVER (Radikal)

23.09.2005

Feyza Hepçilingirler, 'Yıldızların Suya Döküldüğü' ile günlükleri gündeme getirmenin yanı sıra Türkçeyi tartışıyor ve Türkçeden yana tavır alıyor.İletişim olanaklarının hızla gelişmesiyle birlikte, mektuplar gibi günceler de gittikçe önemini yitirdi. Bir zamanlar çok popüler olan günceler artık pek ilgi görmüyor. Bu, yayımlanan kitaplara da yansıyor. Son zamanlarda yayımlanan birkaç günceden biri Feyza Hepçilingirler'in kaleminden Yıldızların Suya Döküldüğü adıyla yayımlandı. Hepçilingirler'in kitabı günceleri tekrardan gündeme getirmesinin yanı sıra Türkçeyi tartıştırmasıyla da dikkat çekici.


Türkiye'de çağdaş güncenin gelişimi, 1949'da Salâh Birsel'in tuttuğu günlükleri yayımlamasıyla başlar. Ardından Nurullah Ataç, 1953'te Son Havadis gazetesinde ünlü güncelerini yayımlar. Ancak güncenin parlak yılları 1972 ile 76 yıllarına denk gelir. Günlük yazarları arasında ilk olarak Salâh Birsel, Tomris Uyar, Muzaffer Buyrukçu, Fethi Naci, Oktay Akbal, Adalet Ağaoğlu ve Memet Fuat akla gelir. Ancak her biri kalemini günlüklerini başka alanlarda yazmaktan yana kullanmış. Kimi içe dönük, kimi dışa dönük günceler yazmış. Doğa, edebiyat, eleştiri, felsefe, aşk günceleri en çok göze çarpanlar. Ancak sıklıkla hasta ve cezaevi günlükleriyle de karşılaşılır. Bugün ise çok az sayıda yazar, güncelerini yayımlamaya devam ediyor. Bu yazarlardan biri de Feyza Hepçilingirler. Hepçilingirler kalemi ise, Türkçeden yana tavır almış. Yazar, Yıldızların Suya Döküldüğü adlı kitabında, Türkçeyi yıldızlara, günceleri ise akan suya benzetiyor.


VARSA YOKSA TÜRKÇE


Kitapta yer alan 'An an yaşanır, bir an ölünür çünkü' adını taşıyan günlük yazısı, Dil Derneği tarafından çıkarılan Türk Dili dergisinin günlük üzerine hazırladığı özel sayı için kaleme alınmış. Yazar kitabın önsözünde, günlüğü yaşamı neredeyse bire bir yansıtma şansına sahip bir tür olduğu için tercih ettiğini söylüyor. Yazarın 'Neden Türkçe?' sorusuna yanıtı ise tek cümle ile anlatılamayacak kadar çok neden taşıyor. Özetlenecek olursa Türkçeyi gündemde tutmak, dille yabancılaşmayı önlemek, küreselleşmeyle Türkçenin günden güne güçsüz düşmesine karşı Türkçeyi korumak sayılabilir. Yazar, yine kitabın önsüzünde yazılarının içe dönük olmadığı yönünde aldığı eleşirilere, ilk zamanlar verdiği tepkilerden sonra hak verdiğini ve yazılarına gittikçe bu yönlü daha cesur yaklaşmaya başladığını itiraf ediyor.


Yazar yılını belirtmediği ay ve günü not düştüğü güncelerinde çoğunlukla kitapları ve edebiyat alanında yeni gelişmeleri incelemiş. Ancak yazarın asıl derdi Türkçenin yanlış kullanılması. Türkçenin kötü kullanımlarını örneklerle ortaya koyan yazar, doğrusunu ve nedenini tartıştırıyor. Yazarın günlüklerinde popüler kültüre, güncel göndermeler de var. Yazarın, televizyon programlarında kullanılan Türkçeyi ve üslubu değerlendirdiği yazıları son derece keyifli. Yazar çoğu zaman tiye alarak eleştirdiği isimlere, Türkçenin az kullanılan güzel kelimelerini anımsatmayı da ihmal etmiyor.


Yazar, Nurullah Ataç'ın Türkçeye yaklaşımına ve günlüklere yaklaşımına değindiği bir yazısında, özendiğini ima ediyor. Yazar günlüklerinde daha çok, bir yazısında da ifade ettiği gibi bir çeşit 'Türkçe dostları'yla dertleşiyor, onlara tespit ettiği eksiklikleri aktararak, bir anlamda yakınıyor.


Yazarın güncelerinde dikkat çektiği bir diğer konu ise Türkçe çeviri. Hepçilingirler, çevirilerin yeterince özenle ve düzgün Türkçeyle yapılmadığını düşünüyor. Bunu örnekleriyle ortaya koyan yazar, her defasında olduğu gibi Türkçenin doğru ve özgün kelimeleriyle kullanılması gerektiğini savunuyor.


Feyza Hepçilingirler'in güncelerinde, kimi zaman şarkı sözleri, kimi zaman reklam filmleri de kullandıkları 'Turkish' ile payını almış. İlk bakışta fark edilmeyen ancak usta bir kalemin üstünden geçmesiyle fark edilen potlar, yazılardaki mizahı ortaya koyuyor. Bir yabancının aksanıyla Türkçe konuşmaya çalışması ne kadar gülümsetiyorsa, Türkçe arasında sıkıştırılan İngilizce kelimelerle ifadeyi aramak da o kadar mizah barındırıyor, hem de kara mizah!

 
sayfa başına dön
 

Feyza Hepçilingirler ile Ayvalık'ta Yaşamak

TÜLAY ÇELLEK

19.08.2004

27 Yıl öncesine ait aklımda kalan muazzam bir yeşillik. İşte Ayvalık buydu benim için. Hep bir yerlere gitmek için geçerken gördüğüm ve bir gün mutlaka gelirim dediğim Ayvalık. 27 Yıl sonrayaymış tekrar görmek, çok sıkıntılı geçen bir yıllık izinden sonra ertelemelerimi kırma savaşıma yardım eden Feyza HEPÇİLİNGİRLER Hanım’ın hayır dediğim geçen seneki davetine evet dememle birlikte kendimi Ayvalık’ta buluverdim. Yolculuk boyunca yeşil Ayvalık’ı düşündüm durdum. Ve birden bire sıçrayarak Feyza Hanım’ın anlattığı evinin ne kadar ilginç olduğu geliverdi aklıma. Hayret nasıl da unutmuşum. Yeşile ilginçlik de eklenince içimi kaplayan sevinç daha da büyüdü. Aslında bir değişikliğe ihtiyacım vardı. Ama anlaşılan bu vasat olmayacaktı. İstersiniz bir tane, bulursunuz birkaç tane. Bu hafta sonum böyle geçti, bol güzellikle.

Ayvalık girişinde beni ilk karşılayan beton oldu. Hayal kırıklığı yaşadım 27 yıldır hayalimde kalan yeşille değil de, betonla karşılaştığım için. Demek ki Türkiye’de betonlaşan salt İstanbul değildi. Otogarda sıcak bir karşılama betonu unutturdu. Feyza Hanım da yazlık olmuştu kıyafetiyle. Şortu, şapkası, bellik çantası, kulaklıklı radyosu, güneş gözlüğü ve bunlara eklenen gülen, hafifçe yanmış bir yüzle…

Feyza Hanım’ın evine ilginç, tacı olan bir kapıyla giriliyor. Yapılış tarihi de yazılmış. Beni ilk karşılayan kediler, çiçekler, hamak ve iki masa oldu küçük bahçede. İçeri girdiğimizde ise loşluk, tablolar ve asıldıkları duvarların ilginçliği. İlk defa taş duvarları olan bir eve girmiştim. Kocaman taşlar yontulmuş duvar olmuş. Sanki en eski dönemin göstergesiydiler. Bir iç duvar düzenli bir şekilde tuğlalarla örülmüştü ve sanki daha yakın çağları çağrıştırıyordu. İşin içine teknolojinin girdiğini gösteriyordu taşın düzensiz boyutundan sonra tuğlanın tekrarlayan düzenli boyutları. Ve sıra cağımıza geliyordu mutfakla birlikte. Sevdiğim mavi dolaplar ve etrafını ören parlak kalın çizgiyi çağrıştıran ağaç formları. Bir salonda üç dönemi birden yaşıyor gibiydiniz. Daha önce anlattıklarından aklımda kalanlar; “duvarları kapatan her şeyi sıyırttım altından ocak çıktı” demişti ve anlattığı küpler aklıma kazınmıştı adeta çok etkilendiğim için. Hakikaten odanın bir köşesinde kocaman iki yarım küp sizi karşılıyor. Ağızları çok sevdiğim camla örtülerek sehpaya dönüştürülmüşler. Üstleri müzik seti ve kitaplarla dolmuş. Başımı uzatıp bakmamı önerdi. Küp, zeminin altında devam ediyor. O zaman heyecanlandım. Çağımın dışına yolculuğa çıktığımı sandım bir an, derinliğe bakarken. “Burada da küpler var” dedi ama onlar tamamen zemin düzeyinde kalmış üzerini de koltuklar kapamış. Yani salonun bir bölümü küplerle dolu. Ev ve küpler… Meğer o kısım ayrıymış, sonradan salona dahil edilmiş. İçleri zeytinyağla dolu küplerden satış yapılıyor ve evin gereksinmesi görülüyormuş. Salonun arkasında büyükçe bir oda var. Yine bir duvarı taş, bir duvarı sonradan yapıldığı belli olan ağaçla kaplı dolaplardan oluşan. İlginç perdeli bu oda bana ayrılmış. Hemen yandaki merdivenlerden yukarı çıkarken, Feyza Hanım tavanın yüksekliğine dikkatimi çekti. Ama ondan öte ışıkları yaktığında aydınlanan ortam bir harikaydı. Bu tür ışıklandırma çok ilgimi çeker. Gizemli bir yanı vardır, beni kendine çeken. Yukarı çıktığımızda bir hol ve duvarlarındaki fotoğraflar dikkatimi ilk çeken şeylerdi. Hani devlet dairelerinde büyüklerin fotoğrafları asılır ya onun gibi. O da aile büyüklerinin fotoğraflarını asmış. Bir oda bir sürü kanepeler, yatılacak yerler. Belli ki geleni gideni çok. Esas dikkatimi çeken iç içe giren diğer odalar oldu. Biri büyük yatak odası diğeri ona açılan küçük çalışma odası. “Atatürk’ün gibi” deyiverdim. Feyza Hanım’a ait çalışma odası, malum kitaplarla doluydu. Nereye gidersem gideyim yanıma mutlaka kitap alırım. Ama bu sefer unuttum. Yanımda sadece haftalık bir derginin tamamını taşımayayım diye yırttığım şiir sayfaları vardı. Önce unuttuğuma çok hayıflanmış sonrada, “ne üzülüyorsun kitabın vatanına gidiyorsun, kitap hazinesinin içinde bulacaksın kendini seç seç al, ne çok şiir vardır kimbilir?.” Diye düşünüp mutlu olmuştum.

En sevdiğim şeylerden biri sabah kahvaltılarıdır. Bahçede ilk masada yapıldı kahvaltı kediler de unutulmayarak. Sonra dinlenme faslı ve deniz. Karadeniz’in taşlık denizinden çok farklı. Kumlarda yürümek büyük zevk benim için. Akşam diğer masada yenildi Hüsnü ağabeyin balıkları ve Feyza Hanım’ın harika salatalarıyla. Sabah Paris’te akşam İtalya’da yemek yedik. Bir sonraki akşam da yağmur nedeniyle içerde yemek zorunda kaldık. Ama Feyza Hanım’ın verdiği Türk sanat müziği konseri eşliğinde. Şarkı sözleri anımsatması da Hüsnü Ağabeyden. O zaman da “Norveç’te yemek yiyoruz.” Dedim. Hakikaten her öğünü başka masada yedik Feyza Hanım’ın dediği gibi. Ve yağmur çok sevdiğim toprak kokusunu etrafa yayarak devam etti tüm gece. İlk defa televizyon açıldı. Önce olimpiyatı izledik. Bayan sporcumuzun altın madalyası sevindirdi. Ama hala aklım Süreyya AYHAN K. bilmecesinde. Sonra J. Baez izlenirken tüm gece yaptığım yolculuk yorgunluğuna yenik düşerek izin istedim. Gerçi hep erkenciyimdir.

Feyza Hanım burada her sabah bir bucuk saatlik yürüyüş yaparmış hemen ona eşlik edebileceğimi söyledim. 7. 30 da başladık yürüyüşe. En çok ilgimi çeken denizdeki adalardı. O kadar çok var ki. Büyük küçük, görünüşleri güzel. Bu arada Feyza Hanım sürekli dikkatimi çekiyordu beğendiği evlere ve bahçelere. Bahçede boşluktan bahsetti bir ara. Tıklım tıklım olanları sevmediğini söyleyerek. Gösterdiği bahçelerden birindeki dekor, at arabasıydı. Bir merakımızı çekende ki o çoktandır üzerinde düşünmüş besbelli etrafı duvarlarla çevrili boş bir arazi. Duvarlar tarihi sanki ama içinde kalıntı yok. Evler gerçekten güzel. Daha sonra ara sokaklarda da dolaştık. Değişik formlarda pencere demir parmaklıkları gördüm. Parmaklığı hiç sevmememe karşın estetik ve işlevselliği bağlamında çok farklı buldum. Üstelik her eve yapım tarihi koymuşlar. İlginç olduğu kadar doğruydu da. Güzel bir özellik. Bir de pembe renkli kumtaşından yapılmıştı bir çok ev. Yumuşak bir taşmış. İyi heykel yapılır diye konuştuk. O gün kahvaltı için Ayvalık tostu yiyelim dediler. Tostu pek sevmem, simidi de. Ancak başka alternatifim yoksa tercih ederim. Önce pek yanaşmadım önerilerine. Tabii mazeretimin içinde onları maddi, manevi yormamak da vardı. Ama yürüyüşten sonra balıkları izler misin, sorusu da cazip gelmişti. Bir lokantaya oturduk. Tam deniz kenarı. Balıklar dolu. Hele yiyecek attığınızda sürüye dönüyorlar ve oluşturdukları ritmi izlemek çok hoş. Farklı büyüklükteler ve farklı yönlerle buluşup dağılıyorlar. Bu arada hayatımda yediğim en harika tostu, Ayvalık’ta unutulmayanlar arasına girdi balık, Feyza Hanım’ın pilavı ve salatalarının yanında. Tabii çok hafif olan Ayvalık tatlısını da unutmam mümkün olamaz. Her ne kadar yürüyüş bunlarla sıfırlandıysa da değerdi doğrusu. Bundan sonra İstanbul’da yemek zorunda kalırsam Ayvalık tostundan başkasını yemem. Umarım buradakilerin de ekmeği özeldir. Bir de kavuniçi dondurmadan bahsettiler. Önce anlamını çok anlayamamıştım. Hakikaten kavunun içine dondurma koyup satıyorlarmış. Rastlasaydık alacaktık. Ben de İstanbul’da denedim hemen. Güzel. Daha önce kavuna bal koymuştum tadı zehir olmuştu halbuki.

Cunda adası… Çok merak ediyordum. Küçük sevimli bir yer diye hayal etmiştim ama kocaman bir kasaba çıktı karşıma. Oraya gitmeden önce deniz kıyılarında epey dolaştırdılar. Ve günün sürprizleri Hayat Bahçe de yaşandı. İ. A. Güzel Sanatlar Lisesi Müzik Bölümünden velilerime ve öğrencime rastladım. O lisedeki yıllarımı asla unutamam. Hayatımın en acı ve en tatlı anlarını orada yaşamıştım. Öğrenci sayısının azlığının da sebebi olduğu veli ilişkileri bizi aile yapmıştı adeta. O anlar film şeridi gibi geçiriverdi gözlerimin önünden hemen. Orada o kadar çok özleyeceğim şeylere sahibim ki. Bu karşılamalar güzellikleri tazeliyor durmadan…

İnsanlar vardır güzel günlerinizin arkadaşlarıdır sadece. Dostlar vardır çok ihtiyacınız olduğunda kucak açan. Üstelikte en ummadıklarınızın böyle günlerde yok olduğunda daha bir değer kazanan. İşte böyle bir günde davet edildim. Bir değişikliğe gereksinmem vardı. Aradığımdan çok daha fazlasını bularak, zenginleşerek, dolu dolu güzelliklerle ayrıldım gönlümün sıcağını bırakarak Ayvalık’tan. Teşekkürler Sevgili Feyza HEPÇİLİNGİRLER, teşekkürler… Her ne kadar bir gün önceki söyleşinizi kaçırdığım için çok üzüldüysem de çok mutlu ayrıldım yaşattığınız güzelliklerden.

 

sayfa başına dön

 

ÖYKÜNMECE

A.ÖMER TÜRKEŞ

Yazmaya şiirle başlayan ve Türk Dil Kurumu dergisinde ilk hikayesinin yayınlanmasından bu yana geçen yirmi yıllık zaman diliminde yazdığı her öykü kitabı ile yeni bir ödül kazanan Feyza Hepçilingirler, medya ile sıcak ilişki kurma konusunda yeni yazarlarımız kadar “atak” olmadığından, yeterince adından söz ettiremedi bu güne kadar. Şimdiye kadar beş hikaye kitabı, bir roman, iki çocuk oyunu, bir çocuk romanı ve iki de inceleme kitabı yayınlayan Hepçilingirler’in, Akademi Kitabevi, Sait Faik, Sedat Simavi, Yunus Nadi ve çeşitli yurt dışı edebiyat ödülleri var. 1948 Ayvalık doğumlu yazar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra önce liselerde, ardından da Karadeniz Üniversitesinde öğretmenlik yapmış, YÖK’e muhalefeti nedeniyle bu görevinden ayrılmıştı.

ÖYKÜ TÜRLERİ ANTOLOJİSİ

150 sayfadan oluşan kitapta 25 öykü yer alıyor. Her biri bir desenle başlayan kısa öykülerin toplandığı “Öykünmece”nin farklılığı, bu öykülerin hepsinin değişik türlerde yazılmış olmasında. Yazar, öykülerini sırasıyla; entel, fantastik, romantik, Kafkaesk, realist, popülist, Divinia, minimalist, sofistike, domestik, mafyöz, satanist, maço, reklam, trajik, absürd, feminist, metafizik, gotik, şizofren, global, futbol, naif, postmodern ve nostaljik gibi sıfatlarla sınıflandırıyor. Bu sınıflamaların bir kısmının edebiyat dünyasında bir karşılığı var, ama türlerin çoğu belki de ilk kez Feyza Hepçilingirler tarafından atılıyor ortaya.

İşin doğrusu, yazar ironik bir bakışla yapmış bu sınıflamaları. Belli ki, her öyküyü ve romanı bir türe sokarak değerlendiren anlayışlara karşı; “türü ne olursa olsun, edebiyatın malzemesi insandır” demek istiyor. Kentli-köylü kadınlar, Yaşlılar, gençler, çocuklar, çareyi ölümde arayanlar, yani pek çok tipleme var öykülerde. Okuduğunuzda, ister fantastik olsun ister realist, hepsinin merkezinde sıradan insanların sorunlarını buluyorsunuz; yaşamın hüznünü, insanın kıstırılmışlığını ve buruk bir geçmiş özlemini tadarak üstelik…

"Öykünmece”nin romantik öyküsünün adı “Kayıp Bahçlerde İlkyaz Kokusu”, bu ülkede romantik duygulara eşlik edebilecek toplumsal çağrışımlarla birlikte ele alınınca, ölümü ve kadınları düşünen şahıs, elbette ülkenin “dağlarındaki Mehmet’lerden birininin” silahına yerleştirdiği mermileri de düşünüyor.

Popülist Öykü’nün adı ise “Kanadı Kırık Bir Kuş Gibi”. Bu tür edebiyatın klişe deyişlerini aralara serpiştiren yazar, toplumsal yaşantımızın gerçek bir meselesini anlatıyor, ama aniden –bütün öykülere hakim olan ironisi ile- mutlu bir sonla noktalıyor öyküsünü.

“Siyah Kediyi Kurtarmak”, mafyöz sınıfına giriyor. Korkmuş ve sinmiş insanlardan oluşan bir toplumun temsili olan öyküde, yaşamı savunanları savunamayan birisinin ağzından aktarılıyor olaylar. Kaybettiklerinin farkındadır anlatıcı, ama sindirilmiştir bir kere.

Feyza Hepçilingirler, kadınlarla, kadınlar üzerindeki toplumsal ve cinsel baskılara da yer vermiş öykülerinde. Sofistike, Domestik, Feminist, Metafizik, Gotik ve Postmodern bölümler, zaman zaman Anadolu’ya çeviriyor yüzünü ve herkesin, ama en çok da kadınların ezildiği bir dünyanın kadınlara yönelik acımasız kurallarını işliyor.

“O Şimdi” de ise bir travestinin trajedisi anlatılmış. Yazarın anlatım özelliklerini, cümle yapısını, bir durumu sözcüklere geçirmedeki başarısını gösteren bir alıntı yapmak istiyorum bu öyküden; “Blucini dikişlerine kadar germiş, iri bir popo. Yürürken mi oynuyor, oynarken mi yürüyor belli değil. Tutturduğu bir tempoya göre parmaklarını şaklatıyor. Sağ kalçayla sağ elin parmakları, sol kalçayla sol elin. Belinden aşağısı iç içe sekizler çiziyor durmadan. Gelip geçenleri kadın mı erkek mi olduğu konusunda şaşırtmaktan büyük keyif alıyor. Arkadan görenler, önlerinde endamlı ve cilveli bir kadının yürümekte olduğunu düşünüyorlar. Kalçalara takılan gözler bir süre kurtulamıyor çalkantıdan. Önden görenler ise kemikli; ama parlak bir erkek yüzüyle karşılaşıyorlar. Her iki görüntü de çığırtkan.”

Remzi Kitabevi, “Günümüz Türk Yazarlarından” dizisi içerisinde yayınlanan “Öykünmece”, dilsel güzelliğin içerik zenginliği ile bütünleştiği bir kitap. Toplumsal ve insani meselelerin edebiyata yansıması için tek bir yöntem olmadığını kanıtlayan Feyza Hepçilingirler’i şimdiye dek okumadıysanız, bu öykülerle yola koyulabilirsiniz….

   
sayfa başına dön
 
       
 
Tüm hakları saklıdır. 2009 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler