AYVALIK ÖYKÜLERİ

ALACAKARANLIK ÖYKÜLERİ

ÇOCUK ÖYKÜLERİ

 
 

AYVALIK ÖYKÜLERİ

SOYUN DA GİR KOYNUMA

Şimdi bile aksi, şimdi bile ters. Altına bez bağlanırken, ağzına yemek verilirken, yarım aklının tamamını yitirmişken bile dünyayı dar ediyor insana. Kime kızdığı, neye sinirlendiği, ne zaman parlayacağı, neyi bahane edip burnundan soluyacağı gençliğinde de belli değildi, şimdi de belli değil. Bir de hâlâ o eski hali var sanıyor. Eski hali de ne ki? Kendini fil sanan bir sinek. Hiç bağdaşmadı olduğu ile sandığı. Kendini pehlivan sanırken yer cücesinden farkı yoktu. Şimdi bir de yaşlılık bindi hepsinin üstüne, bunaklık bindi; her bir eksikler tamamlandı. Dört kol çengi… Kendi pisliğini parmakladığını unutup yemek tepsisine yumruk sallamalar onda; ağzına lokma verilmese acıktığının bile farkında olmayacağını bilmeyip, “Asarım, keserim” demeler onda. Daha dün battaniyeyi bir top yapıp bir kenara koyduğunda ark açtığını, yorganı havalandırdığında çift sürdüğünü sanıyordu. Daldı mı nereden çıkacağı belli değil. Ne çevresindekileri tanıyor artık, ne hangi zamanda yaşadığını biliyor. Bir bakmışsın çocukluğundaki bilye savaşlarından, uçurtma yarışlarından birinin göbeğine düşmüş, çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş arkadaşlarıyla kavga etmekte; bir bakmışsın mübadele yıllarına gitmiş, anasının elinden tutup çekiştirdiği Rasim’cik olmuş, denize düşmekten korkmakta. En son işi olan gece bekçiliğine geri döndüğü, sokak serserilerinin arkasından avaz avaz bağırdığı da oluyor, fabrikayı soymaya gelmiş haydutlara saldırdığını sanıp karısının gırtlağına sarıldığı da. Hep öfkeli ama. Hep birilerine kızgın. Esiyor, savuruyor, küfrediyor, bağırıp çağırıyor …

Yeni evlendiklerinde, bu yatakta birlikte uyandıkları bir sabahı anımsıyor Zehra. Bundan az büyük bir yatak ve şimdiki gibi, yere serili gene. Rüyasını anlatıyor karısına Rasim. Bütün gece çöplerin arasında, tenekelerin, camların üstünde yürümüş rüyasında. Eski bir Rum evinin yıkıntıları arasında dolaştığını görmüş. O kadar etkiliymiş ki rüya, Allah inandırsın, teneke parçalarının, cam kırıklarının kestiği ayacıkları hâlâ acıyormuş. Zehra’nın aklına geliyor birden. Yorganı kaldırıveriyor. Bir bakıyorlar ki ayak başparmaklarından biri kan içinde. Meğer fare yememiş mi parmağını? O zamanlar öyleydi. Fareler cirit atardı ortalıkta. Yalnız bu evde mi? Her yerde. Rasim Efendi’nin kız kardeşi Safiye’nin de burnunu yemişti fareler. Hem de iki kez.

Kendinden 20 yaş büyük olduğunu öğrendiğinde ne gözyaşı döktüydü. “Ben o kart papaza mı kaldım? Ölsem evlenmem onunla.” diye ağladı durdu. Sonra kart papaz dediği, evlere sığmayacak, kapılardan geçmeyecek cüssede hayal ettiği adamın cebe sığacak büyüklükte olduğunu görünce azıcık da güldü ağladıklarına. Şimdi gidiyor. Tümden. Bütün mal varlığı olan evi bırakacak Zehra’ya, bir de üç kuruşluk dul aylığını ve gidecek. O, dünyasını değiştirirken, heder edilmiş bir ömür de kaldırılıp çöpe atılacak. Ne kaldı geriye Zehra’dan? Bir insan posası. Oysa nüfusunu büyütmüşlerdi evlendirmek için. 16 yaşında mıydı, 17 mi, kim bilir? 60’ına merdiven dayamışken kimsesiz kalıverecek orta yerde. Yaşlı herifle evlenmenin sonu… Seni bir başına bırakır gider böyle. Gerçi gitmeyip de ne etsin? Bitti, tükendi yata yata. Kendini kafeslere sığamayan aslan sansa da iyice küçüldü, futbol topu kadar kaldı yatağın içinde. Ablalarının ikişer üçer torunları var; o bir çocuk yüzü görmedi, düşlediği yavruya kavuşamadı bir türlü. Onun da çocuğu olsaydı, torunlara karışsaydı, Rasim Efendi’nin çekip gidecek olması, kolunu kanadını bu kadar kırmazdı. Ablaları, “Evi varmış adamın. İyi biriymiş.” diye avutmaya çalışmıştı onu, evlenmem de evlenmem diye tutturduğunda. Rasim Efendi’yi Filalıdır diye bile allayıp pullamaya kalktılardı. Kibar olurmuş da Filalılar, karılarını el üstünde tutarlarmış da. Çok tuttu el üstünde Rasim Efendi de doğrusu. Ne pamuk çapası kaldı ona yaptırmadığı, ne tütün dikimi. “Sen gençsin. Sen güçlüsün. Kuvvetlisin.” diye onu öne sürdü hep; bütün ağır işlere onu koştu.

Ablaları çok dil döktüler he dedirtmek için; anası ise kandırmaya, avutmaya, gönlünü almaya bile çalışmadı hiç. “Sen aynalara küssün galiba,” dedi bir gün. “Aynaya bak da öyle konuş. Kim alacak seni? Genç ve yakışıklılar okumuş kız ister, güzel kız ister. Sen elifi görsen mertek sanırsın. Güzellikten yana da nasibin yok. Çok bile sana Rasim Efendi.” Bunu dedi annesi. Güzel olmadığının da farkındaydı, okuma yazma bilmediğinin de. Yine de bir anne bunları der mi kendi öz kızına? Bir daha ne ağzından yakınmalı bir söz çıktı ne bir damla yaş döküldü gözlerinden. “Tamam,” dedi. “Ama hemen düğün isterim. En kısa zamanda. Bu evden bir an önce kurtulayım.” Adamın evi vardı olmasına; ama işi? Pamuk çapasından zeytin toplamaya, her yere birlikte gittiler. Yıllarca her yazı, tütün tarlasının bir köşesinde kurulan çardaklarda geçirdiler. İcarla bahçe tuttuklarında rahat ederdi biraz Zehra. Toprak adamıydı Rasim Efendi. Sebzeden, meyveden, ottan, çiçekten iyi anlardı. Yine de işin çoğunu ona yaptırırdı. Bir gün bir kamyon dolusu Çingene gelip çiftliğe bakan tepede konakladığında yalnızdı; motoru çalıştırmış, havuzu dolduruyordu. İçeri kaçmaya, kapıyı kilitlemeye kalmadı, üç - dört kişi birden geldiler. Havuza akmakta olan suyu sordu biri. “İçilmez.” diye kestirip attı Zehra. Öteki biber, domates istedi. “Olur, veririm.” demek üzereydi ki beriki boğazına hamle yaptı. “Öldürecekler beni.” düşüncesinin kafasında çakıp geçmesiyle, düdüğün aklına gelmesi bir oldu. Rasim Efendi’nin, ilkokul öğrencilerinin silgisi gibi boynuna astığı düdük, ilk kez işe yaradı. Asıldı ipe, çekti çıkardı koynundaki düdüğü, başladı üflemeye. Bir yandan da “Ne yatarsın orda? Gelsene buraya be adam!” diye havuzun arkasında bir yerlerde sözde uyumakta olan kocasına seslendi. Çingeneler yuttular bu numarayı. “Vay namussuz karı! Adamını çağırır be! Kaçın!” diyerek, küfrede küfrede kaçtılar. Saatler sonra geldi Rasim Efendi, Çingenelerin geldikleri kamyona doluşup çekip gitmelerinden epey sonra. Üstünde durmadı olayın, “Sen ne korkarsın? Onlar korksunlar senden.” dedi, çıktı işin içinden.

O yıl değildi, başka bir yaz, başka bir patronun çiftliğindeydiler. Bahçe yapmanın yanı sıra koyunlara da onlar bakıyorlardı. Sabahın en tatlı uykusundan uyandırdı bir gün onu Rasim Efendi. “Koyunları yıkayacağız. Birlikte sahile gideceğiz. Sen de bana yardım edeceksin.” dedi. Koyunları önlerine katıp götürdüler deniz kıyısına. Kuzular, koyunlar suya girmek istemez, iteklendikçe kaçarlar. Ne yapacağını şaşırdı karı - koca. Bir ara Rasim Efendi, en iri koyunun ipini beline doladı, sıkı bir düğüm attı. “Fırlat onu suya.” diye koyunu gösterdi Zehra’ya. “Ama…” falan demeye davranırken, “Dediğimi yapsana kadın. Bak, hâlâ bakıyor.” diye bir de zılgıt çekti. Zehra da tuttuğu gibi kaldırdı, attı suya koyunu. Bir döndü ki arkasına, Rasim Efendi suyun içinde debelenmekte. Belindeki ipi çözmeye çalışırken dibi boylamakta, yüze çıktığında “glu glu” edip yeniden sulara gömülmekte.

İki yıldan fazladır yatalak. Aklı bir geliyor bir gidiyor; ama gitmeleri her gün biraz daha çoğalmakta. Midilli’den bir buçuk yaşında bir çocukken gelmemiş, orada bir ömür sürdürmüş gibi, Fila’da sanıyor kendini. Kim bilir kimleri görüyor ki çevresinde sağa sola emirler yağdırıyor durmadan. Gene kızıp köpürerek ama. Üzümleri ekşitmesinler, hemen sıksınlar diye hayali işçileri azarlıyordu demin. Her işi yaptı da bir şarapçılık kalmıştı bulaşmadığı, demek hayalinde onu da yapıyor. Kâh bağ bozumunu planlıyor, kâh üzümleri sıkıyor, kâh ayaklarını yıkamadan üzümü çiğnemeye gelen kadınlarla kızları azarlıyor. Tanımadığı, bilmediği bir yaşamla ilgili ayrıntıları uydurup dururken, yaşadıklarını yitiriyor. Kaçıncıdır, “Sen de kimsin?” diye soruyor Zehra’ya. Aynı anda, beş - altı yaşlarındayken yitirdiği annesine çocuk sesiyle ve sevgiyle sesleniyor. Ya okul önlüğünü bulmasını istiyor ondan, ya küçüklüğünde beslediği kazın nerede olduğunu soruyor. Yüzünü yıllardır görmediği, büyük olasılıkla bir daha da görmeyeceği, zaten görse de tanımayacağı Huriye Ablası’yla, hiç kavga etmemiş, küsmemiş, hep barışıkmış gibi düşsel sohbetler yapıyor. Safiye, Almanya’da yıllar önce ölmemiş, yan odada onu beklermiş gibi, ona sesleniyor, hatta azarlıyor onu: “Safiye!” diyor. “Safiye, nerdesin? Uyuma be miskin kız, uyuma! Kalk çabuk, çok işimiz var bugün. Hadi!”

Kırk yıllık karısını tanımadığı, yıllar önce ölen kız kardeşi sandığı oluyor sık sık. “Safiye değilim ben, Zehra’yım” diyor, yorganını aralayıp. “Zehra da kim?” diyor. Zehra kim mi? Olmasa aç kalacağın kişi, olmasa kendi pisliğinin içinde boğulacağın. “Karın! Karın!” diyor. “Zehra’yım ben. Tanımadın mı?” “Hangisi?” diye soruyor bu kez. “İki tane Zehra var. Biri iyi, öteki kötü.” Gülmek tutuyor böyle zamanlarda Zehra’yı. “Kovala o kötü olanı,” diyor. “Kovala, gelmesin buraya.” “Kovalıyorum,” diyor o da. “Kovalıyorum; ama gitmiyor ki! Hep burada.”

Altının bezini değiştirip yemeğini vermeli şimdi.

Zeytin zamanı, bir traktör dolusu tayfayla birlikte zeytin toplamaya giderlerdi. Paydos düdüğü çalıp hep birlikte yarışa yarışa traktöre koşulduğunda kocalar eğer yakınlarda bir yerdelerse karılarının traktör kasasına tırmanmasına yardımcı olurlardı. Rasim Efendi de özenirmiş meğer, o da karısının kendi yardımıyla traktöre binmesini istermiş. Bir gün, tam böyle, paydos düdüğü çalıp herkesin traktöre koştuğu bir anda, koştu geldi. Dizlerinin üstünde eğildi, dört ayak durumunda, “Bin sırtıma, çık!” dedi. Zehra bir kendine baktı, bir önünde kendini basamak yapmış kocasına. Dese kızacağını bildiği için, “Yok, çıkarım ben.” diyecekken vazgeçti. Bir adımıyla bastı Rasim Efendi’nin sırtına. Basmasıyla basamak masamak kalmadı ayağının altında, her şey dümdüz oldu; Rasim Efendi yumuşak toprağın karnına gömüldü.

“Ne gülersin be!” dedi Rasim Efendi. “Sen önce kadınlık görevlerini yap. Gel bakayım buraya. Bak, alacağım ayağımın altına. Gel diyorum. Soyun da gir koynuma. Karım değil misin? Zehra değil misin? Soyun bakayım. Gel çabuk.”

 
sayfa başına dön
 

GİDENLER GİTMEZ Mİ ASLINDA?

Bu evin bir üyesi, üyesi de değil, sahibi sanıyorlar beni. Hâlâ. Eski kocam az önce sofrayı toplayacak olmama teşekkürlerini sunarak odasına çekildi. Odasına mı? Çekildiği oda, yirmi iki yıl boyunca aynı yastığa baş koyduğumuz, mutsuzluğumuzun kaynağı oda, yatak odamız. Benim ayrı bir odam olmadı bu evde. Açık söylemek gerekirse onun da olmadı. Evliliklerde eşlerin ayrı odaları olmaz ki! Nerede görülmüş? Kızım, ‘İyi geceler’ dedi ve yattı. Ne yaşadığını bilmiyorum. Annesinin, hiç gitmemiş gibi, geri döndüğünü mü düşünmüştür? Hissettiği böyle bir şey midir? Büyük bir rahatlıkla gidip yattığına göre, durumda olağandışılık görmüyor. Her şeyin iki yıl önceye döndüğünü düşünüyor; bittiği noktadan, aradan hiç zaman geçmemiş gibi, yeniden başladığını. Oysa tümden anormal bir durum var ortada. İki yıl önce boşandığım adamın evindeyim; ama ben dahil herkes o kadar bu eve ait görüyor ki beni, burada oluşumu, yine ben dahil, kimse yadırgamıyor.

Yok, ben dahil değilim. Ben şaşkına dönmüş durumdayım. Yadırgıyorum. Bir yanım, olmaması gereken yerde bulunan gereksiz bir fazlalık olarak görüyor kendini; bir yanım ise benim bulunmadığım zamanlarda eve iyi bakılmadığını, ne çok şeyin ihmal edildiğini görüp sinirleniyor. Demek bu ikinci yan, bu evi, birilerine emanet edip gittiğini düşünüyor hâlâ, bununla da yetinmiyor, emanete ihanet edildiğini de düşünüyor. Bu odaların, eşyanın, evin, içindekilerle birlikte kendisine ait olduğunu sanıyor. Öyle değil. Bu evi her şeyiyle bırakmış ve arkama bakmadan çıkıp gitmiştim ben. Bir daha dönmeyi düşünmeden. Neden döndüm öyleyse? Sorulur mu bu da? Kızım burada çünkü, ondan döndüm. Bir de böyle olacağını sezemediğimden. Aptallık etmişim.

Kızımı bunca özlemişken yarım saat - bir saat görüşüp ayrılabileceğimi, sıkı bir kucaklaşma ile yetinebileceğimi mi sandım? Bu kadar basit olduğunu nasıl düşünebildim? Bu evde yabancı bir konuk gibi ağırlanacağımı, bir koltukta oturup, ikram edilen her ne ise onu içip, sonra da el sıkıp, sarılıp öpüşüp gideceğimi... Olmazdı ki! Bilemedim bunu. Gireceği, kaderini değiştirecek o büyük sınavda kızımın yanında olmak istemem, annelikti; ama gelip bu evde kalmayı kabul etmem saçmalık. Hem de saçmalığın dik âlâsı. Sınavdan önceki iki günü birlikte geçirip kızıma güç kazandırmalıydım. Her zaman ona destek olacağımı hissettirmeli; sınava olabildiğince yüksek moralle girmesini sağlamalıydım. Sınavdan çıkışta onu kucaklayacak, öpecek ve evime dönecektim. Hatam, “Otel parası vermesin. Gelsin, burada kalsın.” diyen eski kocamın önerisini kabul etmek oldu. Otele verecek param mı yoktu? Hayır, birkaç saati değil, günü ve geceyi kızımla birlikte geçireceğimi düşünüp başka şey düşünmemem yanlıştı. Yanlışım buydu.

Bu evde ne çok yalnızlık çektim. Hiçbir derdimi paylaşamadım, çektiğimin bir dert olduğunu bile anlatamadım kimseye. Çaresizlik, kimsesizlik ve yalnızlık... En az bugünkü kadar. Şimdi o günlerden daha yalnız değilim. Çaresiz hiç değilim. Benim de bir evim var, kendi başıma kurduğum, kendi başıma var ettiğim düzenim. Bu balkonda, hâlâ kaldırılmayı bekleyen içki sofrasının bulunduğu masaya başımı dayayıp ne çok gözyaşı döktüm. Sahi, neden içki sofrası hazırladı bana? Kutlanacak bir şey yok ki ortada! İki yıl öncesine iki günlük bir gezi. Hepsi bu.

Gece yarılarında, o içerde yatarken, usulca yataktan kaçar, ara kapıları kapatır, ışıkları yakmadan, kışsa salona geçer, yazsa balkona çıkardım. Biraz sonra bulunduğum yerin kapısı açılır, uyku mahmuru kıpışık gözler, niye yine yanından kaçtığımı sorardı. Verecek yanıtım yoktu. Varlığı sağlanamayan o şeyi arıyordum; ama gerçekten bulmak isteyip istemediğimden de emin değildim.Özellikle balkonun, içimdeki sıkıntıyı alacağını sanırdım. Öyle olmazdı ama. Yalnız körfeze değil, uzak ve yakın evlerin içine de açılan balkonum bana kendi mutsuzluğumdan başka bir şey yaşatmazdı. Artık paylaşacak hiçbir şeyin kalmadığını, eskiden sevginin, daha eskiden aşkın bulunduğunu sandığımız yerde, kendi kendini büyüten kocaman boşluğun varlığını duyururdu. Hatta bu boşluğun, yerini bıçak keskinliğinde bir nefrete bırakmak üzere olduğunu, o nefretin içine düşüldüğünde kopup ayrılmanın da burada kalıp debelenmenin de aynı derecede zor olacağını, ne çok şeyi... Giderilebilir sandığımız sorunun bir evliliği içten içe çürüten en büyük dert olduğunu ve artık çözümsüzlük duvarına gelip dayandığını... Evliliğin aslında o olduğunu...

Şu anda ne kadar da sakin ortalık. Oysa geçmişteki ruh fırtınasının uğultusu fışkırıyor her yerden. Bu uğultuya teslim olmamalıyım. Gerçek değil bu. Gerçek değil; çünkü ben zincirlerimi kırmayı başardım, kimseyi çiğnemeden, can acıtmadan, gönül kırmadan bu kafesten çıkmayı başardım. Şu andaki, gelip geçici bir yalnızlık. Öncekilere benzemesi söz konusu bile olamaz. Sığınabileceğim bir evim, kaçabileceğim bir sığınağım var şimdi. Körfezin restoran ve cadde ışıklarıyla çizgilenmiş görüntüsünün dışında bir dünyam var. Üstelik ışığa böyle uzaklardan bakmıyor, kendi içinde barındırıyor aydınlığı. Karşı tepelerdeki uzak ışıltıları seyredip, her biri ayrı dünyaları işaret eden ev ışıklarına daldığım, oralardaki yaşamla benimkini karşılaştırıp avunma nedenleri aradığım zamanlar ne kadar gerilerde kaldı. Bu cendereden hiç çıkmamış, bir adım ötesini merak eden; ama o bir adımı bir türlü atamayan, tümüyle kendi dünyasına kapanmış kadınlardan biri olarak kalmak ve öyle kalarak ölmek üzereydim. Her şeye boyun eğen o uysal yanım acıyor şimdi.

Yeni bir dünya kurmayı başardım. Kimse beni buraya zincirleyemez şimdi. Ben bu dünyanın malı değilim. Yalnızca bir konuğum. Görevi bittiğinde dönecek, diyelim eski anılarını tazelemeye gelmiş, tazelemeye de değil, nelerden kurtulduğunu anımsayıp avunmaya gelmiş bir konuk. O eski cendere, tedirginliklerine bile alışılmış eski yıllarda kaldı. Cendere gibiydi, evet. Cinsel çekim bitmişti aramızda ya da hiç kurulamamıştı. Yaşamımızın bir yanı, doldurulamayan bir boşluktu. Konuşmadan geçiştirmeye, önemsemediğimize inanarak önemsiz kılmaya çalışıyorduk.

Nasıl başardım bu kafesten çıkmayı, nasıl başardım uçmayı, onu konuşmalı asıl. Yine de bir şey var işte. Hüzün veriyor. Kocamın eski ve yeni sevgilileri olduğunu bilmek, bunları hisettirmekten ne kadar hoşlandığını görmek, bensiz de mutlu olmayı başardığına tanık olmak. Belki de asıl bu. Birbirimizden giderek uzaklaştığımızı görmek, üzüntü değil, sevinç vermeli oysa. Öyleyse nedir bu içimdeki sızı? Bana özellikle mi başka kadın adlarıyla sesleniyor? Boynundaki, göğsünde, kollarındaki çürükleri görmemi özellikle mi istiyor? Peki, gelişimi neden kutlanacak bir şey olarak görüyor? Hayatında ilk kez benim için yemekler yapıp içki sofraları hazırlıyor? Evliliğimiz süresince etmediği övücü sözlerin tümünü bir gecede etmeyi nasıl başardı?

İnsanın eşyayla bütünleşmesi, insanla bütünleşmesinden daha kolay. İnsanlar eşyalara karşı daha vefalı. Görüyorum, aynı yastıklar, aynı perdeler, ekmek kutusu, sehpa örtüleri, çekmecelerin düzeni bile aynı. Emek emek var ettiğim ev bu işte! Salondaki avizeleri almak için bankadan kredi çekmiştim. Bu yeşilli kırmızılı vazo, alt kat komşumun hediyesiydi; onlarla takım gibi duran kül tablalarını kocamın teyzesi getirmişti. Hiçbir eve bu kadar emek vermedim, hiçbir ev bu kadar benim olmadı. Az sonra yatacak bir yer arayacağım ev yine bu! Nerede yatacağım? Şimdi gidip onun yanına (koynuna)... Yok canım! Hiç olur mu öyle şey? Niye bana yatak yapma nezaketi göstermedi. Bu eve çağırdığı kadınlara böyle mi davranıyor? Yoksa beni hâlâ bu evin kadını mı sanıyor? Oysa ne çok şey değişti. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Bıraktığım arsaların üstünde yeni evler yükseliyor, bıraktığım evler yıkılmış, arsaya dönmüş şimdi. Az önce, genç sevgililerinden söz ederken, ‘Sen gittin; ama senden daha genç ve güzel kadınlar çevremde pervane oluyor.’ demek istemedi mi? Onlarla her şeyin, benimle olduğundan daha kolay olduğunu da söyledi. Tam böyle dememiş olabilir; ama bunu düşünmemi sağlayacak sözler etti. Benden daha genç sevgilileri olduğunu söyleyerek kıskandırmaya çalışıyor beni; bir yandan da hiçbirinin benim yerimi tutamayacağımı söylüyor. Neden? Ne yapmaya çalışıyor?

Nerelerde, kimlerle, neler yaptığını anlattığında duyduğum kıskançlık mı? Yoksa önemsenmemekle ilgili bir aşağılanma mı yaşadım? Ne hakkım varsa! Ben bırakıp gitmedim mi onu? Terk edilmişliğin acısını gidermek için çırpınışları bile beni sinirlendiriyorsa... Yuh olsun artık! Buna hakkım var mı? ‘Terk edilemeyen’im ya ben, ‘bırakılamaz’ım. Yok böyle şey! Sen terk edersen karşındaki de seni terk eder. Unutulmuşluğa. Benim isyanım bu mu? Unutulmaya tepki?

Göğsünde ve kollarında, morluğu geçmiş, sararmaya yüz tutmuş lekeler, benim aramaktan vazgeçtiğim şeyi onun bulduğunu mu gösteriyor? Böyle ise sevinmeli miyim? Aramaktan bıkıp kaçmak yerine, kalıp aramaya devam etmemin daha doğru olacağını mı düşünmeliyim? Kaçabildim mi gerçekten; yoksa kaçtığımı sanırken gittiğim yol, döndürüp dolaştırıp buraya mı getirdi beni? Bütün yollar bu eve mi çıkıyor? Nereye gitsem bu evi sırtımda mı taşıdım? Yoksa hiç gitmedim mi aslında? “Hoş geldin evine.” diye karşıladı beni. Geri döndüğümü mü sanıyor? Geri mi döndüm yoksa? Yoksa hiç gitmedim mi?

 
sayfa başına dön
 

MEĞER

Daha iki gün önce öğrendim ağabey. Bilsem yapar mıyım hiç? İnan olsun kimseler söylemedi. Bak kaç kişiyiz burada; meğer çoğu farkındaymış. İnsan söylemez mi? Ben nerden bileyim? Tırnağımı mı kokladım? Yok, bunların dostluğu dükkândan eve kadarsa kapıda bitiyor. Madem biliyorsun, bir fısıldasan da başıma iş açmadan beni kurtarsan olmaz mı? Şimdi de Berber İsmet söyledi; öyle öğrendim. Yoksa boş bir inadı sürdürüp duracağım.

Adam resmen manyak etti beni. Takıntı haline getirdim. Her seferinde bekliyorum, bakalım yine yapacak mı diye; yapıyor birader. Yoksa karıncayı incitmedim bugüne kadar. Öyle biri değilim yani. Kime sorsan söyler.

Bak şimdi, baştan anlatayım:

Bizim mahallede bir Nafiye Teyze var. Çok hanım bir kadın. Hatta ailesi zamanında çok zenginmiş; ama babası mı, amcası mı ne, hovarda çıkmış; satıp savmış malı mülkü, dımdızlak bırakmış bunları. İşte onun kocası var: Yarım Mustafa. Hem kendisi yarım porsiyondur, hem de aklı. Adı o yüzden “Yarım”. Neyse, uzatmayayım. O var. Bir de Traktörcü Yaşar. Haa! Kasap Süleyman var bir de. Biz Topal deriz. Neden dersen, neden olacak, adam topaldır da ondan. O başka hikâye. Şimdi onunkine hiç girmeyelim; çıkamayız. Üçümüz oturuyoruz asmanın altında, Yarım da ayakta, evine gitmek istiyor, bırakmıyoruz. O, ‘Hadi bana müsaade!’ diye her izin istediğinde birimiz bir laf atıyor, yeni bir konu açılıyor; bırakıp gidemiyor adam; öyle muhabbetçi. Osman, çardak yapıp asmayı almış üstüne, kahvenin önü gölgelik. Bir de sulayıp serinletmiş mi bir güzel. Oh! Püfür püfür de esiyor. Bir güzel, bir serin, o kadar olur. Biz Yarım’la dalgamızı geçiyoruz. Yarım’ın abuk sabuk konuşmalarına gülmekten kırılıyor millet. Pat! Adamın biri geldi, durdu önümüzde. Sormuş, öğrenmiş demek. Hiçbirimiz tanımıyoruz daha.

“Selamün aleyküm!”
“Aleyküm selam!”
“Şu dükkân!” dedi. “Karşıdaki taş binanın alt katı. Kimindir?”
“Benimdir.” dedim. “Ne olacaktı?”
“Kiralık mı diye soracaktım.” dedi.
“Buyur, otur.” dedim. ‘Kiralık mı?’ sorusuna cevap vermedim. Adamına göre değişir. İsteyeni gözüm tutarsa kiralık, tutmazsa ı-ıh!

Oturdu, anlattı. Doğudan geliyormuş. Köyleri boşaltılmış bunların. ‘Akşama kadar bu köyde kimse kalmayacak!’ demiş sabah köye gelen bir yüzbaşı. Neydi köylerinin adı? Söyledi; ama unutmuşum. Bunlar da mecbur, yaşlı ana baba, çocuk, bebek ne varsa, üç beş parça da eşya, ne alabilmişlerse o kadarını toplayıp dökülmüşler yollara. Akrabadan, aşiretten koruyacak kollayacak birilerini bulma umuduyla köye an yakın kazaya gitmişler. Onun da adı şeydi. Yüksekova mı dedi, öyle bir şey. Oraya göçmüşler ilkin. Ama umdukları gibi olmamış. İşsizlikten gayrı bir şey bulamamışlar orada. Sonra, bir büyük amcaları varmış, onun ısrarıyla ve onun aklına uyup buralara kadar gelmişler. Toprak işinde çalışmış, çocukluğunda da çobanlık yapmış bu Remzi. Başka iş bilmezmiş. Şimdi burada o büyük amcayla birlikte zahirecilik işine girmeyi planlarlarmış. Bize anlattıkları bunlar. Anladım Kürt’tür. Bizim buralarda Kürtleri pek sevmezler. Onların kötülüğünden değil, bizimkilerin fesatlığından. Kürtler gelince iş kalmamış, yoksulluk artmış falan. Laftır bunlar. Çalışan ekmeğini taştan çıkarır. Daima. Doğu moğu, köy boşaltma falan, tabii başta biraz ürküyor insan. Kimdir bunlar? Terörist midir, nedir diye. Sonra baktım temiz bir çocuğa benziyor Remzi. Böyle olunca böyle diye, her bir şeyleri adlı adınca anlatınca kanım kaynadı. Garibandır, devlet vurmuş, bir de biz vurmayalım diye tuttuk verdik dükkânı. Sıcak çocuk. Geldi gitti, muhabbeti koyulttu bizimle. Biz dediğim de işte, mahallenin esnafı. Kunduracı Salih var, Berber İsmet, ben varım, Kasap Süleyman, Traktörcü Yaşar ara ara uğrar; ama içkide hovardalıkta gözü yoktur onun. Yarım Mustafa’yı yakalarsak bırakmayız, eğlencemizdir. Bir eğlencemiz de Bekçi Dayı’ydı; ama hasta bu sıralar Bekçi Dayı’mız. O kadarız yani. Remzi kısa sürede katıldı aramıza. Ama adamda bir şey var. Başta pek fark etmediğim bir şey. Ben konuşurken ya başını öte yana çeviriyor, ya dönüp başkasını dinliyor, ya da sözümün ortasına atlayıp bambaşka bir muhabbet açıyor. Bir iki, sinir oluyor insan. Sinir olmak ne demek, o yüzden cinayet işleyecektim ya!

Dükkânı verdikten sonra, boyasıyla badanasıyla uğraşırken sık sık gelip gitmeye başladı bizim Palapahçe’ye Remzi. Dükkânın işleri tamamlanıncaya kadar herkesle samimi oldu. Kim varsa kahvede oturuyor onlarla asmanın altına, çay içiyor, bir daha içiyor, bir daha içiyor. O zaman fark etmedim herhangi bir şey. Daha doğrusu epey uzun bir süre fark etmedim. Hep birlikte konuşulduğu için. Sohbet ortada dönüyor yani. Uyuz olmaya başlamam daha sonradır.

Bak, şöyle oluyor. Diyelim Salih Ağabey, Remzi, ben oturmuşuz kahvede, konuşuyoruz. Diyelim Salih Ağabey, bir gün önceki Beşiktaş - Fener maçından konuşuyor.

“Ne biçim şuttu o Tayfur’unki!” gibi bir şey söylüyor.
Remzi, atılıyor hemen:
“Ağebey,” diyor. “O değil de Tümer! Tümer! Tümer’in üstüne oyuncu tanımam ben. Beşiktaş’ın görüp göreceği en iyi oyuncu o.”
“Feyyaz var, Feyyaz!” diyorum ben. “Feyyaz’ı unutmayalım.”

Ama ne oluyor? Ben hiçbir şey söylememişim, ağzımı bile açmamışım gibi, Salih Ağabey’e Tümer’i övmeye devam ediyor Remzi.
Hayda!

Başkasına yapıp yapmadığına bile dikkat etmedim. Bana garezi var, bana yapıyor diye biliyorum. Onun dükkân sahibiyim ya; adam bana gıcık kapmış diye belledim. Her seferinde tekrar deniyorum, ‘Bakalım yine yapacak mı?’ diye, her seferinde yine yapıyor birader, hiç aksatmıyor. Sen olsan deli olmaz mısın?

Buraya yerleşme fikrini veren yaşlı amca çok kalmadı. Baktı ki Remzi işi kaptı, dükkânı yürütüyor, çekti gitti. Nereye gitti bilmem. Remzi işine, mahalleye iyiden iyiye alışınca kahveye daha sık gelmeye başladı; nasıl olsa müşteri gelse kahveden görecek, koşup ilgilenecek hesabıyla. Dükkân tam karşıda çünkü. Sandalyesini dükkânına doğru çevirip oturdu mu gelsin çaylar, gitsin çaylar (Çaydan başka bir şey içmez Remzi). Ben tabii her seferinde bunlarla oturamıyorum. Ocağı Osman’a bırakırsam tamam; ama bazen Osman’ın da benim de ayrı ayrı koşturmamız gerekiyor. Bakıyorum ki bizimkiler muhabbeti koyultmuşlar, Osman’a, ‘Bana bir çay kap gel!’ deyip oturuyorum masalarına, yoksa oturamam. Onların işyerleri karşıda, yanda, bitişikte; benimki burası. İşi asıp kaçacağım bir kahve yok; çünkü kahve çalıştırıyorum; çünkü benim işyerim burası. Neyse… O gece Topal attı meyhane fikrini ortaya. Gidelim mi? Gidelim. Baktık Remzi de bir kenarda teklif bekliyor. Gelir misin, dedik; atladı. Bizim kahve gece de açıktır. Esnaf kahvesi olduğuna bakma. Gece 10’a, 11’e kadar açık tutarız, sabah da 6’da açarız. Bu müşterinin çoğu şurdan simidini alır gelir, kahvaltısını bizde yapar. Uzatmayayım. Bıraktım kahveyi Osman’a, biz hadi hep beraber Orfanoz’un meyhaneye.

Yine böyle sohbet, muhabbet gırla gidiyor. Dedim ya, kafa adam Remzi, dost canlısı. Zaten kimi kimsesi yok, dört elle sarılmış bize. Böyle bakarsan benimki, eşekliğin dik âlâsı; ama yaptım ağabey, ne yalan söyleyeyim.

Birinciler bitti. Ha, bu arada… Remzi’nin içkisi pek yok; o çaycı. Hele demliğin içine azıcık kaçak çay da kattın mı Remzi ekmek bile istemez. Biz üçüncüleri bitirdik; o, hâlâ ilk dublede oyalanıyor. Bu arada laf da lafı açıyor tabii. Neler konuşmadık ki! Şimdi anlat desen anlatamam. Öyle daldan dala atlaya zıplaya gidiyoruz. Nasıl olmuşsa bir avcılık muhabbeti açıldı. Bizim burası deniz kıyısı ya, deniz meraklısı çoktur. Benim vardı avcılığım bir zamanlar; ama kara avı. Buralarda doğduk büyüdük ya, denizi pek bilmem ben, deniz merakı hiç yeşermedi içimizde. Topal, bir av maceramızı anlatıyor. Onun bacağı sağlam o zaman daha. Topal mopal değil yani. Zaten bu avcılık uğruna topal kaldı. Sonra avı mavı da bıraktı ya, neyse. Konumuz o değil.

Kara avı / deniz avı diye bir tartışma başladı gecenin bir yarısında. Remzi’yle ikimiz aynı taraftayız, ikimiz de kara avının daha erkekçe olduğunu savunuyoruz. Öteki nedir öyle? Hayvanın rızkını tak oltanın ucuna, karnını doyurmak için gelmesini bekle. Evvel ezel çok kalleşçe gelmiştir bana balıkları böyle kandırmak. Bak, kara avcılığında böyle bir kalleşlik yoktur. Duran hayvana atmak ayıptır. Önce ürkütür, kaçırırsın hayvanı, sonra ateş edersin. Bu da bana pek mertçe gelirdi de bir gün benim hanım şöyle bir laf etti: “Mertçe olan o değildir; hayvanın eline de bir tüfek vereceksin; bakalım kim kimi vuracak? Mertçe olan budur.” dedi. O zamandan aklımda yer etmiş. Tam bu lafı satacağım bir yer geldi; lafa karıştım; ama o ne? Her zaman yaptığı gibi, ben hiç konuşmamışım gibi, sözümü olmadık bir yerinden kesip o anlatmaya başlıyor. Sarhoştur desem içmedi ki adam. Bir daha atıldım: “Yiğitlik o değildir, kuşun eline de bir çifte vermektir.” dedim. Yine tınmadı. Yine boş gözlerle yüzüme bakıp öteki yana döndü, “Yani ağabey,” diye kaldığı yerden sürdürdü sözünü. İşte o zaman dayanamadım. Kafa da dumanlı zaten. “Ulan burada başçavuşun eşeği mi osuruyor?” diye ben kaptığım gibi rakı şişesini indirmişim bunun kafasına. Anla artık o kadar bilenmişim yani. Ne yapıyorsun, diye arkadaşlar yaka paça dışarı çıkardılar beni. Allah’tan ölmedi herif. Yoksa pisi pisine katil olacaktık. Ne bileyim ben? Meğer kız kardeşinin canını alan mayın, bunun da kulaklarını sağır etmiş. Kimse söylemedi ki ağabey! Bir gün yaylaya çıkıyorlarmış. Kız kardeşi önden gidiyormuş, bir yandan da arkaya dönüp konuşuyormuş ağabeyiyle. Derken güm! Kız kardeş oracıkta can vermiş, Remzi’nin de kulakları o zamandan beri ağır işitirmiş. Beni iplemiyor sandığım zamanlarda hiç duymazmış ki garip! Ne bileyim ağabey? Herkes biliyormuş; ama kimse söylemedi. Nerden tahmin edeyim? Yok ki bizim burada öyle mayınlar falan!

 
sayfa başına dön
 
SERÇEYİ DÜŞÜREN DAL

Bu o. Ferit. Aynı ürkek bakış, aynı tedirgin duruş. Birilerini arıyor besbelli, herkesi dolandı geçti gözleri. Bir zamanlar kendisi için yazılmış şiirlerden birinin birkaç dizesi aynı anda ışıldayıp söndü beyninde: “Düşeceğinden/ Ürker mi serçe/ Sallanırsa konduğu dal?” Tam böyle değildi galiba. Hay Allah! Nasıldı? Tümü ezberindeydi eskiden, kala kala kırık dökük bu iki buçuk dize kalmış. “Şu olur mu bu olsaydı, o olur mu şu olsaydı?” düzeninde sürüp giden, epeyce uzun bir şiirdi. Şiir yazmayı bırakmıştır o da. Herkes öyle yapıyor. Tavlayıncaya kadar. Gençken, âşıkken, âşık olduğu kıza sunmak için yazıyor şiirini. Kandırdı da evlendi mi şiir miir yok. Ha, bir de sevgilisi tarafından yüzüstü bırakıldığında ya da bırakılmak üzereyken ah’lanıp vah’lanmak için yazıyorlar. İşe yaramışsa ne âlâ! Yaramamışsa da bir şey olmuyor zaten. Bir daha kim dönüp bakacak şiirin yüzüne? Rahmetli de şiirle âşık etmişti kendine. Farkında değildi belki; ama Ferit’in yerini başka türlü doldurabilmesi söz konusu olamazdı. Çünkü adından başlayarak her şeyine vurgundu Ferit’in. O zamanlar Yeşilçam filmlerindeki erkek oyuncuların çoğunun adı Ferit’ti. O Ferit’ler gibi uzun boylu, derin bakışlı, duygulu, şair ruhluydu Ferit. Kocasının şairliği ise evleninceye kadar sürdü. Evlendikten sonra şiirler, şarkılar bitti; haberler başladı: “Annem geçen günkü konuk ağırlamanı pek beğenmemiş.”, “Nebile Teyzemler bize geleceklermiş, davet etmeni bekliyorlarmış.” Sonra bunlar da bitti, doğrudan emirler yağmaya başladı: “Annem diyor ki daha saygılı olacakmışsın akrabalarımıza.”, Annem diyor ki onunla birlikte gündüz gezmelerine sen de katılacakmışsın.”, “Annem diyor ki yeni gelinin öyle eve kapanıp oturması ayıpmış. Mutsuz olduğunu düşünür, hakkında dedikodu yaparlarmış. İnsan içine çıkacakmışsın biraz.”

Ferit neler yapmıştır acaba? Evlenmiştir o da. Çoluk çocuğa karışmıştır. Torunları olmuştur. Belki torunlarının ufak tefek kaprislerine boyun eğip o yaştakilerin kapısından bile geçmeyecekleri böyle pastane ile kıraathane arası yerlere gidip oturuyordur o da. Onların zamanında gençlerin el ele, yanak yanağa, hatta baksana şunlara, dudak dudağa oturacakları yerler yoktu. Okul çıkışı, Belediye Parkı’ndaki yağmurdan, güneşten kararmış, kağşamış tahta banklarda otururlardı çok çok. Kendisine yazılmış şiirleri dinlediği yer orası. Okuduğu şiiri kendisine vermesini istediğinde, “Temize çekip veririm.” derdi Ferit, öyle kurşunkalemle yazılmış, karalamaların olduğu kâğıdı vermezdi. Saygılıydı çok.

Hiçbirini anımsamıyor şimdi; ama güzel şiirler yazardı. O zamanlar beğenir; hatta ezberlerdi o şiirleri. Demek o ezberler de silinmiş. Kala kala bu serçeli şiirciğin bir küçük bölümü kalmış aklında. Ürkek bir serçeye mi benzetirmiş onu o zaman? Herhalde. Ne ürkekliği kaldı ne serçeliği şimdi. En ürkeceği yer burası aslında. Bu çocukların arasında, geçen yüzyıldan kalma bir antika gibi duruyor. Oysa gelip oturduğundan beri, baktığını gizleme çabasına bile girmeden, hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışarak gençleri dikizliyor. Ne konuşurlar aralarında, nasıl yürürler, nasıl gülerler; onlara bakıyor. Özellikle gülmelerine. Her şeye; ama her şeye gülüyorlar. Bir makara boşalıyormuş gibi… Kıkır kıkırlar hep. Böyle kayıtsız gülebilmek gençliğe özgü. Gülmeler gülümsemelere dönecek sonra, gülümsemeler sırıtmaya. Hoşnutmuş gibi görünme durumları, çokluk sırıtma olarak sürdürülmeye çalışılacak. Şimdi değil, ileriki yaşlarda. Şimdi gülme zamanı. Gülünecek şeyler azaldığı için mi az gülünüyor büyüdükçe, az gülündüğü, gülmekten utanıldığı için mi gülünecek şey bulunamıyor?

Kafenin kapısından girerken gördüğü anda, yüreği ağzına geldi. Ne çok olmuş böyle çırpınmayalı bu yürek ve yine de nasıl unutmamış iki avuç arasına kıstırılmış kuşlar gibi çırpınmayı. Bütün bütün unuttuğunu sandığı serçeli şiir belki de bu yüzden aklına geldi, itildiği yerden fırladı çıktı aniden. Serçe için düşmek nedir ki! Kuşların sözlüğünde “düşmek” diye bir kavram yoktur. Yok mudur? Vurulunca düşerler. Elbette düşerler. Ama üzerine kondukları dal sallanırsa niye korksunlar düşmekten, uçar giderler.

“Her dal düşürmez elbette; ama sensen o dal ve sallanırsan düşerim.” Söylendi mi böyle laflar; yoksa oturduğu yerden uyduruyor mu şimdi? Söylese yakışırdı Ferit’in ağzına; ama açıkçası böyle romantik sözler söylendiğini pek hatırlamıyor. Şöyle deseydi mesela, ne hoş olurdu. “Sen benim hayatta kalmak için tutunduğum dalımsın. Bir gün beni silkelersen, beni sevmez olursan, artık görüşmek istemezsen ölürüm.” Bu çocuklar bilmiyorlardır böyle sözleri. Onlar bilirler ve söylerlerdi. Söylerlerdi derken… Gerçek anlamda söylemek değildi canım. Konuşamazlardı ki heyecandan. Yürekleri gelir boğazlarına bir yumruk gibi otururdu. Bu yüzden söylenmezdi bir şey, söylenemezdi; ama yazılırdı. Aşk mektupları vardı o zaman. Ders çalışma bahanesiyle bir tenhaya çekilindiğinde önce karalaması yazılır, sonra birkaç kez temiz kâğıda geçirilirdi. Satırların yukarı tırmanmasını ya da aşağı inmesini önlemek için, çizgili bir defterin arasına konan çizgisiz kâğıda… Alelacele katlanır, zarfa konur, zarfın ağzı tükürükle ıslatılır, bir güzel yapıştırılırdı. Hedefe ulaşmadan önce, kazayla büyüklerden birinin eline geçerse kime gönderildiğinin anlaşılmaması için zarfın üzerine son ana kadar ad yazılmazdı. Sanki babası görse, ağzı kapalı diye açmakta tereddüt edermiş gibi, alıcısına ulaştıracak arkadaşa kapalı bir zarfla teslim edilirdi mektup.

“Bir daha o çocukla yan yana görürsem seni, bacaklarını kırarım.” demişti babası. Daha neler neler demişti. Öldürürmüş de, parça parça edermiş, leşini köpeklere atarmış. Onun da ödü patladı. Ferit’i her gördüğü yerde başını çevirdi, görmezden geldi. Sonra da yollar ayrılmadı yalnız, şehirler ayrıldı, yaşamlar ayrıldı. Nasıl öldürürmüş kendi kızını insan? Hem niçin öldürecek? Okul çıkışı, deniz kıyısında, okuldan bir arkadaşıyla yan yana yürürken görülmüş diye mi? Yalnızca bu arkadaş erkek diye mi?

Ne zordur, kıpır kıpır yeşermeye başlamış bir sevdayı çıktığı gönlün toprağına gömmek. Bak, aradan onca sene geçti, ne eskidi, ne unutuldu; dipdiri duruyor hâlâ gömmeye çalıştığı yerde o sevda.

İyi ki Nazlı torun buluşma yeri olarak bu pastaneyi tarif etmiş. Yok, pastane değil, kafe diyorlar böyle yerlere şimdi; hatta “cafe”. Bırak cafe’leri, kafe’leri, tek başına pastanelere gitmeyeli de yıllar oldu. Yıllar mı oldu? Hadi canım! O hiç tek başına gitmedi ki pastaneye. Hem niye gitsin! Bugün de Nazlı kız, “Oğulcan gelemiyor; sınavı varmış. Benimle ayakkabı almaya sen gelir misin babaanne?” demese ne işi var kafelerde? Çevreye baksana! Okuldan kaçmış çocuklarla dolu burası. Nazlı’nın yaşıtları bunlar işte. Nazlı da son dersi asıp gelecekmiş, öyle dedi. Sırdaş sayıyor onu. Koskoca kadın, torununun sırdaşı. Oğulcan meselesini de tek o biliyor, “Aman bizimkiler duymasın.” diyor. Duymasın da bu sorumluluk tek başına kaldırılacak şey değil. Babasının haberi olduğunda, “Anne, iş mi bu yaptığın?” demez mi?

Okuldan çıkınca sahilden yürürlerdi. Ayvalık’ta parka giderken sol koldaydı lise; hâlâ da oradadır herhalde. Ondan az önce de ortaokul vardı, eski, taş bir bina, iç avlulu. Orası da hâlâ okul mu acaba? Ne marina vardı sahilde o zaman, ne büyük marketler. Sahil bomboştu, deniz tertemiz. 19 Mayıs’larda, tören dönüşü, erkek öğrencilerin ortaokulun önünden denize atlayışları dün gibi. Deniz, Ayvalık’ın içinde bile girilesi, yüzülesi bir deniz. Sonra Kabotaj bayramlarında gemilerin denize uzanmış direkleri yağlanır, çocuklar, okul arkadaşları yani, yağlı direğin ucundaki bayrağı almak için yarışırlardı. Direğin üstünde ilerlemeyi başaramayan cup, denize!

Öğrenciler şapka takardı o zaman. Sevmezmiş gibi yapar; aslında bayılırlardı şapkaya. Kızlarda siperliğini gözlerinin üstüne indirmeler mi, şapkayı iyice geriye atıp Hollywood yıldızları gibi poz vermeler mi, ne ararsan vardı. Erkek öğrencilerde bir ciddiyet. Askere alınmış gibi olurdun ortaokula başlayınca. İlkokulu bitirmiş bacak kadar çocuklara öyle bir ciddiyet verirdi ki şapka, onu başlarına geçirmeye hak kazandıkları anda üç beş yaş büyürlerdi. Devletin polisi, devletin askeri, devletin öğrencisi… Devletin bir şeyi olurdun.

Okuldan çıkıp Ayvalık’a doğru yürürken ne konuşurlardı? Aralarında “aşk” sözcüğü geçmiş midir? Hiç sanmıyor. Öpüşmenin kendisi değil, düşünülmesi bile çok ayıptı. El ele tutuşurlardı en çok. Avuçları yanar, yürekleri avuçlarında atardı o zamanlarda da. Gelecekle ilgili hayaller kurmaktan geri kalmazlardı ama. Sonraları çok dalga geçilen “pembe boyalı, yeşil panjurlu ev” hayalini ilk kez kuranlar onlardı. Niye olmasındı? Pembe boyalı küçücük bir evin hayalini kurmak, resmini yapmaktan bile daha kolaydı. Farkında değillerdir herhalde; ama bu hayale gülenler, yalnız hayal edilen evi değil, hayalleri de yok ettiler.

Ferit’in bakışları bunlar; nasıl tanımaz? Ona mı bakıyor? Dayanmaz ki ihtiyar kalbi bu heyecana. Evet, bakıyor, ona doğru yürüyor, yaklaşıyor. Yanındaki Nazlı mı? Nerden tanıyor Nazlı’yı?

“Babaanne,” diyor Nazlı. “Gelemem demişti; ama bak gelmiş. Oğulcan’la tanıştırayım seni.”

“Oğulcan mı? Ben Ferit diye tahmin etmiştim adını.”

“Ay, saçmalama babaanne.” diyor Nazlı.

El ele tutuşmuşlar. İkisi birden gülüyor babaannenin söylediğine.

“Ferit ha! Uçmuşsun sen babaanne. Ferit de nerden çıktı?”

Bilmez ki! Ferit de nereden çıktı hakikaten?

 
sayfa başına dön
 
SEN ÂFET, BEN DAHA ÂFET

1. Görüntü:
Bikininin alt parçalarını da üst parçalarını da incecik ipler tutuyor. Bunlardan birinin kopuvermesini umarak ona bakan erkek kalabalığının içinden, yürek hoplatan, kalp çarptıran, tansiyon yükselten biri olarak geçip gidiyor. Adını henüz bilmiyoruz. Yanında kendisinden en az on yaş büyük olduğu belli bir kadın var. Akrabası da olabilir, arkadaşı da. Erkeklerin başları da, onların bakışlarını izleyen kadınların başları da tenis maçı izleyicisinin aynı anda aynı yöne dönen başları gibi izliyor onları. Geçerken bikinisinin herhangi bir noktasına takılan bakışları, bir çengele geçirmiş gibi arkasından sürükleyerek götürüyor. Eğer bakışların her biri birer misina olsa birbirine dolanmadan, karışmadan ona ulaşacak; o da ardı sıra, zokayı yutmuş bir balık ordusunu sürükleyerek çekip götürecek. Geçtiği çizgi üzerindeki bütün başları kendine çevirte çevirte ilerliyor. Otelin merdivenlerine yöneliyor ve arkasından sürüklediği, giderek ağırlaşan bakış yükü yüzünden her bir adımda salınarak çıkıyor merdivenleri. Buraları hiç yadırgamayan, alışık adımlarından anlıyoruz ki dışarıdan gelip plajdan yararlananlardan değil, bu beş yıldızlı otelin esaslı müşterilerinden biri o.

2. Görüntü:
Aynı ikiliyi otelin barında görüyoruz. Vakit, akşam. Duşlar alınmış, saçlar biçimlendirilmiş. Makyajlar mükemmel.
-Rüya’cığım, diyorum bak: Delilik bu senin düşündüğün. Hiçbir koca kabul etmez bunu.
-Niye şeker? Ben dürüst davranıyorum. Bunu anlaması gerek.
-Anlamaz. Diyorum işte. Asla… Asla anlamaz.
Adının Rüya olduğunu öğrendiğimiz genç kadın, az önce bakışları toplayıp peşi sıra sürükleyenden başkası değil. Şimdi deminki ilgi yok; çünkü bar tenha henüz. Yoksa bakışların onda odaklanmasının biricik nedeni çıplaklığı değil; her an hayranlıkla bakılacak kadar albenili bir kadın Rüya.
-Hissediyorum Esma. Her an aldatabilirim onu. Bunun olmasını beklemek daha kötü, öyle değil mi? Ben ona olmadan haber vereceğim. Daha ne istiyor?
-Yani sen diyorsun ki Burak’ın karşısına geçeceksin ve ona, ‘Bak kocacığım, ben yakında seni aldatacağım. İçime doğuyor. Buna göre önlemini al.’ diyeceksin.
-Aynen öyle.
-Burak’ın da sana ne demesini bekliyorsun? ‘Tabii karıcığım. Mademki dürüst davranıp haber verdin, istediğini yapabilirsin.’
-Aynen öyle.
-Peki bunları ne zaman söylemeyi düşünüyorsun?
-Hemen bu gece desem?
-Peki, şu anda nerede Burak?
-Ayvalık’a indi. İstanbul’dan gelen biriyle görüşecekmiş.
-Bir soru daha: Var mı öyle biri?
-Öyle biri? Yani Burak’ı kiminle aldatacağımı soruyorsun. Hayır, henüz yok; ama yakında olacak.
-Yakında olacak mı? Doğru mu duyuyorum? Gönlünün kaydığı herhangi biri yok; ama sen ne olur ne olmaz diye, kocana onu aldatabileceğini söyleyeceksin.
-Aldatabileceğimi değil, aldatacağımı.
-Eminsin, kararlısın, gönlüne göre birini bulacaksın.
-Ay, gönül deyip durma! İçime fenalıklar geldi. Yok gönlümün kaydığı, yok gönlüme göre… Gönülden söz eden kim? Ben gönlüme göre değil, bedenimin isteklerine göre yönlendireceğim kendimi. Son kararım bu. Bu beden benim ülkem; bu ülkede at koşturma hakkı da benim seçtiğim süvarinin olacak.
-Hiç anlamadım vallahi. Sen evli bir kadınsın. Aslan gibi kocan var. Bu aldatmak lafları tuhaf kaçmıyor mu biraz?
-Aman Esma, ninem gibi konuşma Allah aşkına!
-Hayır, ortada herhangi biri de yok ki! Ben hiçbir şey anlayamıyorum doğrusu.
-O zaman işini kolaylaştırayım. Aldatmak dediğim şey,düpedüz ihanet. Başkasıyla birlikte olmak yani. Anladın mı şimdi? Süsleyip püslemeye gerek yok. Başkasıyla yatacağım. Hem de yakında, çok yakında.

3. Görüntü:
Kara yağız bir delikanlı otelin girişindeki döner kapıda beliriyor. Bu beş yıldızlı otelin müşterisi olmadığı, ürkek bakışlarından, çekingen adımlarından, kılık kıyafetinden belli. Örtmeye çalıştığı bir acemilik içinde. Üstünde “Reception” yazan yere usul usul yaklaşıyor ve Tamer Bey’i soruyor. “Tamer Bey şu anda meşgul.” cevabını alıyor; ama geri çekilmiyor hemen. “Bu saatte gelmemi kendisi istedi. Haber verir misiniz lütfen.” diyor. “Lütfen”i bastırarak söylüyor. Tamer Bey’i görmekte kararlı olduğu belli. Resepsiyondaki kız, bir küçük not kâğıdı çekiyor önüne ve başını kaldırmadan soruyor: “Tamer Bey’i kim arıyor?” “Ben,” diyecekken duraksıyor ve adını söylüyor delikanlı. Adı Zafer. “Bana bir ödeme yapacaktı da…” diye neredeyse kekeliyor. “Bekleyeceksiniz o zaman.” deyip karşıdaki koltukları gösteriyor kız ve öteki tarafa, sıradaki müşteri adayına dönüyor.
Zafer, kızın gösterdiği koltuklara doğru yürürken Rüya ve Esma’ya teğet geçiyor. Onlar da akşam yemeğine hazırlanmak için odalarına gitmek üzere bardan çıkmış, asansöre yönelmiş durumdalar. Asansörün düğmesine basarken Rüya dönüp Zafer’e bakıyor. Asansöre binmekten vazgeçtiğini anlıyoruz; çünkü Zafer’e doğru yürürken, yüzünde hınzır bir gülümseme beliriyor ve Esma’ya eliyle, “Gelsene.” diye bir işaret çakıyor.

4. Görüntü:
Yeniden bardayız. İki kadın Zafer’i ortalarına alıp bar taburelerine tünemişler.
-Demek açık öğretimde okuyorsun, diyor Rüya. Nasıl oluyor? Devam mecburiyeti yok. Sınavlara giriyorsun sadece.
Zafer başıyla onaylıyor. Daha iyi bir yerde okuyamadığı için mahcup. Sınavlara hazırlanırken babasını kaybettiğini anlatıyor. Bu, çok kötü etkilemiş onu; yoksa daha iyi bir okul kazanabilirmiş. Lisedeyken sürekli takdir, teşekkür getiren bir öğrenciymiş çünkü.
Lise konusu açılınca Rüya da Esma’yı tanıtıyor. Esma, ablasının liseden arkadaşı; ama Rüya, ablanın elinden kapmış Esma’yı. Şimdi ikisi çok iyi iki dost, sırdaş, arkadaş…
Sonra sıra Zafer’in bu otelde ne aradığına geliyor.
-Karpuz getirmiştim, diyor Zafer yaptığı işten biraz sıkılarak. Sonra da açıklamak gereğini duyuyor: “Babam ölünce onun traktörüyle böyle ufak tefek işler alıyorum. Geçinmek için değil, oyalanayım diye.” Sonra babasının, o zamana kadar erkek çocukları yaşamayan bir ailenin oğlu olduğu ve birçok abladan sonra doğduğu için Yaşar adını taşıdığını; ama yine de yaşamadığını, genç sayılabilecek bir yaşta çekip gittiğini söylüyor. Zeytin arasında çift sürerken devrilen traktörün altında kalarak, yani çok acı çekerek öldüğünü anlatıyor.
Kadınların, burada ne aradığı sorusunun yanıtını hâlâ beklediklerini anımsatan bakışlarla baktıklarını görünce ekliyor:
-Tamer Bey’i bekliyordum. Parayı ondan alacakmışım.

5. Görüntü:
Gece yarısına yakın bir saatte otelin 3. kat koridorunda Rüya’nın sesi yankılanıyor. Ne söylediği anlaşılmıyor; ama gözyaşlarına bulanmış bir ses bu. Az sonra odanın kapısı açılıyor ve sabahlığını sırtına geçirmeye çalışarak kendini dışarı atıyor Rüya. Kapı, çarpılarak kapatılıyor arkasından. Sabahlığının kuşağını ağlayarak bağlıyor, alt kata iniyor. Nereye gideceğini bilen adımlarla ilerliyor ve bir kapının önünde duruyor. Önce hafifçe vuruyor kapıyı, açılmayınca daha hızlı, sonra daha da hızlı vuruyor; yine açılmayınca ağlayarak yumruklamaya başlıyor.
-Açsana şu kapıyı Esma! Sen de mi istemiyorsun beni? Burak karılıktan attı, sen de arkadaşlıktan mı çıkardın? Bir de sen döv bari.
Yumrukladığı kapı sonunda açılıyor. Üstüne alelacele geçirdiği geceliğiyle Esma görünüyor ve Rüya’nın içeri girmesini engelleyecek biçimde dikiliyor kapıda. Onu kenara çekilmeye zorlayıp içeri girmeye kalkışacakken Rüya, Esma’nın arkasında yarı çıplak vücuduyla kara yağız biri beliriyor: Zafer.

 
     
sayfa başına dön
 

ESKİMEYEN

“İş değil be kardeş, üç tanesi, dört tanesi bir milyona gidiyor. Bizimki de şans işte. Bu karpuz işini bu yıl aldık, patladı elimizde. Tarladan yükleyip getirmeye değmiyor. Hayvanın tarlaya gitmesi gelmesi dünya para.”

Bir yandan söylenirken bir yandan da seçme işini ona bırakmış olan müşterisine karpuz seçiyor. Yazlıkçılardan biri. Artık beğenmiyorlar Sarmısak’ı. Ayvalık’ın içindeki viran Rum evlerini alıp kucak dolusu para harcıyorlar; aylarca, kimi zaman yıllarca uğraşıyorlar. Gelip gitmeler, İstanbul’dan Ankara’dan mimarlar, ustalar getirmeler… Ne için? En çok iki ay oturacakları bir ev için. Bazıları hevesini alıncaya kadar, bir iki yıl üst üste geliyor, sonra pencereleri sımsıkı kapatıp kapıya kilit üstüne kilit vurup gidiyor. Bir daha ara ki bulasın. Bazıları da her yaz geliyor; ama on beş gün kalıyor. “On beş gün için mi harcadınız onca parayı a kıt akıllılar?” diyesi geliyor; ama tutuyor kendini. Onun aklını, karısı, çocukları bile beğenmezken kendini bu büyük şehirlerde yaşamış, oralardan kalkıp gelmiş insanlardan daha akıllı sanmak, ahmaklığın ta kendisi değil midir acaba? Vardır bir bildikleri ki öyle yapıyorlar. On beş gün mon beş gün… Demek kurtarıyor. Yoksa sokakta mı buluyor bunlar parayı? Niye viran bir Rum evine döküp saçsınlar?

Karpuzları teker teker yokladı, tarttı elleriyle, şaplakladı, fiskeledi, gösterilebilecek bütün numaraları gösterip en iyilerini onun için seçtiğine inandırdı müşteriyi. Bu mevsimde kötü karpuz olmaz ki zaten! Bütün karpuzlar birbirinin aynı. Az irisi var, az ufağı; yuvarlağı top gibi olanlar, yumurta gibi olanlar; toprakta yatan yerleri az beyaz olanlar, çok beyaz olanlar… O kadar! Ne fark olacak aynı tarladan kesilmiş bir karpuzla başka bir karpuz arasında. Adam akşam yemeği için soğutup yiyince, “Vay be!” diyecek. “İhtiyar karpuzcu uğraştı biraz; ama en iyilerini de seçmiş hakikaten.” Bedavadan bir “Aferin!” kazanacak olmanın ön sevinciyle üç karpuzu da aynı anlamsız işlemlerden geçirdi. Hatta abarttı biraz. Kulağına götürüp dinledi birini. Karpuz, “Abi, ayıp bu yaptığın! Nedir yani? Ne söylememi bekliyorsun ki dinliyorsun?” deyiverecek diye düşündü bir ara, güldü.

İşe yaradı ama. Üç tane alacak adam beş tane aldı; iki milyon verdi, üstünü bıraktı. Biraz ağlaşmanın kime ne zararı var? Lafa acındırmayla girmenin ödülleri bunlar. Ayvalık’ın fiyatları, dışarıdan gelenlere göre pek ucuz kalıyor. Onlara ucuz geldiği için Ayvalıklı normalde ödeyeceğinin iki üç katını ödüyor; ama ne gam! Ayvalıklı da biliyor ki bunların konması göçmesi topu topu iki ay. İki ay sonra yine kendi kendilerine kalacaklar. Bu dışardan gelenlerden kiminin eli pek bir bol. Bazen malın kendisine verdikleri kadar parayı bahşiş olarak bırakıyorlar. Haklılar tabii. Karpuzu bu fiyata mı yerlerdi evlerinde olsalar? Onlar da biliyorlar. O yüzden bakmıyorlar üçe beşe. Kimi de bulmuş da bunalmış! Bir pazarlık bir pazarlık! Üç kuruşun hesabını yaptığına bakarsan evinde de -neresiyse orası, Ankara, İstanbul, İzmir?- acından ölüyor sanırsın. Oysa öyle olsa sahil kasabasıdır diye Ayvalık’ta işi ne? Gider memleketine, kışlık bulguru, tarhanayı düzer oradan. Öyle ya, ne işi var sayfiye yerlerinde?

Bir iki haftaya kadar içleri geçmeye başlar yavaştan. Karpuzların. En iyi mevsimleri şimdi. Rast gele al kasadan, ver adamın kucağına. Hepsi birbirinden güzel, hepsi kurabiye. Yine de ne kadar uğraştığını müşterinin görmesi için elinden geleni yapıyor. O nerden bilecek karpuzların hiçbirinin ötekinden farkı olmadığını? Yeni müşteriye bir kez daha, baştan başlıyor anlatmaya:
“Yem ister bu hayvan, aç duracak değil ya. Çalıştıkça daha çok yem ister. Allah’tan evdeki boğazlar azaldı. Çocuklar evlendi gitti. Kaldık bizimkiyle Köroğlu Ayvaz.”

Bu seferki kadın. Hiç ilgilenmiş görünmedi. Verdi iki milyonunu, etti teşekkürünü, girdi, kapattı kapısını. Bir şeyler de söyledi sanki; ama tam anlamadı. Belki kendi kendine söyleniyordu, kim bilir?

Onunki de söylenir boyuna. Söylenirken bile yüksek sesle başlar, fısıldayarak bitirir sözünü. Fısıldamıyormuşmuş. Yaşlılıktan kulakları duymadığı için, ona öyle geliyormuş. Yaşlılıktansa başlarken bağıra bağıra konuştuğunu nasıl duyuyor peki? Öyle yapıyor. Başlarken bağıra bağıra başlıyor, sonra eski radyoların sesi gibi yavaş yavaş kısılıyor sesi. O da bütün konuşmalarının başını anlıyor, sonunu anlamıyor. Anlamıyor da değil. Duysa anlayacak. Duymuyor ki anlasın. Hoş, ne anlatacak? Yıllardır bildiği şeyler. Kim kime ne demiş de kimin karısı, kimin kocası ne yapmış. Bilerek yapıyor. Onu, sağır olduğuna inandırmaya çalışıyor. Yok öyle bir şey. Normal bir sesle konuşsa her söylediğini duyacak. Bilerek alçaltıyor sesini. Fısıldar gibi konuşuyor; duyamasın, sağır olduğuna inansın diye.

Sinir olunmaz mı böyle her lafı kendi kendine konuşur gibi bitirmesine? Olunur. Ne geçecek eline onu sağır olduğuna inandıracak da? De ki sağırdır, boşanacak mı ondan? Yok. Öyleyse ne uğraşırsın be kadın?

Buna da şükür! Nafiye ondan da şanssız ya! O, kadın olsa bir dakika bile dayanamaz. Adam deli. Resmen deli. Tamam, öyle zincirlik deli değil; ama iyice uçuk, gelgit akıllı. Bir bakarsın bir muhabbet açmış, güzel güzel konuşur; bir bakarsın dönmüş kıçını sana, yıldızları sayar.

Akşam, yedikten sonra, Macaron’a çıkar bazen, camlı kahveye oturur. Ne zaman gitse adam orada. Demek her gece kahveye çıkar o. İyi de Nafiye’ciğin kimi kimsesi yok ki! Günah değil mi kadıncağızı evde bir başına bırakmak? Herkesin, kocası, çoluk çocuğu etrafındayken Nafiye’cik yalnız. Bazen deniz kıyısına iner, Apo’nun yerine, çoğu zaman o da orada. Eskiden arabacılar dururdu, şimdi Sarmısak’a giden dolmuşlar gün boyu egzoz gazına boğarlar sokağı, o da yetmez, durmadan da çığırırlar: “Sarımsaklı’ya, Hadi! Kalkıyor! Sarımsaklı’ya bir iki!” Eskiden “Sarmısak” derlerdi; yalnız sarmısağı değil, her türlü sebzesi pek lezzetli olduğu için. Şimdi tutturmuşlar bir “Sarımsaklı”, her yerlere de yazmışlar “Sarımsaklı” diye. Doğrusu onun dediğidir. Öyle bildi, öyle öğrendi o. Orası da ayrı bir şehir oldu. Gitmez her zaman. Ne işi olacak Sarmısak’da? En son, küçük damadın içinden gelmiş, aldı onları da, öyle bir dolaştırdı. Şaştı kaldı. Karısı şaşmadı hiç, onun gitmediği, bilmediği yer yok. Kadınlarla toplaşır giderler, bir hafta Çamlık’a, öbür hafta Yüz Elli Evler’e.

Bir de büyük dükkân açıldı, şu market dediklerinden, pek kalabalık. İyi oluyor canım. Gündüzleri gürültülü de geceleri iyi oluyor. Atarsın sandalyeni dışarı, gelene gidene bakarsın. Nafiye’ninki gibi değil ama. O, her yere yetişir. İnsan gider bir yerde oturur, oradan kalkar evine gider, değil mi? Yok, Mustafa öyle yapmaz. Bir gecede ne kadar kahve varsa hepsini dolaşır. Ayvalıkgücü’nün oraya oturmadan gitmez evine. İlle orada da oturacak, bir çay da orada içecek. Her yerde bir çay. Onca çayı içip de nasıl uyur geceleri. İkinci bardağı içse uyuyamaz o. Kahveye de öyle her gece her gece çıkmaz. Nafiye karısı olsaydı hiç çıkmazdı. Başını dayardı onun omzuna, kokusunu içine çekerek uyuklardı öyle. Televizyonu bile açmazdı. Nafiye yanında olsa başka şeye ihtiyacı olmazdı ki! O da kocadı artık. Yok canım, Nafiye kocamaz. Başka bir soydan o, yüksek bir soydan. Kocasa da evdeki cadaloz gibi olmaz. Evdekinin kızları oğulları, gelinleri damatları var; kızdan da torun sahibi; ama yine aklı gezmekte. Ne gece durur evde ne gündüz. Adamı kapıdan gönderip kendi bacadan kaçan karı soyundan o. Nafiye’nin tırnağı olamaz. Böyle bir gezenti karısı olan, her daim kahvede olsa hakkıdır; ama hal böyleyken her gece çıkmaz kahveye o. Kışın daha sık tabii; ama yazın o kadar sık çıkmaz. Kışın iştir. İnsan insanı kahvede bulur. Kapılar kapalıdır kışın, pencereler örtülü; arabaya, arabacıya ihtiyacı olan, gitmez ki ayağına arabacının. İlk gördüğü kim ise ona verir işi. Yazın başka. Kapılar açılır, pencereler… Evler açılır. Evlerin içi, dışına döner. Herkes herkesi her yerde görür. Zeytin yok yazın, tayfa çekmek yok zeytin tarlasına. O yüzden karpuzculuğa kadar düşer böyle. Karpuz da kendi tarlasının karpuzu. Ortakçı girmiş, mahsulü almış gibi konuştu demin adama; aslı yok. Nafiye’ye talip olduğunda bir kuru canından başka şeyi yoktu, orası doğru. Ama şimdi… Çok şükür! 90 ağaç zeytini var, başını soktuğu bir evi. Öyle düğünsüz derneksiz evlenen olmadı çocuklarından. Hepsini o evlendirdi. Çeyiziyle çimeniyle, teliyle duvağıyla gelin etti kızlarını; oğullarını meslek sahibi etti, taktı kollarına altın bilezikleri öyle evlendirdi. Bir de karpuzun geldiği bu tarla var. Bazen acur, salatalık; bazen domates biber eker ya, çoğu zaman karpuza ayırır o tarlayı. Karpuzun para etmediği doğru ama! Bak, orada hiç yalanı yok. Zaten yerli karpuz çıkıncaya kadar, Adana karpuzu doyuruyor piyasayı. Yerli karpuz çıkınca da karpuz kabuğu denize değil, karpuzun kendisi çöplüğe düşmüş oluyor.

Kızlardan biri gurbette. Öbür çocuklarının hepsi Ayvalık’ta. Kimi uzak, kimi yakın. En uzağı Armutçuk’ta oturur. Hatun, canı her istediğinde ona gidemez belki. Tamam; ama ötekilerin evleri hep yakın yakın. Birer sokak, ikişer sokak arayla otururlar. Her gece birinde kadın. Ne kızlarını bırakır dolaşılmadık ne komşularını. Birinden çıkıp ötekine girer, hepsini gezer. Nafiye öyle mi ya? Bir abisi vardı, öldü. Anası babası çoktan rahmetli oldular, kemikleri bile kalmadı. Bir kızkardeşi vardı, o da evlendi, gurbete gitti; ne gelir ne arar.Çocuğu da yok Nafiye’nin. Hiç olmadı. Adamdadır kabahat. Yoksa Nafiye gül gibi kızdı. Kaç yaşına geldi hâlâ öyle. Taş gibi. O sümsüğün hükmü ne ki çocuğu olsun!

Mustafa gündüz sokaklarda dolanır, kâh çarşıda esnafla gevezelik eder, kâh sahilde turist kızlarla göz banyosu yaptırır gözlerine; gece de kahve kahve gezer. Nafiye’cik kırar dizini, oturur evceğizinde. Yaz günü, gün ikindiye döndü mü çıkar kapı önüne, evin eşiğine bir kilim yayar, orada oturur. Her gün bu saatlerde… Sokağa gölge düşer düşmez. Sıcaktır evler. Bütün gün güneşte pişer, akşama doğru kusar güneşten içtiğini. Gece de oturulmaz içerlerde. Mustafa aşağıda, sahilde o kahveden bu kahveye dolanırken Nafiye burada, evcağızının önünde oturur. Hiç de boş durmaz, elinde ya bir tığ, ya bir şiş, boyuna dürtükleyip durur bir şeyleri. Onun o uğursuzu, kim bilir daha kaç kahve dolaşacak, saat kaçta gelecek?

Yolu kendiliğinden geçmezse o, bu sokaktan geçirmesini bilir. Gece de gündüz de. Öyle selamsız sabahsız yürüyüp gitmek ağırına gider hep. İyi geceler, iyi akşamlar dilenmeden… Hiç olur mu? Yabancı gibi… Ayıp bir kere! Kuru kuru selam vermek de tuhaftır gerçi. Sokakta başka kimse yok, Nafiye’nin kocası kahvede, az önce yanından kalkılıp yürünmüş; yine de öyle yabancı gibi, adını bile söylemeden, herkese söylenir gibi, bir “İyi akşamlar” ya da “hayırlı geceler”… Adını söylemek isterdi oysa. Yüzüne karşı. Hiç olmazsa bir kere. “Nasılsın Nafiye Hanım?” demek isterdi. Hatta gençmişler, hiç yaşlanmamışlar gibi, yarın akşam annesi onu istemeye gidecekmiş gibi, “Nasılsın Nafiye?” demek isterdi. “Mutlu musun bu adamla? Üzüyor mu seni? Hep yalnız bırakıyor. Tek başına dolaşıyor orda burada. Sıkılıyor musun?” Olmaz. “Sana ne!” denir. Doğrudur, ona ne! Ele göre hele, geçmişi bilmeyene göre, onu ilgilendiren bir şey yok; bir yabancı o.

Her şey unutulmuş gibi mi olsun peki? Hiç sevdalanmamış sanki Nafiye’ye. Nasıl olabilir? Babası sırf evi var diye o yarı deliye vermeseydi, evinin kadını, çocuklarının anası oydu şimdi. Babasının tamah ettiği ev de bu ev işte. Kümesten az büyük. Babadan dededen kalan parayı içki sofralarında yemeseydi de bir ev bıraksaydı kızına. Bir ev uğruna kıydı kızına, yazık etti güzel Nafiye’ciğe.

Daha askere gitmeden gözüne kestirmişti onu. Mahalleden tanıyordu, kapıda pencerede görüp sevmişti. Aynı okula gitmişlerdi; ayrı ayrı zamanlarda tabii. Dört - beş yaş var aralarında çünkü. Nafiye küçüktür. Hatırlar mı acaba? Nafiye için o, “bir zamanlar kendisini isteyen adam”. Belki hatırlamaz bile. Güzel kızdı çok. Kim bilir onun gibi nicesi istedi de armudun iyisi gibi, bu ayıya düştü düşe düşe.

Askerden döndükten sonra ilk iş, anacığını gönderdi istemeye. Askerdeyken hep hayal ederdi bunları. Döner dönmez isteyecekti Nafiye’yi. Evlendikten sonra, yanında Nafiye olduktan sonra, ekmeğini taştan çıkarırdı. Şimdikiyle bile çıkardı. Ya Nafiye olsaydı karısı, tutsaydı elinden; burada ekmek yoksa ver elini İstanbul, ver elini Almanya. Çok kolaydı o zamanlar Almanya’ya gitmek. Her isteyen giderdi. Nafiye’yi vermediler, hayatının keyfi kaçtı, düşünmedi bir daha Almanya’yı malmanyayı.

Karısı Nafiye olsaydı her şey başka türlü olurdu. Onunki kocadıkça huysuzlaştı. Nafiye’ciğin ağzı var, dili yok. O deli herifi çektiğine göre. Başka ne ölçü ister? Kendi karısı geçinebilir miydi Mustafa’yla? Üç ayda verirdi pasaportunu eline. Bak, Nafiye kaç yıldır gıkını çıkarmadan oturur o deliyle. Deli değilse de hafif adam, akıldan yana hafif.

Anacığını gönderdiğinde öyle demiş Nafiye’nin babası. İki sene sonra da öldü zaten. Kızının bu adamla hep küs gibi yaşadığını görmedi. Çoluk çocuğa karışamadığını, mutlu olamadığını. Bir gün bile kocasıyla el ele, kol kola deniz kıyısına gitmediğini, goncayken solan bir gül gibi olduğunu… Keşke görseydi de kızına neler ettiğini anlasaydı tarlaları, zeytinlikleri içki sofralarında ona buna bağışlayıp çocuklarını beş parasız komadan önce, öbür tarafa göçmeden önce kızına neler ettiğini keşke görseydi. “Nesine güvenir ki kız istemeye kalkar oğlun?” demiş. “Ev desen, başını sokacak bir evi yok. İş desen, evine ekmek getirecek bir işi yok.” O zaman evi, işi olmayana kız vermezlerdi. O da vermedi Nafiye’yi. Sonra kalktı, evi var diye, bu dümbüğe verdi. Evi olsa ne olacak? Kendi adam olsun. İnsan kıymeti bilsin, Nafiye gibisi kolay mı bulunur, Nafiye’nin kıymetini bilsin önce.

Bir evin kapısında dikilmiş çocuğu görünce çekti beygirin yularını, “Pssst!” etti, dudaklarını şaklattı, durdurdu hayvanı. Çocuğun dimdik bakan öfkeli gözlerini o zaman gördü; çocukla göz göze geldiğinde.

“Yeter be dede,” dedi çocuk. “Daha kaç defa geçeceksin buradan? Kimsenin karpuz aldığı yok, görmüyor musun? Zaten sokak daracık. Sen dönüp durdukça babam arabayı sokamıyor sokağa.”

Sokağın öbür başında, ona yol açmak için, geri geri giden 35 plakalı otomobili o zaman gördü. Dönüp dönüp geçiyormuş. Ne olmuş geçmişse? Sokak bu! Herkes geçer. Hesap mı verecek iki defa geçti diye?

“Yazlıkçı bunlar,” dedi kendi kendine. “Ne anlarlar karpuzdan? Karpuzdan da anlamazlar, sevdadan da.”

 
sayfa başına dön
 

ESKİ AŞKI KURTARMAK

“Ben niye öldürmüyorum ki bu kadını?” dedi içinden. “Çok kolay olur. Tereyağından kıl çeker gibi. Kendisi bile anlamaz. Gözünü açar bu dünyada, kapar öbür dünyada.”
Zaten zorlukla soluk alıyor, bir yastığı on saniye bastırsa yüzüne, tamam. Yastığa bile gerek yok, eliyle kapasa ağzını, yeter. Yine de geceyi beklemek mi daha iyi olur acaba? Uyumasını. Uyurken çok daha kolay. “Uykusunda öldü.” olur. Özenir bile komşular. Konuşurlar aralarında: “Allahın sevdiği kuluymuş; bak, acı çektirmedi, uyurken alıverdi yanına.”
Hiç susmuyor. Bu kadar mı konuşur insan?! Kimsenin dinleyip dinlemediğine falan aldırmıyor. Sırf öfke! Yaşlanmayı sindiremiyor içine. Kocası olmakla o mu kocattı onu? Herkes ihtiyarlıyor, herkes ölecek bir gün. Herkes ölecek; öyle ya! Ha bugün, ha üç gün sonra; ne fark eder?
Baktı karısına; yine kızgın, yine öfkeli; gözlerini patlata patlata, yeri göğü inlete inlete soruyor:
“Tutardım zeytin çuvalını iki kulağından, yallah traktörün üstüne.Tek başıma. Ben değil miydim o? Bendim. Nerede şimdi?”
“Geçti onlar, geçti.” dedi başını öbür yana çevirerek. Kulaklarının iyice ağır işittiğini bildiği halde, içinden söylemeye yakın, fısıltı sesiyle söyledi. Duymaz duymaz, en olmadık şeyi duyacağı tutar. Kışlatmamak lazım üstüne. Açtı mı çenesini susmak bilmez. Yavaş konuşmayı da beceremiyor artık. Kulakları ağırlaştıkça sesi yükseldi. Eskiden böyle değildi. Değildi herhalde. Güzel ve alımlıymış; öyle anlatır. Sesi de güzel miydi? Şarkılar, türküler söylediğini anımsıyor sanki hayal meyal. Herhalde söylediği gibiydi, erkek gibi yani. Değme erkeğin yapamayacağı işi bir başına yaptığını o kadar çok söyledi ki bunları anımsıyor mu, karısından duya duya ezberledi mi, çıkaramıyor artık. Zeytin çuvalını tuttuğu gibi atarmış traktörün üstüne. Pamuk tarlasında iki erkeğin bir günde çapalayacağı yeri, gün ikindiye varmadan çapalar bitirirmiş. İncecik dallarına çıkarmış zeytinlerin, en usta sırıkçının yapamadığını o yaparmış. Öyleyse de o günlerdeki ceylan gibi kız nerde, şimdiki makineli tüfek çeneli sağır sultan nerde? Aynı kalmıyor ki insan! Değişen yalnız o mu? Herkes değişiyor, herkes yaşlanıyor. Durmadan kendisine acınacağına kocasına baksın bir de. Bir zamanlar, “Hadi!” deyince, her şeyi göze aldığı, peşine takılıp gitttiği o sırım gibi delikanlıya ne oldu? Bu şimdiki, içinin yükünü hafifletmek için fısır fısır konuşmaktan başka çaresi kalmamış adam deseydi o “Hadi!”yi, her şeyi bırakıp peşinden gider miydi acaba? Öyle anlatırdı yakın zamana kadar: “Ölümse de birlikte, yaşamsa da.” deyip aşkından uçarak peşine takılmış. O delikanlıdan kala kala bu sünepe herif kaldı işte geriye. Onun ceylan gibi bir kız olduğu zamanlarda bu gariban da aslan gibi bir erkekti. Bir de şimdiki hallerine bak. Durmadan ve bağıra bağıra konuşan bir kadın; karşısında, ruhsuzmuş gibi, aptalmış gibi boyun eğen, gıkını bile çıkaramayan bir adam.

Kendisi duymaz ya, bağırdıkça bağırır. Sokaktan geçenler, konuşma bilmez bunu, kavga sanır. Tutup kolundan, içeri, mutfağa götürmek istedi de geçen gün, “Ne çekiştirirsin? Nereye sürüklersin beni?” diye öyle bir esti savurdu ki öldürüyor sanacaklar diye korkup bıraktı yakasını. Aman, ne hali varsa görsün; bağırsın dursun öyle. Karışmaz artık. Ne sanırlarsa sansınlar.
Onca sigaraya rağmen bu ses nasıl çıkıyor böyle, boru gibi, hayret! Sıtma görmemiş, dediklerinden. “Bırakacaksın, bırakmazsan ölürsün.” diyor doktor. O ne diyor? “Her kafaya bir duman lazım. Şart!”
Bağırsın, belki böylece anlar insanlar neler çektiğini. Söylemekle olmaz. “Beni konuşarak;hiç susmadan konuşarak ve hatta bağırarak öldürecek bu kadın. İmdat!” dese kim inanır. Kimse ölmemiş ya şimdiye kadar dinlemekten, kimse ölmez sanırlar. Oysa ölünür. İnanmayan gelip bir gün geçirsin bu kadınla, tek bir gün; bakalım ölmeyi mi daha çok isteyecekler, öldürmeyi mi?
Soluklanmak için durduğu anı fırsat bilip,
“Senin iyiliğin için.” diyor. Kaçtır diyor bunu; ama dinleyen kim?
Bir sussa, bir kulak verse kocasının ne dediğine, anlayacak onun rahatı için uğraştığını; ama nerde? Kulakları duymayana meram anlatmak zor. Bu kadar bağırdığı halde kendi sesini bile duymuyor.

Ona kötülük mü yapmak istiyor? Yok. İyilik yapmaya çalışıyor. Aşağıda gördü, deniz kenarında; iğdeli kahvenin orada. Ecnebi turistlerden birinde. Geldi eve, anlattı. Baston gibi; ama dört ayaklı. Dört ayrı yerden dayanıyorsun yere. O elindeyken kaymak yok, düşmek yok; hiçbir şey yok. Merak edip ilgileneceğini sanıyordu. Nasıl bir şey olduğunu soracağını, tarif etmesini, anlatmasını isteyeceğini sanıyordu. Hiç öyle olmadı. Sanki biri önceden onu uyarmış, “Kocan seni kandırmaya çalışacak, dikkatli ol, kanma.” demiş gibi; anlamayan, dinlemeyen, kaskatı bir duvar buldu karşısında.
“Benim bastonum var.” dedi kavga çıkarmaya hazır, dimdik bir sesle.
“Lahavle” çekti içinden; ama durmadı:
“Yahu, baston gibi; ama baston değil, diyorum sana.”
Açıklamalara kalkışmasına kalmadı. Söylemeyi düşündüğü sözlerin tümünü, ağzına tıkaç gibi tıkayacak soğuklukta bir sesle,
“Nedir?” dedi. “Baston değilse nedir?”
Soğukkanlılığı elden bırakmamaya, sakin sakin açıklamaya çalıştı adam:
“Hani bastonun ucu taşa maşa geldiğinde kayar ya, öyle bir tehlikesi yok, dört bacağı var. Dört bacağıyla basıyor yere. Anladın mı?”
“Anlamadım.” dedi sert, aksi; her zamanki huysuz kaynana sesiyle ve konuşmayı bitirdi, kavgayı başlattı. Bir saattir durup dinlenmeden konuşuyor. Yalnız konuşmuyor, bağırıyor, kavga ediyor. Karşısında onunla kavgaya tutuşan kimse olmadığının bile farkında değil. Kendi kendine kavga ediyor, kendisiyle kavga ediyor.

Tekerlekli sandalye teklifiyle geldiğinde de böyle olmuştu. Daha anlayıp dinlemeden başlamıştı bağırmaya. Sakat mıymış o? O kadar mı düşmüş elden ayaktan? Yoksa niyeti, onu bir an önce öbür tarafa postalamak mıymış? Oysa günlerce araştırmış soruşturmuş; SSK’nın öyle bir şeyi karşılayıp karşılamadığını öğrenmek için tabanları şişinceye kadar dolaşmıştı. Karşılarmış SSK.
Bu müjdeyi vermeye koşa koşa geldiği evinde yine bağırış çığırış, kavgalarla karşılanmıştı. Kendi kendine karar da vermişti o zaman sözde. Ne hali varsa görsündü. Bir daha onun için uğraşırsa iki olsundu. Yine durmadı içi. O dört ayaklı bastonu görünce, “Hah, işte bu!” dedi. “Tekerlekli sandalyeyi istemedi; ama buna bayılacak.” Bayılmadı. Bayılmak bir yana, bayıltıncaya kadar bağırdı, daha da bağıracak. Kim bilir ne zamana kadar? Yatıncaya kadar? Yok, yatakta da bağırır. Kalkınca da bağırır. Bağıracak yeni bir şey çıkıncaya kadar bağırır. Sonra yine bağırır. Bu sefer o yeni şey için.

Niye çırpınıyor bu kadar? Çünkü eve kapadı kendini. Sıcaklar bastı basalı kapıdan dışarı adımını atmadı. Yataktan koltuğa, koltuktan divana, divandan tekrar yatağa. Bu kadar hareketsiz olmak onun için çok kötü. Her gittiklerinde, “Hareket,” diyor sigortanın doktoru; yürüyüş öneriyor; ama nerde!
Bir de tembelleşti, o kadar olur. “Halim yok.” deyip yemek yapmayı da ona bırakıyor kaç zamandır. Suyu bile ayağına isteyecek yakında. Hareket yok; ye otur, ye yat; durmadan şişmanlıyor. Çıksın dolaşsın istiyor; kocası olarak sağlığını düşündüğünden. Suç mu bu? Koşturması hep onun için, onun iyiliği için. Sigortanın doktoru, “Kilo versin.” diyor her muayenede. Doktor öyle dedikçe inadına yiyor, inadına oturuyor evde, kapıdan kafasını bile uzatmıyor dışarı. Sıcakmış onu çarpan. Sıcaktan korkusundan çıkmazmış dışarı. Ne diye uğraşıp dururmuş bacaklarına çare bulmak için? Bacaklarıyla zoru yokmuş ki onun!

Bakarken bakarken sesini duymaz oldu. Sade açılıp kapanan bir ağız karşısındaki. Bir ara, evlenemeyecek gibi olduklarında canına kıymaya kalkmıştı da güç bela kurtarmışlardı. Hastanede hastabakıcıydı o zaman. Çok zaman geçti üstünden. Evlenmeleri niye tehlikeye girmişti, hatırlamıyor şimdi. Tam da onun şimdiki haline benzeyen cadı bir annesi vardı. Herhalde o bir aksilik çıkarmıştı. Mutlaka o çıkarmıştı; çünkü babası peygamber gibi adamdı. Ayrıntıları anımsamıyor; ama tentürdiyot içtiğini iyi anımsıyor. Onsuz yaşayacaksa ölmesinin daha iyi olduğuna karar vermiş; bu kararı verir vermez, vazgeçmekten korkarcasına en kuvvetli zehiri aranmaya koyulmuştu. Kuvvetli zehirleri bulamamıştı ama. Kilit altında tutuluyordu onlar. O da bula bula tentürdiyot bulmuştu ve onu içmişti. Oksijenli su gibi, amonyak gibi, tentürdiyot da hastanenin pansuman dolabında, herkesin kullanımına açık olurdu. Almış ve gözünü bile kırpmadan dikmişti kafasına. Midesini yıkadılar da kurtuldu; yoksa genç yaşta ölüp gidecekti. Bu kadın için. “Değer miydi?” diye hiç düşünmemişti şimdiye kadar; şimdi düşünüyor: “Değer miydi?”
Sesini duymamayı bir biçimde başardı, hiç olmazsa şimdilik. Ama kolları, ahtapot gibi sallanıyor. Ele geçirse kıskıvrak yakalayacak. Varmış ya öyle yılanlar, boğarak öldürürlermiş avlarını, onlar gibi işte. Sıkacak, boğacak, posasını çıkaracak, öldürecek… Gözleri fincan fincan açılmış, patlayıp oraya buraya saçılacak iki zehir torbası gibi. Boyun damarları şişmiş. Mor mor damarlar parmak kalınlığında. Yüzü pancar gibi. Bağırıyor, bağırdığını duymuyor; ama kocası da duymuyor artık. Ve ne rahatmış. Onun sesini duymamak, o bağırırken başka şeyler düşünebilmek ne büyük mutlulukmuş. Sevgi sözcükleri söylediğini hayal etmeye çalıştı. Çok zorladı kendini; ama olmadı, beceremedi. Bu gözlerle, bu yüzle, bu fışkıran, dizginlenemez öfkeyle nasıl bağdaşabilir sevgi sözcükleri?

Yoruldu söylenmekten; ama susmak aklına gelmiyor. Ne zaman susacak, nasıl susar? Hep mi bağıracak, hep böyle gözlerini aça aça. Sesini kısmak, kısmak da değil, kesmek, tümden durdurmak mümkün değil mi? Niye mümkün olmasın? Tam da böyle mor mor damarlarını parmak gibi şişirmişken… Gözlerini kocaman açmışken böyle… Yüzü kıpkırmızı. Bütün kanı beyninde toplanmış; bir iğne batırsan ortalığı kan gölüne döndürecek bir naylon torba sanki kafası.

Bir bilse aklından neler geçirdiğini! Susar mı?
Yarım yüzyıldır içtiği sigaralardan zorlukla nefes alırken. Zaten zor nefes alırken… Çok kolay olacak. Çok kolay olabilir. Çabucak halledilebilir.
Onunla yaşadıklarının içinde büyük bir aşk bulunduğuna inanamıyor. Şimdilik bu aşka ilişkin küçük küçük izler var gibi; ama yakında onlar da kalmayacak. Her şeyi silip süpüren, her şeyi acımasızca yok eden bir silindir oluyor bağırdıkça, bütün anıların üstünden geçen, tatlısı, acısı bütün anıları tuz buz eden bir silindir. En güçlü aşk anısı bile bunca bağırış çığırış karşısında çaresiz. Anılar yüksek sese karşı dayanıksız.
Her bir şeyleri çiğneyip yok etmesine engel olunmalı. Bir yerde durdurulmalı bu koca silindir. Geçmişten ne kalmışsa o kurtarılmalı.
Daha ne kadar süre böyle sessiz sinema gibi kalınabilir? Kulaklarındaki koruyucu perde bir süre sonra sonra kalkacak ve iyi biliyor; birden patlayacak o ses kulaklarında. Yeniden duymaya başlamadan bitirmeli işini. Bir daha duymak istemiyor o sesi. Artık hiç duymak istemiyor.
Kararlılıkla kalktı yerinden. O anda aklında, ne uğruna ölümü göze aldığı kadını öldürmek üzere olduğu düşüncesi vardı, ne başka bir şey. Yüzüne neyi bastıracağını düşündü yalnızca. Bir şey arandı, bir yastık, bir minder…

Ama ansızın bir şey oldu, hiç beklenmeyen bir şey: Kadın, kalkışındaki kararlılığı mı gördü, gözünü kan bürüdüğünü mü fark etti, ne olduysa değişti bir anda. Yine susmadı; ama farklı şeyler söylemeye başladı.
“Hatırlıyor musun,” dedi. “Üstüne yatacak yatağımız yoktu da amcanlardan bulup geldiğin kepeneğin üstünde yatmıştık aylarca.”
Adam vuruldu kaldı bu sözle. Hatırlamaz mı hiç? Tentürdiyot olayından sonra, midesi yıkanıp yaşama dönmüştü dönmesine; ancak benzer tersliklerle karşılaşma olasılığını tümden ortadan kaldıramadıklarını kısa sürede fark etmişlerdi. Yeni bir meseleden, galiba bu kez çeyiz meselesinden yine karışmıştı işler. Düğünün yapılıp yapılamayacağının iyice belirsizleştiği bir gün, “Hadi,” demişti. “Sen de benim seni sevdiğim kadar beni seviyorsan, gel benimle.” Yürekli kızdı. Hiç tereddüt etmedi. “Gelirim.” dedi ve geldi. Aylarca kaçak yaşadılar; kaçak ve sefil. Annesi, o aksi, o cadı annesi durumu kabul edip elini öptürmeye razı oluncaya kadar…
Ayvalık’ta gizlendikleri süre içinde, nerede kalacaklarını bilemediler. Annesinin bilmediği, aramayı, polis gönderip bastırmayı akıl edemeyeceği bir yer bulmak, Ayvalık içinde kalındığı sürece mümkün değildi. Büyük amcanın çiftliğine gitmek o zaman geldi aklına adamın. Tütün işçileri için kurulmuş çardaklar öylece duruyordu hâlâ. Tütünler kırılmış, dizilmiş, asılmış, kurutulmuştu çoktan. Tütün işçileri memleketlerine dönmüştü. Yağmurlar başlamadan askıda kalan son tütünü dama çekmeye çalışan birkaç işçiden başka kimsecikler kalmamıştı. İşte, kepeneğin üstünde yatmaları orada. Havalar soğumamıştı daha. Sonyazın şurup günleriydi, kavuşmanın, sarılıp sarmaşmanın altın günleri… Bir sevda, herkese karşı savunulabilecek kadar güçlü olduğu zaman, bir kepenek, hem yatak, hem yorgan olabilecek kadar büyük gelebilir iki kişiye.

Anımsıyordu işte. O yaşamıştı bunları, bu öldürmeyi düşündüğü kadınla yaşamıştı. Kaybolmamış demek ki anılar, bastırıldıkları yerde anımsanmayı bekliyorlarmış yalnızca. İçinden tam da o geçtiği halde gidip sarılamadı da karısına. Ne dediğinin bilincinde olmadan, karısını birdenbire o gürültücü canavar haline döndürebileceğini bile düşünmeden,
“Yarın,” dedi. “Yarın alıp geleyim o dört bacaklı bastonu.”

 
sayfa başına dön
 

ALACAKARANLIK ÖYKÜLERİ

MAHMUT’UN KOKUSU

Aynı yaştaymış; ama bakımsız olduğu için, şimdiki halinden daha büyük, daha yaşlı görünürmüş. Üç oğlu varmış. Arka arkaya doğurmuş üçünü de. Aralarında pek yaş farkı olmamasından belli. Büyüğü, okul çantasını köpeğiymiş gibi arkasından sürüklermiş hep. Ortancası silah süsü verdiği tahta parçasıyla, “Dışın… Dışın…” sesleri çıkararak, mahallenin çocuklarını önüne katıp kovalarmış. Küçüğü de ağabeylerinden ya birinin ya ötekinin peşine takılıp avaz avaz bağırarak donsuz koşar dururmuş. Kamyon şoförüymüş kocası. Kamyonun sahibi değil, sadece şoförüymüş yani. Odunluk, kömürlük olarak kullanılan; iç lastik, motor kapağı, madeni yağ, eski kriko, bijon vs. konan yarı bodrum katın üstünde, merdivenle çıkılan geniş bir kapı önü; aynı hole açılan iki odası olan bir evde otururlarmış. Kışları ortasına kocaman bir maşinga soba kurulan mutfak, sade mutfak olmakla kalmaz; hem yemek odası, hem oturma odası; hatta ara sıra yatak odası olarak ailenin bütün yükünü çekermiş.

Kocasının kamyonun sahibi değil, sadece şoförü olduğunu şuradan da biliyor ki daha sonra kocası tarafından “cehennemin dibi” diye nitelenecek yerlere iş aldığını söylemek için eve gelen, kaba hatlı, alnı derin oyuklar halinde kırışık, ensesi kara bir adam daha varmış. Malın sahibi, işte o, kamyona iş bulan, bulduğu işleri haber vermek için eve vakitli vakitsiz gelen adammış. Mahmut pek sevmezmiş mal sahibini. Mahmut diye bahsedilen kocası, mal diye sözü edilen de kamyonmuş.

Mahmut yapılı bir adammış. Mal sahibiyle aynı topraktan yoğrulma; ama onun gibi ezik, hep gizli şeyler anlatıyormuş gibi fısır fısır konuşan bir adam değil; daha kabadayı görünümlü, daha iri, hep yüksek sesle, bağırır gibi, kavga eder gibi ve çoğu zaman küfürlü konuşan bir adammış.

Evde, hep atletle dolaşırken görüyor Mahmut’u. Hep yaz mı? Değil. Ama bir kez kareli, kalın, tüylü, kaba bir gömlekle görmüşlüğü var, onun dışında hep atletli Mahmut. Bedenen çalışmaktan besbelli, vücudu kaslı, pazulu, dipdiri ve terli. Nedense hep terli. Koltukaltı kılları kara kara ve uzun uzun. Kendine özgü bir kokusu var: Mahmut’un kokusu. Kötü değil, sadece Mahmut’un oralarda bir yerde olduğunu haber veren bir koku.

Mahmut’un mahallenin terzisi ile gizli bir ilişkisi var. Terzi kadının bir de adı olacaktı. Biliyordu onu da. Neydi? Cemile gibi, Naciye gibi bir şey.

Hele bir gün var ki onu hiç unutamıyor. Karabük’ten mi, Ereğli’den mi bir yerlerden yüklediği inşaat demiriyle dolu kamyonu evin önüne çekmiş Mahmut. Yükü boşaltmaya vakti mi olmamış, teslim için kararlaştırdıkları zamandan erken mi dönmüş, öyle bir şey. Ertesi gün indirecekmiş demiri, nakliye ücretini de o zaman alacakmış. Kasası demir yüklü koca kamyonu evin önüne çekip kahveye gitmiş.

O gün Mualla’nın (terzi kadının adı buydu: Mualla) evine dikiş götürmüş oluyor o da. Kocası, yani Mahmut da içerdeymiş meğer. Nasıl anlıyor kocasının içeride olduğunu? Kokusundan elbette. Çünkü Mahmut’un kokusu, Mahmut’un varlığını haber veren en büyük işaret.

Şeftali yüklemeye gittiği bir yaz günü Bursa’dan suni ipek entarilik kumaş getirmişmiş ona Mahmut. Mualla’ya gidiş nedeni bu. Model beğenecek, diktirecek elbiseyi. Ama içeri girmeden daha, kapıyı epeyce geç ve saçı başı dağınık olarak açıp karşısında onu görünce Mualla’nın betinin benzinin atmasından, ters giden bir şeyler olduğunu anlıyor. Neredeyse içeri almayacak Mualla onu. Anlamsız bir şeyler geveliyor. Dikişi çokmuş da, çok sıkışık durumdaymış da, bayram da yakınmış da… Ne bayramı? Bayram geçeli üç ay olmuş, en yakın bayrama altı - yedi ay var daha. Mualla’yı kenara itip giriyor içeriye Nadide. Onun adı da Nadide’ymiş, Aygen değilmiş. İçeri girer girmez, kuşkularında haklı olduğunu anlıyor. Kapıda, Mualla’nın suratını görünce ciddi ciddi kuşkulanmış demek. Bu yüzden Mualla’yı sertçe itiverip dalmış içeri. Baskına gelmiş gibi. Gerçekten baskına geldiğini bilmeden. Kocasının buzlu camlı kapının arkasında olduğunu, kapı çalınınca onu oraya kendisi itmiş kadar iyi bilirken kedinin fareyle oynaması gibi oynamak istemiş biraz Mualla’yla. Mualla’nın üstünde yakasız, kolsuz, neredeyse askılı sayılabilecek bir basma elbise… Böyle açık saçık giyindiği yetmiyormuş gibi elinin ayağının birbirine dolaşması… Telaşı, paniği… “Var bunda bir iş.” deyip başlatıyor kedi - fare oyununu Nadide olarak. Kâh giyimine takılıyor, kâh son günlerde pek güzelleştiğinden dem vurup Mualla’nın yüzünün kızarmasını zevkle izliyor; kâh, “Ne o kız, biri mi var hayatında?” diye filmlerden öğrendiği sorular soruyor. Kocası gizlendiği odadan çıkıp, “Ne işin var burada? Yürü eve!” dese yapacak bir şeyi yok aslında. Boynunu büküp paşa paşa tutacak evin yolunu. Sığınacağı bir baba evi, güveneceği kimsesi yok çünkü. Kalkıp gitmesi için gözünün içine baktığını gördükçe Mualla’nın, camlı kapıya endişeli gözlerle baktığını gördükçe, sonunun kötüye varacağını, Mahmut’un camlı kapının arkasında öfkeden kudurmakta olduğunu bile bile ve bundan korktuğu kadar da vahşi bir zevk alarak uzatıyor oyunu. Sonunu anımsamıyor ama. O ara uyanmış demek.

Gün gün sürüyor aslında rüya. Ertesi gece, yenisi, eskisinin bittiği yerden başlıyor. Zaman, pek geriye dönmüyor; gerçek yaşamdaki gibi. Düğünlerini dünmüş gibi anımsıyor ama. Limonata ve pasta ikram edilen, hatırlı misafirlerin limonatalarına gizli gizli votka karıştırılan düğünlerden biriydi. Bütün mahalle arkadaşlarının yanı sıra, bugünkü hayatından yanlışlıkla o tarafa geçmiş birkaç kişi de araya karışmıştı. Odacı Hilmi Efendi mesela, başı örtülü karısını alıp gelmiş oluyordu düğüne. Demek bugünkü yaşamından, bankadan bir tek hizmetlilerin katılabildiği, onların düzeyinde bir düğündü bu. Bir kere de kredi servisinden Buket, karşı komşu Hidayet Hanım’ın kızı Gülfidan olarak çıkmıştı karşısına. Hikmet Bey pek girmezdi rüyasına. Ne kendisi olarak ne Mahmut olarak ne de başka biri olarak.

Ne kadar süredir böyle yaşadığını bilmiyor Aygen ya da Nadide. Gündüzleri Aygen, geceleri Nadide. Gündüzleri, DORA Holding Genel Müdürü Hikmet Bey’in zarif eşi, Konut Bank müşteri servisi şefi, televizyonlardaki gibi evlerde oturan, gazetelerin sosyete sayfalarında sık sık “en şık” seçilen Aygen Hanım; geceleri Şoför Mahmut’un karısı, üç çocuk anası, hem öksüz hem yetim Nadide. Mahmut’a (yine rüyasında) gördüğü rüyaları birçok kez anlattığını anımsadığı halde, Hikmet’e, her gece aynı rüyayı gördüğünü bir türlü söyleyememişti. Söylerse bir sihir bozulacakmış, bir daha aynı rüyayı göremeyecekmiş gibi gelmişti ona ve her seferinde vazgeçmişti.

Her gece yatağa girdiğinde öteki yaşamına uyanacağını biliyor. Aynı bedende iki kişinin yaşamını ayrı ayrı yaşıyor olmak, herkesin yalnızca bir yaşam hakkına sahip olduğu bu dünyada “duble yaşam” şansına kavuşmuş olmak gibiydi. Rüyası o kadar canlı, o kadar hakikiydi ki hangisinin gerçek yaşamı, hangisinin rüya yaşam olduğunu bile karıştırırdı bazen. Sanki hiç okumamıştı; en iyi okullardan diplomalar almamış, iyi bir evlilik yapmamış, kaderinin kendisine çizdiği yolda yürüyerek eski yoksul mahallesinin yoksul evlerinden birinde ömür çürütmekteydi. Hiç etrafında bütün servis çalışanlarının fır döndüğü Aygen Hanım olmamıştı sanki.

“Kalk kadın! Kalk da bir kaşık çorba kaynat. Ne sırıtıyorsun uykunda? Gene o saçma sapan rüyaları mı görüyorsun?” diyen ses mesela… Rüyadaki Mahmut mu; yoksa gerçek hayatta Mahmut diye biri var mı? Koku Mahmut’un kokusu, başka kimseninkiyle karıştırılmayacak öz kokusu hem de, ses de onun sesi ama… Kim bilir!

 
sayfa başına dön
 

BINGILDAK

Şapkasını takarken çıkarırken değil de şapkanın bastırdığı saçları eliyle kabartmaya çalıştığında fark etti. Kareli, kasket tipi bir şapkaydı. Köylü kasketi gibi değildi, havalı bir şeydi; ama yine de bastırıyordu saçları işte. Yaşıtlarının birçoğu, tepedeki saçlarına çoktan veda etmişken çok şükür, onun tepedeki saçlarında yalnız biraz seyrelme vardı. Ancak böyle soğuk ve yağmurlu zamanlarda takıyordu havalı kasketini; normal zamanda kafasında gizlemek isteyeceği bir anormallik yoktu. Fırça gibi değilse de gür sayılırdı saçları; yine de şapkanın bastırdığı yerlerde kafasına yapışınca hoş bir görüntü çıkmıyordu ortaya. Kelmiş de kelliğini gizlemeye çalışıyormuş gibi görünüyordu o zaman. Hele, kendisine gülümseyerek bakan sarışını gördükten sonra vestiyerin aynasında saçını daha bir özenle kabartması doğal karşılanmalıydı. İşte o sırada, tam tepesinde, yumuşak bir doku geldi eline. En küçük metal para kadardı. Daha sonra, bu kadar küçükken fark etmiş olmasına çok şaşacaktı; ama ilk kez varlığını sezdiğinde o kadarcıktı. Parmak basar gibi bastırılan bir orta parmağın kâğıtta bıraktığı iz kadar. Önemsemedi; önemsemesi için hiçbir neden yoktu. Sarışın afet, barın kenarındaki yüksek taburelerden birine oturmuş, baştan çıkarılmak için onu bekliyordu. Farkında değil; ama kafasını bir yere çarpmış olmalı; yoksa durup dururken çıkmaz ortaya o şişlik. Şişlik de değil, yumuşaklık.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor. Bir gün yıkanırken, daha doğrusu, vücudundaki gençlikten, dirilikten hoşnut, kendisiyle gurur duymaya hazırlanırken aklına geldi. Az önce saçını şampuanlamış, herhangi bir şey fark etmemişti; ama baksa mıydı acaba? Aksi gibi, yine acelesi vardı. Karşı bürodaki çıtır kızlardan biriyle buluşacaktı, avukatın bürosundaki stajyer kızlardan biriyle. Teklif ederken kabul etmeyeceğine kesin gözüyle bakıyordu; ama “Okey,” dedi kız. “Cumartesi akşamüstü, beş buçuk - altı arası The Marmara’nın lobisinde.” Parmak uçlarını gezdirdi saç diplerinde, arandı ve buldu. Orta büyüklükte bir metal para kadar olmuştu. Dirseğin kumda bırakacağı iz kadar. Telaşa kapıldı mı o zaman? Pek sayılmaz; ama bu kez ihmal etmedi ve ertesi gün doktora gitti. Aile doktoru sayılmasa da yıllardır görüştüğü, ne zaman herhangi bir yerinde herhangi bir rahatsızlık duysa koşa koşa gittiği doktordu. Eğer onun alanı değilse yönlendirir, başka bir doktor arkadaşına telefonlar açar, randevular alır, oraya gönderirdi. O yüzden, her seferinde gönül rahatlığıyla çalardı bu kapıyı.

“Bıngıldak bu!” dedi doktor. “Hiç görmedim; ama demek bu yaşa kadar sürebiliyor tümden kapanması.”

“43 yaşındayım doktor beyciğim,” dedi Rıfat. “Bu yaşta ne bıngıldağı bu? Senin dediğin şey, çocuk bir yaşına, bilemedin iki yaşına geldiğinde kaybolmaz mı?”

“Ben de onu diyorum işte,” dedi doktor. “Sertleşmesi, kemikleşmesi biraz uzun sürmüş bir bıngıldak…”

“Biraz mı?” dedi Rıfat; ama doktordan iyi bilecek değildi. Demek hep vardı kafasında o yumuşaklık; ama o farkına varmamıştı. İlk keşfettiğinde şimdikinden küçük olduğunu sanması da parmaklarının yanılmasından başka bir şey değildi. Üstünde durmadı.
Telaşlanması, elinin üçüncü kez o yumuşaklığa denk gelmesinde oldu. Bu kez konuğunu karşılama telaşındaydı. Mine ilk kez gelecekti bu eve; her şeyin mükemmel olması gerekiyordu. Tıraşını olmuş, yalnız yüzünü değil, vücudunun hayran olunası dirilikteki belli yerlerini de Mine’nin, kokusuna bayıldığı losyonla ovmuştu. Saçlarını tarayıp tepesindeki saçlara yine hafif bir bombe vereceği sırada eline geldi yumuşaklık. O kocaman elli binliklerden biri, bulunduğu yerde, pelte gibi gevşemiş ve yayılmıştı sanki. Morali o kadar bozuldu ki Mine’ye telefon edip buluşmayı iptal etmeyi bile düşündü. Sonra sağduyusu galip geldi yine. Ne zamandır buraya gelmesi için ikna etmeye çalıştığı Mine’ye, “Gelme!” mi diyecekti yani? Akıl alır bir şey miydi bu?

İyi ki aramadı Mine’yi, iyi ki “Gelme!” demedi. O geldikten dakika değil, birkaç saniye sonra ne bıngıldak kalmıştı aklında ne de bıngıldağa ilişkin saçma sapan endişeler.

Bir süreliğine yine unuttu gecikmiş bıngıldağını. Büroda işler çok yoğundu. Rakip firmayla yeni ve acımasız bir yarış başlamıştı ve işi onlara kaptırmamak konusunda bizzat genel müdür tarafından görevlendirilmişti.

Esra’nın yatağında ve Esra’nın çığlığıyla oldu yeni fark edişi.

“Aman Allahım, bir şey var burada.” diyerek saçlarını okşadığı eli çektiği gibi, yataktan fırlayıp çıktı Esra.

“Orda. İşte orada!” diye kafasını gösteriyordu Rıfat’ın.

Tam böyle bir anda… Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna getirmişken… Olacak şey değildi. Esra’yı sakinleştirmeye çalışırken kendisi de yokladı tepesini. O meret şey, korkutacak kadar olmuş gerçekten. Sanki ıslak bir banknot öylece yayılmış tepesine. Ne dediyse döndüremedi Esra’yı. Esra’cık öyle korkmuştu ki yalapşap giyindi ve arkasına bakmadan gitti.

Ertesi gün soluğu doktorda aldı yine.

“Bıngıldak değilmiş.” dedi doktor. Eskisi kadar sakin değildi; ayrıca sakin görünmeye falan da çalışmıyordu.

“Nedir öyleyse?” dedi Rıfat. “Nedir?”

Ne yazık ki bu sorunun yanıtını doktor da bilmiyordu. İyice görebilmesi için saçlarını kazıtmasını istedi Rıfat’tan; ancak kabul ettiremedi. Nasıl olsa yakın bir zamanda yeniden gelecek; üstelik bu kez doktor ne derse yapmaya hazır olacaktı.

Öyle de oldu. Bir hafta geçmeden geldi Rıfat. Gelmeden önce, saçını doktorun istediği gibi kazıtabilmek için, her zaman gittiği berbere gitti; ama, daha saçı ıslatırken tepedeki o garip yumuşaklığı fark eden berber kalfasının çığlık çığlığa kaçması yüzünden, amacına ulaşamadı. Hiç tanımadığı bir berberde şansını yeniden deneyip yine başarısızlığa uğrayınca saçını kazıma işini de doktora bırakıp her zamanki havalı kasket yerine, kafasına geçirdiği, kulaklarını bile örten kocaman bir bere ile çıktı geldi.
Ne var ki doktor da yanaşmadı kafayı tıraş etme işine. O bölge öyle yumuşamıştı ki her an patlayabilecek gibi görünüyordu. Seyyar bir ışıkla iyice muayene ettikten sonra sonucu tek sözcükle bildirdi:

“Çürümüş.”

Bunu diyecek samimiyeti olmamasına karşın,

“Saçmalama!” diye bağırdı Rıfat. “Ne demek çürümüş? Nasıl çürür? Kafamdan bahsediyoruz doktor! Kafa çürür mü?”

“Çürümemesi lazım. Kafa olarak yani; ama gel gör ki çürümüş. Karpuz gibi, daha doğrusu kavun gibi çürümüş. Evet, kokusu da kavunu andırıyor daha çok.”

“Kokusu mu? Kokusu da mı var?”

“Duymuyor musun? Çürümüş kavun gibi kokuyor.”

Doktora elbette ki inanmadı Rıfat. Nerede görülmüş, nerede duyulmuştu bir kafanın, bir insan kafasının kavun gibi çürüdüğü?

Ama çürümeye devam etti kafa. Çürüdükçe büzülüyor, küçülüyordu. İşe gidemez olduğu gibi, sokağa bile çıkamaz oldu Rıfat. Gözlerden iyice gizlemeye çalıştı kendisini. Zaten öldüğünü apartmanı saran çürümüş kavun kokusundan anladılar. Kapıyı kırıp içeri girdiklerinde buruşmuş bir şeftali büyüklüğündeki kafanın altında Rıfat’ın vücudunu dipdiri buldular.

 
sayfa başına dön
 

MUTFAKTA BİRİ Mİ VAR?

Mutfaktan gelen sesi o çıkarıyor olamaz. Daha yarım saat olmadı onu koca bir koli olarak mutfak tezgâhının üstüne bırakalı. Ambalajını bile doğru dürüst açmadı. Şöyle bir araladı kartonu, kutunun karanlığında üstten gördü. Görülecek fazla bir şey de yoktu ayrıca. Bir düdüklü tencerenin merak edilecek nesi olabilirdi? Gelişmiş modellerindenmiş türünün. Satıcı öyle dedi. Satıcı, yani Necmi.

Çok iyi tanıdığı biri değildi; ama hiç tanımadığı biri de sayılmazdı Necmi. Ne bir gecelik aşk yaşayacağı kadar uzak ne de yanında soyunabileceği kadar yakın biriydi. Güvenebileceği bir adamdı, o kadar. Melike’nin kocasıydı. Güvenme nedeni olarak gördüğü de yalnızca buydu. Ama olsun. Melike yabancı sayılmazdı ki! Konfeksiyon ürünleri içinde, üstüne göre elbise bulamadığı zamanların başında keşfettiği terziydi Melike. O keşiften sonra ne giydiyse Melike’nin diktiği ya da en azından elinin değdiği şeylerdi. Yeni eteğinin daha ilk giyişte patlayan fermuarını değiştirmiştir; ucuzlukta bulup içine sığamayacağını bile bile aldığı pantolonu, iç dikiş paylarını verip genişletmeye çalışmıştır; onu da yapmadıysa düğme dikmiş, paça kısaltmış, bir biçimde her giysisine eli değmiştir Melike’nin. Necmi de onun kocası işte.

Şimdiye kadar düdüklü tenceresi olmadan idare etmişti; hiç de ihtiyaç duymamıştı düdüklüye. 25 yaşından beri yemek pişiriyor olsa, 20 yıldır düdüklüsüz yaşamıştı demek. Bundan sonra nesine gerekti düdüklü aslında? Ama Melike, kocasının bu işle para kazandığını söyleyince “Hayır.” diyememişti. Şimdiye kadar gerek duymadığına göre, bundan sonra da duymayacaktı büyük olasılıkla. Üst raflardan birinde tozlanmaya terk edilen bir kutu olacaktı onunki de. “Çeyiz“ olarak alınıp modası geçtiği için artık kullanılmayacak olan başka pek çok şey gibi, modasının geçmesi beklenecekti. İyi de neden? Herkes kullanıyorsa o niye kullanmasın? Düdüklü tencere, artık her evde, her gün değilse de gereken sıklıkta kullanılabilen bir eşyaydı. Ev kadınlarının, yalnız ev kadınlarının mı, çalışan kadınların da, evinde sürekli birilerini çalıştıran, hizmetçili, uşaklı kadınların da en büyük yardımcısıydı.
Bunlar, Necmi’nin lafları. Farkında olmadan, kendisini kandırmak için Necmi’nin söylediği lafları, şimdi yine aynı kişiye, yani kendisine o ediyor.

Telaşlanmadan kulak verdi mutfağa. Takırtı geliyor. Bir çeşit takırtı yani. Dişlerin birbirine çarpmasına benzer bir ses. Böyle düşününce ürperdi. Ne dişi? İçerde dişlerini takırdatacak birileri yok, olamaz. İçerde kimse yok. Mutfak boş. Akşam yemeği yemediği için, yalnızca meyve yıkayıp çerez çıkarmak için beş – on dakikalığına o girip çıktı mutfağa. En son, Necmi gelmeden kısa bir süre önce girdi.

Bu saatler apartmanın son sesli saatleri. Bir süre sonra sessizlik egemenliğini koyulaştırmaya, onun da kendisine en çok acıdığı saatler yaşanmaya başlanacak. Konuklarını uğurlayan birilerinin kapı önündeki gülüşmeleri duyulabilir bundan sonra, asansör tıkırtısı gelebilir ya da karnı ağrıyan bir bebeğin ciyaklaması... O kadar. Sabaha kadar başka ses olmaz.

Necmi’nin böyle geç bir saatte gelmesi komşularının dikkatini çekmiş midir acaba? Ona, sucu, tüpçü, marketin çırağı dışında herhangi bir erkeğin geldiğini şimdiye kadar görmedikleri için fark ettilerse tuhaflarına gitmiştir. Üstelik içeri aldı Necmi’yi. Öyle ya, kapı önünde konuşmuş olmamak için, yani Melike’nin hatırı için, hole buyur etti. Ama karşı dairedeki cadaloz, “Evine erkek alıyor.” diye adını çıkarabilir.

Amaaan! Şimdiye kadar “O, ne der? Bu, nasıl karşılar?” diye diye evde kaldı zaten. Ne diyeceğini merak ettiklerinden biri, iş edinip koca buluyor mu ona? “Çok şişmanladın. Azıcık zayıflasan ne kısmetler çıkar sana.” diyorlar yalnız. Zayıflasa kuyruğa girecek kısmetler sanki.

Yeniden kulak verdi mutfağa. Düdüklüden hafif hafif ürktüğünü düşününce çok ayıpladı kendisini. Tencereden mi korkuyor? Düdüklü dediğin, tencereden başka nedir ki! Kaç zamandır canının çektiği haşlamayı yapmak için en uygun zaman. Sözde yemeyecekti bu gece. Hiçbir giysinin içine sığamaz olmuştu. Akşam yemeklerinin hafifletmesinin, meyve ile geçiştirmesinin, forma girmesine yardımı olurdu. Mutlaka olurdu. O, meyvelerini çoktan yedi, eritti bile. Üstüne bir kâse çerez yedi, sonra bir iki meyve daha. Mutfaktan geldiğini sandığı takırtı olmasaydı, bu gecelik bu kadar yeter, deyip yatmaya hazırlanacaktı; ama geldi o ses bir kez ve ona nefis bir şey hatırlattı: Havucuyla, patatesiyle, nefis bir dana haşlama. Saatlerce kaynatmak yerine, dakikalarla ölçülecek bir zamanda pişecek nefis bir yemek. Üstüne bol limon, bol karabiber. Üüüf! Harika olacak. Eti çözmek için beklemesine bile gerek yok, nasıl olsa haşlama bu, haşlanırken açılsın artık.

Mutfağa girdiği anda ses kesildi. Büyük olasılıkla bitişik daireden gelmiştir demin duyduğu takırtılar. Geceyarısında bile gürültü etmekten kaçınmaz onlar. Çoğu kez oradan gelen sesler yalnızlığını unutturur ona; ama kimi zaman da böyle korkutur işte.
Düdüklüyü ambalajından çıkardı önce. Elini bile sürmediği halde kapağının açık olması üstünde pek durmadı. Oysa, kapağı nasıl açacağını, nasıl kapayacağını uzun uzun anlatmıştı Necmi düdüklüyü teslim ederken.

Eti çıkardı sonra. El büyüklüğünde kocaman iki parça kemiksiz dana eti. Kaynamadan önce birazcık çözülmesi için, sıcak suyun içinde beklemesi iyi olurdu. O, patatesi, havucu ayıklayıp hazır edinceye kadar düdüklü tencereye koyduğu sıcak suda bekletmek üzere bıraktı tencerenin içine etleri. Patatesi soydu, havucu kazıdı, yıkayıp hazırladı. Onları da etin yanına katmadan önce, buzunun çözülüp çözülmediğini anlamak için, tencereye daldırdı elini. Etleri bulamadı. Dibini iyice yoklayarak dolandırdı elini, yine bulamadı. Yeniden baktı. Etler yoktu. İki koca parça eti az önce kendisi yıkayıp koymamış mıydı tencereye? Sebzeler ayıklanıncaya kadar sıcak suda çözülmeleri için. O koymuştu. Yoksa tencereye koymayıp başka yerde mi bekletiyordu onları? Etrafına iyice bakmak için elini tencereden çıkarırken suyun kanlı olduğunu gördü. Demek ki doğru anımsıyordu. Et çözülürken suyunu bırakmıştı işte. Tencerenin içinden çıkardığı sol elinden kan damladığını hemen fark etmedi. Nereye koymuş olabileceğini düşünerek etleri aradı, bulamadı. Lavabonun kıyısındaki, tezgâhın üstündeki, yerlerdeki kan izlerini o sırada fark etti. Nereden geldiğini anlamaya çalışırken gördü. Az önce tencereye daldırdığı elinin beş parmağından da kan damlıyordu. Acı duymamasına şaşarak tekrar baktı. Parmakları mı kısalmıştı? Neydi? Kan damlayan parmaklarının uçları yoktu. Tırnaklar dahil, ilk boğuma kadar olan bölümü gitmişti parmakların. İşin tuhafı, acı duymadığı gibi, mutluluğa benzer bir hafiflik duyuyordu. Parmak uçlarından damlayan kan, bedenine bir kolonya serinliği veriyordu.

Yeniden daldırdı elini tencereye. Duyduğu ürperti, erkek eli değmemiş bedenine, bir sevişmenin hazzı gibi yayılıyordu. Seslense bitişik ya da karşı dairelerden birine sesini duyurup duyuramayacağını bir an aklından geçirdi; ama seslenmek isteyen kimdi? Zevkten eriyormuş gibi hissediyordu kendisini. Sol kolundan yayılan zevki iki katına çıkarmak için, hemen sağ elini de daldırdı tencerenin içine. Su, az öncekinden biraz daha sıcaktı şimdi. Onu zevkten titretecek kadar sıcak...

 
sayfa başına dön
 

HAYATIM ROMAN

Beş ay önce taşındığı evde görmediği tek yer, eski ve daracık bir merdivenle çıkılan tavanarasındaki çift kilitli küçük odaydı. İş edinse çilingir çağırır, kilitleri açtırır; o da olmazsa bir çekiç, bir keser, bilemedin bir havaneli bulur, kırardı; ama iş edinmedi. Oradan, bilmediği bir şeyler çıkacağını sezdiği için dokunmadı o kapıya şimdiye kadar. Bilmediği şeyin ne olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu; ama adını koyamadığı o şeyin, orada öylece kendisini beklediği sanısından kurtulamıyordu.

Böyle abukluklara pabuç bırakacak biri değildi aslında. Mühendislik okumuştu, bilime inanırdı. Cadıymış, hortlakmış umurunda bile olmadı şimdiye kadar. Ama evin odası sofası açıkken, yalnızca bu kapının kilitli olması bir biçimde kuşku uyandırıyordu insanda. Ev sahibine sormayı akıl edememişti; o da herhangi bir açıklama yapmadan çekip Almanya’ya gitmişti. Kişisel eşyalarını falan koymuşsa oraya, yeni kiracısını uyarması gerekmez miydi; hangi nedenle kilitli bırakılmışsa o oda, bunu açıklaması? Yapmadı. Onu, kilitli olduğu için ürperti yaratan bir kapının, o kapıya çıkan köhne bir merdivenin önünde çaresiz bıraktı.

Tavanarasına hiç mi hiç gereksinmesi yoktu aslında. Bu eski kâgir ev, yalnız yaşayan bir erkeğe fazlasıyla büyüktü. Aşağıda geniş bir giriş ve küçük bir oda ile “banyo”dan çok, “hamam” denebilecek eski model bir yıkanma yeri, onun içinden geçilen; ama yine de bağımsız bir hela ve oturma odası olarak da kullanılabilecek büyük bir mutfak vardı. İkinci katta aynı hole açılan üç ayrı oda ile holden geçilerek çıkılan bir teras. Bu odaların tümünü kullanması zaten söz konusu değildi. İşyerine yürüme mesafesinde olduğu için ve bu tipteki eski evlere olan düşkünlüğünden dolayı kiralamıştı burayı. Bir tür köşk sayılabilecek bu evin bütün odalarını kullanma olanağı olmadığı gibi, bütün evi ısıtma olanağı bile yoktu. Kontratı yazın başında yapıp ilk kirayı o zaman verdiği için, ısınmanın sorun olabileceğini aklına bile getirmemişti. İşin doğrusu bu! Ekimin son günlerinden başlayarak havalar soğuyunca, değil terasa, üst kata bile çıkmaz oldu. Evdeki yaşamının tümünü alt katta sürdürmeye başladı, öbür katlar, öbür odalarla ilişkisini sıfırladı. Katalitik bir sobayı mutfaktan odaya, odadan banyoya taşıyıp duruyor, ısıtması daha kolay olduğu için, küçük odadaki çekyatta yatmayı, kendisi için dayayıp döşediği yatak odasına çıkmaya yeğliyordu.

Bu pazar günü, biraz da can sıkıntısından, tavanarasını, oradaki kilitli odayı taktı kafasına. Ne yapıp yapıp açacaktı o kapıyı. Mademki evin tümünü kiralamıştı, o oda da onundu. İçini görmeye, içinde ne olduğunu bilmeye hakkı vardı.

Kurtlar tarafından kemirildiği için tahtaları koflaşmış, dimdik bir merdivenle çıkılıyordu tavanarasına. Tırabzanı iki yana sallanan merdivenin basamakları her adımda ağır bir hasta gibi inliyordu.

Kapı kollarından geçirilmiş zincirin ucunda sallanan asma kilide dokunmasıyla birlikte kilit ve ucunda sallandığı zincir, demir şakırtısıyla yere döküldü. Daha sabit kilidi kontrol etmek için elini uzatırken, kapı neredeyse kendiliğinden açılıverdi. Sanki kapının arkasında tam bu anı bekleyen biri vardı. İçeri girmeden önce bir an duraladı; ama bunun nedeni, durumu garipsemesi falan değildi. Aylardan beri kilitli durduğuna yemin edebileceği kapının nasıl böyle kendiliğinden açılmış olduğu üstünde hiç kafa yormadı. Yaptığının etik olup olmadığını düşündü yalnız. Öyle ya, ev sahibinin, kendisiyle paylaşmayı asla düşünmediği sırlarıyla karşılaşmak üzere olabilirdi. Geri çekilmeyi, odaya girmemeyi bir an için aklından geçirdi; ama aynı anda bastıramadığı merakı gidermenin başka bir yolunun bulunmadığını da düşündü.

İçeriden fırlayacak bir “şey”in her an, üzerine atlayabileceğini varsayarak ve buna karşı hazırlıklı olarak attı ilk adımlarını. Bir şey olmadı. Pencereler, koyu renkli ve kalın perdelerle örtülmüş olduğundan içerisi, karanlık denecek kadar loştu. Gözleri karanlığa alışınca buranın bir çalışma odası olduğunu fark etti. Duvarlar, tavana kadar kitaplıktı; raflarda üst üste konmuş, kaymış, düşmek üzere pek çok kitap, yığınlar halinde durmaktaydı.

Deminden beri içinde tuttuğu soluğu salıverdi önce. Korkulacak bir şey yoktu. Kitaplarla hep iyi olmuştu arası. Zaten kitaptan nasıl bir kötülük gelebilirdi?

Kitaplıktakilere değil de sehpanın üstündeki bir kitaba uzandı. Az önce biri tarafından okunuyormuş da okuyan birkaç dakikalığına uzaklaşırken, okumayı nerede bıraktığını kolayca bulabilsin diye ters kapatılmış gibi duran bir kitaptı sehpanın üstündeki.

“Hayatım Roman” yazıyordu kitabın üstünde. Açık bırakılmış sayfaya göz atmak için pencerenin yanına sokulup perdeyi araladı.
“Beş ay önce taşındığı evde görmediği tek yer, eski ve daracık bir merdivenle çıkılan tavanarasındaki çift kilitli küçük odaydı. İş edinse çilingir çağırır, kilitleri açtırır; o da olmazsa bir çekiç, bir keser, bilemedin bir havaneli bulur, kırardı; ama iş edinmedi.”
Okuduğu satırların anlamını algıladığı anda, sırtı buz gibi oldu. Ne demekti bu? Kitabın adında söylenen, yani roman olan hayat, kendi hayatı mıydı? Elinde tuttuğu bu tozlu kitap, onun yaşamını mı anlatıyordu? Böyle bir şey olabilir miydi? Saçmaydı bu, anlamsızdı. Az önce yaşadıklarını hiç kimse önceden bilip bu kitaba geçirmiş olamazdı.

Cesaretini toplayıp kapattığı kitabı yeniden açtı. Yalnızca bir rastlantıydı az önceki. Olamaz mı? Bütün kitaplar aynı sözcüklerle yazılıyor, hep aynı sözcüklerle. O sözcükler, rastlantıyla kendisine de uyan bir anlamı ortaya çıkarmış olabilirdi pekâla.
“Tavanarasına hiç mi hiç gereksinmesi yoktu aslında. Bu eski kâgir ev...”

Hemen kapattı kitabı. Rastlantı falan değildi bu. Nasıl olduğunu bilmiyordu; ama bu kitabın anlattığı kişi oydu.

Bu eski, bu tozlu kitap onun yaşamını anlatıyordu.

Bütün yaşamını mı anlatıyordu? Bu yaşamın nasıl sona ereceği de yer alıyor muydu kitapta? Şimdi, hemen şimdi, kitabın sonuna baksa nasıl öleceğini öğrenebilir miydi?

Asıl sorması gereken belki de şuydu: Öğrenmek istiyor muydu bunu? Ölüm biçimini, ölüm zamanını bilerek nasıl yaşayabilir insan? Yaşayabilir mi? Öğrenme olanağı varken kitabın sonuna bakmamayı başarabilir mi peki? Hep bunu öğrenmeye çalışmıyor mu insanoğlu? Şimdi değil, yüzyıllardır; yıldızlara, kartlara, baklalara, kahve fincanlarına bakarak yaşamlarının nasıl süreceğini, nasıl biteceğini öğrenmeye çalışmıyor mu?

Yalnız elleri ayakları değil, bedeninin her noktası, iç organları dahil, bütün vücudu zangır zangır titriyordu. Cesaretini toplayıp kitabın en sonunu çevirdi. Şöyle yazıyordu orada:

“Bu odaya bakmakla hata ettiğini anladı; ancak artık çok geçti. Yapılabilecek tek şey, bu odadan bir an önce çıkmaktı. Ama az sonra, titreyen bacaklarının birbirine dolandığı anda, yıllardır bu anı bekleyen tahta merdivenin bütün çivilerinden kopup çökerek onu üstünden atacağını ve beyin kanamasından, hemen, oracıkta öleceğini bile bile acele edebilir miydi insan?”

 

sayfa başına dön

 

KİMSENİN GÖRMEDİĞİ

Dudakları oynuyormuş gibiydi. Bir an, başını çevirirken gördü. Gördüğünün olanaksızlığını fark eder etmez, dönüp yeniden baktı. Hiçbir hareket yoktu. Zaten nasıl olabilirdi? Yolun karşısına yeni dikilen insan boyu panodaki kızın fotoğrafıydı söz konusu olan, Nevcivan’ın fotoğrafı. Nerde görülmüş bir fotoğrafın gülümsediği? Oturduğu yerden görünmüyor; yoksa gözünü ondan ayıramayacak Recai. O seyretsin diye konmamış oraya çünkü. Siteye dönerken yavaşlayan arabaların içindekiler görsün diye konmuş. Recai’nin görmesi için, böyle, şimdi yaptığı gibi, güvenlik kulübesinin dışına çıkması, hatta sitenin ana giriş kapısının da dışına çıkması, başka bir deyişle görev yerini terk etmesi gerek.

Nevcivan, Recai’nin ilkokuldayken sevdalandığı kızın adı aslında. İlk ve tek kız arkadaşının adı. Askerden dönüşte onu evlenmiş bulunca sevdasını kalbine gömdü. Belki sevda bile değildi. Bilmiyor ki! Başkaca bir kızla tanışmışlığı, görüşmüşlüğü yok. Bahri Ağabey tarafından birkaç kez öyle yerlere götürüldü; ama onlar sayılmaz. Bakınca yüreğinin yağını eritecek bir sevgilisi olmadı. Nevcivan’ı saymazsak ki saymayabiliriz, köyün bütün çocuklarının hep birlikte ders gördükleri sınıfta yan yana oturtuldular diye Kerem ile Aslı olmaları gerekmez. Fotoğraftaki kıza Nevcivan adını vermesi, bu dağ başında bir tanıdık bulunsun diyedir.

Bu Nevcivan başka. Kızıl saçlı. Ötekinin, gerçek Nevcivan’ın saçının rengini anımsamıyor bile. Bununkiler de herhalde boyadır; yoksa böyle kısrak yelesi gibi dalgalanan, alaz alaz tutuşmuş saç hangi insankızında olur? Dudakları resmin kalbinde duruyordu ve kalp gibi atıyor. Öpmek ya da öpülmek üzere ya da öpücük gönderir gibi uzatmış dudaklarını. Gözleri bu yüzden biraz kısılmış; ama kendisine bakanın tam gözbebeğine bakıyor. İşte bunu nasıl ayarladıklarını bir türlü anlayamıyor Recai. Hangi yandan bakarsan bak hep sana bakıyor Nevcivan’ın gözleri. Dün bir ara, iyice eğilip aşağıdan baktı, yine göz göze geldiler. O sırada mı dudaklarının oynadığını sandı? Yok, onu bu sabah gördü. Basbayağı oynuyor gibiydi kızın dudakları, bir şey söylüyor gibiydi. Galiba. Birine mi benzetiyor acaba? Pek tanıdık geliyor gülümsemesi. Gülümsemesi mi? Gülümsemiyor ki! Dudaklarını uzatmış, öyle öpülmeyi bekliyor. O durumda gülümsenmez zaten. Gülümsüyorken de dudaklar öyle uzatılmaz.

“Kapıcı dururum bir yerde.” niyetiyle çıktı köyden; ama Bahri Ağabey, “Sana kapıcılıktan kat kat iyi bir iş buldum.” müjdesiyle gelinceye kadar, çalmadığı kapı kalmadı. Özel bir güvenlik şirketinin yeni eleman alacağını öğrenince Bahri, tam ağabeylik yaptı; tuttu elinden, götürdü, kaydettirdi. Allah bin kere razı olsun. Buradan kazandığı parayla kendi başına ev tutacak ileride, evlenecek, çoluğa çocuğa karışacak. O zaman gariban babasını da bir başına komaz köyde, alır yanına.

Ceketli kravatlı adamlar tarafından kırk çeşit sorgu sualden sonra, “Dağ Village” sitesinin güvenlik görevlilerinden biri oldu. “Dağ”ı bilir; ama “village”nin ne olduğunu bir türlü sökemedi. Besbelli, “villaların bulunduğu yer” demek “vil-la-ge” diye düşündü. Sonra village’nin delikanlılarını kendine güldürmeyi göze alınca öğrendi ki “köy” demekmiş. Değildir halbuki. Köy böyle bir yer değildir. O köyden geldi, bilmez mi hiç? Köyde insan görürsün, iki çift laf edersin. Hele köyün kahvesi... Havası cigaradan az buçuk dumanlıdır; ama her daim canlıdır, çay buharlıdır, sohbetlidir, şamatalıdır. Televizyon haberlerini can kulağıyla dinleyenler, bitmesini bile beklemeden yorumlara başlarlar. Dedikodunun bini bir paradır. Tavla, okey, dama, maça kızı, prafa, pişti oynayanlar birbirine takılır durur. Kahkahanın, şakanın haddi hesabı yoktur. Bura köy değildir. Burada Allah’ın selamını bile esirgerler senden. Villalarda oturan herkesin arabası, arabayla gelenlerin hepsinin site girişindeki bariyerleri açan kartları vardır. Zaten arabasız gelinmez buraya. Tilkinin bakır sıçtığı yerdir. Ne belediye otobüsü çalışır, ne dolmuşu var. Recai’yi de güvenlik şirketinin servis aracı getirir götürür.

Bunlar hep insandan kaçanlar. Rahatsız edilmesinler diye kaçmışlar şehirden; gelip Allah’ın kırına site kurmuşlar. Her akşam koşa koşa gelip kendilerini evlerine kapatmak için. Hava güzel olduğunda yürüyüşler yaparlar. Yine site içinde. Küçüklü büyüklü toplarla garip garip oyunlar oynarlar. Uzaktan görür Recai. Onun oturduğu bu köpek kulübesinden ilk villaya kadar neredeyse bir kilometre var. Gündüz hiç konuşmasa da sağa sola bakar, avunur; ama gececi olduğunda zordur. Gece, bitmek bilmez; yapışkan sakız gibi uzadıkça uzar. Nevcivan da görünmez geceleyin.

Dudaklarının gerçekten oynayıp oynamadığını anlamak için kaç kere gitti o dev gibi fotoğrafın yanına. Her seferinde yaptığının çok aptalca olduğunu düşündü, yine de gitti. Aptalcaydı, akılla mantıkla bağdaşır yanı yoktu. Bir göz yanılmasını ciddiye aldığına yandı her seferinde. Ama bu gidiş gelişlerin birinde kızın dili çözüldü.

Ayakkabılarından birinin bağcığının yerlerde sürüklenmekten çamurlandığını, resmin yanındayken fark ettiğinde oldu bu. Bağlamak için eğildiğinde değil, kalkmak için duvara tutunduğunda bir titreme geldi vücuduna. Bir an. Sarstı geçti. Tutunduğu, Nevcivan’ın fotoğrafıyla boydan boya kaplanmış olan duvardı. Yeniden avucunu bastırdı duvara. Bir şey olmadı. Elektrik almak dedikleri, böyle bir şey olamazdı herhalde. Oysa tam olarak elektrik verilmiş gibi titremişti vücudu. Bir an... Kısacık bir an, iç organlarına varıncaya kadar bütün bedeni sarsılmıştı. Yeniden eğildi ayakkabısını bağlar gibi. Yeniden duvara tutunup kalktı. Hayır. Tümüyle aynı hareketleri yapmaya özen göstererek bir kez daha denedi. Olmuyor. Demek yine yanılmış. Olur ya bazen. Hani dirsekteki sinir, boş bulunup bir yere çarptığınızda bir sarsar sizi. Öyle bir şey olmuş demek. Anlamamış. Başka şey sanmış. Ne sanmış? Reklamdaki kızın kendisine elektrik gönderdiğini sanmış.

Hakikaten kafayı üşütmüş olmalı. Her gün bir metreye bir metre bir plastik kutuda oturmaktan kafayı sıyırmış besbelli. Plastik bir kumbaraya, üstelik gönüllü olarak girer mi insan? Bir çeşit hücre hapsi bu! Bir süre sonra romatizma, siyatik falan da kapar bu betonlardan. Site sakinlerinden üç beş laf eden çıksa böyle olmaz. Kamyon gibi jiplerin içinde, sarı, uzun saçlarını savura savura geçen ceylan kızlar, en hakiki esanslardan daha güzel kokan, süslü hanımlar, başlarını çevirip bakmazlar bile. Özel şoförlü arabalarıyla gelenler de öyle. Sitenin içindeki yürüme yollarıyla yetinmeyip koruluğa kadar koşanlardan, giderken gelirken başbakan selamı verenler çıkar bazen. O kadar. Bazen de delikanlılarla ayaküstü ahbaplık kurduğu olur. Çocukların site dışına çıkmasına izin yok aslında; ama kabacalarına göz yumduğu oluyor. Site içinde bir tanıdığa yakalanma korkusuyla biralarını sigaralarını alıp koruluğa yürüyorlar. Belki de haber vermesi gerekir bunları site yönetimine; ama vermiyor. Zaman zaman onu da gördükleri için besbelli, bir kutu bira, yarım paket Amerikan sigarası tutuşturdukları için eline, sesini çıkarmıyor; göz yumuyor küçük yaramazlıklara.

Tanışıyorlarmış gibi konuştu kız, adıyla seslendi ona: “Recai!” dedi. “Taşı sıksan suyunu çıkarırsın. Sen çok güçlü bir erkeksin Recai.” dedi.

Çok korktu Recai. “Oğlum Recai, sen iyiden iyiye tozutmaktasın. Yakında cinlerle minlerle de konuşmaya başlarsın.” diye sıkı bir zılgıt çekti kendine. Kızdan yana bakmadı, kızın yanına gitmedi bir süre. Ama cesaretini toplayıp yeniden baktığında kızın onu yanına çağırdığını gördü. Apaçık gördü bunu. Resimde eli görünse “Gel gel!” işareti yapacaktı; ama söylemek istediği her şeyi gözleriyle söylemeye mecburdu kız.

“Tez zamanda başka bir iş bul, çıkar beni buradan.” dedi. Bir fotoğrafa hapsedilmemiş de o kötü evlerden birine düşmüştü sanki.

Çıkarırım.” dedi Recai. Hem kıza, hem kendine söz verdi.

Üç beş gün sonra duvarlarla konuşuyor diye işine son verdiler Recai’nin. Hiç umurunda olmadı; o gün akşamüstü Nevcivan’ı alıp kaçmayı zaten kafasına koymuştu. Anlamayacaklarını, kızın yokluğunu hissetmeyeceklerini gayet iyi biliyordu. Görüntüden ötesini göremeyenlere Nevcivan’ın cansız hayali duvardan, öpücük göndermeye devam edecekti çünkü.

 
sayfa başına dön
 

ARTIK ÇOK GEÇ

Rakı kadehini karşısındakinin kadehiyle döke saça tokuşturmaya çalışan adamın adı Nazmi. Şimdi kadeh tokuşturduğu Yakup’u az sonra öldüreceğini bilmiyor. Yakup da bir şey bilmiyor. Herhangi bir öldürücü, delici, kesici alet taşımadığına emin olduğu arkadaşının az sonra onu öldüreceği birileri tarafından söylense de inanmaz zaten. Yakup’un arada bir başını okşadığı, attığı kemiklerin hatırına arkasından ayrılıp gitmeyen köpeğin ise bir adı yok. Bu olayda önemli bir rolü olacağını onun bilmesini beklemiyoruz; ama bu önemli rolünden dolayı bir adı olması gerekiyorsa adını biz verip, kendisine Çomar diyebiliriz. Çomar, Yakup’un köpeği değil, herhangi birinin köpeği de değil; her daim aç olanlarından hakiki bir sokak köpeği. Yakup’la tanışıklıkları ziyafet sofrasının artıklarının önüne atılmasıyla başladı, şimdi de aynı nedenle sürüyor. Ziyafet sofrasının bulunduğu yere gelince... Burası, Altınova’da pamuk üreticisi ve tüccarı İzzet Bey’in çiftliği. İzzet Bey, iki oğlunu birden sünnet ettiriyor bugün. Bu yüzden de bahçeye, dut ağaçlarının altına ziyafet sofraları kurdurmuş. Kuzular çevriliyor, rakı şarap su gibi akıyor, İzzet Bey şanına yaraşır bir sünnet düğünü yapıyor.

Nazmi 34 yaşında. Evli ve bir kız, bir oğlan iki çocuk babası. Yakın zamana kadar bir sabun fabrikasında işçi olarak çalışıyordu. Kayınpederinin ölümünden sonra zeytincilik yapıyor. Tayfa denen zeytin toplayıcılarını o buluyor, getiriyor. Tarlaya gidip gelmelerini o sağlıyor. Sabun fabrikasına göre çok daha rahat bir işi oldu rahmetli kayınpederi sayesinde. Artık ne karışanı var ne görüşeni. Çok bir şey değil kayınpederin bıraktığı. Kırk ağaç zeytin kimseye yetmez aslında. Bu kadarcık zeytinle iş de yapılmaz. Zaten Gülsüm’ün erkek kardeşi olsaydı onlara kalmazdı zeytini işlemek; ama yok Allah’tan. Gülsüm dediğim Nazminin karısı. Beş kız kardeşler Gülsümler. Her biri bir yana dağılmış. Üçü gurbette, ikisi burada, hepsi evli. Bura dediğim de Ayvalık. Gurbette olanların kırk ağaç zeytine ihtiyaçları da yok, zeytinle ilgilenecek zamanları da. Ayvalık’ta olan kızkardeşle de anlaştı Gülsüm. Her yıl, yiyecekleri kadar yağ, yemeklik yeşil ve siyah zeytin verilecek kendilerine, onlar da başka bir hak iddia etmeyecekler. Enişte yağı, zeytini bile istemedi ya, haksızlık olmasın diye Nazmi ısrar etti. Kırk ağaç zeytin iki eve zar zor yeter, geriye pek bir şey kalmaz. Ama Nazmi’nin zeytin işine girmesi için bahane oldu bu. Kayınpederi öldüğünde sabun fabrikasında çalışıyordu daha. Zeytinlik onlara kalınca işi tavsattı biraz. Geç gitti, erken çıktı, arada kaçtığı oldu; sonunda başardı; attırdı kendini fabrikadan. Hem küçük çapta bir sermaye yapacağı tazminatını aldı hem de Gülsüm’e onu tembellikle suçlayacak bir neden vermemiş oldu. Kendisi ayrılmamış da işten çıkarılmış saydı kendini. İsteği dışında... Çalışmak isterdi yoksa. İzin vermediler. Böyle anlattı hep. Şimdiki mutluluğa bu sayede kavuştu. Şimdi zeytin üreticisiyle yağ fabrikası arasında aracı oluyor, tayfa buluyor, zeytin arasını sürdürmek, tiller çektirmek isteyenlere bu işleri en iyi yapacak traktörcüleri o ayarlıyor.

Pamuk tüccarı İzzet Bey’in oğullarının sünnetine çağrılmasına en çok bu yüzden sevindi. Zeytin işi tamam. Pamuğa da girmek istiyor istiyor ufak ufak. Bunun için de İzzet Bey’le arayı iyi tutması gerek. Altınova’da hatırı sayılan bir adam İzzet Bey. İzzet Koçoğlu dedin mi bütün Altınova bilir. Onun pamuk tarlasına adımını attığın anda Altınova pamuk piyasasına da girdin demektir. İlk adımı attıktan sonra da gerisi gelir artık. Zeytin işiyle pamuk işi hiç karışmaz birbirine. Bilen bilir, pamuk’un mevsimi başka, zeytininki başka. Pamuk biterken zeytin başlar, pamuk başlamadan zeytin biter. Ne var ki ikinci kadehten sonra tümüyle unuttu iş konusunu. Bir daha da aklına gelmeyecek.

Yakup’la bir gün önceden konuştular, gidişi dönüşü kararlaştırdılar. Sünnet yemekli içkili. Yakup’un böyle davetlere karısıyla gittiği de olur. Nazmi pek bilmez o sosyete âdetlerini, bilmediği için de uymaz. Yakup’a da öyle dedi zaten. “Karınla gideceksen ben engel olmayayım. Ben alıştırmadım hiç öyle şeylere. Benimki de aramaz zaten. Beni niye götürmüyorsun, diye sitem etmek bile gelmez aklına.” Yakup’un karısı da annesiyle babasını görmeye Bergama’ya gitmişmiş meğer. Bir yandan İzzet Bey’e ayıp olacağını düşünüyormuş; ama bir yandan da tek başına çıkıp gitmeyi gözü yemiyormuş Yakup’un. Bu yüzden o da sevindi bu teklife. “Ayvalık olsa herkes tanıdık. Altınova ne de olsa yabancı muhit sayılır.” dedi hatta.

Yakup’un çarşı içinde bir kuyumcu dükkânı var. Babasının ona devrettiği bir dükkân. “Ben yaşlandım artık, dükkâna sen bak, ananla bana da yiyecek ekmeğimizi ver, yeter.” dedi babası. Askerden döndüğünden beri dükkanda o duruyor; ama babası dediğini yapmadı pek. İki gün gelmezse üçüncü gün damlıyor dükkâna, kasanın başına geçiyor; dahası, her haliyle oğluna dükkân teslim edecek kadar güvenmediğini belli ediyor. Gözü hep üzerinde. “Yapmayacaktın o indirimi. Sert konuştun müşteriyle. Niye daha ince bilezikleri göstemedin?” deyip duruyor konuşlandığı yerden. Yakup yeni evli daha. Henüz çocuğu yok. Daha doğrusu o öyle sanıyor. Karısının hamile kaldığını henüz kimse bilmiyor, genç anne adayının bile bundan haberi yok daha.

Onlar gittiğinde sofralar kurulmuş, rakılar doldurulmuştu. Gündüz gündüz pek içmez Nazmi, Yakup’un içtiği ise ayda âlemde bir. İzzet Bey tarafından karşılandılar. Onun tarafından Ayvalıklıların masasına yerleştirildiler. Masadakilerin kimiyle oturup sohbet etmişlikleri vardı, kimiyleyse sadece uzaktan uzağa selamlaşmışlıkları; ama rakı sihirini gösterdi. Bir saat içinde hepsi yıllardır bu masada içiyormuş gibi oldular. Ortak tanıdıklar çıktı. Tatlı çekiştirmeler, kinayeli gülüşmeler yaşandı. Bir ara ortalık gerginleşip sesler yükseldiyse de birinin türkü söylemeye başlamasıyla dağıldı gitti o gergin hava.

Kalktılar işte. Düğün sona erdi. Dönüş vaktidir. Yendi içildi, günler iyice uzun olmasına rağmen hava kararmaya başladı. Herkes evinin yolunu tutmalı artık. Çocuklar çoktan sünnet edildiler, açık havaya kurulmuş karyolalarında kol saatlerini, çeyrek altınları, oyuncakları, sünnetliklerine iğnelenen paraları kabul etmekten yorgun düştüler. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyor. Çocukları öpen, elini cebine atıp aynı miktardaki iki kâğıt parayı, çocukların göğsüne çapraz sarılmış kurdelelerin üstüne iliştiriyor. Nazmi’yle Yakup da bu görevleri yerine getirdikten sonra arabaların park edildiği alana yürüdüler.

Nazmi’nin direksiyonuna geçtiği, 1986 model bir Kartal. İkinci el demek âdet olmuş; oysa kaç iki, belki yirmi iki kez el değiştirmiş bir araba bu. Son sahibi Nazmi olacak gibi görünüyor ama. Nazmi’nin satmaya niyeti olmadığından değil, istese de satamayacağından. Hor kullanıyor arabayı, kamyon gibi kullanıyor. Zeytine onunla gidiyor, zeytin çuvallarını ona yüklüyor. Tarla küçükse, zeytin hemen kaldırılacak gibiyse, zeytin tayfasını onunla taşıdığı bile oluyor. Kadınlar arkaya, erkekler öne. Üst üste tıkıyor insancıkları içine. Ne Kartal’dan ses çıkıyor ne tayfadan. Arabanın zaten konuşma olasılığı yok da, tayfa da sıkışıklıktan ağzını bile açabilecek durumda olmuyor. Eli biraz bollansın ikinci bir araba daha çekecek altına, bunu sade işe koşacak o zaman. Niyeti bu.

Yakup, Nazmi’nin arabayı park ettikleri yerden çıkarmasına yardımcı olmak üzere arabanın tam arkasında. Aslında arabanın arkası boş ve Yakup’un orada durmasını gerektirecek herhangi bir neden yok; ama sanki altta kalmamak istiyor Yakup, arabasıyla geldikleri Nazmi’ye yardımcı olarak zahmetinin karşılığını vermeye çalışıyor. İşte ne oluyorsa o sırada oluyor. Nazmi, Yakup’un arabanın arkasına geçtiğini görmedi. Bu ani gidişi içine sindirememiş olan ve hâlâ kendisine atılacak üç beş parça kemiğin hayaliyle yaşayan Çomar tam bu sırada Yakup’un yanına geliyor. Yakup ne için orada dikildiğini unutup çöküyor Çomar’ın yanına. Kafasını okşuyor, gıdısını kaşıyor. Nazmi de arabayı çalıştırmış oluyor bu sırada. Dikiz aynasından arkasına bakıyor. Kimse yok. Alıyor geri vitese ve basıyor gaza.

Çığlıkları duyduğunda artık çok geç.

 
sayfa başına dön
 

ÇOCUK ÖYKÜLERİ

İNSANLARI DA KÜÇÜLTEBİLİR MİSİN ANNE?

“Anne” dedi Burkay. “İnsanları da küçültebilir misin?”

Annesiyle babası. ‘Yine ne diyor bu çocuk?’ diye soran gözlerle bakıştılar. Babası Numan Bey:

“Neden Burkay’cığım?” dedi. “Neden küçülmesini istiyorsun insanların?”

Burkay’ın acelesi vardı. Kulağı televizyonun sesinde,

“Çünkü...” diye başladı. Söze nereden gireceğini bilemeyince durakladı, biraz düşündü. “Çünkü...” dedi yeniden. “Dün akşam bir rüya gördüm. Çok güzeldi. Herkes benim boyumdaydı. Büyükannelerim, dedelerim ve siz. İkiniz de. Anaokulundaki öğretmenim bile benim boyumdaydı. Hiç kimseye başımı böyle yukarı kaldırıp bakmıyordum.”

Başını kaldırıp nasıl baktığını gösterirken durdu; televizyondan gelen sesi dinledi.

“Bir dakika...” dedi. “Beklediğim çizgi film başlamış. Ben size sonra anlatırım.” Koşarak, televizyonun bulunduğu öteki odaya geçti.
“İnsanları küçültmek mi?” dedi Numan Bey. “Bu da nereden aklına geldi?”

“Aslında ben nereden aklına geldiğini biliyorum.” dedi Şule Hanım. Kocasının soran gözlerle baktığını görünce açıklamaya çalıştı.
“Hani senin gri üzerine pembe çizgili bir kazağın vardı.”

“Doğum günümde annemin hediye ettiği kazak mı? Ondan mı söz ediyorsun?”

“Evet, o.” dedi karısı. “Neyse...” diye geçiştirmeye çalıştı; ama Numan Bey durdurdu onu.

“Yoksa kazağa bir şey mi oldu?”

Şule Hanım’ın sustuğunu görünce ekledi:

“O kazağı çok sevdiğimi biliyorsun. Pahalı bir kazaktı, saf yündü, çok seviyordum ve en önemlisi annemin hediyesiydi. Üstelik iki ya da üç kez giydim şimdiye kadar. Neden biliyor musun? Giymeye kıyamadığım için.”

Karısının konuşmayıp önüne baktığını görünce,

“Eyvah!” dedi. “Bir şey oldu, değil mi?”

“Evet, ne yazık ki!” dedi karısı. “Kötü bir şey oldu. Huriye Hanım onu pamuklu çamaşırlarla birlikte sıcak suda yıkamış.”

Bir süre sustu Numan Bey. Artık öyle bir kazağı olmadığı gerçeğine kendisini alıştırmaya çalıştı.

“O kadar küçülmüş ki bundan sonra o kazağı ancak Burkay giyebilir.”

Güzelim kazağın mahvolmasının sorumluluğu altında eziliyordu. Numan Bey bir süre daha düşündü, sonra yerinden doğrulurken,
“Şimdi anlaşıldı.” dedi.

Şula Hanım, anlamazlıkla baktı.

“Burkay’ın senden istediği şeyin sırrını çözdüm galiba.”

“Nedir?” dedi Şule Hanım. Hâlâ suçluluk duyuyordu.

“Madem kazağı küçülttün insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”

“Anlamadım.” dedi kadın.

“Çok basit.” dedi Numan Bey. “Kazağı küçültmeyi başardığına göre, insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”

“Yine neler geçiyor aklından acaba? Niye istiyor ki insanların küçülmesini?”

“İnsanların küçülmesini niye istediği kolay anlaşılabilir de sen asıl bunu nasıl yapacağını düşün.”

“Eyvah!” dedi Şule Hanım. “İş başa düşüyor desene.” Az önceki sıkıntılı havadan çıkmaya çalışıyordu. “Herkesi teker teker çamaşır makinesine sokmam ve çok sıcak suda yıkamam gerekecek.”

İnsanların çamaşır makinelerine kendi boylarında girip küçülmüş olarak çıkmaları çok komik geldi ikisine de. Birlikte güldüler.
“Bunu neden istediğini anladığını söylemiştin.” diye anımsattı Şule Hanım. “Niye istiyor sence?”

“Az önce söyledi ya...” dedi Numan Bey. “Kimseye başını kaldırıp bakmak istemiyormuş. Anlayacağın insanlarla eşit ilişkiler içinde olmak istiyor bizim bücür.”

Annesi de hak verdi Burkay’ın bu isteğine:

“Büyüklerin eğilerek saçını okşadıkları bir ufaklık olmaktan bıkmış demek.”

İzlediği çizgi film bitip de Burkay’ın yanlarına gelmesine kadar gözlerinde canlandırıp eğlendiler oğullarının hayaliyle. Büyükannesiyle el ele tutuşmuş kırlarda koşarken düşündüler Burkay’ı, gülümsediler. Dedesini kucağına almış gezdirirken düşündüler, kahkahayı bastılar. Derken Burkay geldi. O daha bir şey sormadan babası atıldı:

“Ne zaman başlıyoruz insanları küçültme işine?”

“Aaa! Evet.” dedi Burkay. Annesine döndü. Büyük bir ciddiyetle sordu:

“Yapabilir misin anne? Tıpkı kazağı küçülttüğün gibi, insanları da küçültebilir misin?”

Karısı bir şey söylemeden Numan Bey:

“Önce sen söyle bakalım; niye istiyorsun bunu?” diye sordu.

“Dedesiyle birlikte uçurtma uçurmak istiyor anlaşılan.” dedi Şule Hanım. “Ya da büyükannesiyle el ele tutuşup markete gitmek.”
Burkay onların sözlerinin ve gülüşmelerinin bitmesini sabırla bekledi. Sonra küçümser bakışlarla süzdü ikisini de.

“Çocuk gibisiniz.” dedi. “Ne kadar basit şeyler düşünüyorsunuz!”

Annesinin ve babasının gülmemek için dudaklarını ısırdıklarını fark etmedi. Babasına döndü.

“Babacığım,” dedi. “Hani geçen gün, Fethi Amcalar geldiğinde, yeryüzündeki doğal kaynakların insanlara yetmemeye başladığından söz etmiştiniz, anımsadınız mı? Hatta Afrika’da pek çok insanın açlıktan ölmek üzere olduğunu da söylediniz.”
“Evet,” dedi Numan Bey. Şule Hanım da, o da birden ciddileşmişlerdi.

“İşte,” dedi Burkay. “Dün akşam o rüyayı gördükten sonra düşündüm ki bütün insanlar benim boyumda olsa kimse aç kalmaz. Herkes daha az yemekle doyar, daha az kumaşla giyinir. Dünyada var olan besin maddeleri herkese yeter. Kimse de açlıktan ölmez.”

Annesinin de babasının da gözleri doldu. Onlar Burkay’ın onlarla rahat rahat oyun oynamak için insanları küçültmek istediğini sanırken oğulları neler düşünürmüş meğer.

İkisi birden Burkay’ın yanına, yere diz çöktüler. Şimdi Burkay’la aynı boyda olmuşlardı.

“Bak, seninle aynı boydayız.” dedi annesi. Babası da karşısına geçti, büyük bir insana anlatır gibi anlattı:

“Dünyadaki açlığa ve yoksulluğa çare bulmaya çalışman çok güzel. Ama bunun için insanların küçülmesi gerekmez. Var olan kaynaklar bilinçli kullanılsa, insanlar arasında eşit bir paylaşım olsa kimse açlıktan ölmez. Dünyanın zenginliği herkese yeter.”
Sonra Burkay’ı kucaklarına alarak ayağa kalktılar.

“Demin aynı boydaydık. Şimdi de aynı boydayız. Sence hangisi daha iyi?” dedi babası. Burkay çevresine bakındı. Masanın ayaklarıyla aynı boyda olmaktansa her şeye böyle yüksekten bakmak çok daha güzeldi.

“Bu iyi.” dedi.

“Öyleyse yukarıda eşit olmak, aşağıda eşit olmaktan daha güzel.” deyip oğlunun onaylamasını bekledi Numan Bey. Sonra da ekledi:“

Demek ki insanları küçültmemiz değil, seni büyütmemiz gerek.”

Üçü de birbirine sarılmaya çalışınca kolları dolandı. Herkes ötekinin neresi denk gelirse oraya öpücükler kondurmaya başladı.

 
sayfa başına dön
 

ANNE KİMDİR?

Salih’in yanına koşa koşa geldi Berkay.
“Biliyor musun?” dedi. “Müthiş bir şey öğrendim. Aynur Teyze var ya, Özgür’ün gerçek annesi değilmiş.”
Zehra:
“Yalancı...” diye bağırdı hemen. Berkay’ın söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordu; ama “müthiş” haberleri hep Berkay’ın getirmesine çok öfkeleniyordu. Rıfkı Amcaların köpeği Pirinç’in kaybolduğu haberini de “müthiş bir haber” diye o getirmişti; Pirinç’in bulunduğu haberini de. Yeni müthiş haberin yine onun tarafından verilmesi son derece anlamsızdı. Niye bütün müthiş haberleri Berkay veriyordu?

“Ne diyorsun oğlum sen? Hiç öyle şey olur mu? Özgür’ün Aynur Teyze’ye ‘anne’ dediğini ben kaç kez kendi kulaklarımla duydum.” dedi Salih.
Mustafa fırsatı kaçırmadı:
“Başkasının kulaklarıyla duysaydın çok ‘müthiş’ olurdu zaten.” dedi. “Müthiş” sözcüğüne özellikle vurgu yaptığı Zehra’nın dikkatinden kaçmamıştı.
”Evet yani.” dedi. “Gazeteci gibisin. Bütün müthiş haberler sende.”
Berkay hiçbirine aldırmadı.
“Annemin arkadaşları bizim evde toplanmışlar. Onlar konuşurken duydum. ‘Öz annesi değil; ama ne kadar iyi bakıyor Özgür’e.’ diyordu biri; öteki de onaylıyordu. Hâlâ bizdeler. İsterseniz gidip soralım.”
“Öyle duymuşsan öyledir.” diye kestirip attı Salih. “Gidip sormaya gerek yok.”
“Özgür biliyor mudur bunu?” diye sordu Zehra.
“Bilmiyordur.” dedi Berkay. “Böyle şeyleri çocuklara söylemezler.”

Sonra dördü birden tartışmaya başladılar. Berkay ile Mustafa yeni öğrendikleri gerçeği Özgür’e hemen söylemekten yanaydı; Zehra ile Salih ise bunun büyüklerin karar vereceği bir konu olduğunda diretiyordu. Salih, ötekilerden iki yaş büyük olmanın üstünlüğünü kullanıyor; onları yönlendirmeye hakkı olduğunu düşünüyordu. Bu kararlılıkla,
“Bize düşmez.” dedi. “Bu önemli haberin Özgür’e ne zaman verileceği, babasının bileceği iş.” Sonra da öğrencilerine, zor bir dersi kavratmaya çalışan öğretmen sabrıyla tane tane anlattı. Büyüklerin karar vereceği, önemli bir konuydu bu. Çocuk oyuncağı değildi. Zehra, Salih’i içtenlikle destekledi. Salih gibi düşündüğünden değil, Berkay’ın ilgi odağı olma çabalarına sinirlendiğinden. Mustafa, yalnızca heyecanlı bir an yaşayacağı düşüncesiyle “Açıklayalım.” demişti; ama çok da ısrarcı değildi.

Karar, Salih’in istediği doğrultuda çıktı. Bu önemli konunun açıklanması büyüklere bırakılacaktı. Büyükler ne zaman uygun görürlerse o zaman açıklarlardı. Özgür, “anne” dediği kadının gerçek annesi olmadığını öğrenince çok kötü olabilirdi. Bunu da çocuklar göze almamalıydılar.

Salih herkesi, doğru davranışın bu olduğuna inandırdığını düşünerek gönül rahatlığıyla evinin yolunu tuttu. Zehra veda edip ayrıldı. Mustafa da “İyi akşamlar” dileyip ayrılıyordu ki Berkay kolundan yakaladı onu.
“Dur bakalım. Sen nereye gidiyorsun?”
“Eve...” dedi saflıkla Mustafa.
“Sen gitme. Bizim işimiz bitmedi daha.”
“Yoksa?” deyip sustu Mustafa.
“Tabii ya! Salih Efendi bize bir saat nutuk attı diye vazeçtiğimi mi sandın? Şimdi hemen Özgür’ü arayacağız. Cep telefonun yanında mı?”
“Yanımda.” deyip çıkardı, uzattı telefonunu Mustafa.
“Sen ara.” diye telefonu geri verdi Berkay.
“Ben mi? Niye? Ne diyeceğim ki ben?”
“Onu buraya çağır. Gerisini bana bırak.”

Mustafa pek gönüllü değildi telefon etmeye; ama çekiniyor, korkuyor gibi, Salih’in emrinden çıkmıyor gibi görünmek de istemiyordu. Neler konuştuğunu Berkay’ın duymasını istemediğinden, arkasını dönüp telefonuyla birlikte uzaklaştı.

O sırada Zehra eve gitmekten vazgeçmiş, geri dönüyordu. Berkayların apartmanının köşesinde, Mustafa’nın cep telefonuyla fısır fısır konuştuğunu, Berkay’ın az ötede beklediğini görünce, bu iki kafadarın bir iş çevirdiğini çabucak anladı. Hemen görünmedi onlara. Bir ağacı siper alıp neler olacağını beklemeye karar verdi. Zaten Zehra, Salih’in o kadar ikna edici konuşamasına karşın Berkay’ı düşüncesinden vazgeçirebildiği kanısında değildi. O yüzden geri dönmüştü. Neler olacağını görmek istiyordu.

Telefonunu kapatıp Berkay’ın yanına gelince, “Annesi yemek hazırlıyormuş. Gelmek istemedi Özgür.” dedi Mustafa.
“Gelmiyor mu yani?” diye sordu Berkay.
“Yok, geliyor.” dedi Mustafa. “Annesi izin verdi.”
“Annesi değil ki o!” deyip güldü Berkay.

Biraz sonra Özgür koşa koşa gelirken bir yandan da, “Ne oldu arkadaşlar? Bu saatte niye çağırdınız beni?” diye soruyordu.
“Berkay sana önemli bir haber verecek.” deyip aradan sıyrılmanın yolunu buldu Mustafa.
“Okul gezisi iptal mi oldu yoksa?”
“Hayır, geziyle ilgili değil. Konu başka.”
“Nedir?” dedi Özgür. Merak eder gibi bir hali yoktu. O sırada Zehra da çıktı ağacın arkasından ve yanlarına geldi. Özgür’ü oradan uzaklaştırma, Berkay’ın vermeyi planladığı kötü haberi öğrenmesine engel olma çabasındaydı. Kolundan tutup çekiştirirken, “Şu Türkçe ödevi var ya, ben ne olduğunu tam anlamadım.” diye Berkay’ın konuşmasını önlemeye çalışıyordu.

“Bir dakika!” diye arkalarından koştu Berkay. Vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. “Aynur Teyze var ya!” diye bağırdı, gerisini getirmedi, sustu.
“Annemi mi söylüyorsun?” dedi Özgür. Durdu ve geri döndü.
Bir an kekeledi Berkay. “Şey,” dedi. “Evet.” dedi. Sonra, kimsenin engel olmasına fırsat vermemek için bir çırpıda söyledi söyleyeceğini:
“Aynur Teyze senin öz annen değilmiş.”
“Öz anne...” deyip duraladı Özgür.
Zehra, hiçbir şeye engel olamamanın çaresizliği içinde, sessizce “Eyvah!” diye mırıldanıp elini ağzına bastırdı, öylece kaldı. Mustafa sendeledi, bir iki adım geri gitti, durdu. Berkay ise başladığı işi yarım bırakmamak için yineledi:
“Evet. Bugün bizim evde konuşulurken duydum. Aynur Teyze senin öz annen değilmiş.
“Öz anne nedir?” dedi Özgür.
Çocuklar birbirlerinin yüzüne baktılar. Yanıtlanması gereken gerçek bir soru muydu bu? Berkay tam açıklamaya girişecekti ki sorusunu başka bir soruyla genişletti Özgür: “Bizi doğuran kadın mıdır öz annemiz? Yoksa bakıp büyüten, bizimle gülüp bizimle ağlayan kadın mı? Senin ‘Aynur Teyze’ dediğin insan, beni doğurmamış olabilir; ama bu yaşa ve bu boya o getirdi. Kızamık çıkardığımda da, suçiçeği döktüğümde de sabaha kadar başımdan ayrılmadı. Her seferinde doktora, kucağında taşıdı beni. Okuldan iyi bir karne getirdiğimde benimle birlikte ve en az benim kadar sevindi. Babamın aklına bile gelmeyecek pek çok ihtiyacımı o anlar, görür, yerine getirir. Beni her gün yemekleriyle doyuran odur. Yemekleriyle karnımı doyurduğu gibi, sevgisiyle de içimi ısıtır.”

Durdu, bir soluklandı. “Daha sayayım mı?” dedi.

Herkesin sesinin soluğunun kesildiğini görünce, başka bir şey söyleme gereksinmesi duymadı. “İyi akşamlar!” deyip uzaklaştı. Sesinde sitem ve kırgınlık vardı.

Özgür tümden gözden kayboluncaya kadar bekledi Berkay, sonra duyulur duyulmaz bir sesle mırıldandı: “Biliyormuş.”

Başka bir şey demedi.

 
sayfa başına dön
     
 
Tüm hakları saklıdır. 2009 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler