 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
   |
 |
 |
 |
  |
 |
 |
 |
 |
 |
  |
 |
 |
 |
   |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
| |
|
|
 |
| AYVALIK
ÖYKÜLERİ
ALACAKARANLIK
ÖYKÜLERİ
ÇOCUK
ÖYKÜLERİ |
| |
| |
AYVALIK
ÖYKÜLERİ
SOYUN
DA GİR KOYNUMA
Şimdi bile aksi, şimdi bile ters. Altına bez bağlanırken, ağzına yemek
verilirken, yarım aklının tamamını yitirmişken bile dünyayı dar ediyor
insana. Kime kızdığı, neye sinirlendiği, ne zaman parlayacağı, neyi
bahane edip burnundan soluyacağı gençliğinde de belli değildi, şimdi
de belli değil. Bir de hâlâ o eski hali var sanıyor. Eski hali de ne
ki? Kendini fil sanan bir sinek. Hiç bağdaşmadı olduğu ile sandığı.
Kendini pehlivan sanırken yer cücesinden farkı yoktu. Şimdi bir de yaşlılık
bindi hepsinin üstüne, bunaklık bindi; her bir eksikler tamamlandı.
Dört kol çengi… Kendi pisliğini parmakladığını unutup yemek tepsisine
yumruk sallamalar onda; ağzına lokma verilmese acıktığının bile farkında
olmayacağını bilmeyip, “Asarım, keserim” demeler onda. Daha dün battaniyeyi
bir top yapıp bir kenara koyduğunda ark açtığını, yorganı havalandırdığında
çift sürdüğünü sanıyordu. Daldı mı nereden çıkacağı belli değil. Ne
çevresindekileri tanıyor artık, ne hangi zamanda yaşadığını biliyor.
Bir bakmışsın çocukluğundaki bilye savaşlarından, uçurtma yarışlarından
birinin göbeğine düşmüş, çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş arkadaşlarıyla
kavga etmekte; bir bakmışsın mübadele yıllarına gitmiş, anasının elinden
tutup çekiştirdiği Rasim’cik olmuş, denize düşmekten korkmakta. En son
işi olan gece bekçiliğine geri döndüğü, sokak serserilerinin arkasından
avaz avaz bağırdığı da oluyor, fabrikayı soymaya gelmiş haydutlara saldırdığını
sanıp karısının gırtlağına sarıldığı da. Hep öfkeli ama. Hep birilerine
kızgın. Esiyor, savuruyor, küfrediyor, bağırıp çağırıyor …
Yeni
evlendiklerinde, bu yatakta birlikte uyandıkları bir sabahı anımsıyor
Zehra. Bundan az büyük bir yatak ve şimdiki gibi, yere serili gene.
Rüyasını anlatıyor karısına Rasim. Bütün gece çöplerin arasında, tenekelerin,
camların üstünde yürümüş rüyasında. Eski bir Rum evinin yıkıntıları
arasında dolaştığını görmüş. O kadar etkiliymiş ki rüya, Allah inandırsın,
teneke parçalarının, cam kırıklarının kestiği ayacıkları hâlâ acıyormuş.
Zehra’nın aklına geliyor birden. Yorganı kaldırıveriyor. Bir bakıyorlar
ki ayak başparmaklarından biri kan içinde. Meğer fare yememiş mi parmağını?
O zamanlar öyleydi. Fareler cirit atardı ortalıkta. Yalnız bu evde mi?
Her yerde. Rasim Efendi’nin kız kardeşi Safiye’nin de burnunu yemişti
fareler. Hem de iki kez.
Kendinden
20 yaş büyük olduğunu öğrendiğinde ne gözyaşı döktüydü. “Ben o kart
papaza mı kaldım? Ölsem evlenmem onunla.” diye ağladı durdu. Sonra kart
papaz dediği, evlere sığmayacak, kapılardan geçmeyecek cüssede hayal
ettiği adamın cebe sığacak büyüklükte olduğunu görünce azıcık da güldü
ağladıklarına. Şimdi gidiyor. Tümden. Bütün mal varlığı olan evi bırakacak
Zehra’ya, bir de üç kuruşluk dul aylığını ve gidecek. O, dünyasını değiştirirken,
heder edilmiş bir ömür de kaldırılıp çöpe atılacak. Ne kaldı geriye
Zehra’dan? Bir insan posası. Oysa nüfusunu büyütmüşlerdi evlendirmek
için. 16 yaşında mıydı, 17 mi, kim bilir? 60’ına merdiven dayamışken
kimsesiz kalıverecek orta yerde. Yaşlı herifle evlenmenin sonu… Seni
bir başına bırakır gider böyle. Gerçi gitmeyip de ne etsin? Bitti, tükendi
yata yata. Kendini kafeslere sığamayan aslan sansa da iyice küçüldü,
futbol topu kadar kaldı yatağın içinde. Ablalarının ikişer üçer torunları
var; o bir çocuk yüzü görmedi, düşlediği yavruya kavuşamadı bir türlü.
Onun da çocuğu olsaydı, torunlara karışsaydı, Rasim Efendi’nin çekip
gidecek olması, kolunu kanadını bu kadar kırmazdı. Ablaları, “Evi varmış
adamın. İyi biriymiş.” diye avutmaya çalışmıştı onu, evlenmem de evlenmem
diye tutturduğunda. Rasim Efendi’yi Filalıdır diye bile allayıp pullamaya
kalktılardı. Kibar olurmuş da Filalılar, karılarını el üstünde tutarlarmış
da. Çok tuttu el üstünde Rasim Efendi de doğrusu. Ne pamuk çapası kaldı
ona yaptırmadığı, ne tütün dikimi. “Sen gençsin. Sen güçlüsün. Kuvvetlisin.”
diye onu öne sürdü hep; bütün ağır işlere onu koştu.
Ablaları
çok dil döktüler he dedirtmek için; anası ise kandırmaya, avutmaya,
gönlünü almaya bile çalışmadı hiç. “Sen aynalara küssün galiba,” dedi
bir gün. “Aynaya bak da öyle konuş. Kim alacak seni? Genç ve yakışıklılar
okumuş kız ister, güzel kız ister. Sen elifi görsen mertek sanırsın.
Güzellikten yana da nasibin yok. Çok bile sana Rasim Efendi.” Bunu dedi
annesi. Güzel olmadığının da farkındaydı, okuma yazma bilmediğinin de.
Yine de bir anne bunları der mi kendi öz kızına? Bir daha ne ağzından
yakınmalı bir söz çıktı ne bir damla yaş döküldü gözlerinden. “Tamam,”
dedi. “Ama hemen düğün isterim. En kısa zamanda. Bu evden bir an önce
kurtulayım.” Adamın evi vardı olmasına; ama işi? Pamuk çapasından zeytin
toplamaya, her yere birlikte gittiler. Yıllarca her yazı, tütün tarlasının
bir köşesinde kurulan çardaklarda geçirdiler. İcarla bahçe tuttuklarında
rahat ederdi biraz Zehra. Toprak adamıydı Rasim Efendi. Sebzeden, meyveden,
ottan, çiçekten iyi anlardı. Yine de işin çoğunu ona yaptırırdı. Bir
gün bir kamyon dolusu Çingene gelip çiftliğe bakan tepede konakladığında
yalnızdı; motoru çalıştırmış, havuzu dolduruyordu. İçeri kaçmaya, kapıyı
kilitlemeye kalmadı, üç - dört kişi birden geldiler. Havuza akmakta
olan suyu sordu biri. “İçilmez.” diye kestirip attı Zehra. Öteki biber,
domates istedi. “Olur, veririm.” demek üzereydi ki beriki boğazına hamle
yaptı. “Öldürecekler beni.” düşüncesinin kafasında çakıp geçmesiyle,
düdüğün aklına gelmesi bir oldu. Rasim Efendi’nin, ilkokul öğrencilerinin
silgisi gibi boynuna astığı düdük, ilk kez işe yaradı. Asıldı ipe, çekti
çıkardı koynundaki düdüğü, başladı üflemeye. Bir yandan da “Ne yatarsın
orda? Gelsene buraya be adam!” diye havuzun arkasında bir yerlerde sözde
uyumakta olan kocasına seslendi. Çingeneler yuttular bu numarayı. “Vay
namussuz karı! Adamını çağırır be! Kaçın!” diyerek, küfrede küfrede
kaçtılar. Saatler sonra geldi Rasim Efendi, Çingenelerin geldikleri
kamyona doluşup çekip gitmelerinden epey sonra. Üstünde durmadı olayın,
“Sen ne korkarsın? Onlar korksunlar senden.” dedi, çıktı işin içinden.
O
yıl değildi, başka bir yaz, başka bir patronun çiftliğindeydiler. Bahçe
yapmanın yanı sıra koyunlara da onlar bakıyorlardı. Sabahın en tatlı
uykusundan uyandırdı bir gün onu Rasim Efendi. “Koyunları yıkayacağız.
Birlikte sahile gideceğiz. Sen de bana yardım edeceksin.” dedi. Koyunları
önlerine katıp götürdüler deniz kıyısına. Kuzular, koyunlar suya girmek
istemez, iteklendikçe kaçarlar. Ne yapacağını şaşırdı karı - koca. Bir
ara Rasim Efendi, en iri koyunun ipini beline doladı, sıkı bir düğüm
attı. “Fırlat onu suya.” diye koyunu gösterdi Zehra’ya. “Ama…” falan
demeye davranırken, “Dediğimi yapsana kadın. Bak, hâlâ bakıyor.” diye
bir de zılgıt çekti. Zehra da tuttuğu gibi kaldırdı, attı suya koyunu.
Bir döndü ki arkasına, Rasim Efendi suyun içinde debelenmekte. Belindeki
ipi çözmeye çalışırken dibi boylamakta, yüze çıktığında “glu glu” edip
yeniden sulara gömülmekte.
İki
yıldan fazladır yatalak. Aklı bir geliyor bir gidiyor; ama gitmeleri
her gün biraz daha çoğalmakta. Midilli’den bir buçuk yaşında bir çocukken
gelmemiş, orada bir ömür sürdürmüş gibi, Fila’da sanıyor kendini. Kim
bilir kimleri görüyor ki çevresinde sağa sola emirler yağdırıyor durmadan.
Gene kızıp köpürerek ama. Üzümleri ekşitmesinler, hemen sıksınlar diye
hayali işçileri azarlıyordu demin. Her işi yaptı da bir şarapçılık kalmıştı
bulaşmadığı, demek hayalinde onu da yapıyor. Kâh bağ bozumunu planlıyor,
kâh üzümleri sıkıyor, kâh ayaklarını yıkamadan üzümü çiğnemeye gelen
kadınlarla kızları azarlıyor. Tanımadığı, bilmediği bir yaşamla ilgili
ayrıntıları uydurup dururken, yaşadıklarını yitiriyor. Kaçıncıdır, “Sen
de kimsin?” diye soruyor Zehra’ya. Aynı anda, beş - altı yaşlarındayken
yitirdiği annesine çocuk sesiyle ve sevgiyle sesleniyor. Ya okul önlüğünü
bulmasını istiyor ondan, ya küçüklüğünde beslediği kazın nerede olduğunu
soruyor. Yüzünü yıllardır görmediği, büyük olasılıkla bir daha da görmeyeceği,
zaten görse de tanımayacağı Huriye Ablası’yla, hiç kavga etmemiş, küsmemiş,
hep barışıkmış gibi düşsel sohbetler yapıyor. Safiye, Almanya’da yıllar
önce ölmemiş, yan odada onu beklermiş gibi, ona sesleniyor, hatta azarlıyor
onu: “Safiye!” diyor. “Safiye, nerdesin? Uyuma be miskin kız, uyuma!
Kalk çabuk, çok işimiz var bugün. Hadi!”
Kırk
yıllık karısını tanımadığı, yıllar önce ölen kız kardeşi sandığı oluyor
sık sık. “Safiye değilim ben, Zehra’yım” diyor, yorganını aralayıp.
“Zehra da kim?” diyor. Zehra kim mi? Olmasa aç kalacağın kişi, olmasa
kendi pisliğinin içinde boğulacağın. “Karın! Karın!” diyor. “Zehra’yım
ben. Tanımadın mı?” “Hangisi?” diye soruyor bu kez. “İki tane Zehra
var. Biri iyi, öteki kötü.” Gülmek tutuyor böyle zamanlarda Zehra’yı.
“Kovala o kötü olanı,” diyor. “Kovala, gelmesin buraya.” “Kovalıyorum,”
diyor o da. “Kovalıyorum; ama gitmiyor ki! Hep burada.”
Altının
bezini değiştirip yemeğini vermeli şimdi.
Zeytin
zamanı, bir traktör dolusu tayfayla birlikte zeytin toplamaya giderlerdi.
Paydos düdüğü çalıp hep birlikte yarışa yarışa traktöre koşulduğunda
kocalar eğer yakınlarda bir yerdelerse karılarının traktör kasasına
tırmanmasına yardımcı olurlardı. Rasim Efendi de özenirmiş meğer, o
da karısının kendi yardımıyla traktöre binmesini istermiş. Bir gün,
tam böyle, paydos düdüğü çalıp herkesin traktöre koştuğu bir anda, koştu
geldi. Dizlerinin üstünde eğildi, dört ayak durumunda, “Bin sırtıma,
çık!” dedi. Zehra bir kendine baktı, bir önünde kendini basamak yapmış
kocasına. Dese kızacağını bildiği için, “Yok, çıkarım ben.” diyecekken
vazgeçti. Bir adımıyla bastı Rasim Efendi’nin sırtına. Basmasıyla basamak
masamak kalmadı ayağının altında, her şey dümdüz oldu; Rasim Efendi
yumuşak toprağın karnına gömüldü.
“Ne
gülersin be!” dedi Rasim Efendi. “Sen önce kadınlık görevlerini yap.
Gel bakayım buraya. Bak, alacağım ayağımın altına. Gel diyorum. Soyun
da gir koynuma. Karım değil misin? Zehra değil misin? Soyun bakayım.
Gel çabuk.”
|
|
| |
| |
GİDENLER
GİTMEZ Mİ ASLINDA?
Bu evin bir üyesi, üyesi de değil, sahibi sanıyorlar beni. Hâlâ. Eski
kocam az önce sofrayı toplayacak olmama teşekkürlerini sunarak odasına
çekildi. Odasına mı? Çekildiği oda, yirmi iki yıl boyunca aynı yastığa
baş koyduğumuz, mutsuzluğumuzun kaynağı oda, yatak odamız. Benim ayrı
bir odam olmadı bu evde. Açık söylemek gerekirse onun da olmadı. Evliliklerde
eşlerin ayrı odaları olmaz ki! Nerede görülmüş? Kızım, ‘İyi geceler’
dedi ve yattı. Ne yaşadığını bilmiyorum. Annesinin, hiç gitmemiş gibi,
geri döndüğünü mü düşünmüştür? Hissettiği böyle bir şey midir? Büyük
bir rahatlıkla gidip yattığına göre, durumda olağandışılık görmüyor.
Her şeyin iki yıl önceye döndüğünü düşünüyor; bittiği noktadan, aradan
hiç zaman geçmemiş gibi, yeniden başladığını. Oysa tümden anormal bir
durum var ortada. İki yıl önce boşandığım adamın evindeyim; ama ben
dahil herkes o kadar bu eve ait görüyor ki beni, burada oluşumu, yine
ben dahil, kimse yadırgamıyor.
Yok,
ben dahil değilim. Ben şaşkına dönmüş durumdayım. Yadırgıyorum. Bir
yanım, olmaması gereken yerde bulunan gereksiz bir fazlalık olarak görüyor
kendini; bir yanım ise benim bulunmadığım zamanlarda eve iyi bakılmadığını,
ne çok şeyin ihmal edildiğini görüp sinirleniyor. Demek bu ikinci yan,
bu evi, birilerine emanet edip gittiğini düşünüyor hâlâ, bununla da
yetinmiyor, emanete ihanet edildiğini de düşünüyor. Bu odaların, eşyanın,
evin, içindekilerle birlikte kendisine ait olduğunu sanıyor. Öyle değil.
Bu evi her şeyiyle bırakmış ve arkama bakmadan çıkıp gitmiştim ben.
Bir daha dönmeyi düşünmeden. Neden döndüm öyleyse? Sorulur mu bu da?
Kızım burada çünkü, ondan döndüm. Bir de böyle olacağını sezemediğimden.
Aptallık etmişim.
Kızımı
bunca özlemişken yarım saat - bir saat görüşüp ayrılabileceğimi, sıkı
bir kucaklaşma ile yetinebileceğimi mi sandım? Bu kadar basit olduğunu
nasıl düşünebildim? Bu evde yabancı bir konuk gibi ağırlanacağımı, bir
koltukta oturup, ikram edilen her ne ise onu içip, sonra da el sıkıp,
sarılıp öpüşüp gideceğimi... Olmazdı ki! Bilemedim bunu. Gireceği, kaderini
değiştirecek o büyük sınavda kızımın yanında olmak istemem, annelikti;
ama gelip bu evde kalmayı kabul etmem saçmalık. Hem de saçmalığın dik
âlâsı. Sınavdan önceki iki günü birlikte geçirip kızıma güç kazandırmalıydım.
Her zaman ona destek olacağımı hissettirmeli; sınava olabildiğince yüksek
moralle girmesini sağlamalıydım. Sınavdan çıkışta onu kucaklayacak,
öpecek ve evime dönecektim. Hatam, “Otel parası vermesin. Gelsin, burada
kalsın.” diyen eski kocamın önerisini kabul etmek oldu. Otele verecek
param mı yoktu? Hayır, birkaç saati değil, günü ve geceyi kızımla birlikte
geçireceğimi düşünüp başka şey düşünmemem yanlıştı. Yanlışım buydu.
Bu
evde ne çok yalnızlık çektim. Hiçbir derdimi paylaşamadım, çektiğimin
bir dert olduğunu bile anlatamadım kimseye. Çaresizlik, kimsesizlik
ve yalnızlık... En az bugünkü kadar. Şimdi o günlerden daha yalnız değilim.
Çaresiz hiç değilim. Benim de bir evim var, kendi başıma kurduğum, kendi
başıma var ettiğim düzenim. Bu balkonda, hâlâ kaldırılmayı bekleyen
içki sofrasının bulunduğu masaya başımı dayayıp ne çok gözyaşı döktüm.
Sahi, neden içki sofrası hazırladı bana? Kutlanacak bir şey yok ki ortada!
İki yıl öncesine iki günlük bir gezi. Hepsi bu.
Gece
yarılarında, o içerde yatarken, usulca yataktan kaçar, ara kapıları
kapatır, ışıkları yakmadan, kışsa salona geçer, yazsa balkona çıkardım.
Biraz sonra bulunduğum yerin kapısı açılır, uyku mahmuru kıpışık gözler,
niye yine yanından kaçtığımı sorardı. Verecek yanıtım yoktu. Varlığı
sağlanamayan o şeyi arıyordum; ama gerçekten bulmak isteyip istemediğimden
de emin değildim.Özellikle balkonun, içimdeki sıkıntıyı alacağını sanırdım.
Öyle olmazdı ama. Yalnız körfeze değil, uzak ve yakın evlerin içine
de açılan balkonum bana kendi mutsuzluğumdan başka bir şey yaşatmazdı.
Artık paylaşacak hiçbir şeyin kalmadığını, eskiden sevginin, daha eskiden
aşkın bulunduğunu sandığımız yerde, kendi kendini büyüten kocaman boşluğun
varlığını duyururdu. Hatta bu boşluğun, yerini bıçak keskinliğinde bir
nefrete bırakmak üzere olduğunu, o nefretin içine düşüldüğünde kopup
ayrılmanın da burada kalıp debelenmenin de aynı derecede zor olacağını,
ne çok şeyi... Giderilebilir sandığımız sorunun bir evliliği içten içe
çürüten en büyük dert olduğunu ve artık çözümsüzlük duvarına gelip dayandığını...
Evliliğin aslında o olduğunu...
Şu
anda ne kadar da sakin ortalık. Oysa geçmişteki ruh fırtınasının uğultusu
fışkırıyor her yerden. Bu uğultuya teslim olmamalıyım. Gerçek değil
bu. Gerçek değil; çünkü ben zincirlerimi kırmayı başardım, kimseyi çiğnemeden,
can acıtmadan, gönül kırmadan bu kafesten çıkmayı başardım. Şu andaki,
gelip geçici bir yalnızlık. Öncekilere benzemesi söz konusu bile olamaz.
Sığınabileceğim bir evim, kaçabileceğim bir sığınağım var şimdi. Körfezin
restoran ve cadde ışıklarıyla çizgilenmiş görüntüsünün dışında bir dünyam
var. Üstelik ışığa böyle uzaklardan bakmıyor, kendi içinde barındırıyor
aydınlığı. Karşı tepelerdeki uzak ışıltıları seyredip, her biri ayrı
dünyaları işaret eden ev ışıklarına daldığım, oralardaki yaşamla benimkini
karşılaştırıp avunma nedenleri aradığım zamanlar ne kadar gerilerde
kaldı. Bu cendereden hiç çıkmamış, bir adım ötesini merak eden; ama
o bir adımı bir türlü atamayan, tümüyle kendi dünyasına kapanmış kadınlardan
biri olarak kalmak ve öyle kalarak ölmek üzereydim. Her şeye boyun eğen
o uysal yanım acıyor şimdi.
Yeni
bir dünya kurmayı başardım. Kimse beni buraya zincirleyemez şimdi. Ben
bu dünyanın malı değilim. Yalnızca bir konuğum. Görevi bittiğinde dönecek,
diyelim eski anılarını tazelemeye gelmiş, tazelemeye de değil, nelerden
kurtulduğunu anımsayıp avunmaya gelmiş bir konuk. O eski cendere, tedirginliklerine
bile alışılmış eski yıllarda kaldı. Cendere gibiydi, evet. Cinsel çekim
bitmişti aramızda ya da hiç kurulamamıştı. Yaşamımızın bir yanı, doldurulamayan
bir boşluktu. Konuşmadan geçiştirmeye, önemsemediğimize inanarak önemsiz
kılmaya çalışıyorduk.
Nasıl
başardım bu kafesten çıkmayı, nasıl başardım uçmayı, onu konuşmalı asıl.
Yine de bir şey var işte. Hüzün veriyor. Kocamın eski ve yeni sevgilileri
olduğunu bilmek, bunları hisettirmekten ne kadar hoşlandığını görmek,
bensiz de mutlu olmayı başardığına tanık olmak. Belki de asıl bu. Birbirimizden
giderek uzaklaştığımızı görmek, üzüntü değil, sevinç vermeli oysa. Öyleyse
nedir bu içimdeki sızı? Bana özellikle mi başka kadın adlarıyla sesleniyor?
Boynundaki, göğsünde, kollarındaki çürükleri görmemi özellikle mi istiyor?
Peki, gelişimi neden kutlanacak bir şey olarak görüyor? Hayatında ilk
kez benim için yemekler yapıp içki sofraları hazırlıyor? Evliliğimiz
süresince etmediği övücü sözlerin tümünü bir gecede etmeyi nasıl başardı?
İnsanın
eşyayla bütünleşmesi, insanla bütünleşmesinden daha kolay. İnsanlar
eşyalara karşı daha vefalı. Görüyorum, aynı yastıklar, aynı perdeler,
ekmek kutusu, sehpa örtüleri, çekmecelerin düzeni bile aynı. Emek emek
var ettiğim ev bu işte! Salondaki avizeleri almak için bankadan kredi
çekmiştim. Bu yeşilli kırmızılı vazo, alt kat komşumun hediyesiydi;
onlarla takım gibi duran kül tablalarını kocamın teyzesi getirmişti.
Hiçbir eve bu kadar emek vermedim, hiçbir ev bu kadar benim olmadı.
Az sonra yatacak bir yer arayacağım ev yine bu! Nerede yatacağım? Şimdi
gidip onun yanına (koynuna)... Yok canım! Hiç olur mu öyle şey? Niye
bana yatak yapma nezaketi göstermedi. Bu eve çağırdığı kadınlara böyle
mi davranıyor? Yoksa beni hâlâ bu evin kadını mı sanıyor? Oysa ne çok
şey değişti. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Bıraktığım arsaların üstünde
yeni evler yükseliyor, bıraktığım evler yıkılmış, arsaya dönmüş şimdi.
Az önce, genç sevgililerinden söz ederken, ‘Sen gittin; ama senden daha
genç ve güzel kadınlar çevremde pervane oluyor.’ demek istemedi mi?
Onlarla her şeyin, benimle olduğundan daha kolay olduğunu da söyledi.
Tam böyle dememiş olabilir; ama bunu düşünmemi sağlayacak sözler etti.
Benden daha genç sevgilileri olduğunu söyleyerek kıskandırmaya çalışıyor
beni; bir yandan da hiçbirinin benim yerimi tutamayacağımı söylüyor.
Neden? Ne yapmaya çalışıyor?
Nerelerde,
kimlerle, neler yaptığını anlattığında duyduğum kıskançlık mı? Yoksa
önemsenmemekle ilgili bir aşağılanma mı yaşadım? Ne hakkım varsa! Ben
bırakıp gitmedim mi onu? Terk edilmişliğin acısını gidermek için çırpınışları
bile beni sinirlendiriyorsa... Yuh olsun artık! Buna hakkım var mı?
‘Terk edilemeyen’im ya ben, ‘bırakılamaz’ım. Yok böyle şey! Sen terk
edersen karşındaki de seni terk eder. Unutulmuşluğa. Benim isyanım bu
mu? Unutulmaya tepki?
Göğsünde
ve kollarında, morluğu geçmiş, sararmaya yüz tutmuş lekeler, benim aramaktan
vazgeçtiğim şeyi onun bulduğunu mu gösteriyor? Böyle ise sevinmeli miyim?
Aramaktan bıkıp kaçmak yerine, kalıp aramaya devam etmemin daha doğru
olacağını mı düşünmeliyim? Kaçabildim mi gerçekten; yoksa kaçtığımı
sanırken gittiğim yol, döndürüp dolaştırıp buraya mı getirdi beni? Bütün
yollar bu eve mi çıkıyor? Nereye gitsem bu evi sırtımda mı taşıdım?
Yoksa hiç gitmedim mi aslında? “Hoş geldin evine.” diye karşıladı beni.
Geri döndüğümü mü sanıyor? Geri mi döndüm yoksa? Yoksa hiç gitmedim
mi?
|
|
| |
| |
MEĞER
Daha iki gün önce
öğrendim ağabey. Bilsem yapar mıyım hiç? İnan olsun kimseler söylemedi.
Bak kaç kişiyiz burada; meğer çoğu farkındaymış. İnsan söylemez mi?
Ben nerden bileyim? Tırnağımı mı kokladım? Yok, bunların dostluğu
dükkândan eve kadarsa kapıda bitiyor. Madem biliyorsun, bir fısıldasan
da başıma iş açmadan beni kurtarsan olmaz mı? Şimdi de Berber İsmet
söyledi; öyle öğrendim. Yoksa boş bir inadı sürdürüp duracağım.
Adam
resmen manyak etti beni. Takıntı haline getirdim. Her seferinde bekliyorum,
bakalım yine yapacak mı diye; yapıyor birader. Yoksa karıncayı incitmedim
bugüne kadar. Öyle biri değilim yani. Kime sorsan söyler.
Bak
şimdi, baştan anlatayım:
Bizim
mahallede bir Nafiye Teyze var. Çok hanım bir kadın. Hatta ailesi zamanında
çok zenginmiş; ama babası mı, amcası mı ne, hovarda çıkmış; satıp savmış
malı mülkü, dımdızlak bırakmış bunları. İşte onun kocası var: Yarım
Mustafa. Hem kendisi yarım porsiyondur, hem de aklı. Adı o yüzden “Yarım”.
Neyse, uzatmayayım. O var. Bir de Traktörcü Yaşar. Haa! Kasap Süleyman
var bir de. Biz Topal deriz. Neden dersen, neden olacak, adam topaldır
da ondan. O başka hikâye. Şimdi onunkine hiç girmeyelim; çıkamayız.
Üçümüz oturuyoruz asmanın altında, Yarım da ayakta, evine gitmek istiyor,
bırakmıyoruz. O, ‘Hadi bana müsaade!’ diye her izin istediğinde birimiz
bir laf atıyor, yeni bir konu açılıyor; bırakıp gidemiyor adam; öyle
muhabbetçi. Osman, çardak yapıp asmayı almış üstüne, kahvenin önü gölgelik.
Bir de sulayıp serinletmiş mi bir güzel. Oh! Püfür püfür de esiyor.
Bir güzel, bir serin, o kadar olur. Biz Yarım’la dalgamızı geçiyoruz.
Yarım’ın abuk sabuk konuşmalarına gülmekten kırılıyor millet. Pat! Adamın
biri geldi, durdu önümüzde. Sormuş, öğrenmiş demek. Hiçbirimiz tanımıyoruz
daha.
“Selamün
aleyküm!”
“Aleyküm selam!”
“Şu dükkân!” dedi. “Karşıdaki taş binanın alt katı. Kimindir?”
“Benimdir.” dedim. “Ne olacaktı?”
“Kiralık mı diye soracaktım.” dedi.
“Buyur, otur.” dedim. ‘Kiralık mı?’ sorusuna cevap vermedim. Adamına
göre değişir. İsteyeni gözüm tutarsa kiralık, tutmazsa ı-ıh!
Oturdu,
anlattı. Doğudan geliyormuş. Köyleri boşaltılmış bunların. ‘Akşama kadar
bu köyde kimse kalmayacak!’ demiş sabah köye gelen bir yüzbaşı. Neydi
köylerinin adı? Söyledi; ama unutmuşum. Bunlar da mecbur, yaşlı ana
baba, çocuk, bebek ne varsa, üç beş parça da eşya, ne alabilmişlerse
o kadarını toplayıp dökülmüşler yollara. Akrabadan, aşiretten koruyacak
kollayacak birilerini bulma umuduyla köye an yakın kazaya gitmişler.
Onun da adı şeydi. Yüksekova mı dedi, öyle bir şey. Oraya göçmüşler
ilkin. Ama umdukları gibi olmamış. İşsizlikten gayrı bir şey bulamamışlar
orada. Sonra, bir büyük amcaları varmış, onun ısrarıyla ve onun aklına
uyup buralara kadar gelmişler. Toprak işinde çalışmış, çocukluğunda
da çobanlık yapmış bu Remzi. Başka iş bilmezmiş. Şimdi burada o büyük
amcayla birlikte zahirecilik işine girmeyi planlarlarmış. Bize anlattıkları
bunlar. Anladım Kürt’tür. Bizim buralarda Kürtleri pek sevmezler. Onların
kötülüğünden değil, bizimkilerin fesatlığından. Kürtler gelince iş kalmamış,
yoksulluk artmış falan. Laftır bunlar. Çalışan ekmeğini taştan çıkarır.
Daima. Doğu moğu, köy boşaltma falan, tabii başta biraz ürküyor insan.
Kimdir bunlar? Terörist midir, nedir diye. Sonra baktım temiz bir çocuğa
benziyor Remzi. Böyle olunca böyle diye, her bir şeyleri adlı adınca
anlatınca kanım kaynadı. Garibandır, devlet vurmuş, bir de biz vurmayalım
diye tuttuk verdik dükkânı. Sıcak çocuk. Geldi gitti, muhabbeti koyulttu
bizimle. Biz dediğim de işte, mahallenin esnafı. Kunduracı Salih var,
Berber İsmet, ben varım, Kasap Süleyman, Traktörcü Yaşar ara ara uğrar;
ama içkide hovardalıkta gözü yoktur onun. Yarım Mustafa’yı yakalarsak
bırakmayız, eğlencemizdir. Bir eğlencemiz de Bekçi Dayı’ydı; ama hasta
bu sıralar Bekçi Dayı’mız. O kadarız yani. Remzi kısa sürede katıldı
aramıza. Ama adamda bir şey var. Başta pek fark etmediğim bir şey. Ben
konuşurken ya başını öte yana çeviriyor, ya dönüp başkasını dinliyor,
ya da sözümün ortasına atlayıp bambaşka bir muhabbet açıyor. Bir iki,
sinir oluyor insan. Sinir olmak ne demek, o yüzden cinayet işleyecektim
ya!
Dükkânı
verdikten sonra, boyasıyla badanasıyla uğraşırken sık sık gelip gitmeye
başladı bizim Palapahçe’ye Remzi. Dükkânın işleri tamamlanıncaya kadar
herkesle samimi oldu. Kim varsa kahvede oturuyor onlarla asmanın altına,
çay içiyor, bir daha içiyor, bir daha içiyor. O zaman fark etmedim herhangi
bir şey. Daha doğrusu epey uzun bir süre fark etmedim. Hep birlikte
konuşulduğu için. Sohbet ortada dönüyor yani. Uyuz olmaya başlamam daha
sonradır.
Bak,
şöyle oluyor. Diyelim Salih Ağabey, Remzi, ben oturmuşuz kahvede, konuşuyoruz.
Diyelim Salih Ağabey, bir gün önceki Beşiktaş - Fener maçından konuşuyor.
“Ne
biçim şuttu o Tayfur’unki!” gibi bir şey söylüyor.
Remzi, atılıyor hemen:
“Ağebey,” diyor. “O değil de Tümer! Tümer! Tümer’in üstüne oyuncu tanımam
ben. Beşiktaş’ın görüp göreceği en iyi oyuncu o.”
“Feyyaz var, Feyyaz!” diyorum ben. “Feyyaz’ı unutmayalım.”
Ama
ne oluyor? Ben hiçbir şey söylememişim, ağzımı bile açmamışım gibi,
Salih Ağabey’e Tümer’i övmeye devam ediyor Remzi.
Hayda!
Başkasına
yapıp yapmadığına bile dikkat etmedim. Bana garezi var, bana yapıyor
diye biliyorum. Onun dükkân sahibiyim ya; adam bana gıcık kapmış diye
belledim. Her seferinde tekrar deniyorum, ‘Bakalım yine yapacak mı?’
diye, her seferinde yine yapıyor birader, hiç aksatmıyor. Sen olsan
deli olmaz mısın?
Buraya
yerleşme fikrini veren yaşlı amca çok kalmadı. Baktı ki Remzi işi kaptı,
dükkânı yürütüyor, çekti gitti. Nereye gitti bilmem. Remzi işine, mahalleye
iyiden iyiye alışınca kahveye daha sık gelmeye başladı; nasıl olsa müşteri
gelse kahveden görecek, koşup ilgilenecek hesabıyla. Dükkân tam karşıda
çünkü. Sandalyesini dükkânına doğru çevirip oturdu mu gelsin çaylar,
gitsin çaylar (Çaydan başka bir şey içmez Remzi). Ben tabii her seferinde
bunlarla oturamıyorum. Ocağı Osman’a bırakırsam tamam; ama bazen Osman’ın
da benim de ayrı ayrı koşturmamız gerekiyor. Bakıyorum ki bizimkiler
muhabbeti koyultmuşlar, Osman’a, ‘Bana bir çay kap gel!’ deyip oturuyorum
masalarına, yoksa oturamam. Onların işyerleri karşıda, yanda, bitişikte;
benimki burası. İşi asıp kaçacağım bir kahve yok; çünkü kahve çalıştırıyorum;
çünkü benim işyerim burası. Neyse… O gece Topal attı meyhane fikrini
ortaya. Gidelim mi? Gidelim. Baktık Remzi de bir kenarda teklif bekliyor.
Gelir misin, dedik; atladı. Bizim kahve gece de açıktır. Esnaf kahvesi
olduğuna bakma. Gece 10’a, 11’e kadar açık tutarız, sabah da 6’da açarız.
Bu müşterinin çoğu şurdan simidini alır gelir, kahvaltısını bizde yapar.
Uzatmayayım. Bıraktım kahveyi Osman’a, biz hadi hep beraber Orfanoz’un
meyhaneye.
Yine
böyle sohbet, muhabbet gırla gidiyor. Dedim ya, kafa adam Remzi, dost
canlısı. Zaten kimi kimsesi yok, dört elle sarılmış bize. Böyle bakarsan
benimki, eşekliğin dik âlâsı; ama yaptım ağabey, ne yalan söyleyeyim.
Birinciler
bitti. Ha, bu arada… Remzi’nin içkisi pek yok; o çaycı. Hele demliğin
içine azıcık kaçak çay da kattın mı Remzi ekmek bile istemez. Biz üçüncüleri
bitirdik; o, hâlâ ilk dublede oyalanıyor. Bu arada laf da lafı açıyor
tabii. Neler konuşmadık ki! Şimdi anlat desen anlatamam. Öyle daldan
dala atlaya zıplaya gidiyoruz. Nasıl olmuşsa bir avcılık muhabbeti açıldı.
Bizim burası deniz kıyısı ya, deniz meraklısı çoktur. Benim vardı avcılığım
bir zamanlar; ama kara avı. Buralarda doğduk büyüdük ya, denizi pek
bilmem ben, deniz merakı hiç yeşermedi içimizde. Topal, bir av maceramızı
anlatıyor. Onun bacağı sağlam o zaman daha. Topal mopal değil yani.
Zaten bu avcılık uğruna topal kaldı. Sonra avı mavı da bıraktı ya, neyse.
Konumuz o değil.
Kara
avı / deniz avı diye bir tartışma başladı gecenin bir yarısında. Remzi’yle
ikimiz aynı taraftayız, ikimiz de kara avının daha erkekçe olduğunu
savunuyoruz. Öteki nedir öyle? Hayvanın rızkını tak oltanın ucuna, karnını
doyurmak için gelmesini bekle. Evvel ezel çok kalleşçe gelmiştir bana
balıkları böyle kandırmak. Bak, kara avcılığında böyle bir kalleşlik
yoktur. Duran hayvana atmak ayıptır. Önce ürkütür, kaçırırsın hayvanı,
sonra ateş edersin. Bu da bana pek mertçe gelirdi de bir gün benim hanım
şöyle bir laf etti: “Mertçe olan o değildir; hayvanın eline de bir tüfek
vereceksin; bakalım kim kimi vuracak? Mertçe olan budur.” dedi. O zamandan
aklımda yer etmiş. Tam bu lafı satacağım bir yer geldi; lafa karıştım;
ama o ne? Her zaman yaptığı gibi, ben hiç konuşmamışım gibi, sözümü
olmadık bir yerinden kesip o anlatmaya başlıyor. Sarhoştur desem içmedi
ki adam. Bir daha atıldım: “Yiğitlik o değildir, kuşun eline de bir
çifte vermektir.” dedim. Yine tınmadı. Yine boş gözlerle yüzüme bakıp
öteki yana döndü, “Yani ağabey,” diye kaldığı yerden sürdürdü sözünü.
İşte o zaman dayanamadım. Kafa da dumanlı zaten. “Ulan burada başçavuşun
eşeği mi osuruyor?” diye ben kaptığım gibi rakı şişesini indirmişim
bunun kafasına. Anla artık o kadar bilenmişim yani. Ne yapıyorsun, diye
arkadaşlar yaka paça dışarı çıkardılar beni. Allah’tan ölmedi herif.
Yoksa pisi pisine katil olacaktık. Ne bileyim ben? Meğer kız kardeşinin
canını alan mayın, bunun da kulaklarını sağır etmiş. Kimse söylemedi
ki ağabey! Bir gün yaylaya çıkıyorlarmış. Kız kardeşi önden gidiyormuş,
bir yandan da arkaya dönüp konuşuyormuş ağabeyiyle. Derken güm! Kız
kardeş oracıkta can vermiş, Remzi’nin de kulakları o zamandan beri ağır
işitirmiş. Beni iplemiyor sandığım zamanlarda hiç duymazmış ki garip!
Ne bileyim ağabey? Herkes biliyormuş; ama kimse söylemedi. Nerden tahmin
edeyim? Yok ki bizim burada öyle mayınlar falan!
|
|
| |
| |
SERÇEYİ
DÜŞÜREN DAL
Bu o. Ferit. Aynı ürkek bakış, aynı tedirgin duruş.
Birilerini arıyor besbelli, herkesi dolandı geçti gözleri. Bir zamanlar
kendisi için yazılmış şiirlerden birinin birkaç dizesi aynı anda ışıldayıp
söndü beyninde: “Düşeceğinden/ Ürker mi serçe/ Sallanırsa konduğu dal?”
Tam böyle değildi galiba. Hay Allah! Nasıldı? Tümü ezberindeydi eskiden,
kala kala kırık dökük bu iki buçuk dize kalmış. “Şu olur mu bu olsaydı,
o olur mu şu olsaydı?” düzeninde sürüp giden, epeyce uzun bir şiirdi.
Şiir yazmayı bırakmıştır o da. Herkes öyle yapıyor. Tavlayıncaya kadar.
Gençken, âşıkken, âşık olduğu kıza sunmak için yazıyor şiirini. Kandırdı
da evlendi mi şiir miir yok. Ha, bir de sevgilisi tarafından yüzüstü
bırakıldığında ya da bırakılmak üzereyken ah’lanıp vah’lanmak için yazıyorlar.
İşe yaramışsa ne âlâ! Yaramamışsa da bir şey olmuyor zaten. Bir daha
kim dönüp bakacak şiirin yüzüne? Rahmetli de şiirle âşık etmişti kendine.
Farkında değildi belki; ama Ferit’in yerini başka türlü doldurabilmesi
söz konusu olamazdı. Çünkü adından başlayarak her şeyine vurgundu Ferit’in.
O zamanlar Yeşilçam filmlerindeki erkek oyuncuların çoğunun adı Ferit’ti.
O Ferit’ler gibi uzun boylu, derin bakışlı, duygulu, şair ruhluydu Ferit.
Kocasının şairliği ise evleninceye kadar sürdü. Evlendikten sonra şiirler,
şarkılar bitti; haberler başladı: “Annem geçen günkü konuk ağırlamanı
pek beğenmemiş.”, “Nebile Teyzemler bize geleceklermiş, davet etmeni
bekliyorlarmış.” Sonra bunlar da bitti, doğrudan emirler yağmaya başladı:
“Annem diyor ki daha saygılı olacakmışsın akrabalarımıza.”, Annem diyor
ki onunla birlikte gündüz gezmelerine sen de katılacakmışsın.”, “Annem
diyor ki yeni gelinin öyle eve kapanıp oturması ayıpmış. Mutsuz olduğunu
düşünür, hakkında dedikodu yaparlarmış. İnsan içine çıkacakmışsın biraz.”
Ferit neler yapmıştır acaba? Evlenmiştir o da. Çoluk
çocuğa karışmıştır. Torunları olmuştur. Belki torunlarının ufak tefek
kaprislerine boyun eğip o yaştakilerin kapısından bile geçmeyecekleri
böyle pastane ile kıraathane arası yerlere gidip oturuyordur o da. Onların
zamanında gençlerin el ele, yanak yanağa, hatta baksana şunlara, dudak
dudağa oturacakları yerler yoktu. Okul çıkışı, Belediye Parkı’ndaki
yağmurdan, güneşten kararmış, kağşamış tahta banklarda otururlardı çok
çok. Kendisine yazılmış şiirleri dinlediği yer orası. Okuduğu şiiri
kendisine vermesini istediğinde, “Temize çekip veririm.” derdi Ferit,
öyle kurşunkalemle yazılmış, karalamaların olduğu kâğıdı vermezdi. Saygılıydı
çok.
Hiçbirini anımsamıyor şimdi; ama güzel şiirler yazardı.
O zamanlar beğenir; hatta ezberlerdi o şiirleri. Demek o ezberler de
silinmiş. Kala kala bu serçeli şiirciğin bir küçük bölümü kalmış aklında.
Ürkek bir serçeye mi benzetirmiş onu o zaman? Herhalde. Ne ürkekliği
kaldı ne serçeliği şimdi. En ürkeceği yer burası aslında. Bu çocukların
arasında, geçen yüzyıldan kalma bir antika gibi duruyor. Oysa gelip
oturduğundan beri, baktığını gizleme çabasına bile girmeden, hiçbir
şeyi kaçırmamaya çalışarak gençleri dikizliyor. Ne konuşurlar aralarında,
nasıl yürürler, nasıl gülerler; onlara bakıyor. Özellikle gülmelerine.
Her şeye; ama her şeye gülüyorlar. Bir makara boşalıyormuş gibi… Kıkır
kıkırlar hep. Böyle kayıtsız gülebilmek gençliğe özgü. Gülmeler gülümsemelere
dönecek sonra, gülümsemeler sırıtmaya. Hoşnutmuş gibi görünme durumları,
çokluk sırıtma olarak sürdürülmeye çalışılacak. Şimdi değil, ileriki
yaşlarda. Şimdi gülme zamanı. Gülünecek şeyler azaldığı için mi az gülünüyor
büyüdükçe, az gülündüğü, gülmekten utanıldığı için mi gülünecek şey
bulunamıyor?
Kafenin kapısından girerken gördüğü anda, yüreği ağzına
geldi. Ne çok olmuş böyle çırpınmayalı bu yürek ve yine de nasıl unutmamış
iki avuç arasına kıstırılmış kuşlar gibi çırpınmayı. Bütün bütün unuttuğunu
sandığı serçeli şiir belki de bu yüzden aklına geldi, itildiği yerden
fırladı çıktı aniden. Serçe için düşmek nedir ki! Kuşların sözlüğünde
“düşmek” diye bir kavram yoktur. Yok mudur? Vurulunca düşerler. Elbette
düşerler. Ama üzerine kondukları dal sallanırsa niye korksunlar düşmekten,
uçar giderler.
“Her dal düşürmez elbette; ama sensen o dal ve sallanırsan
düşerim.” Söylendi mi böyle laflar; yoksa oturduğu yerden uyduruyor
mu şimdi? Söylese yakışırdı Ferit’in ağzına; ama açıkçası böyle romantik
sözler söylendiğini pek hatırlamıyor. Şöyle deseydi mesela, ne hoş olurdu.
“Sen benim hayatta kalmak için tutunduğum dalımsın. Bir gün beni silkelersen,
beni sevmez olursan, artık görüşmek istemezsen ölürüm.” Bu çocuklar
bilmiyorlardır böyle sözleri. Onlar bilirler ve söylerlerdi. Söylerlerdi
derken… Gerçek anlamda söylemek değildi canım. Konuşamazlardı ki heyecandan.
Yürekleri gelir boğazlarına bir yumruk gibi otururdu. Bu yüzden söylenmezdi
bir şey, söylenemezdi; ama yazılırdı. Aşk mektupları vardı o zaman.
Ders çalışma bahanesiyle bir tenhaya çekilindiğinde önce karalaması
yazılır, sonra birkaç kez temiz kâğıda geçirilirdi. Satırların yukarı
tırmanmasını ya da aşağı inmesini önlemek için, çizgili bir defterin
arasına konan çizgisiz kâğıda… Alelacele katlanır, zarfa konur, zarfın
ağzı tükürükle ıslatılır, bir güzel yapıştırılırdı. Hedefe ulaşmadan
önce, kazayla büyüklerden birinin eline geçerse kime gönderildiğinin
anlaşılmaması için zarfın üzerine son ana kadar ad yazılmazdı. Sanki
babası görse, ağzı kapalı diye açmakta tereddüt edermiş gibi, alıcısına
ulaştıracak arkadaşa kapalı bir zarfla teslim edilirdi mektup.
“Bir daha o çocukla yan yana görürsem seni, bacaklarını
kırarım.” demişti babası. Daha neler neler demişti. Öldürürmüş de, parça
parça edermiş, leşini köpeklere atarmış. Onun da ödü patladı. Ferit’i
her gördüğü yerde başını çevirdi, görmezden geldi. Sonra da yollar ayrılmadı
yalnız, şehirler ayrıldı, yaşamlar ayrıldı. Nasıl öldürürmüş kendi kızını
insan? Hem niçin öldürecek? Okul çıkışı, deniz kıyısında, okuldan bir
arkadaşıyla yan yana yürürken görülmüş diye mi? Yalnızca bu arkadaş
erkek diye mi?
Ne zordur, kıpır kıpır yeşermeye başlamış bir sevdayı
çıktığı gönlün toprağına gömmek. Bak, aradan onca sene geçti, ne eskidi,
ne unutuldu; dipdiri duruyor hâlâ gömmeye çalıştığı yerde o sevda.
İyi ki Nazlı torun buluşma yeri olarak bu pastaneyi
tarif etmiş. Yok, pastane değil, kafe diyorlar böyle yerlere şimdi;
hatta “cafe”. Bırak cafe’leri, kafe’leri, tek başına pastanelere gitmeyeli
de yıllar oldu. Yıllar mı oldu? Hadi canım! O hiç tek başına gitmedi
ki pastaneye. Hem niye gitsin! Bugün de Nazlı kız, “Oğulcan gelemiyor;
sınavı varmış. Benimle ayakkabı almaya sen gelir misin babaanne?” demese
ne işi var kafelerde? Çevreye baksana! Okuldan kaçmış çocuklarla dolu
burası. Nazlı’nın yaşıtları bunlar işte. Nazlı da son dersi asıp gelecekmiş,
öyle dedi. Sırdaş sayıyor onu. Koskoca kadın, torununun sırdaşı. Oğulcan
meselesini de tek o biliyor, “Aman bizimkiler duymasın.” diyor. Duymasın
da bu sorumluluk tek başına kaldırılacak şey değil. Babasının haberi
olduğunda, “Anne, iş mi bu yaptığın?” demez mi?
Okuldan çıkınca sahilden yürürlerdi. Ayvalık’ta parka
giderken sol koldaydı lise; hâlâ da oradadır herhalde. Ondan az önce
de ortaokul vardı, eski, taş bir bina, iç avlulu. Orası da hâlâ okul
mu acaba? Ne marina vardı sahilde o zaman, ne büyük marketler. Sahil
bomboştu, deniz tertemiz. 19 Mayıs’larda, tören dönüşü, erkek öğrencilerin
ortaokulun önünden denize atlayışları dün gibi. Deniz, Ayvalık’ın içinde
bile girilesi, yüzülesi bir deniz. Sonra Kabotaj bayramlarında gemilerin
denize uzanmış direkleri yağlanır, çocuklar, okul arkadaşları yani,
yağlı direğin ucundaki bayrağı almak için yarışırlardı. Direğin üstünde
ilerlemeyi başaramayan cup, denize!
Öğrenciler şapka takardı o zaman. Sevmezmiş gibi yapar;
aslında bayılırlardı şapkaya. Kızlarda siperliğini gözlerinin üstüne
indirmeler mi, şapkayı iyice geriye atıp Hollywood yıldızları gibi poz
vermeler mi, ne ararsan vardı. Erkek öğrencilerde bir ciddiyet. Askere
alınmış gibi olurdun ortaokula başlayınca. İlkokulu bitirmiş bacak kadar
çocuklara öyle bir ciddiyet verirdi ki şapka, onu başlarına geçirmeye
hak kazandıkları anda üç beş yaş büyürlerdi. Devletin polisi, devletin
askeri, devletin öğrencisi… Devletin bir şeyi olurdun.
Okuldan çıkıp Ayvalık’a doğru yürürken ne konuşurlardı?
Aralarında “aşk” sözcüğü geçmiş midir? Hiç sanmıyor. Öpüşmenin kendisi
değil, düşünülmesi bile çok ayıptı. El ele tutuşurlardı en çok. Avuçları
yanar, yürekleri avuçlarında atardı o zamanlarda da. Gelecekle ilgili
hayaller kurmaktan geri kalmazlardı ama. Sonraları çok dalga geçilen
“pembe boyalı, yeşil panjurlu ev” hayalini ilk kez kuranlar onlardı.
Niye olmasındı? Pembe boyalı küçücük bir evin hayalini kurmak, resmini
yapmaktan bile daha kolaydı. Farkında değillerdir herhalde; ama bu hayale
gülenler, yalnız hayal edilen evi değil, hayalleri de yok ettiler.
Ferit’in bakışları bunlar; nasıl tanımaz? Ona mı bakıyor?
Dayanmaz ki ihtiyar kalbi bu heyecana. Evet, bakıyor, ona doğru yürüyor,
yaklaşıyor. Yanındaki Nazlı mı? Nerden tanıyor Nazlı’yı?
“Babaanne,” diyor Nazlı. “Gelemem demişti; ama bak gelmiş.
Oğulcan’la tanıştırayım seni.”
“Oğulcan mı? Ben Ferit diye tahmin etmiştim adını.”
“Ay, saçmalama babaanne.” diyor Nazlı.
El ele tutuşmuşlar. İkisi birden gülüyor babaannenin
söylediğine.
“Ferit ha! Uçmuşsun sen babaanne. Ferit de nerden çıktı?”
Bilmez ki! Ferit de nereden çıktı hakikaten?
|
|
| |
| |
SEN
ÂFET, BEN DAHA ÂFET
1. Görüntü:
Bikininin alt parçalarını da üst parçalarını da incecik ipler tutuyor.
Bunlardan birinin kopuvermesini umarak ona bakan erkek kalabalığının
içinden, yürek hoplatan, kalp çarptıran, tansiyon yükselten biri olarak
geçip gidiyor. Adını henüz bilmiyoruz. Yanında kendisinden en az on
yaş büyük olduğu belli bir kadın var. Akrabası da olabilir, arkadaşı
da. Erkeklerin başları da, onların bakışlarını izleyen kadınların başları
da tenis maçı izleyicisinin aynı anda aynı yöne dönen başları gibi izliyor
onları. Geçerken bikinisinin herhangi bir noktasına takılan bakışları,
bir çengele geçirmiş gibi arkasından sürükleyerek götürüyor. Eğer bakışların
her biri birer misina olsa birbirine dolanmadan, karışmadan ona ulaşacak;
o da ardı sıra, zokayı yutmuş bir balık ordusunu sürükleyerek çekip
götürecek. Geçtiği çizgi üzerindeki bütün başları kendine çevirte çevirte
ilerliyor. Otelin merdivenlerine yöneliyor ve arkasından sürüklediği,
giderek ağırlaşan bakış yükü yüzünden her bir adımda salınarak çıkıyor
merdivenleri. Buraları hiç yadırgamayan, alışık adımlarından anlıyoruz
ki dışarıdan gelip plajdan yararlananlardan değil, bu beş yıldızlı otelin
esaslı müşterilerinden biri o.
2. Görüntü:
Aynı ikiliyi otelin barında görüyoruz. Vakit, akşam. Duşlar alınmış,
saçlar biçimlendirilmiş. Makyajlar mükemmel.
-Rüya’cığım, diyorum bak: Delilik bu senin düşündüğün. Hiçbir koca kabul
etmez bunu.
-Niye şeker? Ben dürüst davranıyorum. Bunu anlaması gerek.
-Anlamaz. Diyorum işte. Asla… Asla anlamaz.
Adının Rüya olduğunu öğrendiğimiz genç kadın, az önce bakışları toplayıp
peşi sıra sürükleyenden başkası değil. Şimdi deminki ilgi yok; çünkü
bar tenha henüz. Yoksa bakışların onda odaklanmasının biricik nedeni
çıplaklığı değil; her an hayranlıkla bakılacak kadar albenili bir kadın
Rüya.
-Hissediyorum Esma. Her an aldatabilirim onu. Bunun olmasını beklemek
daha kötü, öyle değil mi? Ben ona olmadan haber vereceğim. Daha ne istiyor?
-Yani sen diyorsun ki Burak’ın karşısına geçeceksin ve ona, ‘Bak kocacığım,
ben yakında seni aldatacağım. İçime doğuyor. Buna göre önlemini al.’
diyeceksin.
-Aynen öyle.
-Burak’ın da sana ne demesini bekliyorsun? ‘Tabii karıcığım. Mademki
dürüst davranıp haber verdin, istediğini yapabilirsin.’
-Aynen öyle.
-Peki bunları ne zaman söylemeyi düşünüyorsun?
-Hemen bu gece desem?
-Peki, şu anda nerede Burak?
-Ayvalık’a indi. İstanbul’dan gelen biriyle görüşecekmiş.
-Bir soru daha: Var mı öyle biri?
-Öyle biri? Yani Burak’ı kiminle aldatacağımı soruyorsun. Hayır, henüz
yok; ama yakında olacak.
-Yakında olacak mı? Doğru mu duyuyorum? Gönlünün kaydığı herhangi biri
yok; ama sen ne olur ne olmaz diye, kocana onu aldatabileceğini söyleyeceksin.
-Aldatabileceğimi değil, aldatacağımı.
-Eminsin, kararlısın, gönlüne göre birini bulacaksın.
-Ay, gönül deyip durma! İçime fenalıklar geldi. Yok gönlümün kaydığı,
yok gönlüme göre… Gönülden söz eden kim? Ben gönlüme göre değil, bedenimin
isteklerine göre yönlendireceğim kendimi. Son kararım bu. Bu beden benim
ülkem; bu ülkede at koşturma hakkı da benim seçtiğim süvarinin olacak.
-Hiç anlamadım vallahi. Sen evli bir kadınsın. Aslan gibi kocan var.
Bu aldatmak lafları tuhaf kaçmıyor mu biraz?
-Aman Esma, ninem gibi konuşma Allah aşkına!
-Hayır, ortada herhangi biri de yok ki! Ben hiçbir şey anlayamıyorum
doğrusu.
-O zaman işini kolaylaştırayım. Aldatmak dediğim şey,düpedüz ihanet.
Başkasıyla birlikte olmak yani. Anladın mı şimdi? Süsleyip püslemeye
gerek yok. Başkasıyla yatacağım. Hem de yakında, çok yakında.
3. Görüntü:
Kara yağız bir delikanlı otelin girişindeki döner kapıda beliriyor.
Bu beş yıldızlı otelin müşterisi olmadığı, ürkek bakışlarından, çekingen
adımlarından, kılık kıyafetinden belli. Örtmeye çalıştığı bir acemilik
içinde. Üstünde “Reception” yazan yere usul usul yaklaşıyor ve Tamer
Bey’i soruyor. “Tamer Bey şu anda meşgul.” cevabını alıyor; ama geri
çekilmiyor hemen. “Bu saatte gelmemi kendisi istedi. Haber verir misiniz
lütfen.” diyor. “Lütfen”i bastırarak söylüyor. Tamer Bey’i görmekte
kararlı olduğu belli. Resepsiyondaki kız, bir küçük not kâğıdı çekiyor
önüne ve başını kaldırmadan soruyor: “Tamer Bey’i kim arıyor?” “Ben,”
diyecekken duraksıyor ve adını söylüyor delikanlı. Adı Zafer. “Bana
bir ödeme yapacaktı da…” diye neredeyse kekeliyor. “Bekleyeceksiniz
o zaman.” deyip karşıdaki koltukları gösteriyor kız ve öteki tarafa,
sıradaki müşteri adayına dönüyor.
Zafer, kızın gösterdiği koltuklara doğru yürürken Rüya ve Esma’ya teğet
geçiyor. Onlar da akşam yemeğine hazırlanmak için odalarına gitmek üzere
bardan çıkmış, asansöre yönelmiş durumdalar. Asansörün düğmesine basarken
Rüya dönüp Zafer’e bakıyor. Asansöre binmekten vazgeçtiğini anlıyoruz;
çünkü Zafer’e doğru yürürken, yüzünde hınzır bir gülümseme beliriyor
ve Esma’ya eliyle, “Gelsene.” diye bir işaret çakıyor.
4. Görüntü:
Yeniden bardayız. İki kadın Zafer’i ortalarına alıp bar taburelerine
tünemişler.
-Demek açık öğretimde okuyorsun, diyor Rüya. Nasıl oluyor? Devam mecburiyeti
yok. Sınavlara giriyorsun sadece.
Zafer başıyla onaylıyor. Daha iyi bir yerde okuyamadığı için mahcup.
Sınavlara hazırlanırken babasını kaybettiğini anlatıyor. Bu, çok kötü
etkilemiş onu; yoksa daha iyi bir okul kazanabilirmiş. Lisedeyken sürekli
takdir, teşekkür getiren bir öğrenciymiş çünkü.
Lise konusu açılınca Rüya da Esma’yı tanıtıyor. Esma, ablasının liseden
arkadaşı; ama Rüya, ablanın elinden kapmış Esma’yı. Şimdi ikisi çok
iyi iki dost, sırdaş, arkadaş…
Sonra sıra Zafer’in bu otelde ne aradığına geliyor.
-Karpuz getirmiştim, diyor Zafer yaptığı işten biraz sıkılarak. Sonra
da açıklamak gereğini duyuyor: “Babam ölünce onun traktörüyle böyle
ufak tefek işler alıyorum. Geçinmek için değil, oyalanayım diye.” Sonra
babasının, o zamana kadar erkek çocukları yaşamayan bir ailenin oğlu
olduğu ve birçok abladan sonra doğduğu için Yaşar adını taşıdığını;
ama yine de yaşamadığını, genç sayılabilecek bir yaşta çekip gittiğini
söylüyor. Zeytin arasında çift sürerken devrilen traktörün altında kalarak,
yani çok acı çekerek öldüğünü anlatıyor.
Kadınların, burada ne aradığı sorusunun yanıtını hâlâ beklediklerini
anımsatan bakışlarla baktıklarını görünce ekliyor:
-Tamer Bey’i bekliyordum. Parayı ondan alacakmışım.
5. Görüntü:
Gece yarısına yakın bir saatte otelin 3. kat koridorunda Rüya’nın sesi
yankılanıyor. Ne söylediği anlaşılmıyor; ama gözyaşlarına bulanmış bir
ses bu. Az sonra odanın kapısı açılıyor ve sabahlığını sırtına geçirmeye
çalışarak kendini dışarı atıyor Rüya. Kapı, çarpılarak kapatılıyor arkasından.
Sabahlığının kuşağını ağlayarak bağlıyor, alt kata iniyor. Nereye gideceğini
bilen adımlarla ilerliyor ve bir kapının önünde duruyor. Önce hafifçe
vuruyor kapıyı, açılmayınca daha hızlı, sonra daha da hızlı vuruyor;
yine açılmayınca ağlayarak yumruklamaya başlıyor.
-Açsana şu kapıyı Esma! Sen de mi istemiyorsun beni? Burak karılıktan
attı, sen de arkadaşlıktan mı çıkardın? Bir de sen döv bari.
Yumrukladığı kapı sonunda açılıyor. Üstüne alelacele geçirdiği geceliğiyle
Esma görünüyor ve Rüya’nın içeri girmesini engelleyecek biçimde dikiliyor
kapıda. Onu kenara çekilmeye zorlayıp içeri girmeye kalkışacakken Rüya,
Esma’nın arkasında yarı çıplak vücuduyla kara yağız biri beliriyor:
Zafer.
|
|
| |
|
|
| |
| |
ESKİMEYEN
“İş
değil be kardeş, üç tanesi, dört tanesi bir milyona gidiyor. Bizimki
de şans işte. Bu karpuz işini bu yıl aldık, patladı elimizde. Tarladan
yükleyip getirmeye değmiyor. Hayvanın tarlaya gitmesi gelmesi dünya
para.”
Bir
yandan söylenirken bir yandan da seçme işini ona bırakmış olan müşterisine
karpuz seçiyor. Yazlıkçılardan biri. Artık beğenmiyorlar Sarmısak’ı.
Ayvalık’ın içindeki viran Rum evlerini alıp kucak dolusu para harcıyorlar;
aylarca, kimi zaman yıllarca uğraşıyorlar. Gelip gitmeler, İstanbul’dan
Ankara’dan mimarlar, ustalar getirmeler… Ne için? En çok iki ay oturacakları
bir ev için. Bazıları hevesini alıncaya kadar, bir iki yıl üst üste
geliyor, sonra pencereleri sımsıkı kapatıp kapıya kilit üstüne kilit
vurup gidiyor. Bir daha ara ki bulasın. Bazıları da her yaz geliyor;
ama on beş gün kalıyor. “On beş gün için mi harcadınız onca parayı a
kıt akıllılar?” diyesi geliyor; ama tutuyor kendini. Onun aklını, karısı,
çocukları bile beğenmezken kendini bu büyük şehirlerde yaşamış, oralardan
kalkıp gelmiş insanlardan daha akıllı sanmak, ahmaklığın ta kendisi
değil midir acaba? Vardır bir bildikleri ki öyle yapıyorlar. On beş
gün mon beş gün… Demek kurtarıyor. Yoksa sokakta mı buluyor bunlar parayı?
Niye viran bir Rum evine döküp saçsınlar?
Karpuzları teker teker yokladı, tarttı elleriyle, şaplakladı, fiskeledi,
gösterilebilecek bütün numaraları gösterip en iyilerini onun için seçtiğine
inandırdı müşteriyi. Bu mevsimde kötü karpuz olmaz ki zaten! Bütün karpuzlar
birbirinin aynı. Az irisi var, az ufağı; yuvarlağı top gibi olanlar,
yumurta gibi olanlar; toprakta yatan yerleri az beyaz olanlar, çok beyaz
olanlar… O kadar! Ne fark olacak aynı tarladan kesilmiş bir karpuzla
başka bir karpuz arasında. Adam akşam yemeği için soğutup yiyince, “Vay
be!” diyecek. “İhtiyar karpuzcu uğraştı biraz; ama en iyilerini de seçmiş
hakikaten.” Bedavadan bir “Aferin!” kazanacak olmanın ön sevinciyle
üç karpuzu da aynı anlamsız işlemlerden geçirdi. Hatta abarttı biraz.
Kulağına götürüp dinledi birini. Karpuz, “Abi, ayıp bu yaptığın! Nedir
yani? Ne söylememi bekliyorsun ki dinliyorsun?” deyiverecek diye düşündü
bir ara, güldü.
İşe yaradı ama. Üç tane alacak adam beş tane aldı; iki milyon verdi,
üstünü bıraktı. Biraz ağlaşmanın kime ne zararı var? Lafa acındırmayla
girmenin ödülleri bunlar. Ayvalık’ın fiyatları, dışarıdan gelenlere
göre pek ucuz kalıyor. Onlara ucuz geldiği için Ayvalıklı normalde ödeyeceğinin
iki üç katını ödüyor; ama ne gam! Ayvalıklı da biliyor ki bunların konması
göçmesi topu topu iki ay. İki ay sonra yine kendi kendilerine kalacaklar.
Bu dışardan gelenlerden kiminin eli pek bir bol. Bazen malın kendisine
verdikleri kadar parayı bahşiş olarak bırakıyorlar. Haklılar tabii.
Karpuzu bu fiyata mı yerlerdi evlerinde olsalar? Onlar da biliyorlar.
O yüzden bakmıyorlar üçe beşe. Kimi de bulmuş da bunalmış! Bir pazarlık
bir pazarlık! Üç kuruşun hesabını yaptığına bakarsan evinde de -neresiyse
orası, Ankara, İstanbul, İzmir?- acından ölüyor sanırsın. Oysa öyle
olsa sahil kasabasıdır diye Ayvalık’ta işi ne? Gider memleketine, kışlık
bulguru, tarhanayı düzer oradan. Öyle ya, ne işi var sayfiye yerlerinde?
Bir iki haftaya kadar içleri geçmeye başlar yavaştan. Karpuzların. En
iyi mevsimleri şimdi. Rast gele al kasadan, ver adamın kucağına. Hepsi
birbirinden güzel, hepsi kurabiye. Yine de ne kadar uğraştığını müşterinin
görmesi için elinden geleni yapıyor. O nerden bilecek karpuzların hiçbirinin
ötekinden farkı olmadığını? Yeni müşteriye bir kez daha, baştan başlıyor
anlatmaya:
“Yem ister bu hayvan, aç duracak değil ya. Çalıştıkça daha çok yem ister.
Allah’tan evdeki boğazlar azaldı. Çocuklar evlendi gitti. Kaldık bizimkiyle
Köroğlu Ayvaz.”
Bu seferki kadın. Hiç ilgilenmiş görünmedi. Verdi iki milyonunu, etti
teşekkürünü, girdi, kapattı kapısını. Bir şeyler de söyledi sanki; ama
tam anlamadı. Belki kendi kendine söyleniyordu, kim bilir?
Onunki de söylenir boyuna. Söylenirken bile yüksek sesle başlar, fısıldayarak
bitirir sözünü. Fısıldamıyormuşmuş. Yaşlılıktan kulakları duymadığı
için, ona öyle geliyormuş. Yaşlılıktansa başlarken bağıra bağıra konuştuğunu
nasıl duyuyor peki? Öyle yapıyor. Başlarken bağıra bağıra başlıyor,
sonra eski radyoların sesi gibi yavaş yavaş kısılıyor sesi. O da bütün
konuşmalarının başını anlıyor, sonunu anlamıyor. Anlamıyor da değil.
Duysa anlayacak. Duymuyor ki anlasın. Hoş, ne anlatacak? Yıllardır bildiği
şeyler. Kim kime ne demiş de kimin karısı, kimin kocası ne yapmış. Bilerek
yapıyor. Onu, sağır olduğuna inandırmaya çalışıyor. Yok öyle bir şey.
Normal bir sesle konuşsa her söylediğini duyacak. Bilerek alçaltıyor
sesini. Fısıldar gibi konuşuyor; duyamasın, sağır olduğuna inansın diye.
Sinir olunmaz mı böyle her lafı kendi kendine konuşur gibi bitirmesine?
Olunur. Ne geçecek eline onu sağır olduğuna inandıracak da? De ki sağırdır,
boşanacak mı ondan? Yok. Öyleyse ne uğraşırsın be kadın?
Buna da şükür! Nafiye ondan da şanssız ya! O, kadın olsa bir dakika
bile dayanamaz. Adam deli. Resmen deli. Tamam, öyle zincirlik deli değil;
ama iyice uçuk, gelgit akıllı. Bir bakarsın bir muhabbet açmış, güzel
güzel konuşur; bir bakarsın dönmüş kıçını sana, yıldızları sayar.
Akşam, yedikten sonra, Macaron’a çıkar bazen, camlı kahveye oturur.
Ne zaman gitse adam orada. Demek her gece kahveye çıkar o. İyi de Nafiye’ciğin
kimi kimsesi yok ki! Günah değil mi kadıncağızı evde bir başına bırakmak?
Herkesin, kocası, çoluk çocuğu etrafındayken Nafiye’cik yalnız. Bazen
deniz kıyısına iner, Apo’nun yerine, çoğu zaman o da orada. Eskiden
arabacılar dururdu, şimdi Sarmısak’a giden dolmuşlar gün boyu egzoz
gazına boğarlar sokağı, o da yetmez, durmadan da çığırırlar: “Sarımsaklı’ya,
Hadi! Kalkıyor! Sarımsaklı’ya bir iki!” Eskiden “Sarmısak” derlerdi;
yalnız sarmısağı değil, her türlü sebzesi pek lezzetli olduğu için.
Şimdi tutturmuşlar bir “Sarımsaklı”, her yerlere de yazmışlar “Sarımsaklı”
diye. Doğrusu onun dediğidir. Öyle bildi, öyle öğrendi o. Orası da ayrı
bir şehir oldu. Gitmez her zaman. Ne işi olacak Sarmısak’da? En son,
küçük damadın içinden gelmiş, aldı onları da, öyle bir dolaştırdı. Şaştı
kaldı. Karısı şaşmadı hiç, onun gitmediği, bilmediği yer yok. Kadınlarla
toplaşır giderler, bir hafta Çamlık’a, öbür hafta Yüz Elli Evler’e.
Bir de büyük dükkân açıldı, şu market dediklerinden, pek kalabalık.
İyi oluyor canım. Gündüzleri gürültülü de geceleri iyi oluyor. Atarsın
sandalyeni dışarı, gelene gidene bakarsın. Nafiye’ninki gibi değil ama.
O, her yere yetişir. İnsan gider bir yerde oturur, oradan kalkar evine
gider, değil mi? Yok, Mustafa öyle yapmaz. Bir gecede ne kadar kahve
varsa hepsini dolaşır. Ayvalıkgücü’nün oraya oturmadan gitmez evine.
İlle orada da oturacak, bir çay da orada içecek. Her yerde bir çay.
Onca çayı içip de nasıl uyur geceleri. İkinci bardağı içse uyuyamaz
o. Kahveye de öyle her gece her gece çıkmaz. Nafiye karısı olsaydı hiç
çıkmazdı. Başını dayardı onun omzuna, kokusunu içine çekerek uyuklardı
öyle. Televizyonu bile açmazdı. Nafiye yanında olsa başka şeye ihtiyacı
olmazdı ki! O da kocadı artık. Yok canım, Nafiye kocamaz. Başka bir
soydan o, yüksek bir soydan. Kocasa da evdeki cadaloz gibi olmaz. Evdekinin
kızları oğulları, gelinleri damatları var; kızdan da torun sahibi; ama
yine aklı gezmekte. Ne gece durur evde ne gündüz. Adamı kapıdan gönderip
kendi bacadan kaçan karı soyundan o. Nafiye’nin tırnağı olamaz. Böyle
bir gezenti karısı olan, her daim kahvede olsa hakkıdır; ama hal böyleyken
her gece çıkmaz kahveye o. Kışın daha sık tabii; ama yazın o kadar sık
çıkmaz. Kışın iştir. İnsan insanı kahvede bulur. Kapılar kapalıdır kışın,
pencereler örtülü; arabaya, arabacıya ihtiyacı olan, gitmez ki ayağına
arabacının. İlk gördüğü kim ise ona verir işi. Yazın başka. Kapılar
açılır, pencereler… Evler açılır. Evlerin içi, dışına döner. Herkes
herkesi her yerde görür. Zeytin yok yazın, tayfa çekmek yok zeytin tarlasına.
O yüzden karpuzculuğa kadar düşer böyle. Karpuz da kendi tarlasının
karpuzu. Ortakçı girmiş, mahsulü almış gibi konuştu demin adama; aslı
yok. Nafiye’ye talip olduğunda bir kuru canından başka şeyi yoktu, orası
doğru. Ama şimdi… Çok şükür! 90 ağaç zeytini var, başını soktuğu bir
evi. Öyle düğünsüz derneksiz evlenen olmadı çocuklarından. Hepsini o
evlendirdi. Çeyiziyle çimeniyle, teliyle duvağıyla gelin etti kızlarını;
oğullarını meslek sahibi etti, taktı kollarına altın bilezikleri öyle
evlendirdi. Bir de karpuzun geldiği bu tarla var. Bazen acur, salatalık;
bazen domates biber eker ya, çoğu zaman karpuza ayırır o tarlayı. Karpuzun
para etmediği doğru ama! Bak, orada hiç yalanı yok. Zaten yerli karpuz
çıkıncaya kadar, Adana karpuzu doyuruyor piyasayı. Yerli karpuz çıkınca
da karpuz kabuğu denize değil, karpuzun kendisi çöplüğe düşmüş oluyor.
Kızlardan
biri gurbette. Öbür çocuklarının hepsi Ayvalık’ta. Kimi uzak, kimi yakın.
En uzağı Armutçuk’ta oturur. Hatun, canı her istediğinde ona gidemez
belki. Tamam; ama ötekilerin evleri hep yakın yakın. Birer sokak, ikişer
sokak arayla otururlar. Her gece birinde kadın. Ne kızlarını bırakır
dolaşılmadık ne komşularını. Birinden çıkıp ötekine girer, hepsini gezer.
Nafiye öyle mi ya? Bir abisi vardı, öldü. Anası babası çoktan rahmetli
oldular, kemikleri bile kalmadı. Bir kızkardeşi vardı, o da evlendi,
gurbete gitti; ne gelir ne arar.Çocuğu da yok Nafiye’nin. Hiç olmadı.
Adamdadır kabahat. Yoksa Nafiye gül gibi kızdı. Kaç yaşına geldi hâlâ
öyle. Taş gibi. O sümsüğün hükmü ne ki çocuğu olsun!
Mustafa gündüz sokaklarda dolanır, kâh çarşıda esnafla gevezelik eder,
kâh sahilde turist kızlarla göz banyosu yaptırır gözlerine; gece de
kahve kahve gezer. Nafiye’cik kırar dizini, oturur evceğizinde. Yaz
günü, gün ikindiye döndü mü çıkar kapı önüne, evin eşiğine bir kilim
yayar, orada oturur. Her gün bu saatlerde… Sokağa gölge düşer düşmez.
Sıcaktır evler. Bütün gün güneşte pişer, akşama doğru kusar güneşten
içtiğini. Gece de oturulmaz içerlerde. Mustafa aşağıda, sahilde o kahveden
bu kahveye dolanırken Nafiye burada, evcağızının önünde oturur. Hiç
de boş durmaz, elinde ya bir tığ, ya bir şiş, boyuna dürtükleyip durur
bir şeyleri. Onun o uğursuzu, kim bilir daha kaç kahve dolaşacak, saat
kaçta gelecek?
Yolu kendiliğinden geçmezse o, bu sokaktan geçirmesini bilir. Gece de
gündüz de. Öyle selamsız sabahsız yürüyüp gitmek ağırına gider hep.
İyi geceler, iyi akşamlar dilenmeden… Hiç olur mu? Yabancı gibi… Ayıp
bir kere! Kuru kuru selam vermek de tuhaftır gerçi. Sokakta başka kimse
yok, Nafiye’nin kocası kahvede, az önce yanından kalkılıp yürünmüş;
yine de öyle yabancı gibi, adını bile söylemeden, herkese söylenir gibi,
bir “İyi akşamlar” ya da “hayırlı geceler”… Adını söylemek isterdi oysa.
Yüzüne karşı. Hiç olmazsa bir kere. “Nasılsın Nafiye Hanım?” demek isterdi.
Hatta gençmişler, hiç yaşlanmamışlar gibi, yarın akşam annesi onu istemeye
gidecekmiş gibi, “Nasılsın Nafiye?” demek isterdi. “Mutlu musun bu adamla?
Üzüyor mu seni? Hep yalnız bırakıyor. Tek başına dolaşıyor orda burada.
Sıkılıyor musun?” Olmaz. “Sana ne!” denir. Doğrudur, ona ne! Ele göre
hele, geçmişi bilmeyene göre, onu ilgilendiren bir şey yok; bir yabancı
o.
Her şey unutulmuş gibi mi olsun peki? Hiç sevdalanmamış sanki Nafiye’ye.
Nasıl olabilir? Babası sırf evi var diye o yarı deliye vermeseydi, evinin
kadını, çocuklarının anası oydu şimdi. Babasının tamah ettiği ev de
bu ev işte. Kümesten az büyük. Babadan dededen kalan parayı içki sofralarında
yemeseydi de bir ev bıraksaydı kızına. Bir ev uğruna kıydı kızına, yazık
etti güzel Nafiye’ciğe.
Daha askere gitmeden gözüne kestirmişti onu. Mahalleden tanıyordu, kapıda
pencerede görüp sevmişti. Aynı okula gitmişlerdi; ayrı ayrı zamanlarda
tabii. Dört - beş yaş var aralarında çünkü. Nafiye küçüktür. Hatırlar
mı acaba? Nafiye için o, “bir zamanlar kendisini isteyen adam”. Belki
hatırlamaz bile. Güzel kızdı çok. Kim bilir onun gibi nicesi istedi
de armudun iyisi gibi, bu ayıya düştü düşe düşe.
Askerden döndükten sonra ilk iş, anacığını gönderdi istemeye. Askerdeyken
hep hayal ederdi bunları. Döner dönmez isteyecekti Nafiye’yi. Evlendikten
sonra, yanında Nafiye olduktan sonra, ekmeğini taştan çıkarırdı. Şimdikiyle
bile çıkardı. Ya Nafiye olsaydı karısı, tutsaydı elinden; burada ekmek
yoksa ver elini İstanbul, ver elini Almanya. Çok kolaydı o zamanlar
Almanya’ya gitmek. Her isteyen giderdi. Nafiye’yi vermediler, hayatının
keyfi kaçtı, düşünmedi bir daha Almanya’yı malmanyayı.
Karısı Nafiye olsaydı her şey başka türlü olurdu. Onunki kocadıkça huysuzlaştı.
Nafiye’ciğin ağzı var, dili yok. O deli herifi çektiğine göre. Başka
ne ölçü ister? Kendi karısı geçinebilir miydi Mustafa’yla? Üç ayda verirdi
pasaportunu eline. Bak, Nafiye kaç yıldır gıkını çıkarmadan oturur o
deliyle. Deli değilse de hafif adam, akıldan yana hafif.
Anacığını gönderdiğinde öyle demiş Nafiye’nin babası. İki sene sonra
da öldü zaten. Kızının bu adamla hep küs gibi yaşadığını görmedi. Çoluk
çocuğa karışamadığını, mutlu olamadığını. Bir gün bile kocasıyla el
ele, kol kola deniz kıyısına gitmediğini, goncayken solan bir gül gibi
olduğunu… Keşke görseydi de kızına neler ettiğini anlasaydı tarlaları,
zeytinlikleri içki sofralarında ona buna bağışlayıp çocuklarını beş
parasız komadan önce, öbür tarafa göçmeden önce kızına neler ettiğini
keşke görseydi. “Nesine güvenir ki kız istemeye kalkar oğlun?” demiş.
“Ev desen, başını sokacak bir evi yok. İş desen, evine ekmek getirecek
bir işi yok.” O zaman evi, işi olmayana kız vermezlerdi. O da vermedi
Nafiye’yi. Sonra kalktı, evi var diye, bu dümbüğe verdi. Evi olsa ne
olacak? Kendi adam olsun. İnsan kıymeti bilsin, Nafiye gibisi kolay
mı bulunur, Nafiye’nin kıymetini bilsin önce.
Bir evin kapısında dikilmiş çocuğu görünce çekti beygirin yularını,
“Pssst!” etti, dudaklarını şaklattı, durdurdu hayvanı. Çocuğun dimdik
bakan öfkeli gözlerini o zaman gördü; çocukla göz göze geldiğinde.
“Yeter be dede,” dedi çocuk. “Daha kaç defa geçeceksin buradan? Kimsenin
karpuz aldığı yok, görmüyor musun? Zaten sokak daracık. Sen dönüp durdukça
babam arabayı sokamıyor sokağa.”
Sokağın öbür başında, ona yol açmak için, geri geri giden 35 plakalı
otomobili o zaman gördü. Dönüp dönüp geçiyormuş. Ne olmuş geçmişse?
Sokak bu! Herkes geçer. Hesap mı verecek iki defa geçti diye?
“Yazlıkçı bunlar,” dedi kendi kendine. “Ne anlarlar karpuzdan? Karpuzdan
da anlamazlar, sevdadan da.”
|
|
| |
| |
ESKİ
AŞKI KURTARMAK
“Ben niye öldürmüyorum ki bu kadını?” dedi içinden. “Çok kolay olur.
Tereyağından kıl çeker gibi. Kendisi bile anlamaz. Gözünü açar bu dünyada,
kapar öbür dünyada.”
Zaten zorlukla soluk alıyor, bir yastığı on saniye bastırsa yüzüne,
tamam. Yastığa bile gerek yok, eliyle kapasa ağzını, yeter. Yine de
geceyi beklemek mi daha iyi olur acaba? Uyumasını. Uyurken çok daha
kolay. “Uykusunda öldü.” olur. Özenir bile komşular. Konuşurlar aralarında:
“Allahın sevdiği kuluymuş; bak, acı çektirmedi, uyurken alıverdi yanına.”
Hiç susmuyor. Bu kadar mı konuşur insan?! Kimsenin dinleyip dinlemediğine
falan aldırmıyor. Sırf öfke! Yaşlanmayı sindiremiyor içine. Kocası olmakla
o mu kocattı onu? Herkes ihtiyarlıyor, herkes ölecek bir gün. Herkes
ölecek; öyle ya! Ha bugün, ha üç gün sonra; ne fark eder?
Baktı karısına; yine kızgın, yine öfkeli; gözlerini patlata patlata,
yeri göğü inlete inlete soruyor:
“Tutardım zeytin çuvalını iki kulağından, yallah traktörün üstüne.Tek
başıma. Ben değil miydim o? Bendim. Nerede şimdi?”
“Geçti onlar, geçti.” dedi başını öbür yana çevirerek. Kulaklarının
iyice ağır işittiğini bildiği halde, içinden söylemeye yakın, fısıltı
sesiyle söyledi. Duymaz duymaz, en olmadık şeyi duyacağı tutar. Kışlatmamak
lazım üstüne. Açtı mı çenesini susmak bilmez. Yavaş konuşmayı da beceremiyor
artık. Kulakları ağırlaştıkça sesi yükseldi. Eskiden böyle değildi.
Değildi herhalde. Güzel ve alımlıymış; öyle anlatır. Sesi de güzel miydi?
Şarkılar, türküler söylediğini anımsıyor sanki hayal meyal. Herhalde
söylediği gibiydi, erkek gibi yani. Değme erkeğin yapamayacağı işi bir
başına yaptığını o kadar çok söyledi ki bunları anımsıyor mu, karısından
duya duya ezberledi mi, çıkaramıyor artık. Zeytin çuvalını tuttuğu gibi
atarmış traktörün üstüne. Pamuk tarlasında iki erkeğin bir günde çapalayacağı
yeri, gün ikindiye varmadan çapalar bitirirmiş. İncecik dallarına çıkarmış
zeytinlerin, en usta sırıkçının yapamadığını o yaparmış. Öyleyse de
o günlerdeki ceylan gibi kız nerde, şimdiki makineli tüfek çeneli sağır
sultan nerde? Aynı kalmıyor ki insan! Değişen yalnız o mu? Herkes değişiyor,
herkes yaşlanıyor. Durmadan kendisine acınacağına kocasına baksın bir
de. Bir zamanlar, “Hadi!” deyince, her şeyi göze aldığı, peşine takılıp
gitttiği o sırım gibi delikanlıya ne oldu? Bu şimdiki, içinin yükünü
hafifletmek için fısır fısır konuşmaktan başka çaresi kalmamış adam
deseydi o “Hadi!”yi, her şeyi bırakıp peşinden gider miydi acaba? Öyle
anlatırdı yakın zamana kadar: “Ölümse de birlikte, yaşamsa da.” deyip
aşkından uçarak peşine takılmış. O delikanlıdan kala kala bu sünepe
herif kaldı işte geriye. Onun ceylan gibi bir kız olduğu zamanlarda
bu gariban da aslan gibi bir erkekti. Bir de şimdiki hallerine bak.
Durmadan ve bağıra bağıra konuşan bir kadın; karşısında, ruhsuzmuş gibi,
aptalmış gibi boyun eğen, gıkını bile çıkaramayan bir adam.
Kendisi duymaz ya, bağırdıkça bağırır. Sokaktan geçenler, konuşma bilmez
bunu, kavga sanır. Tutup kolundan, içeri, mutfağa götürmek istedi de
geçen gün, “Ne çekiştirirsin? Nereye sürüklersin beni?” diye öyle bir
esti savurdu ki öldürüyor sanacaklar diye korkup bıraktı yakasını. Aman,
ne hali varsa görsün; bağırsın dursun öyle. Karışmaz artık. Ne sanırlarsa
sansınlar.
Onca sigaraya rağmen bu ses nasıl çıkıyor böyle, boru gibi, hayret!
Sıtma görmemiş, dediklerinden. “Bırakacaksın, bırakmazsan ölürsün.”
diyor doktor. O ne diyor? “Her kafaya bir duman lazım. Şart!”
Bağırsın, belki böylece anlar insanlar neler çektiğini. Söylemekle olmaz.
“Beni konuşarak;hiç susmadan konuşarak ve hatta bağırarak öldürecek
bu kadın. İmdat!” dese kim inanır. Kimse ölmemiş ya şimdiye kadar dinlemekten,
kimse ölmez sanırlar. Oysa ölünür. İnanmayan gelip bir gün geçirsin
bu kadınla, tek bir gün; bakalım ölmeyi mi daha çok isteyecekler, öldürmeyi
mi?
Soluklanmak için durduğu anı fırsat bilip,
“Senin iyiliğin için.” diyor. Kaçtır diyor bunu; ama dinleyen kim?
Bir sussa, bir kulak verse kocasının ne dediğine, anlayacak onun rahatı
için uğraştığını; ama nerde? Kulakları duymayana meram anlatmak zor.
Bu kadar bağırdığı halde kendi sesini bile duymuyor.
Ona
kötülük mü yapmak istiyor? Yok. İyilik yapmaya çalışıyor. Aşağıda gördü,
deniz kenarında; iğdeli kahvenin orada. Ecnebi turistlerden birinde.
Geldi eve, anlattı. Baston gibi; ama dört ayaklı. Dört ayrı yerden dayanıyorsun
yere. O elindeyken kaymak yok, düşmek yok; hiçbir şey yok. Merak edip
ilgileneceğini sanıyordu. Nasıl bir şey olduğunu soracağını, tarif etmesini,
anlatmasını isteyeceğini sanıyordu. Hiç öyle olmadı. Sanki biri önceden
onu uyarmış, “Kocan seni kandırmaya çalışacak, dikkatli ol, kanma.”
demiş gibi; anlamayan, dinlemeyen, kaskatı bir duvar buldu karşısında.
“Benim bastonum var.” dedi kavga çıkarmaya hazır, dimdik bir sesle.
“Lahavle” çekti içinden; ama durmadı:
“Yahu, baston gibi; ama baston değil, diyorum sana.”
Açıklamalara kalkışmasına kalmadı. Söylemeyi düşündüğü sözlerin tümünü,
ağzına tıkaç gibi tıkayacak soğuklukta bir sesle,
“Nedir?” dedi. “Baston değilse nedir?”
Soğukkanlılığı elden bırakmamaya, sakin sakin açıklamaya çalıştı adam:
“Hani bastonun ucu taşa maşa geldiğinde kayar ya, öyle bir tehlikesi
yok, dört bacağı var. Dört bacağıyla basıyor yere. Anladın mı?”
“Anlamadım.” dedi sert, aksi; her zamanki huysuz kaynana sesiyle ve
konuşmayı bitirdi, kavgayı başlattı. Bir saattir durup dinlenmeden konuşuyor.
Yalnız konuşmuyor, bağırıyor, kavga ediyor. Karşısında onunla kavgaya
tutuşan kimse olmadığının bile farkında değil. Kendi kendine kavga ediyor,
kendisiyle kavga ediyor.
Tekerlekli
sandalye teklifiyle geldiğinde de böyle olmuştu. Daha anlayıp dinlemeden
başlamıştı bağırmaya. Sakat mıymış o? O kadar mı düşmüş elden ayaktan?
Yoksa niyeti, onu bir an önce öbür tarafa postalamak mıymış? Oysa günlerce
araştırmış soruşturmuş; SSK’nın öyle bir şeyi karşılayıp karşılamadığını
öğrenmek için tabanları şişinceye kadar dolaşmıştı. Karşılarmış SSK.
Bu müjdeyi vermeye koşa koşa geldiği evinde yine bağırış çığırış, kavgalarla
karşılanmıştı. Kendi kendine karar da vermişti o zaman sözde. Ne hali
varsa görsündü. Bir daha onun için uğraşırsa iki olsundu. Yine durmadı
içi. O dört ayaklı bastonu görünce, “Hah, işte bu!” dedi. “Tekerlekli
sandalyeyi istemedi; ama buna bayılacak.” Bayılmadı. Bayılmak bir yana,
bayıltıncaya kadar bağırdı, daha da bağıracak. Kim bilir ne zamana kadar?
Yatıncaya kadar? Yok, yatakta da bağırır. Kalkınca da bağırır. Bağıracak
yeni bir şey çıkıncaya kadar bağırır. Sonra yine bağırır. Bu sefer o
yeni şey için.
Niye
çırpınıyor bu kadar? Çünkü eve kapadı kendini. Sıcaklar bastı basalı
kapıdan dışarı adımını atmadı. Yataktan koltuğa, koltuktan divana, divandan
tekrar yatağa. Bu kadar hareketsiz olmak onun için çok kötü. Her gittiklerinde,
“Hareket,” diyor sigortanın doktoru; yürüyüş öneriyor; ama nerde!
Bir de tembelleşti, o kadar olur. “Halim yok.” deyip yemek yapmayı da
ona bırakıyor kaç zamandır. Suyu bile ayağına isteyecek yakında. Hareket
yok; ye otur, ye yat; durmadan şişmanlıyor. Çıksın dolaşsın istiyor;
kocası olarak sağlığını düşündüğünden. Suç mu bu? Koşturması hep onun
için, onun iyiliği için. Sigortanın doktoru, “Kilo versin.” diyor her
muayenede. Doktor öyle dedikçe inadına yiyor, inadına oturuyor evde,
kapıdan kafasını bile uzatmıyor dışarı. Sıcakmış onu çarpan. Sıcaktan
korkusundan çıkmazmış dışarı. Ne diye uğraşıp dururmuş bacaklarına çare
bulmak için? Bacaklarıyla zoru yokmuş ki onun!
Bakarken
bakarken sesini duymaz oldu. Sade açılıp kapanan bir ağız karşısındaki.
Bir ara, evlenemeyecek gibi olduklarında canına kıymaya kalkmıştı da
güç bela kurtarmışlardı. Hastanede hastabakıcıydı o zaman. Çok zaman
geçti üstünden. Evlenmeleri niye tehlikeye girmişti, hatırlamıyor şimdi.
Tam da onun şimdiki haline benzeyen cadı bir annesi vardı. Herhalde
o bir aksilik çıkarmıştı. Mutlaka o çıkarmıştı; çünkü babası peygamber
gibi adamdı. Ayrıntıları anımsamıyor; ama tentürdiyot içtiğini iyi anımsıyor.
Onsuz yaşayacaksa ölmesinin daha iyi olduğuna karar vermiş; bu kararı
verir vermez, vazgeçmekten korkarcasına en kuvvetli zehiri aranmaya
koyulmuştu. Kuvvetli zehirleri bulamamıştı ama. Kilit altında tutuluyordu
onlar. O da bula bula tentürdiyot bulmuştu ve onu içmişti. Oksijenli
su gibi, amonyak gibi, tentürdiyot da hastanenin pansuman dolabında,
herkesin kullanımına açık olurdu. Almış ve gözünü bile kırpmadan dikmişti
kafasına. Midesini yıkadılar da kurtuldu; yoksa genç yaşta ölüp gidecekti.
Bu kadın için. “Değer miydi?” diye hiç düşünmemişti şimdiye kadar; şimdi
düşünüyor: “Değer miydi?”
Sesini duymamayı bir biçimde başardı, hiç olmazsa şimdilik. Ama kolları,
ahtapot gibi sallanıyor. Ele geçirse kıskıvrak yakalayacak. Varmış ya
öyle yılanlar, boğarak öldürürlermiş avlarını, onlar gibi işte. Sıkacak,
boğacak, posasını çıkaracak, öldürecek… Gözleri fincan fincan açılmış,
patlayıp oraya buraya saçılacak iki zehir torbası gibi. Boyun damarları
şişmiş. Mor mor damarlar parmak kalınlığında. Yüzü pancar gibi. Bağırıyor,
bağırdığını duymuyor; ama kocası da duymuyor artık. Ve ne rahatmış.
Onun sesini duymamak, o bağırırken başka şeyler düşünebilmek ne büyük
mutlulukmuş. Sevgi sözcükleri söylediğini hayal etmeye çalıştı. Çok
zorladı kendini; ama olmadı, beceremedi. Bu gözlerle, bu yüzle, bu fışkıran,
dizginlenemez öfkeyle nasıl bağdaşabilir sevgi sözcükleri?
Yoruldu
söylenmekten; ama susmak aklına gelmiyor. Ne zaman susacak, nasıl susar?
Hep mi bağıracak, hep böyle gözlerini aça aça. Sesini kısmak, kısmak
da değil, kesmek, tümden durdurmak mümkün değil mi? Niye mümkün olmasın?
Tam da böyle mor mor damarlarını parmak gibi şişirmişken… Gözlerini
kocaman açmışken böyle… Yüzü kıpkırmızı. Bütün kanı beyninde toplanmış;
bir iğne batırsan ortalığı kan gölüne döndürecek bir naylon torba sanki
kafası.
Bir
bilse aklından neler geçirdiğini! Susar mı?
Yarım yüzyıldır içtiği sigaralardan zorlukla nefes alırken. Zaten zor
nefes alırken… Çok kolay olacak. Çok kolay olabilir. Çabucak halledilebilir.
Onunla yaşadıklarının içinde büyük bir aşk bulunduğuna inanamıyor. Şimdilik
bu aşka ilişkin küçük küçük izler var gibi; ama yakında onlar da kalmayacak.
Her şeyi silip süpüren, her şeyi acımasızca yok eden bir silindir oluyor
bağırdıkça, bütün anıların üstünden geçen, tatlısı, acısı bütün anıları
tuz buz eden bir silindir. En güçlü aşk anısı bile bunca bağırış çığırış
karşısında çaresiz. Anılar yüksek sese karşı dayanıksız.
Her bir şeyleri çiğneyip yok etmesine engel olunmalı. Bir yerde durdurulmalı
bu koca silindir. Geçmişten ne kalmışsa o kurtarılmalı.
Daha ne kadar süre böyle sessiz sinema gibi kalınabilir? Kulaklarındaki
koruyucu perde bir süre sonra sonra kalkacak ve iyi biliyor; birden
patlayacak o ses kulaklarında. Yeniden duymaya başlamadan bitirmeli
işini. Bir daha duymak istemiyor o sesi. Artık hiç duymak istemiyor.
Kararlılıkla kalktı yerinden. O anda aklında, ne uğruna ölümü göze aldığı
kadını öldürmek üzere olduğu düşüncesi vardı, ne başka bir şey. Yüzüne
neyi bastıracağını düşündü yalnızca. Bir şey arandı, bir yastık, bir
minder…
Ama ansızın bir şey oldu, hiç beklenmeyen bir şey: Kadın, kalkışındaki
kararlılığı mı gördü, gözünü kan bürüdüğünü mü fark etti, ne olduysa
değişti bir anda. Yine susmadı; ama farklı şeyler söylemeye başladı.
“Hatırlıyor musun,” dedi. “Üstüne yatacak yatağımız yoktu da amcanlardan
bulup geldiğin kepeneğin üstünde yatmıştık aylarca.”
Adam vuruldu kaldı bu sözle. Hatırlamaz mı hiç? Tentürdiyot olayından
sonra, midesi yıkanıp yaşama dönmüştü dönmesine; ancak benzer tersliklerle
karşılaşma olasılığını tümden ortadan kaldıramadıklarını kısa sürede
fark etmişlerdi. Yeni bir meseleden, galiba bu kez çeyiz meselesinden
yine karışmıştı işler. Düğünün yapılıp yapılamayacağının iyice belirsizleştiği
bir gün, “Hadi,” demişti. “Sen de benim seni sevdiğim kadar beni seviyorsan,
gel benimle.” Yürekli kızdı. Hiç tereddüt etmedi. “Gelirim.” dedi ve
geldi. Aylarca kaçak yaşadılar; kaçak ve sefil. Annesi, o aksi, o cadı
annesi durumu kabul edip elini öptürmeye razı oluncaya kadar…
Ayvalık’ta gizlendikleri süre içinde, nerede kalacaklarını bilemediler.
Annesinin bilmediği, aramayı, polis gönderip bastırmayı akıl edemeyeceği
bir yer bulmak, Ayvalık içinde kalındığı sürece mümkün değildi. Büyük
amcanın çiftliğine gitmek o zaman geldi aklına adamın. Tütün işçileri
için kurulmuş çardaklar öylece duruyordu hâlâ. Tütünler kırılmış, dizilmiş,
asılmış, kurutulmuştu çoktan. Tütün işçileri memleketlerine dönmüştü.
Yağmurlar başlamadan askıda kalan son tütünü dama çekmeye çalışan birkaç
işçiden başka kimsecikler kalmamıştı. İşte, kepeneğin üstünde yatmaları
orada. Havalar soğumamıştı daha. Sonyazın şurup günleriydi, kavuşmanın,
sarılıp sarmaşmanın altın günleri… Bir sevda, herkese karşı savunulabilecek
kadar güçlü olduğu zaman, bir kepenek, hem yatak, hem yorgan olabilecek
kadar büyük gelebilir iki kişiye.
Anımsıyordu
işte. O yaşamıştı bunları, bu öldürmeyi düşündüğü kadınla yaşamıştı.
Kaybolmamış demek ki anılar, bastırıldıkları yerde anımsanmayı bekliyorlarmış
yalnızca. İçinden tam da o geçtiği halde gidip sarılamadı da karısına.
Ne dediğinin bilincinde olmadan, karısını birdenbire o gürültücü canavar
haline döndürebileceğini bile düşünmeden,
“Yarın,” dedi. “Yarın alıp geleyim o dört bacaklı bastonu.”
|
|
| |
| |
ALACAKARANLIK
ÖYKÜLERİ
MAHMUT’UN KOKUSU
Aynı
yaştaymış; ama bakımsız olduğu için, şimdiki halinden daha büyük, daha
yaşlı görünürmüş. Üç oğlu varmış. Arka arkaya doğurmuş üçünü de. Aralarında
pek yaş farkı olmamasından belli. Büyüğü, okul çantasını köpeğiymiş
gibi arkasından sürüklermiş hep. Ortancası silah süsü verdiği tahta
parçasıyla, “Dışın… Dışın…” sesleri çıkararak, mahallenin çocuklarını
önüne katıp kovalarmış. Küçüğü de ağabeylerinden ya birinin ya ötekinin
peşine takılıp avaz avaz bağırarak donsuz koşar dururmuş. Kamyon şoförüymüş
kocası. Kamyonun sahibi değil, sadece şoförüymüş yani. Odunluk, kömürlük
olarak kullanılan; iç lastik, motor kapağı, madeni yağ, eski kriko,
bijon vs. konan yarı bodrum katın üstünde, merdivenle çıkılan geniş
bir kapı önü; aynı hole açılan iki odası olan bir evde otururlarmış.
Kışları ortasına kocaman bir maşinga soba kurulan mutfak, sade mutfak
olmakla kalmaz; hem yemek odası, hem oturma odası; hatta ara sıra yatak
odası olarak ailenin bütün yükünü çekermiş.
Kocasının
kamyonun sahibi değil, sadece şoförü olduğunu şuradan da biliyor ki
daha sonra kocası tarafından “cehennemin dibi” diye nitelenecek yerlere
iş aldığını söylemek için eve gelen, kaba hatlı, alnı derin oyuklar
halinde kırışık, ensesi kara bir adam daha varmış. Malın sahibi, işte
o, kamyona iş bulan, bulduğu işleri haber vermek için eve vakitli vakitsiz
gelen adammış. Mahmut pek sevmezmiş mal sahibini. Mahmut diye bahsedilen
kocası, mal diye sözü edilen de kamyonmuş.
Mahmut
yapılı bir adammış. Mal sahibiyle aynı topraktan yoğrulma; ama onun
gibi ezik, hep gizli şeyler anlatıyormuş gibi fısır fısır konuşan bir
adam değil; daha kabadayı görünümlü, daha iri, hep yüksek sesle, bağırır
gibi, kavga eder gibi ve çoğu zaman küfürlü konuşan bir adammış.
Evde,
hep atletle dolaşırken görüyor Mahmut’u. Hep yaz mı? Değil. Ama bir
kez kareli, kalın, tüylü, kaba bir gömlekle görmüşlüğü var, onun dışında
hep atletli Mahmut. Bedenen çalışmaktan besbelli, vücudu kaslı, pazulu,
dipdiri ve terli. Nedense hep terli. Koltukaltı kılları kara kara ve
uzun uzun. Kendine özgü bir kokusu var: Mahmut’un kokusu. Kötü değil,
sadece Mahmut’un oralarda bir yerde olduğunu haber veren bir koku.
Mahmut’un
mahallenin terzisi ile gizli bir ilişkisi var. Terzi kadının bir de
adı olacaktı. Biliyordu onu da. Neydi? Cemile gibi, Naciye gibi bir
şey.
Hele
bir gün var ki onu hiç unutamıyor. Karabük’ten mi, Ereğli’den mi bir
yerlerden yüklediği inşaat demiriyle dolu kamyonu evin önüne çekmiş
Mahmut. Yükü boşaltmaya vakti mi olmamış, teslim için kararlaştırdıkları
zamandan erken mi dönmüş, öyle bir şey. Ertesi gün indirecekmiş demiri,
nakliye ücretini de o zaman alacakmış. Kasası demir yüklü koca kamyonu
evin önüne çekip kahveye gitmiş.
O
gün Mualla’nın (terzi kadının adı buydu: Mualla) evine dikiş götürmüş
oluyor o da. Kocası, yani Mahmut da içerdeymiş meğer. Nasıl anlıyor
kocasının içeride olduğunu? Kokusundan elbette. Çünkü Mahmut’un kokusu,
Mahmut’un varlığını haber veren en büyük işaret.
Şeftali
yüklemeye gittiği bir yaz günü Bursa’dan suni ipek entarilik kumaş getirmişmiş
ona Mahmut. Mualla’ya gidiş nedeni bu. Model beğenecek, diktirecek elbiseyi.
Ama içeri girmeden daha, kapıyı epeyce geç ve saçı başı dağınık olarak
açıp karşısında onu görünce Mualla’nın betinin benzinin atmasından,
ters giden bir şeyler olduğunu anlıyor. Neredeyse içeri almayacak Mualla
onu. Anlamsız bir şeyler geveliyor. Dikişi çokmuş da, çok sıkışık durumdaymış
da, bayram da yakınmış da… Ne bayramı? Bayram geçeli üç ay olmuş, en
yakın bayrama altı - yedi ay var daha. Mualla’yı kenara itip giriyor
içeriye Nadide. Onun adı da Nadide’ymiş, Aygen değilmiş. İçeri girer
girmez, kuşkularında haklı olduğunu anlıyor. Kapıda, Mualla’nın suratını
görünce ciddi ciddi kuşkulanmış demek. Bu yüzden Mualla’yı sertçe itiverip
dalmış içeri. Baskına gelmiş gibi. Gerçekten baskına geldiğini bilmeden.
Kocasının buzlu camlı kapının arkasında olduğunu, kapı çalınınca onu
oraya kendisi itmiş kadar iyi bilirken kedinin fareyle oynaması gibi
oynamak istemiş biraz Mualla’yla. Mualla’nın üstünde yakasız, kolsuz,
neredeyse askılı sayılabilecek bir basma elbise… Böyle açık saçık giyindiği
yetmiyormuş gibi elinin ayağının birbirine dolaşması… Telaşı, paniği…
“Var bunda bir iş.” deyip başlatıyor kedi - fare oyununu Nadide olarak.
Kâh giyimine takılıyor, kâh son günlerde pek güzelleştiğinden dem vurup
Mualla’nın yüzünün kızarmasını zevkle izliyor; kâh, “Ne o kız, biri
mi var hayatında?” diye filmlerden öğrendiği sorular soruyor. Kocası
gizlendiği odadan çıkıp, “Ne işin var burada? Yürü eve!” dese yapacak
bir şeyi yok aslında. Boynunu büküp paşa paşa tutacak evin yolunu. Sığınacağı
bir baba evi, güveneceği kimsesi yok çünkü. Kalkıp gitmesi için gözünün
içine baktığını gördükçe Mualla’nın, camlı kapıya endişeli gözlerle
baktığını gördükçe, sonunun kötüye varacağını, Mahmut’un camlı kapının
arkasında öfkeden kudurmakta olduğunu bile bile ve bundan korktuğu kadar
da vahşi bir zevk alarak uzatıyor oyunu. Sonunu anımsamıyor ama. O ara
uyanmış demek.
Gün
gün sürüyor aslında rüya. Ertesi gece, yenisi, eskisinin bittiği yerden
başlıyor. Zaman, pek geriye dönmüyor; gerçek yaşamdaki gibi. Düğünlerini
dünmüş gibi anımsıyor ama. Limonata ve pasta ikram edilen, hatırlı misafirlerin
limonatalarına gizli gizli votka karıştırılan düğünlerden biriydi. Bütün
mahalle arkadaşlarının yanı sıra, bugünkü hayatından yanlışlıkla o tarafa
geçmiş birkaç kişi de araya karışmıştı. Odacı Hilmi Efendi mesela, başı
örtülü karısını alıp gelmiş oluyordu düğüne. Demek bugünkü yaşamından,
bankadan bir tek hizmetlilerin katılabildiği, onların düzeyinde bir
düğündü bu. Bir kere de kredi servisinden Buket, karşı komşu Hidayet
Hanım’ın kızı Gülfidan olarak çıkmıştı karşısına. Hikmet Bey pek girmezdi
rüyasına. Ne kendisi olarak ne Mahmut olarak ne de başka biri olarak.
Ne
kadar süredir böyle yaşadığını bilmiyor Aygen ya da Nadide. Gündüzleri
Aygen, geceleri Nadide. Gündüzleri, DORA Holding Genel Müdürü Hikmet
Bey’in zarif eşi, Konut Bank müşteri servisi şefi, televizyonlardaki
gibi evlerde oturan, gazetelerin sosyete sayfalarında sık sık “en şık”
seçilen Aygen Hanım; geceleri Şoför Mahmut’un karısı, üç çocuk anası,
hem öksüz hem yetim Nadide. Mahmut’a (yine rüyasında) gördüğü rüyaları
birçok kez anlattığını anımsadığı halde, Hikmet’e, her gece aynı rüyayı
gördüğünü bir türlü söyleyememişti. Söylerse bir sihir bozulacakmış,
bir daha aynı rüyayı göremeyecekmiş gibi gelmişti ona ve her seferinde
vazgeçmişti.
Her
gece yatağa girdiğinde öteki yaşamına uyanacağını biliyor. Aynı bedende
iki kişinin yaşamını ayrı ayrı yaşıyor olmak, herkesin yalnızca bir
yaşam hakkına sahip olduğu bu dünyada “duble yaşam” şansına kavuşmuş
olmak gibiydi. Rüyası o kadar canlı, o kadar hakikiydi ki hangisinin
gerçek yaşamı, hangisinin rüya yaşam olduğunu bile karıştırırdı bazen.
Sanki hiç okumamıştı; en iyi okullardan diplomalar almamış, iyi bir
evlilik yapmamış, kaderinin kendisine çizdiği yolda yürüyerek eski yoksul
mahallesinin yoksul evlerinden birinde ömür çürütmekteydi. Hiç etrafında
bütün servis çalışanlarının fır döndüğü Aygen Hanım olmamıştı sanki.
“Kalk
kadın! Kalk da bir kaşık çorba kaynat. Ne sırıtıyorsun uykunda? Gene
o saçma sapan rüyaları mı görüyorsun?” diyen ses mesela… Rüyadaki Mahmut
mu; yoksa gerçek hayatta Mahmut diye biri var mı? Koku Mahmut’un kokusu,
başka kimseninkiyle karıştırılmayacak öz kokusu hem de, ses de onun
sesi ama… Kim bilir!
|
|
|
| |
BINGILDAK
Şapkasını takarken çıkarırken değil de şapkanın bastırdığı saçları eliyle
kabartmaya çalıştığında fark etti. Kareli, kasket tipi bir şapkaydı.
Köylü kasketi gibi değildi, havalı bir şeydi; ama yine de bastırıyordu
saçları işte. Yaşıtlarının birçoğu, tepedeki saçlarına çoktan veda etmişken
çok şükür, onun tepedeki saçlarında yalnız biraz seyrelme vardı. Ancak
böyle soğuk ve yağmurlu zamanlarda takıyordu havalı kasketini; normal
zamanda kafasında gizlemek isteyeceği bir anormallik yoktu. Fırça gibi
değilse de gür sayılırdı saçları; yine de şapkanın bastırdığı yerlerde
kafasına yapışınca hoş bir görüntü çıkmıyordu ortaya. Kelmiş de kelliğini
gizlemeye çalışıyormuş gibi görünüyordu o zaman. Hele, kendisine gülümseyerek
bakan sarışını gördükten sonra vestiyerin aynasında saçını daha bir
özenle kabartması doğal karşılanmalıydı. İşte o sırada, tam tepesinde,
yumuşak bir doku geldi eline. En küçük metal para kadardı. Daha sonra,
bu kadar küçükken fark etmiş olmasına çok şaşacaktı; ama ilk kez varlığını
sezdiğinde o kadarcıktı. Parmak basar gibi bastırılan bir orta parmağın
kâğıtta bıraktığı iz kadar. Önemsemedi; önemsemesi için hiçbir neden
yoktu. Sarışın afet, barın kenarındaki yüksek taburelerden birine oturmuş,
baştan çıkarılmak için onu bekliyordu. Farkında değil; ama kafasını
bir yere çarpmış olmalı; yoksa durup dururken çıkmaz ortaya o şişlik.
Şişlik de değil, yumuşaklık.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor. Bir gün yıkanırken, daha doğrusu,
vücudundaki gençlikten, dirilikten hoşnut, kendisiyle gurur duymaya
hazırlanırken aklına geldi. Az önce saçını şampuanlamış, herhangi bir
şey fark etmemişti; ama baksa mıydı acaba? Aksi gibi, yine acelesi vardı.
Karşı bürodaki çıtır kızlardan biriyle buluşacaktı, avukatın bürosundaki
stajyer kızlardan biriyle. Teklif ederken kabul etmeyeceğine kesin gözüyle
bakıyordu; ama “Okey,” dedi kız. “Cumartesi akşamüstü, beş buçuk - altı
arası The Marmara’nın lobisinde.” Parmak uçlarını gezdirdi saç diplerinde,
arandı ve buldu. Orta büyüklükte bir metal para kadar olmuştu. Dirseğin
kumda bırakacağı iz kadar. Telaşa kapıldı mı o zaman? Pek sayılmaz;
ama bu kez ihmal etmedi ve ertesi gün doktora gitti. Aile doktoru sayılmasa
da yıllardır görüştüğü, ne zaman herhangi bir yerinde herhangi bir rahatsızlık
duysa koşa koşa gittiği doktordu. Eğer onun alanı değilse yönlendirir,
başka bir doktor arkadaşına telefonlar açar, randevular alır, oraya
gönderirdi. O yüzden, her seferinde gönül rahatlığıyla çalardı bu kapıyı.
“Bıngıldak bu!” dedi doktor. “Hiç görmedim; ama demek bu yaşa kadar
sürebiliyor tümden kapanması.”
“43 yaşındayım doktor beyciğim,” dedi Rıfat. “Bu yaşta ne bıngıldağı
bu? Senin dediğin şey, çocuk bir yaşına, bilemedin iki yaşına geldiğinde
kaybolmaz mı?”
“Ben de onu diyorum işte,” dedi doktor. “Sertleşmesi, kemikleşmesi biraz
uzun sürmüş bir bıngıldak…”
“Biraz mı?” dedi Rıfat; ama doktordan iyi bilecek değildi. Demek hep
vardı kafasında o yumuşaklık; ama o farkına varmamıştı. İlk keşfettiğinde
şimdikinden küçük olduğunu sanması da parmaklarının yanılmasından başka
bir şey değildi. Üstünde durmadı.
Telaşlanması, elinin üçüncü kez o yumuşaklığa denk gelmesinde oldu.
Bu kez konuğunu karşılama telaşındaydı. Mine ilk kez gelecekti bu eve;
her şeyin mükemmel olması gerekiyordu. Tıraşını olmuş, yalnız yüzünü
değil, vücudunun hayran olunası dirilikteki belli yerlerini de Mine’nin,
kokusuna bayıldığı losyonla ovmuştu. Saçlarını tarayıp tepesindeki saçlara
yine hafif bir bombe vereceği sırada eline geldi yumuşaklık. O kocaman
elli binliklerden biri, bulunduğu yerde, pelte gibi gevşemiş ve yayılmıştı
sanki. Morali o kadar bozuldu ki Mine’ye telefon edip buluşmayı iptal
etmeyi bile düşündü. Sonra sağduyusu galip geldi yine. Ne zamandır buraya
gelmesi için ikna etmeye çalıştığı Mine’ye, “Gelme!” mi diyecekti yani?
Akıl alır bir şey miydi bu?
İyi ki aramadı Mine’yi, iyi ki “Gelme!” demedi. O geldikten dakika değil,
birkaç saniye sonra ne bıngıldak kalmıştı aklında ne de bıngıldağa ilişkin
saçma sapan endişeler.
Bir süreliğine yine unuttu gecikmiş bıngıldağını. Büroda işler çok yoğundu.
Rakip firmayla yeni ve acımasız bir yarış başlamıştı ve işi onlara kaptırmamak
konusunda bizzat genel müdür tarafından görevlendirilmişti.
Esra’nın yatağında ve Esra’nın çığlığıyla oldu yeni fark edişi.
“Aman Allahım, bir şey var burada.” diyerek saçlarını okşadığı eli çektiği
gibi, yataktan fırlayıp çıktı Esra.
“Orda. İşte orada!” diye kafasını gösteriyordu Rıfat’ın.
Tam böyle bir anda… Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna getirmişken… Olacak şey
değildi. Esra’yı sakinleştirmeye çalışırken kendisi de yokladı tepesini.
O meret şey, korkutacak kadar olmuş gerçekten. Sanki ıslak bir banknot
öylece yayılmış tepesine. Ne dediyse döndüremedi Esra’yı. Esra’cık öyle
korkmuştu ki yalapşap giyindi ve arkasına bakmadan gitti.
Ertesi gün soluğu doktorda aldı yine.
“Bıngıldak değilmiş.” dedi doktor. Eskisi kadar sakin değildi; ayrıca
sakin görünmeye falan da çalışmıyordu.
“Nedir öyleyse?” dedi Rıfat. “Nedir?”
Ne yazık ki bu sorunun yanıtını doktor da bilmiyordu. İyice görebilmesi
için saçlarını kazıtmasını istedi Rıfat’tan; ancak kabul ettiremedi.
Nasıl olsa yakın bir zamanda yeniden gelecek; üstelik bu kez doktor
ne derse yapmaya hazır olacaktı.
Öyle de oldu. Bir hafta geçmeden geldi Rıfat. Gelmeden önce, saçını
doktorun istediği gibi kazıtabilmek için, her zaman gittiği berbere
gitti; ama, daha saçı ıslatırken tepedeki o garip yumuşaklığı fark eden
berber kalfasının çığlık çığlığa kaçması yüzünden, amacına ulaşamadı.
Hiç tanımadığı bir berberde şansını yeniden deneyip yine başarısızlığa
uğrayınca saçını kazıma işini de doktora bırakıp her zamanki havalı
kasket yerine, kafasına geçirdiği, kulaklarını bile örten kocaman bir
bere ile çıktı geldi.
Ne var ki doktor da yanaşmadı kafayı tıraş etme işine. O bölge öyle
yumuşamıştı ki her an patlayabilecek gibi görünüyordu. Seyyar bir ışıkla
iyice muayene ettikten sonra sonucu tek sözcükle bildirdi:
“Çürümüş.”
Bunu diyecek samimiyeti olmamasına karşın,
“Saçmalama!” diye bağırdı Rıfat. “Ne demek çürümüş? Nasıl çürür? Kafamdan
bahsediyoruz doktor! Kafa çürür mü?”
“Çürümemesi lazım. Kafa olarak yani; ama gel gör ki çürümüş. Karpuz
gibi, daha doğrusu kavun gibi çürümüş. Evet, kokusu da kavunu andırıyor
daha çok.”
“Kokusu mu? Kokusu da mı var?”
“Duymuyor musun? Çürümüş kavun gibi kokuyor.”
Doktora elbette ki inanmadı Rıfat. Nerede görülmüş, nerede duyulmuştu
bir kafanın, bir insan kafasının kavun gibi çürüdüğü?
Ama
çürümeye devam etti kafa. Çürüdükçe büzülüyor, küçülüyordu. İşe gidemez
olduğu gibi, sokağa bile çıkamaz oldu Rıfat. Gözlerden iyice gizlemeye
çalıştı kendisini. Zaten öldüğünü apartmanı saran çürümüş kavun kokusundan
anladılar. Kapıyı kırıp içeri girdiklerinde buruşmuş bir şeftali büyüklüğündeki
kafanın altında Rıfat’ın vücudunu dipdiri buldular.
|
|
| |
| |
MUTFAKTA
BİRİ Mİ VAR?
Mutfaktan gelen sesi o çıkarıyor olamaz. Daha yarım saat olmadı onu
koca bir koli olarak mutfak tezgâhının üstüne bırakalı. Ambalajını bile
doğru dürüst açmadı. Şöyle bir araladı kartonu, kutunun karanlığında
üstten gördü. Görülecek fazla bir şey de yoktu ayrıca. Bir düdüklü tencerenin
merak edilecek nesi olabilirdi? Gelişmiş modellerindenmiş türünün. Satıcı
öyle dedi. Satıcı, yani Necmi.
Çok iyi tanıdığı biri değildi; ama hiç tanımadığı biri de sayılmazdı
Necmi. Ne bir gecelik aşk yaşayacağı kadar uzak ne de yanında soyunabileceği
kadar yakın biriydi. Güvenebileceği bir adamdı, o kadar. Melike’nin
kocasıydı. Güvenme nedeni olarak gördüğü de yalnızca buydu. Ama olsun.
Melike yabancı sayılmazdı ki! Konfeksiyon ürünleri içinde, üstüne göre
elbise bulamadığı zamanların başında keşfettiği terziydi Melike. O keşiften
sonra ne giydiyse Melike’nin diktiği ya da en azından elinin değdiği
şeylerdi. Yeni eteğinin daha ilk giyişte patlayan fermuarını değiştirmiştir;
ucuzlukta bulup içine sığamayacağını bile bile aldığı pantolonu, iç
dikiş paylarını verip genişletmeye çalışmıştır; onu da yapmadıysa düğme
dikmiş, paça kısaltmış, bir biçimde her giysisine eli değmiştir Melike’nin.
Necmi de onun kocası işte.
Şimdiye kadar düdüklü tenceresi olmadan idare etmişti; hiç de ihtiyaç
duymamıştı düdüklüye. 25 yaşından beri yemek pişiriyor olsa, 20 yıldır
düdüklüsüz yaşamıştı demek. Bundan sonra nesine gerekti düdüklü aslında?
Ama Melike, kocasının bu işle para kazandığını söyleyince “Hayır.” diyememişti.
Şimdiye kadar gerek duymadığına göre, bundan sonra da duymayacaktı büyük
olasılıkla. Üst raflardan birinde tozlanmaya terk edilen bir kutu olacaktı
onunki de. “Çeyiz“ olarak alınıp modası geçtiği için artık kullanılmayacak
olan başka pek çok şey gibi, modasının geçmesi beklenecekti. İyi de
neden? Herkes kullanıyorsa o niye kullanmasın? Düdüklü tencere, artık
her evde, her gün değilse de gereken sıklıkta kullanılabilen bir eşyaydı.
Ev kadınlarının, yalnız ev kadınlarının mı, çalışan kadınların da, evinde
sürekli birilerini çalıştıran, hizmetçili, uşaklı kadınların da en büyük
yardımcısıydı.
Bunlar, Necmi’nin lafları. Farkında olmadan, kendisini kandırmak için
Necmi’nin söylediği lafları, şimdi yine aynı kişiye, yani kendisine
o ediyor.
Telaşlanmadan kulak verdi mutfağa. Takırtı geliyor. Bir çeşit takırtı
yani. Dişlerin birbirine çarpmasına benzer bir ses. Böyle düşününce
ürperdi. Ne dişi? İçerde dişlerini takırdatacak birileri yok, olamaz.
İçerde kimse yok. Mutfak boş. Akşam yemeği yemediği için, yalnızca meyve
yıkayıp çerez çıkarmak için beş – on dakikalığına o girip çıktı mutfağa.
En son, Necmi gelmeden kısa bir süre önce girdi.
Bu saatler apartmanın son sesli saatleri. Bir süre sonra sessizlik egemenliğini
koyulaştırmaya, onun da kendisine en çok acıdığı saatler yaşanmaya başlanacak.
Konuklarını uğurlayan birilerinin kapı önündeki gülüşmeleri duyulabilir
bundan sonra, asansör tıkırtısı gelebilir ya da karnı ağrıyan bir bebeğin
ciyaklaması... O kadar. Sabaha kadar başka ses olmaz.
Necmi’nin böyle geç bir saatte gelmesi komşularının dikkatini çekmiş
midir acaba? Ona, sucu, tüpçü, marketin çırağı dışında herhangi bir
erkeğin geldiğini şimdiye kadar görmedikleri için fark ettilerse tuhaflarına
gitmiştir. Üstelik içeri aldı Necmi’yi. Öyle ya, kapı önünde konuşmuş
olmamak için, yani Melike’nin hatırı için, hole buyur etti. Ama karşı
dairedeki cadaloz, “Evine erkek alıyor.” diye adını çıkarabilir.
Amaaan! Şimdiye kadar “O, ne der? Bu, nasıl karşılar?” diye diye evde
kaldı zaten. Ne diyeceğini merak ettiklerinden biri, iş edinip koca
buluyor mu ona? “Çok şişmanladın. Azıcık zayıflasan ne kısmetler çıkar
sana.” diyorlar yalnız. Zayıflasa kuyruğa girecek kısmetler sanki.
Yeniden kulak verdi mutfağa. Düdüklüden hafif hafif ürktüğünü düşününce
çok ayıpladı kendisini. Tencereden mi korkuyor? Düdüklü dediğin, tencereden
başka nedir ki! Kaç zamandır canının çektiği haşlamayı yapmak için en
uygun zaman. Sözde yemeyecekti bu gece. Hiçbir giysinin içine sığamaz
olmuştu. Akşam yemeklerinin hafifletmesinin, meyve ile geçiştirmesinin,
forma girmesine yardımı olurdu. Mutlaka olurdu. O, meyvelerini çoktan
yedi, eritti bile. Üstüne bir kâse çerez yedi, sonra bir iki meyve daha.
Mutfaktan geldiğini sandığı takırtı olmasaydı, bu gecelik bu kadar yeter,
deyip yatmaya hazırlanacaktı; ama geldi o ses bir kez ve ona nefis bir
şey hatırlattı: Havucuyla, patatesiyle, nefis bir dana haşlama. Saatlerce
kaynatmak yerine, dakikalarla ölçülecek bir zamanda pişecek nefis bir
yemek. Üstüne bol limon, bol karabiber. Üüüf! Harika olacak. Eti çözmek
için beklemesine bile gerek yok, nasıl olsa haşlama bu, haşlanırken
açılsın artık.
Mutfağa girdiği anda ses kesildi. Büyük olasılıkla bitişik daireden
gelmiştir demin duyduğu takırtılar. Geceyarısında bile gürültü etmekten
kaçınmaz onlar. Çoğu kez oradan gelen sesler yalnızlığını unutturur
ona; ama kimi zaman da böyle korkutur işte.
Düdüklüyü ambalajından çıkardı önce. Elini bile sürmediği halde kapağının
açık olması üstünde pek durmadı. Oysa, kapağı nasıl açacağını, nasıl
kapayacağını uzun uzun anlatmıştı Necmi düdüklüyü teslim ederken.
Eti çıkardı sonra. El büyüklüğünde kocaman iki parça kemiksiz dana eti.
Kaynamadan önce birazcık çözülmesi için, sıcak suyun içinde beklemesi
iyi olurdu. O, patatesi, havucu ayıklayıp hazır edinceye kadar düdüklü
tencereye koyduğu sıcak suda bekletmek üzere bıraktı tencerenin içine
etleri. Patatesi soydu, havucu kazıdı, yıkayıp hazırladı. Onları da
etin yanına katmadan önce, buzunun çözülüp çözülmediğini anlamak için,
tencereye daldırdı elini. Etleri bulamadı. Dibini iyice yoklayarak dolandırdı
elini, yine bulamadı. Yeniden baktı. Etler yoktu. İki koca parça eti
az önce kendisi yıkayıp koymamış mıydı tencereye? Sebzeler ayıklanıncaya
kadar sıcak suda çözülmeleri için. O koymuştu. Yoksa tencereye koymayıp
başka yerde mi bekletiyordu onları? Etrafına iyice bakmak için elini
tencereden çıkarırken suyun kanlı olduğunu gördü. Demek ki doğru anımsıyordu.
Et çözülürken suyunu bırakmıştı işte. Tencerenin içinden çıkardığı sol
elinden kan damladığını hemen fark etmedi. Nereye koymuş olabileceğini
düşünerek etleri aradı, bulamadı. Lavabonun kıyısındaki, tezgâhın üstündeki,
yerlerdeki kan izlerini o sırada fark etti. Nereden geldiğini anlamaya
çalışırken gördü. Az önce tencereye daldırdığı elinin beş parmağından
da kan damlıyordu. Acı duymamasına şaşarak tekrar baktı. Parmakları
mı kısalmıştı? Neydi? Kan damlayan parmaklarının uçları yoktu. Tırnaklar
dahil, ilk boğuma kadar olan bölümü gitmişti parmakların. İşin tuhafı,
acı duymadığı gibi, mutluluğa benzer bir hafiflik duyuyordu. Parmak
uçlarından damlayan kan, bedenine bir kolonya serinliği veriyordu.
Yeniden daldırdı elini tencereye. Duyduğu ürperti, erkek eli değmemiş
bedenine, bir sevişmenin hazzı gibi yayılıyordu. Seslense bitişik ya
da karşı dairelerden birine sesini duyurup duyuramayacağını bir an aklından
geçirdi; ama seslenmek isteyen kimdi? Zevkten eriyormuş gibi hissediyordu
kendisini. Sol kolundan yayılan zevki iki katına çıkarmak için, hemen
sağ elini de daldırdı tencerenin içine. Su, az öncekinden biraz daha
sıcaktı şimdi. Onu zevkten titretecek kadar sıcak...
|
|
| |
| |
HAYATIM
ROMAN
Beş ay önce taşındığı evde görmediği tek yer, eski ve daracık bir merdivenle
çıkılan tavanarasındaki çift kilitli küçük odaydı. İş edinse çilingir
çağırır, kilitleri açtırır; o da olmazsa bir çekiç, bir keser, bilemedin
bir havaneli bulur, kırardı; ama iş edinmedi. Oradan, bilmediği bir şeyler
çıkacağını sezdiği için dokunmadı o kapıya şimdiye kadar. Bilmediği şeyin
ne olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu; ama adını koyamadığı o şeyin,
orada öylece kendisini beklediği sanısından kurtulamıyordu.
Böyle
abukluklara pabuç bırakacak biri değildi aslında. Mühendislik okumuştu,
bilime inanırdı. Cadıymış, hortlakmış umurunda bile olmadı şimdiye kadar.
Ama evin odası sofası açıkken, yalnızca bu kapının kilitli olması bir
biçimde kuşku uyandırıyordu insanda. Ev sahibine sormayı akıl edememişti;
o da herhangi bir açıklama yapmadan çekip Almanya’ya gitmişti. Kişisel
eşyalarını falan koymuşsa oraya, yeni kiracısını uyarması gerekmez miydi;
hangi nedenle kilitli bırakılmışsa o oda, bunu açıklaması? Yapmadı. Onu,
kilitli olduğu için ürperti yaratan bir kapının, o kapıya çıkan köhne
bir merdivenin önünde çaresiz bıraktı.
Tavanarasına
hiç mi hiç gereksinmesi yoktu aslında. Bu eski kâgir ev, yalnız yaşayan
bir erkeğe fazlasıyla büyüktü. Aşağıda geniş bir giriş ve küçük bir oda
ile “banyo”dan çok, “hamam” denebilecek eski model bir yıkanma yeri, onun
içinden geçilen; ama yine de bağımsız bir hela ve oturma odası olarak
da kullanılabilecek büyük bir mutfak vardı. İkinci katta aynı hole açılan
üç ayrı oda ile holden geçilerek çıkılan bir teras. Bu odaların tümünü
kullanması zaten söz konusu değildi. İşyerine yürüme mesafesinde olduğu
için ve bu tipteki eski evlere olan düşkünlüğünden dolayı kiralamıştı
burayı. Bir tür köşk sayılabilecek bu evin bütün odalarını kullanma olanağı
olmadığı gibi, bütün evi ısıtma olanağı bile yoktu. Kontratı yazın başında
yapıp ilk kirayı o zaman verdiği için, ısınmanın sorun olabileceğini aklına
bile getirmemişti. İşin doğrusu bu! Ekimin son günlerinden başlayarak
havalar soğuyunca, değil terasa, üst kata bile çıkmaz oldu. Evdeki yaşamının
tümünü alt katta sürdürmeye başladı, öbür katlar, öbür odalarla ilişkisini
sıfırladı. Katalitik bir sobayı mutfaktan odaya, odadan banyoya taşıyıp
duruyor, ısıtması daha kolay olduğu için, küçük odadaki çekyatta yatmayı,
kendisi için dayayıp döşediği yatak odasına çıkmaya yeğliyordu.
Bu
pazar günü, biraz da can sıkıntısından, tavanarasını, oradaki kilitli
odayı taktı kafasına. Ne yapıp yapıp açacaktı o kapıyı. Mademki evin tümünü
kiralamıştı, o oda da onundu. İçini görmeye, içinde ne olduğunu bilmeye
hakkı vardı.
Kurtlar
tarafından kemirildiği için tahtaları koflaşmış, dimdik bir merdivenle
çıkılıyordu tavanarasına. Tırabzanı iki yana sallanan merdivenin basamakları
her adımda ağır bir hasta gibi inliyordu.
Kapı
kollarından geçirilmiş zincirin ucunda sallanan asma kilide dokunmasıyla
birlikte kilit ve ucunda sallandığı zincir, demir şakırtısıyla yere döküldü.
Daha sabit kilidi kontrol etmek için elini uzatırken, kapı neredeyse kendiliğinden
açılıverdi. Sanki kapının arkasında tam bu anı bekleyen biri vardı. İçeri
girmeden önce bir an duraladı; ama bunun nedeni, durumu garipsemesi falan
değildi. Aylardan beri kilitli durduğuna yemin edebileceği kapının nasıl
böyle kendiliğinden açılmış olduğu üstünde hiç kafa yormadı. Yaptığının
etik olup olmadığını düşündü yalnız. Öyle ya, ev sahibinin, kendisiyle
paylaşmayı asla düşünmediği sırlarıyla karşılaşmak üzere olabilirdi. Geri
çekilmeyi, odaya girmemeyi bir an için aklından geçirdi; ama aynı anda
bastıramadığı merakı gidermenin başka bir yolunun bulunmadığını da düşündü.
İçeriden
fırlayacak bir “şey”in her an, üzerine atlayabileceğini varsayarak ve
buna karşı hazırlıklı olarak attı ilk adımlarını. Bir şey olmadı. Pencereler,
koyu renkli ve kalın perdelerle örtülmüş olduğundan içerisi, karanlık
denecek kadar loştu. Gözleri karanlığa alışınca buranın bir çalışma odası
olduğunu fark etti. Duvarlar, tavana kadar kitaplıktı; raflarda üst üste
konmuş, kaymış, düşmek üzere pek çok kitap, yığınlar halinde durmaktaydı.
Deminden
beri içinde tuttuğu soluğu salıverdi önce. Korkulacak bir şey yoktu. Kitaplarla
hep iyi olmuştu arası. Zaten kitaptan nasıl bir kötülük gelebilirdi?
Kitaplıktakilere
değil de sehpanın üstündeki bir kitaba uzandı. Az önce biri tarafından
okunuyormuş da okuyan birkaç dakikalığına uzaklaşırken, okumayı nerede
bıraktığını kolayca bulabilsin diye ters kapatılmış gibi duran bir kitaptı
sehpanın üstündeki.
“Hayatım
Roman” yazıyordu kitabın üstünde. Açık bırakılmış sayfaya göz atmak için
pencerenin yanına sokulup perdeyi araladı.
“Beş ay önce taşındığı evde görmediği tek yer, eski ve daracık bir merdivenle
çıkılan tavanarasındaki çift kilitli küçük odaydı. İş edinse çilingir
çağırır, kilitleri açtırır; o da olmazsa bir çekiç, bir keser, bilemedin
bir havaneli bulur, kırardı; ama iş edinmedi.”
Okuduğu satırların anlamını algıladığı anda, sırtı buz gibi oldu. Ne demekti
bu? Kitabın adında söylenen, yani roman olan hayat, kendi hayatı mıydı?
Elinde tuttuğu bu tozlu kitap, onun yaşamını mı anlatıyordu? Böyle bir
şey olabilir miydi? Saçmaydı bu, anlamsızdı. Az önce yaşadıklarını hiç
kimse önceden bilip bu kitaba geçirmiş olamazdı.
Cesaretini
toplayıp kapattığı kitabı yeniden açtı. Yalnızca bir rastlantıydı az önceki.
Olamaz mı? Bütün kitaplar aynı sözcüklerle yazılıyor, hep aynı sözcüklerle.
O sözcükler, rastlantıyla kendisine de uyan bir anlamı ortaya çıkarmış
olabilirdi pekâla.
“Tavanarasına hiç mi hiç gereksinmesi yoktu aslında. Bu eski kâgir ev...”
Hemen
kapattı kitabı. Rastlantı falan değildi bu. Nasıl olduğunu bilmiyordu;
ama bu kitabın anlattığı kişi oydu.
Bu
eski, bu tozlu kitap onun yaşamını anlatıyordu.
Bütün
yaşamını mı anlatıyordu? Bu yaşamın nasıl sona ereceği de yer alıyor muydu
kitapta? Şimdi, hemen şimdi, kitabın sonuna baksa nasıl öleceğini öğrenebilir
miydi?
Asıl
sorması gereken belki de şuydu: Öğrenmek istiyor muydu bunu? Ölüm biçimini,
ölüm zamanını bilerek nasıl yaşayabilir insan? Yaşayabilir mi? Öğrenme
olanağı varken kitabın sonuna bakmamayı başarabilir mi peki? Hep bunu
öğrenmeye çalışmıyor mu insanoğlu? Şimdi değil, yüzyıllardır; yıldızlara,
kartlara, baklalara, kahve fincanlarına bakarak yaşamlarının nasıl süreceğini,
nasıl biteceğini öğrenmeye çalışmıyor mu?
Yalnız
elleri ayakları değil, bedeninin her noktası, iç organları dahil, bütün
vücudu zangır zangır titriyordu. Cesaretini toplayıp kitabın en sonunu
çevirdi. Şöyle yazıyordu orada:
“Bu
odaya bakmakla hata ettiğini anladı; ancak artık çok geçti. Yapılabilecek
tek şey, bu odadan bir an önce çıkmaktı. Ama az sonra, titreyen bacaklarının
birbirine dolandığı anda, yıllardır bu anı bekleyen tahta merdivenin bütün
çivilerinden kopup çökerek onu üstünden atacağını ve beyin kanamasından,
hemen, oracıkta öleceğini bile bile acele edebilir miydi insan?” |
|
| |
| |
KİMSENİN
GÖRMEDİĞİ
Dudakları
oynuyormuş gibiydi. Bir an, başını çevirirken gördü. Gördüğünün olanaksızlığını
fark eder etmez, dönüp yeniden baktı. Hiçbir hareket yoktu. Zaten nasıl
olabilirdi? Yolun karşısına yeni dikilen insan boyu panodaki kızın fotoğrafıydı
söz konusu olan, Nevcivan’ın fotoğrafı. Nerde görülmüş bir fotoğrafın
gülümsediği? Oturduğu yerden görünmüyor; yoksa gözünü ondan ayıramayacak
Recai. O seyretsin diye konmamış oraya çünkü. Siteye dönerken yavaşlayan
arabaların içindekiler görsün diye konmuş. Recai’nin görmesi için, böyle,
şimdi yaptığı gibi, güvenlik kulübesinin dışına çıkması, hatta sitenin
ana giriş kapısının da dışına çıkması, başka bir deyişle görev yerini
terk etmesi gerek.
Nevcivan,
Recai’nin ilkokuldayken sevdalandığı kızın adı aslında. İlk ve tek kız
arkadaşının adı. Askerden dönüşte onu evlenmiş bulunca sevdasını kalbine
gömdü. Belki sevda bile değildi. Bilmiyor ki! Başkaca bir kızla tanışmışlığı,
görüşmüşlüğü yok. Bahri Ağabey tarafından birkaç kez öyle yerlere götürüldü;
ama onlar sayılmaz. Bakınca yüreğinin yağını eritecek bir sevgilisi
olmadı. Nevcivan’ı saymazsak ki saymayabiliriz, köyün bütün çocuklarının
hep birlikte ders gördükleri sınıfta yan yana oturtuldular diye Kerem
ile Aslı olmaları gerekmez. Fotoğraftaki kıza Nevcivan adını vermesi,
bu dağ başında bir tanıdık bulunsun diyedir.
Bu
Nevcivan başka. Kızıl saçlı. Ötekinin, gerçek Nevcivan’ın saçının rengini
anımsamıyor bile. Bununkiler de herhalde boyadır; yoksa böyle kısrak
yelesi gibi dalgalanan, alaz alaz tutuşmuş saç hangi insankızında olur?
Dudakları resmin kalbinde duruyordu ve kalp gibi atıyor. Öpmek ya da
öpülmek üzere ya da öpücük gönderir gibi uzatmış dudaklarını. Gözleri
bu yüzden biraz kısılmış; ama kendisine bakanın tam gözbebeğine bakıyor.
İşte bunu nasıl ayarladıklarını bir türlü anlayamıyor Recai. Hangi yandan
bakarsan bak hep sana bakıyor Nevcivan’ın gözleri. Dün bir ara, iyice
eğilip aşağıdan baktı, yine göz göze geldiler. O sırada mı dudaklarının
oynadığını sandı? Yok, onu bu sabah gördü. Basbayağı oynuyor gibiydi
kızın dudakları, bir şey söylüyor gibiydi. Galiba. Birine mi benzetiyor
acaba? Pek tanıdık geliyor gülümsemesi. Gülümsemesi mi? Gülümsemiyor
ki! Dudaklarını uzatmış, öyle öpülmeyi bekliyor. O durumda gülümsenmez
zaten. Gülümsüyorken de dudaklar öyle uzatılmaz.
“Kapıcı
dururum bir yerde.” niyetiyle çıktı köyden; ama Bahri Ağabey, “Sana
kapıcılıktan kat kat iyi bir iş buldum.” müjdesiyle gelinceye kadar,
çalmadığı kapı kalmadı. Özel bir güvenlik şirketinin yeni eleman alacağını
öğrenince Bahri, tam ağabeylik yaptı; tuttu elinden, götürdü, kaydettirdi.
Allah bin kere razı olsun. Buradan kazandığı parayla kendi başına ev
tutacak ileride, evlenecek, çoluğa çocuğa karışacak. O zaman gariban
babasını da bir başına komaz köyde, alır yanına.
Ceketli
kravatlı adamlar tarafından kırk çeşit sorgu sualden sonra, “Dağ Village”
sitesinin güvenlik görevlilerinden biri oldu. “Dağ”ı bilir; ama “village”nin
ne olduğunu bir türlü sökemedi. Besbelli, “villaların bulunduğu yer”
demek “vil-la-ge” diye düşündü. Sonra village’nin delikanlılarını kendine
güldürmeyi göze alınca öğrendi ki “köy” demekmiş. Değildir halbuki.
Köy böyle bir yer değildir. O köyden geldi, bilmez mi hiç? Köyde insan
görürsün, iki çift laf edersin. Hele köyün kahvesi... Havası cigaradan
az buçuk dumanlıdır; ama her daim canlıdır, çay buharlıdır, sohbetlidir,
şamatalıdır. Televizyon haberlerini can kulağıyla dinleyenler, bitmesini
bile beklemeden yorumlara başlarlar. Dedikodunun bini bir paradır. Tavla,
okey, dama, maça kızı, prafa, pişti oynayanlar birbirine takılır durur.
Kahkahanın, şakanın haddi hesabı yoktur. Bura köy değildir. Burada Allah’ın
selamını bile esirgerler senden. Villalarda oturan herkesin arabası,
arabayla gelenlerin hepsinin site girişindeki bariyerleri açan kartları
vardır. Zaten arabasız gelinmez buraya. Tilkinin bakır sıçtığı yerdir.
Ne belediye otobüsü çalışır, ne dolmuşu var. Recai’yi de güvenlik şirketinin
servis aracı getirir götürür.
Bunlar
hep insandan kaçanlar. Rahatsız edilmesinler diye kaçmışlar şehirden;
gelip Allah’ın kırına site kurmuşlar. Her akşam koşa koşa gelip kendilerini
evlerine kapatmak için. Hava güzel olduğunda yürüyüşler yaparlar. Yine
site içinde. Küçüklü büyüklü toplarla garip garip oyunlar oynarlar.
Uzaktan görür Recai. Onun oturduğu bu köpek kulübesinden ilk villaya
kadar neredeyse bir kilometre var. Gündüz hiç konuşmasa da sağa sola
bakar, avunur; ama gececi olduğunda zordur. Gece, bitmek bilmez; yapışkan
sakız gibi uzadıkça uzar. Nevcivan da görünmez geceleyin.
Dudaklarının
gerçekten oynayıp oynamadığını anlamak için kaç kere gitti o dev gibi
fotoğrafın yanına. Her seferinde yaptığının çok aptalca olduğunu düşündü,
yine de gitti. Aptalcaydı, akılla mantıkla bağdaşır yanı yoktu. Bir
göz yanılmasını ciddiye aldığına yandı her seferinde. Ama bu gidiş gelişlerin
birinde kızın dili çözüldü.
Ayakkabılarından
birinin bağcığının yerlerde sürüklenmekten çamurlandığını, resmin yanındayken
fark ettiğinde oldu bu. Bağlamak için eğildiğinde değil, kalkmak için
duvara tutunduğunda bir titreme geldi vücuduna. Bir an. Sarstı geçti.
Tutunduğu, Nevcivan’ın fotoğrafıyla boydan boya kaplanmış olan duvardı.
Yeniden avucunu bastırdı duvara. Bir şey olmadı. Elektrik almak dedikleri,
böyle bir şey olamazdı herhalde. Oysa tam olarak elektrik verilmiş gibi
titremişti vücudu. Bir an... Kısacık bir an, iç organlarına varıncaya
kadar bütün bedeni sarsılmıştı. Yeniden eğildi ayakkabısını bağlar gibi.
Yeniden duvara tutunup kalktı. Hayır. Tümüyle aynı hareketleri yapmaya
özen göstererek bir kez daha denedi. Olmuyor. Demek yine yanılmış. Olur
ya bazen. Hani dirsekteki sinir, boş bulunup bir yere çarptığınızda
bir sarsar sizi. Öyle bir şey olmuş demek. Anlamamış. Başka şey sanmış.
Ne sanmış? Reklamdaki kızın kendisine elektrik gönderdiğini sanmış.
Hakikaten
kafayı üşütmüş olmalı. Her gün bir metreye bir metre bir plastik kutuda
oturmaktan kafayı sıyırmış besbelli. Plastik bir kumbaraya, üstelik
gönüllü olarak girer mi insan? Bir çeşit hücre hapsi bu! Bir süre sonra
romatizma, siyatik falan da kapar bu betonlardan. Site sakinlerinden
üç beş laf eden çıksa böyle olmaz. Kamyon gibi jiplerin içinde, sarı,
uzun saçlarını savura savura geçen ceylan kızlar, en hakiki esanslardan
daha güzel kokan, süslü hanımlar, başlarını çevirip bakmazlar bile.
Özel şoförlü arabalarıyla gelenler de öyle. Sitenin içindeki yürüme
yollarıyla yetinmeyip koruluğa kadar koşanlardan, giderken gelirken
başbakan selamı verenler çıkar bazen. O kadar. Bazen de delikanlılarla
ayaküstü ahbaplık kurduğu olur. Çocukların site dışına çıkmasına izin
yok aslında; ama kabacalarına göz yumduğu oluyor. Site içinde bir tanıdığa
yakalanma korkusuyla biralarını sigaralarını alıp koruluğa yürüyorlar.
Belki de haber vermesi gerekir bunları site yönetimine; ama vermiyor.
Zaman zaman onu da gördükleri için besbelli, bir kutu bira, yarım paket
Amerikan sigarası tutuşturdukları için eline, sesini çıkarmıyor; göz
yumuyor küçük yaramazlıklara.
Tanışıyorlarmış gibi konuştu kız, adıyla seslendi ona: “Recai!” dedi.
“Taşı sıksan suyunu çıkarırsın. Sen çok güçlü bir erkeksin Recai.” dedi.
Çok
korktu Recai. “Oğlum Recai, sen iyiden iyiye tozutmaktasın. Yakında
cinlerle minlerle de konuşmaya başlarsın.” diye sıkı bir zılgıt çekti
kendine. Kızdan yana bakmadı, kızın yanına gitmedi bir süre. Ama cesaretini
toplayıp yeniden baktığında kızın onu yanına çağırdığını gördü. Apaçık
gördü bunu. Resimde eli görünse “Gel gel!” işareti yapacaktı; ama söylemek
istediği her şeyi gözleriyle söylemeye mecburdu kız.
“Tez
zamanda başka bir iş bul, çıkar beni buradan.” dedi. Bir fotoğrafa hapsedilmemiş
de o kötü evlerden birine düşmüştü sanki.
Çıkarırım.”
dedi Recai. Hem kıza, hem kendine söz verdi.
Üç
beş gün sonra duvarlarla konuşuyor diye işine son verdiler Recai’nin.
Hiç umurunda olmadı; o gün akşamüstü Nevcivan’ı alıp kaçmayı zaten kafasına
koymuştu. Anlamayacaklarını, kızın yokluğunu hissetmeyeceklerini gayet
iyi biliyordu. Görüntüden ötesini göremeyenlere Nevcivan’ın cansız hayali
duvardan, öpücük göndermeye devam edecekti çünkü.
|
|
| |
| |
ARTIK
ÇOK GEÇ
Rakı
kadehini karşısındakinin kadehiyle döke saça tokuşturmaya çalışan adamın
adı Nazmi. Şimdi kadeh tokuşturduğu Yakup’u az sonra öldüreceğini bilmiyor.
Yakup da bir şey bilmiyor. Herhangi bir öldürücü, delici, kesici alet
taşımadığına emin olduğu arkadaşının az sonra onu öldüreceği birileri
tarafından söylense de inanmaz zaten. Yakup’un arada bir başını okşadığı,
attığı kemiklerin hatırına arkasından ayrılıp gitmeyen köpeğin ise bir
adı yok. Bu olayda önemli bir rolü olacağını onun bilmesini beklemiyoruz;
ama bu önemli rolünden dolayı bir adı olması gerekiyorsa adını biz verip,
kendisine Çomar diyebiliriz. Çomar, Yakup’un köpeği değil, herhangi
birinin köpeği de değil; her daim aç olanlarından hakiki bir sokak köpeği.
Yakup’la tanışıklıkları ziyafet sofrasının artıklarının önüne atılmasıyla
başladı, şimdi de aynı nedenle sürüyor. Ziyafet sofrasının bulunduğu
yere gelince... Burası, Altınova’da pamuk üreticisi ve tüccarı İzzet
Bey’in çiftliği. İzzet Bey, iki oğlunu birden sünnet ettiriyor bugün.
Bu yüzden de bahçeye, dut ağaçlarının altına ziyafet sofraları kurdurmuş.
Kuzular çevriliyor, rakı şarap su gibi akıyor, İzzet Bey şanına yaraşır
bir sünnet düğünü yapıyor.
Nazmi
34 yaşında. Evli ve bir kız, bir oğlan iki çocuk babası. Yakın zamana
kadar bir sabun fabrikasında işçi olarak çalışıyordu. Kayınpederinin
ölümünden sonra zeytincilik yapıyor. Tayfa denen zeytin toplayıcılarını
o buluyor, getiriyor. Tarlaya gidip gelmelerini o sağlıyor. Sabun fabrikasına
göre çok daha rahat bir işi oldu rahmetli kayınpederi sayesinde. Artık
ne karışanı var ne görüşeni. Çok bir şey değil kayınpederin bıraktığı.
Kırk ağaç zeytin kimseye yetmez aslında. Bu kadarcık zeytinle iş de
yapılmaz. Zaten Gülsüm’ün erkek kardeşi olsaydı onlara kalmazdı zeytini
işlemek; ama yok Allah’tan. Gülsüm dediğim Nazminin karısı. Beş kız
kardeşler Gülsümler. Her biri bir yana dağılmış. Üçü gurbette, ikisi
burada, hepsi evli. Bura dediğim de Ayvalık. Gurbette olanların kırk
ağaç zeytine ihtiyaçları da yok, zeytinle ilgilenecek zamanları da.
Ayvalık’ta olan kızkardeşle de anlaştı Gülsüm. Her yıl, yiyecekleri
kadar yağ, yemeklik yeşil ve siyah zeytin verilecek kendilerine, onlar
da başka bir hak iddia etmeyecekler. Enişte yağı, zeytini bile istemedi
ya, haksızlık olmasın diye Nazmi ısrar etti. Kırk ağaç zeytin iki eve
zar zor yeter, geriye pek bir şey kalmaz. Ama Nazmi’nin zeytin işine
girmesi için bahane oldu bu. Kayınpederi öldüğünde sabun fabrikasında
çalışıyordu daha. Zeytinlik onlara kalınca işi tavsattı biraz. Geç gitti,
erken çıktı, arada kaçtığı oldu; sonunda başardı; attırdı kendini fabrikadan.
Hem küçük çapta bir sermaye yapacağı tazminatını aldı hem de Gülsüm’e
onu tembellikle suçlayacak bir neden vermemiş oldu. Kendisi ayrılmamış
da işten çıkarılmış saydı kendini. İsteği dışında... Çalışmak isterdi
yoksa. İzin vermediler. Böyle anlattı hep. Şimdiki mutluluğa bu sayede
kavuştu. Şimdi zeytin üreticisiyle yağ fabrikası arasında aracı oluyor,
tayfa buluyor, zeytin arasını sürdürmek, tiller çektirmek isteyenlere
bu işleri en iyi yapacak traktörcüleri o ayarlıyor.
Pamuk
tüccarı İzzet Bey’in oğullarının sünnetine çağrılmasına en çok bu yüzden
sevindi. Zeytin işi tamam. Pamuğa da girmek istiyor istiyor ufak ufak.
Bunun için de İzzet Bey’le arayı iyi tutması gerek. Altınova’da hatırı
sayılan bir adam İzzet Bey. İzzet Koçoğlu dedin mi bütün Altınova bilir.
Onun pamuk tarlasına adımını attığın anda Altınova pamuk piyasasına
da girdin demektir. İlk adımı attıktan sonra da gerisi gelir artık.
Zeytin işiyle pamuk işi hiç karışmaz birbirine. Bilen bilir, pamuk’un
mevsimi başka, zeytininki başka. Pamuk biterken zeytin başlar, pamuk
başlamadan zeytin biter. Ne var ki ikinci kadehten sonra tümüyle unuttu
iş konusunu. Bir daha da aklına gelmeyecek.
Yakup’la bir gün önceden konuştular, gidişi dönüşü kararlaştırdılar.
Sünnet yemekli içkili. Yakup’un böyle davetlere karısıyla gittiği de
olur. Nazmi pek bilmez o sosyete âdetlerini, bilmediği için de uymaz.
Yakup’a da öyle dedi zaten. “Karınla gideceksen ben engel olmayayım.
Ben alıştırmadım hiç öyle şeylere. Benimki de aramaz zaten. Beni niye
götürmüyorsun, diye sitem etmek bile gelmez aklına.” Yakup’un karısı
da annesiyle babasını görmeye Bergama’ya gitmişmiş meğer. Bir yandan
İzzet Bey’e ayıp olacağını düşünüyormuş; ama bir yandan da tek başına
çıkıp gitmeyi gözü yemiyormuş Yakup’un. Bu yüzden o da sevindi bu teklife.
“Ayvalık olsa herkes tanıdık. Altınova ne de olsa yabancı muhit sayılır.”
dedi hatta.
Yakup’un
çarşı içinde bir kuyumcu dükkânı var. Babasının ona devrettiği bir dükkân.
“Ben yaşlandım artık, dükkâna sen bak, ananla bana da yiyecek ekmeğimizi
ver, yeter.” dedi babası. Askerden döndüğünden beri dükkanda o duruyor;
ama babası dediğini yapmadı pek. İki gün gelmezse üçüncü gün damlıyor
dükkâna, kasanın başına geçiyor; dahası, her haliyle oğluna dükkân teslim
edecek kadar güvenmediğini belli ediyor. Gözü hep üzerinde. “Yapmayacaktın
o indirimi. Sert konuştun müşteriyle. Niye daha ince bilezikleri göstemedin?”
deyip duruyor konuşlandığı yerden. Yakup yeni evli daha. Henüz çocuğu
yok. Daha doğrusu o öyle sanıyor. Karısının hamile kaldığını henüz kimse
bilmiyor, genç anne adayının bile bundan haberi yok daha.
Onlar
gittiğinde sofralar kurulmuş, rakılar doldurulmuştu. Gündüz gündüz pek
içmez Nazmi, Yakup’un içtiği ise ayda âlemde bir. İzzet Bey tarafından
karşılandılar. Onun tarafından Ayvalıklıların masasına yerleştirildiler.
Masadakilerin kimiyle oturup sohbet etmişlikleri vardı, kimiyleyse sadece
uzaktan uzağa selamlaşmışlıkları; ama rakı sihirini gösterdi. Bir saat
içinde hepsi yıllardır bu masada içiyormuş gibi oldular. Ortak tanıdıklar
çıktı. Tatlı çekiştirmeler, kinayeli gülüşmeler yaşandı. Bir ara ortalık
gerginleşip sesler yükseldiyse de birinin türkü söylemeye başlamasıyla
dağıldı gitti o gergin hava.
Kalktılar işte. Düğün sona erdi. Dönüş vaktidir. Yendi içildi, günler
iyice uzun olmasına rağmen hava kararmaya başladı. Herkes evinin yolunu
tutmalı artık. Çocuklar çoktan sünnet edildiler, açık havaya kurulmuş
karyolalarında kol saatlerini, çeyrek altınları, oyuncakları, sünnetliklerine
iğnelenen paraları kabul etmekten yorgun düştüler. Kalabalık yavaş yavaş
dağılıyor. Çocukları öpen, elini cebine atıp aynı miktardaki iki kâğıt
parayı, çocukların göğsüne çapraz sarılmış kurdelelerin üstüne iliştiriyor.
Nazmi’yle Yakup da bu görevleri yerine getirdikten sonra arabaların
park edildiği alana yürüdüler.
Nazmi’nin direksiyonuna geçtiği, 1986 model bir Kartal. İkinci el demek
âdet olmuş; oysa kaç iki, belki yirmi iki kez el değiştirmiş bir araba
bu. Son sahibi Nazmi olacak gibi görünüyor ama. Nazmi’nin satmaya niyeti
olmadığından değil, istese de satamayacağından. Hor kullanıyor arabayı,
kamyon gibi kullanıyor. Zeytine onunla gidiyor, zeytin çuvallarını ona
yüklüyor. Tarla küçükse, zeytin hemen kaldırılacak gibiyse, zeytin tayfasını
onunla taşıdığı bile oluyor. Kadınlar arkaya, erkekler öne. Üst üste
tıkıyor insancıkları içine. Ne Kartal’dan ses çıkıyor ne tayfadan. Arabanın
zaten konuşma olasılığı yok da, tayfa da sıkışıklıktan ağzını bile açabilecek
durumda olmuyor. Eli biraz bollansın ikinci bir araba daha çekecek altına,
bunu sade işe koşacak o zaman. Niyeti bu.
Yakup,
Nazmi’nin arabayı park ettikleri yerden çıkarmasına yardımcı olmak üzere
arabanın tam arkasında. Aslında arabanın arkası boş ve Yakup’un orada
durmasını gerektirecek herhangi bir neden yok; ama sanki altta kalmamak
istiyor Yakup, arabasıyla geldikleri Nazmi’ye yardımcı olarak zahmetinin
karşılığını vermeye çalışıyor. İşte ne oluyorsa o sırada oluyor. Nazmi,
Yakup’un arabanın arkasına geçtiğini görmedi. Bu ani gidişi içine sindirememiş
olan ve hâlâ kendisine atılacak üç beş parça kemiğin hayaliyle yaşayan
Çomar tam bu sırada Yakup’un yanına geliyor. Yakup ne için orada dikildiğini
unutup çöküyor Çomar’ın yanına. Kafasını okşuyor, gıdısını kaşıyor.
Nazmi de arabayı çalıştırmış oluyor bu sırada. Dikiz aynasından arkasına
bakıyor. Kimse yok. Alıyor geri vitese ve basıyor gaza.
Çığlıkları
duyduğunda artık çok geç.
|
|
| |
| |
ÇOCUK
ÖYKÜLERİ
İNSANLARI
DA KÜÇÜLTEBİLİR MİSİN ANNE?
“Anne” dedi Burkay. “İnsanları da küçültebilir misin?”
Annesiyle babası. ‘Yine ne diyor bu çocuk?’ diye soran gözlerle bakıştılar.
Babası Numan Bey:
“Neden Burkay’cığım?” dedi. “Neden küçülmesini istiyorsun insanların?”
Burkay’ın acelesi vardı. Kulağı televizyonun sesinde,
“Çünkü...” diye başladı. Söze nereden gireceğini bilemeyince durakladı,
biraz düşündü. “Çünkü...” dedi yeniden. “Dün akşam bir rüya gördüm.
Çok güzeldi. Herkes benim boyumdaydı. Büyükannelerim, dedelerim ve siz.
İkiniz de. Anaokulundaki öğretmenim bile benim boyumdaydı. Hiç kimseye
başımı böyle yukarı kaldırıp bakmıyordum.”
Başını kaldırıp nasıl baktığını gösterirken durdu; televizyondan gelen
sesi dinledi.
“Bir
dakika...” dedi. “Beklediğim çizgi film başlamış. Ben size sonra anlatırım.”
Koşarak, televizyonun bulunduğu öteki odaya geçti.
“İnsanları küçültmek mi?” dedi Numan Bey. “Bu da nereden aklına geldi?”
“Aslında ben nereden aklına geldiğini biliyorum.” dedi Şule Hanım. Kocasının
soran gözlerle baktığını görünce açıklamaya çalıştı.
“Hani senin gri üzerine pembe çizgili bir kazağın vardı.”
“Doğum günümde annemin hediye ettiği kazak mı? Ondan mı söz ediyorsun?”
“Evet, o.” dedi karısı. “Neyse...” diye geçiştirmeye çalıştı; ama Numan
Bey durdurdu onu.
“Yoksa kazağa bir şey mi oldu?”
Şule Hanım’ın sustuğunu görünce ekledi:
“O kazağı çok sevdiğimi biliyorsun. Pahalı bir kazaktı, saf yündü, çok
seviyordum ve en önemlisi annemin hediyesiydi. Üstelik iki ya da üç
kez giydim şimdiye kadar. Neden biliyor musun? Giymeye kıyamadığım için.”
Karısının konuşmayıp önüne baktığını görünce,
“Eyvah!” dedi. “Bir şey oldu, değil mi?”
“Evet, ne yazık ki!” dedi karısı. “Kötü bir şey oldu. Huriye Hanım onu
pamuklu çamaşırlarla birlikte sıcak suda yıkamış.”
Bir süre sustu Numan Bey. Artık öyle bir kazağı olmadığı gerçeğine kendisini
alıştırmaya çalıştı.
“O kadar küçülmüş ki bundan sonra o kazağı ancak Burkay giyebilir.”
Güzelim kazağın mahvolmasının sorumluluğu altında eziliyordu. Numan
Bey bir süre daha düşündü, sonra yerinden doğrulurken,
“Şimdi anlaşıldı.” dedi.
Şula Hanım, anlamazlıkla baktı.
“Burkay’ın senden istediği şeyin sırrını çözdüm galiba.”
“Nedir?” dedi Şule Hanım. Hâlâ suçluluk duyuyordu.
“Madem kazağı küçülttün insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”
“Anlamadım.” dedi kadın.
“Çok basit.” dedi Numan Bey. “Kazağı küçültmeyi başardığına göre, insanları
da küçültebilirsin diye düşünüyor.”
“Yine neler geçiyor aklından acaba? Niye istiyor ki insanların küçülmesini?”
“İnsanların küçülmesini niye istediği kolay anlaşılabilir de sen asıl
bunu nasıl yapacağını düşün.”
“Eyvah!” dedi Şule Hanım. “İş başa düşüyor desene.” Az önceki sıkıntılı
havadan çıkmaya çalışıyordu. “Herkesi teker teker çamaşır makinesine
sokmam ve çok sıcak suda yıkamam gerekecek.”
İnsanların çamaşır makinelerine kendi boylarında girip küçülmüş olarak
çıkmaları çok komik geldi ikisine de. Birlikte güldüler.
“Bunu neden istediğini anladığını söylemiştin.” diye anımsattı Şule
Hanım. “Niye istiyor sence?”
“Az önce söyledi ya...” dedi Numan Bey. “Kimseye başını kaldırıp bakmak
istemiyormuş. Anlayacağın insanlarla eşit ilişkiler içinde olmak istiyor
bizim bücür.”
Annesi de hak verdi Burkay’ın bu isteğine:
“Büyüklerin eğilerek saçını okşadıkları bir ufaklık olmaktan bıkmış
demek.”
İzlediği çizgi film bitip de Burkay’ın yanlarına gelmesine kadar gözlerinde
canlandırıp eğlendiler oğullarının hayaliyle. Büyükannesiyle el ele
tutuşmuş kırlarda koşarken düşündüler Burkay’ı, gülümsediler. Dedesini
kucağına almış gezdirirken düşündüler, kahkahayı bastılar. Derken Burkay
geldi. O daha bir şey sormadan babası atıldı:
“Ne zaman başlıyoruz insanları küçültme işine?”
“Aaa! Evet.” dedi Burkay. Annesine döndü. Büyük bir ciddiyetle sordu:
“Yapabilir misin anne? Tıpkı kazağı küçülttüğün gibi, insanları da küçültebilir
misin?”
Karısı bir şey söylemeden Numan Bey:
“Önce sen söyle bakalım; niye istiyorsun bunu?” diye sordu.
“Dedesiyle birlikte uçurtma uçurmak istiyor anlaşılan.” dedi Şule Hanım.
“Ya da büyükannesiyle el ele tutuşup markete gitmek.”
Burkay onların sözlerinin ve gülüşmelerinin bitmesini sabırla bekledi.
Sonra küçümser bakışlarla süzdü ikisini de.
“Çocuk gibisiniz.” dedi. “Ne kadar basit şeyler düşünüyorsunuz!”
Annesinin ve babasının gülmemek için dudaklarını ısırdıklarını fark
etmedi. Babasına döndü.
“Babacığım,” dedi. “Hani geçen gün, Fethi Amcalar geldiğinde, yeryüzündeki
doğal kaynakların insanlara yetmemeye başladığından söz etmiştiniz,
anımsadınız mı? Hatta Afrika’da pek çok insanın açlıktan ölmek üzere
olduğunu da söylediniz.”
“Evet,” dedi Numan Bey. Şule Hanım da, o da birden ciddileşmişlerdi.
“İşte,” dedi Burkay. “Dün akşam o rüyayı gördükten sonra düşündüm ki
bütün insanlar benim boyumda olsa kimse aç kalmaz. Herkes daha az yemekle
doyar, daha az kumaşla giyinir. Dünyada var olan besin maddeleri herkese
yeter. Kimse de açlıktan ölmez.”
Annesinin de babasının da gözleri doldu. Onlar Burkay’ın onlarla rahat
rahat oyun oynamak için insanları küçültmek istediğini sanırken oğulları
neler düşünürmüş meğer.
İkisi birden Burkay’ın yanına, yere diz çöktüler. Şimdi Burkay’la aynı
boyda olmuşlardı.
“Bak, seninle aynı boydayız.” dedi annesi. Babası da karşısına geçti,
büyük bir insana anlatır gibi anlattı:
“Dünyadaki açlığa ve yoksulluğa çare bulmaya çalışman çok güzel. Ama
bunun için insanların küçülmesi gerekmez. Var olan kaynaklar bilinçli
kullanılsa, insanlar arasında eşit bir paylaşım olsa kimse açlıktan
ölmez. Dünyanın zenginliği herkese yeter.”
Sonra Burkay’ı kucaklarına alarak ayağa kalktılar.
“Demin aynı boydaydık. Şimdi de aynı boydayız. Sence hangisi daha iyi?”
dedi babası. Burkay çevresine bakındı. Masanın ayaklarıyla aynı boyda
olmaktansa her şeye böyle yüksekten bakmak çok daha güzeldi.
“Bu iyi.” dedi.
“Öyleyse yukarıda eşit olmak, aşağıda eşit olmaktan daha güzel.” deyip
oğlunun onaylamasını bekledi Numan Bey. Sonra da ekledi:“
Demek
ki insanları küçültmemiz değil, seni büyütmemiz gerek.”
Üçü de birbirine sarılmaya çalışınca kolları dolandı. Herkes ötekinin
neresi denk gelirse oraya öpücükler kondurmaya başladı.
|
|
| |
| |
ANNE
KİMDİR?
Salih’in
yanına koşa koşa geldi Berkay.
“Biliyor musun?” dedi. “Müthiş bir şey öğrendim. Aynur Teyze var ya,
Özgür’ün gerçek annesi değilmiş.”
Zehra:
“Yalancı...” diye bağırdı hemen. Berkay’ın söylediğinin doğru olup olmadığını
bilmiyordu; ama “müthiş” haberleri hep Berkay’ın getirmesine çok öfkeleniyordu.
Rıfkı Amcaların köpeği Pirinç’in kaybolduğu haberini de “müthiş bir
haber” diye o getirmişti; Pirinç’in bulunduğu haberini de. Yeni müthiş
haberin yine onun tarafından verilmesi son derece anlamsızdı. Niye bütün
müthiş haberleri Berkay veriyordu?
“Ne
diyorsun oğlum sen? Hiç öyle şey olur mu? Özgür’ün Aynur Teyze’ye ‘anne’
dediğini ben kaç kez kendi kulaklarımla duydum.” dedi Salih.
Mustafa fırsatı kaçırmadı:
“Başkasının kulaklarıyla duysaydın çok ‘müthiş’ olurdu zaten.” dedi.
“Müthiş” sözcüğüne özellikle vurgu yaptığı Zehra’nın dikkatinden kaçmamıştı.
”Evet yani.” dedi. “Gazeteci gibisin. Bütün müthiş haberler sende.”
Berkay hiçbirine aldırmadı.
“Annemin arkadaşları bizim evde toplanmışlar. Onlar konuşurken duydum.
‘Öz annesi değil; ama ne kadar iyi bakıyor Özgür’e.’ diyordu biri; öteki
de onaylıyordu. Hâlâ bizdeler. İsterseniz gidip soralım.”
“Öyle duymuşsan öyledir.” diye kestirip attı Salih. “Gidip sormaya gerek
yok.”
“Özgür biliyor mudur bunu?” diye sordu Zehra.
“Bilmiyordur.” dedi Berkay. “Böyle şeyleri çocuklara söylemezler.”
Sonra
dördü birden tartışmaya başladılar. Berkay ile Mustafa yeni öğrendikleri
gerçeği Özgür’e hemen söylemekten yanaydı; Zehra ile Salih ise bunun
büyüklerin karar vereceği bir konu olduğunda diretiyordu. Salih, ötekilerden
iki yaş büyük olmanın üstünlüğünü kullanıyor; onları yönlendirmeye hakkı
olduğunu düşünüyordu. Bu kararlılıkla,
“Bize düşmez.” dedi. “Bu önemli haberin Özgür’e ne zaman verileceği,
babasının bileceği iş.” Sonra da öğrencilerine, zor bir dersi kavratmaya
çalışan öğretmen sabrıyla tane tane anlattı. Büyüklerin karar vereceği,
önemli bir konuydu bu. Çocuk oyuncağı değildi. Zehra, Salih’i içtenlikle
destekledi. Salih gibi düşündüğünden değil, Berkay’ın ilgi odağı olma
çabalarına sinirlendiğinden. Mustafa, yalnızca heyecanlı bir an yaşayacağı
düşüncesiyle “Açıklayalım.” demişti; ama çok da ısrarcı değildi.
Karar,
Salih’in istediği doğrultuda çıktı. Bu önemli konunun açıklanması büyüklere
bırakılacaktı. Büyükler ne zaman uygun görürlerse o zaman açıklarlardı.
Özgür, “anne” dediği kadının gerçek annesi olmadığını öğrenince çok
kötü olabilirdi. Bunu da çocuklar göze almamalıydılar.
Salih
herkesi, doğru davranışın bu olduğuna inandırdığını düşünerek gönül
rahatlığıyla evinin yolunu tuttu. Zehra veda edip ayrıldı. Mustafa da
“İyi akşamlar” dileyip ayrılıyordu ki Berkay kolundan yakaladı onu.
“Dur bakalım. Sen nereye gidiyorsun?”
“Eve...” dedi saflıkla Mustafa.
“Sen gitme. Bizim işimiz bitmedi daha.”
“Yoksa?” deyip sustu Mustafa.
“Tabii ya! Salih Efendi bize bir saat nutuk attı diye vazeçtiğimi mi
sandın? Şimdi hemen Özgür’ü arayacağız. Cep telefonun yanında mı?”
“Yanımda.” deyip çıkardı, uzattı telefonunu Mustafa.
“Sen ara.” diye telefonu geri verdi Berkay.
“Ben mi? Niye? Ne diyeceğim ki ben?”
“Onu buraya çağır. Gerisini bana bırak.”
Mustafa
pek gönüllü değildi telefon etmeye; ama çekiniyor, korkuyor gibi, Salih’in
emrinden çıkmıyor gibi görünmek de istemiyordu. Neler konuştuğunu Berkay’ın
duymasını istemediğinden, arkasını dönüp telefonuyla birlikte uzaklaştı.
O
sırada Zehra eve gitmekten vazgeçmiş, geri dönüyordu. Berkayların apartmanının
köşesinde, Mustafa’nın cep telefonuyla fısır fısır konuştuğunu, Berkay’ın
az ötede beklediğini görünce, bu iki kafadarın bir iş çevirdiğini çabucak
anladı. Hemen görünmedi onlara. Bir ağacı siper alıp neler olacağını
beklemeye karar verdi. Zaten Zehra, Salih’in o kadar ikna edici konuşamasına
karşın Berkay’ı düşüncesinden vazgeçirebildiği kanısında değildi. O
yüzden geri dönmüştü. Neler olacağını görmek istiyordu.
Telefonunu
kapatıp Berkay’ın yanına gelince, “Annesi yemek hazırlıyormuş. Gelmek
istemedi Özgür.” dedi Mustafa.
“Gelmiyor mu yani?” diye sordu Berkay.
“Yok, geliyor.” dedi Mustafa. “Annesi izin verdi.”
“Annesi değil ki o!” deyip güldü Berkay.
Biraz
sonra Özgür koşa koşa gelirken bir yandan da, “Ne oldu arkadaşlar? Bu
saatte niye çağırdınız beni?” diye soruyordu.
“Berkay sana önemli bir haber verecek.” deyip aradan sıyrılmanın yolunu
buldu Mustafa.
“Okul gezisi iptal mi oldu yoksa?”
“Hayır, geziyle ilgili değil. Konu başka.”
“Nedir?” dedi Özgür. Merak eder gibi bir hali yoktu. O sırada Zehra
da çıktı ağacın arkasından ve yanlarına geldi. Özgür’ü oradan uzaklaştırma,
Berkay’ın vermeyi planladığı kötü haberi öğrenmesine engel olma çabasındaydı.
Kolundan tutup çekiştirirken, “Şu Türkçe ödevi var ya, ben ne olduğunu
tam anlamadım.” diye Berkay’ın konuşmasını önlemeye çalışıyordu.
“Bir
dakika!” diye arkalarından koştu Berkay. Vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.
“Aynur Teyze var ya!” diye bağırdı, gerisini getirmedi, sustu.
“Annemi mi söylüyorsun?” dedi Özgür. Durdu ve geri döndü.
Bir an kekeledi Berkay. “Şey,” dedi. “Evet.” dedi. Sonra, kimsenin engel
olmasına fırsat vermemek için bir çırpıda söyledi söyleyeceğini:
“Aynur Teyze senin öz annen değilmiş.”
“Öz anne...” deyip duraladı Özgür.
Zehra, hiçbir şeye engel olamamanın çaresizliği içinde, sessizce “Eyvah!”
diye mırıldanıp elini ağzına bastırdı, öylece kaldı. Mustafa sendeledi,
bir iki adım geri gitti, durdu. Berkay ise başladığı işi yarım bırakmamak
için yineledi:
“Evet. Bugün bizim evde konuşulurken duydum. Aynur Teyze senin öz annen
değilmiş.
“Öz anne nedir?” dedi Özgür.
Çocuklar birbirlerinin yüzüne baktılar. Yanıtlanması gereken gerçek
bir soru muydu bu? Berkay tam açıklamaya girişecekti ki sorusunu başka
bir soruyla genişletti Özgür: “Bizi doğuran kadın mıdır öz annemiz?
Yoksa bakıp büyüten, bizimle gülüp bizimle ağlayan kadın mı? Senin ‘Aynur
Teyze’ dediğin insan, beni doğurmamış olabilir; ama bu yaşa ve bu boya
o getirdi. Kızamık çıkardığımda da, suçiçeği döktüğümde de sabaha kadar
başımdan ayrılmadı. Her seferinde doktora, kucağında taşıdı beni. Okuldan
iyi bir karne getirdiğimde benimle birlikte ve en az benim kadar sevindi.
Babamın aklına bile gelmeyecek pek çok ihtiyacımı o anlar, görür, yerine
getirir. Beni her gün yemekleriyle doyuran odur. Yemekleriyle karnımı
doyurduğu gibi, sevgisiyle de içimi ısıtır.”
Durdu,
bir soluklandı. “Daha sayayım mı?” dedi.
Herkesin
sesinin soluğunun kesildiğini görünce, başka bir şey söyleme gereksinmesi
duymadı. “İyi akşamlar!” deyip uzaklaştı. Sesinde sitem ve kırgınlık
vardı.
Özgür
tümden gözden kayboluncaya kadar bekledi Berkay, sonra duyulur duyulmaz
bir sesle mırıldandı: “Biliyormuş.”
Başka
bir şey demedi.
|
|
| |
| |
|
|
| |
 |
Tüm
hakları saklıdır. 2009 © feyzahepcilingirler.com |
|
tasarım:
pelin hepçilingirler |