TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (2 Eylül 2010)

18 Ağustos Çarşamba

İngilizcede “yardımsever” sözcüğünün karşılığı var mı, yok mu? Bu tartışmayı yeniden açmak zorundayım. Kızımdan “yok” yanıtını aldığımı günlüklere yansıtınca Ekrem Malkoç araştırmış ve ‘philantrophist’ ve ‘benevolent’ sözcüklerinin ‘insanlara iyilik yapma amacı ile hareket eden kişi’ anlamına geldiğini, demek ki bizim ‘yardımsever’ sözcüğümüzün anlamını karşıladığını; ayrıca ‘kind’ sözcüğünün de yardımsever karşılığı olarak kullanılabildiğini yazmıştı. Bu bilgiye günlüklerde yer verdim. Bu kez sevgili çevirmen arkadaşım Nilgün Dolay seslendi: “Bence kızın haklı, İngilizcede yardımsever diye bir sözcük yok, çünkü yabancılarda öyle bir nitelik de yok, yolda düşüp fenalaşsan bir Allahın kulu bir bardak su vermez, belki en fazla polise bildirirler şu kilometrede birisi yatıyor diye.” Yabancıların bu kavrama ne kadar “yabancı” olduğunu örneklendirmek için de İsviçre’de yaşayan kuzeninin başından geçen bir olayı aktardı: “Bir gün arabayla geçerken göl kenarında üç beş kişinin toplandığını görmüş, durdurmuş arabayı. Yüzme bilmeyen birisi göle düşmüşmüş, batıp çıkıyormuş, kenarda da insanlar seyrediyor. İtfaiyeye haber verdik ama daha gelmedi, demişler. Kuzenim anında üstüyle başıyla göle atlayıp çıkarmış adamı. İsviçre’de olay olmuş. “Kahraman Türk” diye yer yerinden oynamış. Bütün gazeteler, televizyonlar sıraya girmiş röportaj alabilmek için.”

“‘Philantophist’ ve ‘benevolent’ sözcüklerine gelince,” diye sürdürmüş mektubunu Nilgün Dolay. “Bunlar bizim anladığımız ya da kullandığımız anlamdaki yardımseverin karşılığı değil. Bunlar ‘hayırsever’ sözcüğünün karşılığı, yani örgütlü olarak ya da kurumsal olarak çalışan, hayır işleri yapanları tanımlayabilir ancak. Örneğin ‘benevolent association’ kâr amacı gütmeyen dernek demektir. Yolda arabası bozulana ya da hastalanana yardım eden birisi kesinlikle ‘philantophist’ ve ‘benevolent’ olarak tanımlanamaz. Sen hiç ‘He is a very benevolent man’ ya da “He is so philantrophist’ dendiğini duydun mu, ben duymadım. Sonuç olarak kızın haklı. Belki ‘kind’ biraz yaklaşıyor ama yine de tam karşılığı değil. ‘Kind’ daha çok, nazik, şefkatli, iyi yürekli anlamına gelir ama yardımseverin tam karşılığı değil.”

Bununla yetinmemiş Nilgün, 16 - 17 yıldır birlikte çalıştığı çevirmen arkadaşı İlker İyidoğan’ın görüşüne başvurmuş. “Bence de İngilizcedeki ‘philantropist’ ve ‘benevolent’ sözcükleri Türkçedeki ‘yardımsever’ kavramını kesinlikle karşılamıyor. ‘Help-lover’ gibi uydurma bir sözcük bile bu iki sözcükten daha yakın bir karşılık ‘yardımsever’ kavramına. Bence İngilizcede, Türkçedeki ‘yardımsever’ kavramını karşılayan bir sözcük yok, çünkü Anglo-Saxonlar zor durumda olan birini gördüklerinde ya polisi ararlar, ya itfaiyeyi, ya tamirciyi, ya da cankurtaranı, kendi ellerini kirletmezler.” demiş İlker İyidoğan da. Paris’te yaşadığı bir yardımseverliği anlatmak istediğinde, “‘...Parisians were so philantropist veya benevolent’ demesi durumunda kendisinin Paris'te bir sosyal yardım kuruluşundan veya kiliseden ayni veya maddi yardım aldığının, ona yardım edenlerin sosyal hizmet görevlileri veya rahipler olduğunun düşünüleceğini söylemiş.

Dicle Üniversitesinden Türkçeye sevdalı Prof. Dr. Emrullah Güney de başka bir noktaya değinmiş: “Britanya İngilizcesi ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Güney Afrika, Hint yarımadası İngilizcesinden farklı olmalı. Birleşik Krallık'ta halk, teşekkür ederken, minnettarlığını bildirirken, özneyi tümcenin başına almadan konuşuyor: " That's very kind of you" (Pek kibarsınız, zarifsiniz, anlamında)” demiş.

20 Ağustos Cuma

İnsanın bitirdiği okulda öğretmenlik yapmasının zor olacağını düşünmüşümdür hep. Bir o kadar da zevkli olabileceğini A. Tarık Emre’nin kitabını okurken fark ettim. “Kolej Mezunu Öğretmenin Kolej Anıları” TED Ankara Koleji’nde yaşanan öğrencilik ve öğretmenlik günlerinden süzülüp gelen anılardan oluşmuş ve insanın elinden bırakamadığı bir kitaba dönüşmüş. Hemen her sayfada ya öğretmen arkadaşlarımdan ya öğrencilerimden birileriyle karşılaşır gibi oldum. Zaman içinde gezdirdi durdu beni kitap. Bir okul kitabı daha var: “100. Yılında Kabataşlı Olmak”. Üst başlıkta “Gençlerin Kaleminden” denmiş; kitabın son yarısında öğrenciler anlatıyor Kabataşlı olmayı; ama ilk yarıdaki eski Kabataşlılar hep bildik isimler: Özdemir Asaf, Prof. Dr. İsmet Giritli, Ömer Seyfettin, Behçet Necatigil, Memduh Şevket Esendal, Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Nihat Sami Banarlı, Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Reşat Nuri Güntekin… “Kepirtepe Güneşleri” (Öğretmen Dünyası yayını) yine okul anılarından oluşan bir kitap; ama bu kez, adından anlaşıldığı gibi, Kepirtepe Köy Enstitüsü var odakta. Hasan Akarsu, bu okulda okuyanların izini sürmüş, bulabildikleriyle ayrı ayrı söyleşmiş. Böyle bir röportaj kitabı daha var: “Çağını Yakalayanlar” (Siyah Beyaz). Mehmet Tanju Akerman, yazar ve şairlerle “Sanat Yaprağı” için yaptığı röportajları topladığı kitaba bu adı vermiş. Almanya’da yayımlanan “Yazın” dergisi, 25. yılını tamamlamış ve bu 25 yılda dergide yayımlanan yazılardan Engin Erkiner’in hazırladığı seçkiyi “yazın’dan seçmeler” (Ütopya yayını) adıyla okurlarına sunmuş. Mustafa Albayrak’ın kitabına da bu arada bir yer açmalıyım. Albayrak da üzerinde pek durulmamış bir konuya el atmış, “Türk Öykücülüğünde Deneyselik”i “Farklı Metinler ve Öyküler”de (Kanguru Yayınları) incelemiş. Albayrak’ın bu çalışmayı ileriki yıllarda daha da genişleteceğini umarım.

23 Ağustos Pazartesi

Ergün Özkan da (Burhaniye’nin adı güzel Pelitköy’ünde doğmuş. Demek ki kenttaşız.) “yardımsever” sözcüğüyle ilişkilendirdiği bir konuya değinmiş mektubunda: “Türkçe Günlükleri'nizin birkaç sayı öncesindeki bir yazınızda (…) bizdeki ‘yardımseverlik' sözcüğünün İngilizcede bulunmadığından; dolayısıyla günlük yaşayışta olmayan davranış modellerinin dillerde karşılığı bulunamayacağından söz etmiştiniz. Bu bağlamda, uzunca zamandır aklıma takılan bir konu vardı. O da şu: Birkaç yıl önce, bir felsefe öğretim görevlisi, bir dilde felsefenin gelişmesinin soyut sözcüklerin (kavramlar) zenginliğiyle ilişkili olabileceğini, soyutlar geliştikçe felsefece düşünmenin de gelişebileceğini söylemişti. Bu söze takıldığım günlerde, elime dil filozofu Nermi Uygur'un Kültür Kuramı kitabı geçti. Bakınız orada ne yazıyor sayın Uygur: "Türkçe sözcük gömüsünün en büyük bölümü: somut, gözle görülüp elle dokunulan, algılamaya yatkın düşen, yaşama dünyasını yansıtan sözcüklerden meydana gelmiştir. Bunun için de Türkçe konuşanlar, soyut şey durumlarını, SOMUT sözcüklere başvurarak kurmak zorundadırlar çoğun."

Bir dilde felsefenin gelişmesi soyut sözcüklerin zenginliğiyle ne kadar ilgiliyse, bir dilin soyut sözcük bakımından zenginleşmesi de o dilde felsefe yapılmasıyla o kadar ilgilidir. Başka bir deyişle, Türkçe soyut sözcüklerin azlığı nedeniyle felsefe yapılamayan bir dildir demek ne kadar doğruysa felsefe yapılmadığı için Türkçe soyut sözcük bakımından varsıllaşmamıştır demek de o kadar doğru. Nermi Hoca’nın da dediği gibi, Türkçe somut sözcük ağırlıklı bir dildir. Soyut durumları anlatmak için de somut sözcükleri “gözle görülüp elle dokunulan” bir duruma getirmeye; yani “somutlaştırma”ya sıkça başvurmamızın nedeni bu.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (26 Ağustos 2010)

12 Ağustos Perşembe

Mustafa Ege, önce örnekleri sıralamış:
“hâlâ öykücü konumunda anılabiliyor…”
“…sonra roman verimliyor…”
“…öykülerinde görüldüğü gibi romanlarını da apayrı bir dille örgüleyebilmiş mi bu yazarlar?”
“Bu yazarların kimi verimleri üzerine öne sürüşler getirmiştim çeşitli yazılarımda.”
“Romanlarında iç dökme eylemlerinden uzak duran öykü yazarlarımız toplumsal sorunlar yumağıyla da yoğun ilişkileniş halinde kaleme alıyor yapıtlarını…”
”…andığım bu grubun yaklaşımına, çalışma yöntemine, bu konudaki uygulayımlarına bakarak…”
“Romandaki evrenle karakterler, bunlar arasındaki ilişkilenişler…”
“Bu ifadeler ve benim yazmadığım daha çoğu, Cumhuriyet Kitap 'da yer alan Kitaplar Adası (M. Sadık Aslankara) yazılarından (son sayı:1045) alıntı. Bu alıntılardaki kelime kullanımlarında beni rahatsız eden sesler var. Okurken bir an duruyor ve o kelimeyi tekrar okuyorum. Alışmaya çalışıyorum söyleyişe.
“‘Konumunda’ yerine, ‘olarak…’
‘Verimlemek’ yerine, ‘yazmak, yayımlamak, üretmek…’
‘Örgüleyebilmiş’ yerine, ‘işlemek’
‘Öne sürüşler getirmiştim’ yerine, ‘fikir, teklif…’
‘İlişkileniş’ yerine, ‘ilişki’
‘Uygulayım’ yerine, ‘uygulama…’ kelimeleri kullanılsa, daha akıcı ve doğal bir yazı dili olacakmış düşüncesi oluştu bende. Acaba, bunlardan bazıları dizgi hatası mı diye bile düşündüm.” demiş ve eklemiş: “Bu konudaki düşüncenizi öğrenmek istiyorum.”

Alışılmamış kullanımlar o yazı üzerinde yoğunlaşmayı sekteye uğratır, algılamayı zorlaştırır, doğallığı zedeler belki; ama hiçbir yazara o sözcükleri kullanma, bunları kullan deme hakkımız da yetkimiz de yok. Aslankara da sözcüklerini belli ki bilerek ve seçerek kullanıyor. “Yerine” denerek önerilen sözcükleri (yazmak, üretmek, işlemek vb.) Aslankara’nın bilmediğini varsayamayacağımıza göre bu kullanım, bir yeğlemeye dayanıyor. Ayrıca şunu da sormak zorundayız: Alışılmadık her kullanım yanlış mıdır? Ben de geçen haftalardan birinde “İstanbul'dan çanta doluları kitabı Ayvalık'a taşıdım." demişim. Özbek İncebayraktar, bunun yerine, “‘Çanta dolusu (ya da çantalar dolusu) kitabı İstanbul'dan Ayvalık'a taşıdım.’ denilse daha doğru olmaz mı?” diye sormuş. Fatma Senyücel “‘çanta doluları kitabı' kullanımına ilk defa rastlıyorum. Ben bunu 'çantalar dolusu kitap' olarak bilirdim. Aydınlatırsanız sevinirim.” demiş. Anlamakta zorlandığı konunun bu olduğunu söyleyerek, “Siz Ayvalık'a çanta doluları kitabı mı yoksa çantalar dolusu kitabı mı taşıdınız?” diye soran Hüseyin Meşeci, “33 yıldan bu yana ara vermeksizin dişhekimliği mesleğini uygulayan bir meslek insanı olarak, 'köprüleme' ifadesini bugüne dek hiç duymamıştım.” diyerek bir de bu yandan fırçalamış beni. (“Fırçalama” ifadesini duymuş olduğunu varsayıyorum.) Birkaç hafta önce Türk Dil Kurumu’nun “bypass” yerine “köprüleme” sözcüğünü önerdiğini; ama bu terimin dişçilikte kullanıldığı için “bypass” yerine benimsenmesinin zor olduğunu yazmıştım. Yoksa tıp terimi olarak kullanılmıyor muymuş “köprü” sözcüğü; yanılmış mıyım diye TDK’nin Türkçe Sözlük’üne baktım. “Köprü” maddesinin 6. anlamı olarak, “Olmayan dişlerin yerini tutmak veya takma dişleri ağızdaki dişlere sağlam tutturmak amacıyla yapılan diş protezi” diye yazıyor. Bu proteze “köprü” deniyorsa, yapılan işleme “köprüleme” denmesi çok da yanlış olmasa gerek. “Öte yandan 'dişçilik' nasıl bir uğraşı alanıdır, pek anlayamadım doğrusu...” demesinden de anlıyoruz ki “diş hekimliği” yerine “dişçilik” dememden de hiç hoşlanmamış Hüseyin Bey. Resmi bir söyleyiş değil belki; ama kullanılmıyor da değil. Meslek adlarında bu tür kısaltmalar hep yapılır. Bütün edebiyat öğretmenleri “edebiyatçı” diye anılır sözgelimi. Daha beteri de beden eğitimi öğretmenlerine “bedenci” denmesi.

14 Ağustos Cumartesi

İyi izlediğim yazarlardan biridir Kemal Ateş. Yazdıklarının tümünü değilse de çoğunu okudum. Türkçe konusunda yazdıklarını ise kaçırmamaya özellikle dikkat ederim. Hem birçok şey öğrenirim o kitaplardan hem de kendi söylediklerimin sağlamasını yaparım. Düşüncelerimizin çakışması, güvenimi pekiştirir, cesaretimi artırır. Yine öyle oldu. “Dil Hurafeleri”ni okurken (İmge Kitabevi) içim serinledi, yüreğim ferahladı: Profesörlerin de inandığı dil hurafelerini, “Türkçede uzun cümle yok mu?”, “Rakamla cümle başlamaz mı?”, “‘Ve’ ile cümle başlar mı?” gibi sorular halinde sıralamış Ateş. Yalnız sözcüklerin değil, kimi eklerin de yitip gideceğinden haklı olarak kaygılanıyor. Köylülükle eşleştirilen “-gıl, -gil” ekini de bunların başında sayıyor. “Bir dile her yıl onlarca sözcük katılabilir, ancak beş yüz yılda tek bir ek katılmaz.” saptaması çok önemli. “Bu nedenle eklerin yok olması sözcüklerin yok olmasından çok daha büyük bir kayıptır.” diyor. Osmanlıca sözcüklerin giderek kullanımdan düşmesine üzülenler yerine, “Yabancı sözcüklerin değil, kendi sözcüklerimizin yok olması kaygılandırmalı bizi.” diyor Kemal Ateş; bunu derken de gençlerin “kuytu”, “sağrı”, “değirmi” gibi sözcükleri bilmemelerine üzülen Orhan Seyfi Orhon’un tanıklığına başvuruyor. Kemal Ateş’e göre Türkçenin zenginleşmesinin bir yolu, Anadolu Türkçesinden yazı diline sözcük kazandırılması; bunu zaten yapmış olan yazarların yapıtlarının taranarak oradaki sözcüklerin sözlüğe geçirilmesi.

15 Ağustos Pazar

Kıta adlarının, Asya, Avrupa, Amerika, Afrika, Avustralya, Antartika'nın "a" harfi ile başlamasıyla ilgili bir şeyler duyduğumu ya da okuduğumu anımsıyor gibiyim; ama başka hiçbir şey yok aklımda. Kaldı ki Ali Durmaz’ın soruları yalnız kıta adlarını kapsamıyor. Sağ - sol’un, sağlık - sıhhat'ın, "s" harfi ile başlamasını soruyor. Tarh, tahakkuk, tahsil'in "t" harfi ile, itilaf, ittifak'ın "i" harfi ile, fitne, fesat'ın "f" harfi ile başlamasının nedenini öğrenmek istiyor. “Azami, asgari'nin ‘a’ harfi ile başlaması; yıl, yordam, yöntem'in ‘y’ harfi ile başlaması; ne, neden, nasıl, niçin'in ‘n’ harfi ile başlaması, tesadüf müdür?” diye soruyor. Sorduklarının arasında yer alan kimi Arapça sözcükler aynı kalıpla çekimlendiği için aynı harfleri taşıyor; ama doğrusu, ötekilere verilecek yanıtım yok.

16 Ağustos Pazartesi

2 Temmuz 1993 Sivas kıyımı için çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Söylenmeli ve yazılmalı da. Unutulmaması, unutturulmaması gereken bir kara leke o olay; bir yol kazası gibi algılanıp tarihin derinliklerine itilmemeli. Hidayet Karakuş’un, 2010 Orhan Kemal Roman Armağanını kazanan son kitabı “Şeytan Minareleri”nin (Cumhuriyet Kitapları) de ana ekseninde Sivas kıyımı var; ama bu olayın toplumsal olarak ne büyük sarsıntılar yarattığı değil, tek tek kişilerin yaşamında nasıl derin yarıklar oluşturduğu, ne büyük acılara yol açtığı anlatılmış romanda. Yaşanmışlığın hakikiliği, pırıl pırıl bir Türkçeye bürününce Meserret Masalcısı Beybaba’nın anlattıklarının yarattığı düşsel havada İzmir’in Kemeraltı’sında, Anafartalar Caddesi’nde dolaşırken bir sevda dünyasının içine çekiliyor insan ve bu dünyada o yangını yaşamanın nasıl bir acı olduğunu yüreğinde duyuyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (19 Ağustos 2010)

4 Ağustos Çarşamba

Eyvah eyvah! Çamaşır mandalı markası (!) “Camomile” için ne anlama geldiğini bilmediğimi söyledim ya, şimdi birçok kişiden, “İngilizcede ‘papatya’ demektir” diye iletiler gelecek. Oysa benim derdim o sözcüğün anlamlı ya da anlamsız olması değil, en sıradan nesneye bile yabancı bir ad yakıştırmadaki ihtiraslı istekliliğimiz. Kendi ürettiği mala niçin “papatya” değil de “camomile” der bir insan? Nasıl söyleyeceğini bile kestiremeyeceği bir adı niye verir? “Hadi bakalım, kaç yıldır İngilizce okuyorsun. Şu bizim mandallara da yakışıklı bir isim bul.” demiştir adam kızına ya da oğluna. Çocuk da sözlükten bu adı bulup önermiştir. Papatyanın Rumcası “hamomili”, Ayvalık için daha anlamlı bir ad olurdu. Mandalları aldığım pazarda ne İngiliz ne de Amerikalı görmüşlüğüm var; oysa her perşembe Midilli’den kadın - erkek, bir dolu insan geliyor. En azından onlara yapılmış bir jest yerine geçerdi “hamomili”. Ayvalık’ta hemen hiç yabancı turist yok; ama her yerde İngilizce var. Gülecek halim olsa güleceğim. Küçük mutfak havlusunun köşesinde bile, “Wash Dark Colours Separately” diye yazıyor.

Bir de melezlemeler var. En ilginç örneği Serap Gökalp göndermiş. Gökalp’in işlek öykücü kalemine bırakıyorum sözü:

“‘Şayan-ı Gold’. Harfler böyle dizilmiş. Bir düğün salonunun girişine, sarı metal kabartma harflerle duvarına çivilenmişler. Kentimizin ‘acar, cabbar, atagan’ girişimcilerinden birinin politik ve toplumsal rüzgârları algılayan duyarlı ‘burnuna’ şapka çıkarıyorum. Büyük olasılıkla ileri görüşüyle ilkin ‘gold’ daki getiriyi sezinlemiş ama sonrasında ‘Şayan-ı’nın getirisinin katmerli olacağını düşünmüş olmalı. ‘Gold’ kepçesiyle ayrı, ‘şayan-ı’ kepçesiyle ayrı cepleri hafifletmesi müşterilerin sorunu. (…) Bu memlekette ticaret sicili var, belediye var, bir sürü ‘yetkili merci’ var. Kimse ‘Efendi, sen şimdi tam olarak ne demek istiyorsun?’ diye hiç mi sormaz? Nasıl sormaz? (…) Siz yıllardır bu çarpıklıklarla ilgilenirsiniz. Dil Derneği ilgilenir. Benim gibi bir iki ‘acayip’ ilgilenir. E, sonra? Eski hamam eski tas… Diyeceğim ama görünen o ki Feyza Hanım, ne tas var, ne kurna, ne takunya… Kubbe gitmiş, hamam çökmüş birkaç kişi peştamalla eski hamam şarkılarını bağırmaktayız. Yanımızdan geçenlerse suya sabuna dokunmak istemeyen yıkanmayı unutmuş kabuklar… Bu pis kokulara da alışmışlar! (…) Siz de Sevgili Feyza Hanım, yeni kitabınızın adını ‘Türkçe Off - 5813’ değil, ‘Türkçe Öğğğğ’ koyun emi. Yurdum insanı okusun, gülsün. Neşeyle yaşaran gözlerini ‘mendilix’ kâğıdıyla silsin. Sonra gidip Çıldırıq Cafe’de kankalarıyla geyik yaparken ‘Bi kitap çıkmış moruk, feci düzgün, oku oku geber. Ner’den buluyo bu yazarlar bunları?’ desin. Arkadaşı sorsun: “Ya, ben de bakıyım şu kitaba diiennar’da var mı? Ha biliyo’musun, Aşkı Memnu’nun kitabı da çıkmış kızlaaaar!”

7 Ağustos Cumartesi

Kaç gündür Selim İleri okuyorum. Son romanı “Bu Yalan Tango”ya başladım; sonra Selim İleri’nin dünyasını ne kadar özlediğimi fark edince biraz daha geriden alma gereğini duydum. “Bir Akşam Alacası”na daldım. Selim İleri’nin bütün kitaplarını Everest Yayınları basıyor. “Bir Akşam Alacası”nın kapağındaki resim de Selim İleri’ninmiş. Kitabın ilk basım tarihi 1980. Bu tarih önemli; çünkü ’80 öncesi Türkçeye gösterilen özen, her sözcüğün Türkçesini bulup söyleme çabası kitapta hemen duyumsatıyor kendini. Daha ilk sayfalardaki “yörekent, katımlanmak, yıldırı, karşıtçı, bölüngü, ekinsel, eskil, bilinsemek, sorum, gövermek, ilintili, çıkralık” gibi sözcükler, gönüllülükle sürdürülen bir Türkçe savaşımını habercisi. “Bu Yalan Tango”da ise yazar, yaşlı romancı Fatma Asaf’ı anlatırken onun yılların tortusuyla bulanmış zihnini taklit eden özel bir biçem yeğlemiş gibi. İç içe geçmiş ya da birbirinin içinden çıkan, dağınıkmış izlenimi veren tümceler, romanın içeriğiyle tam örtüşüyor. Örnek olsun diye bir alıntı: “Irmak söyleşi bulamacının ortasında, Vergilius’un üç bin yıl önceki hayatına gönlünü açarak, üç bin yıl mı?!, kapkara bir korkuyla o eski aşka. Eurydike Eurydike Eurydike! Üç kez haykırmıştı Vergilius. Buna şaşardı Fatma Asaf, üç bin yıl önceki Latin şairinin vurgusuna.” Bu romanda Selim İleri’nin birlikte kullandığı noktalama işaretleri de dikkat çekici. Alıntıda da var. “üç bin yıl mı” dedikten sonra soru işaretini, ünlemi ve virgülü bir arada kullanmış. Neden acaba?

Benimki kevgir gibi olduğundan, Selim İleri’nin belleğine bayılıyorum. Neleri anımsıyor! Çocukluğundan, İstanbul’dan, tanıştığı, görüştüğü edebiyatçılardan; hiçbir şeyi unutmamış sanki. “İstanbul, İlk Romanımda Leylak”, bir İstanbul kitabı; yalnız anılardan değil, sanatın her türünden süzülerek gelmiş bir İstanbul’u anlatıyor . Ünlü ressamların İstanbul tabloları yalnız renklendirmemiş, canlandırmış da kitabı. Resmin yanı sıra sinema, tiyatro ve elbette edebiyat… Yakın dönem edebiyatımızı sıradan Türkologları geçtim, yeni Türk edebiyatı profesörlerinden bile çok daha iyi biliyor Selim İleri. 4. basıma ulaşmış “Kar Yağıyor Hayatıma”da yalnız edebiyatçıların yanı sıra, sinemamızın, tiyatromuzun büyük adları da anılar eşliğinde canlanıyor; yaşam buluyor. Arka kapaktan yazıyorum: Afife Jâle, Ahmet Muhip Dıranas, Azra Erhat, Behçet Necatigil, Belgin Doruk, Cahide Sonku, Cahit Uçuk, Diclehan Baban, Feriha Tevfik, Haldun Taner, Halide Edip Adıvar, Kemal Tahir, Kerime Nadir, Memet Fuat, Nisa Serezli, Oğuz Atay, Sadri Alışık, Salih Zeki Aktay, Samet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Vedat Günyol, Yaşar Nabi Nayır, Zeki Faik İzer… Yitip gitmeye yüz tutmuş vefa duygusuyla yaşanmışlığın sıcaklığı kucaklaşınca okuma, bir şölene dönüşüyor.

9 Ağustos Pazartesi

Ankara’dan Faruk Akkaya, “Size sormak istediğim konu, sıklıkla kullandığımız bir deyim: ‘atla deve değil!’ Buradaki ‘atla deve’ nin anlamı ‘at ve deve’ midir, yoksa emir kipi ‘atla deve!’ midir? Yazımda bir fark olmamasına rağmen okunurken birinci anlamda kullanılırsa vurgu ‘at’ hecesinde, ikinci anlamda kullanılırsa ‘la’ hecesinde olmaktadır. Yardımınız için şimdiden teşekkür ediyorum.”

Teşekkürü önceden aldığım halde (yardımda değil, yok canım, ne yardımı!) yazmakta geciktim. Baktığım deyim sözlükleri yer vermemiş bu deyime. Benim bildiğim ve kullandığım anlamıyla, “O kadar da masraflı değil, pek zor sayılmaz, çok önemli değil” anlamlarına geliyor. At da deve de hem büyük hem de yüksek fiyatlarla alınıp satılan hayvanlar. Kısacası deyim, “at ve deve”den söz ediyor olmalı.

11 Ağustos Çarşamba

Bu haberi sıcağı sıcağına vermeliyim. Haklı çıkmak istemezdim; ama görünen köy kılavuz istemiyor işte. “İddia” sözcüğünün giderek unutulacağını, yerini çarpıtılmış haliyle “iddaa”nın alacağını söylemiştim. Almış bile. Dr. Murat Ergin bildirdi. Bugünkü Milliyet’ten bir habermiş. “Muhabire etek fırçası: Milli Eğitim Bakanı Çubukçu'nun Edirne Valiliği ziyareti sırasında etek boyunu çektiği iddaa edilen muhabire tepki.” Şöyle demiş Dr. Ergin: “Bu tümceyi okuyunca ister istemez, acı acı gülümsedim. ‘İddaa’ yı kazandınız; yani hep birlikte kazandık!” İddaayı kazandık; ama iddiayı kaybediyoruz; hem de davamızla birlikte.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (12 Ağustos 2010)

30 Temmuz Cuma
Olcay Akkent, “Facebook”taki 20 satırlık, hiç “ğ” kullanılmadan yazılmış yazılardan söz etmişti. “Deyil, öreniyoruz, eyitici, öretiyor, gençliyi, örenmeye, öreten, eyiten, örendim, gözümün gördüyü…” diye yazıyorlarmış sözcükleri; “ğ”siz. Sanırsınız ki internet yazışmalarında “ğ” kullananı dövüyorlar. “Misal verim, gidecez, yapmalıyıs” diye yazılan sözcüklerin yanı sıra “yalnız” sözcüğü de hep “yanlız” diye geçiyormuş. Böyle yazmak, doğrusunu yazmaktan daha zor değil mi? Bilgisayarınızda otomatik düzeltme programı yüklüyse, yanlışların altı kırmızı ile çizilip gösteriliyorsa ille de yanlış yazacağım diye direnmek basbayağı bir azim gerektiriyor. Hele “yanlış” ve “yalnız” sözcüklerini yanlış yazmak için bilgisayarla inatlaşmak; onun düzelttiğini dönüp yeniden bozmaktan başka çareniz yok.
Olcay Hanım’ın Cumhuriyet gazetesindeki kimi yanlış kullanımları bildirdiği yazısına da yer vermemiştim. Latin alfabesi kullanan ülkelere ilişkin özel adlara, çekim ekleri sözcüğün okunuşuna göre getirilir. Bu kuralı pek çok kez yazmış, ulaşabildiği herkese anımsatmış olan Olcay Hanım, Cumhuriyet’in arka sayfasında, “Cannes’e hayalperest başkan: Tim Burton” diye bir başlık görünce sinirlenmesin de ne yapsın? “Kuzen - kuzin” sözcüklerinin gelişigüzel kullanılmasından da rahatsız Olcay Akkent. Doğrusu ben bunu çok fazla önemsemiyorum. “Kuzin” sözcüğü pek benimsenmedi toplumumuzda. Biz kıza da erkeğe de “kuzen” desek ne olur ki! Fransızca aslına uymamız şart mıdır?
31 Temmuz Cumartesi
Mademki Olcay Akkent’inkilerle başladık Cumhuriyet ile ilgili birikmiş yakınmaların birkaçına daha yer verelim:
Meriç Görece, “‘Doyumsuz’ kelimesinin ‘doyum olmaz’ kelimesinin yerine kullanıldığına sık sık şahit oluyordum, ama Cumhuriyet Kitap Eki'nde bu hatanın, hem de yazı başlığında, yapılmış olması, doğrusu beni çok şaşırttı.” demiş ve sormuştu: “‘Doyumsuz’ kelimesi ‘tatminsiz’ anlamına gelmez mi? O zaman bu başlık ne ifade ediyor?”

“Doyumsuz" sözcüğü, “bir türlü tatmin olunmayan, bıkılmayan” anlamına geliyor. “Doyumsuzluk”un sözlükteki tanımı şöyle: “1. Doymama durumu. 2. tatmin olamama, cinsel birleşmede orgazma ulaşamama.” Sıklıkla kullanıldığı gibi, “tadına doyulmamak, doyum olmamak” anlamına gelmiyor “doyumsuz” sözcüğü. Emre Kongar ne çok yazdı bunu, “Konsantremi Bozma” adlı kitabında da var. Daha ne yapılabilir? Okuyana yazarak ulaşılır; ama okumayana nasıl ulaşılacak?

1 Ağustos Pazar

Ali Sirmen’den yakınan Kâmil Aksoy: “Öztürkçe hastası değilim, ancak yıllardır düzgün ve güncel Türkçe kullanan Ali Bey, son yıllarda yazılarında nereden arayıp bulduğunu bilemediğim ‘müstefit, tebeyyün, müsebbip, tevlit’ gibi acayip kelimeleri kullanır oldu. Ben 56 yaşında iyi bir okurum, ancak ben bile çoğunu ilk kez gördüğüm bu ve benzeri kelimelerin anlamlarını ancak cümleden çıkarabiliyorum. Bu konuda kendisine gönderdiğim hiçbir iletim de ‘iltifatına mazhar’ olamadı. Sonuçta sizden yardım istemek geldi aklıma.” diyor. Ben aracı olurum olmasına da Ali Sirmen benim yazılarımı okuyor mudur acaba?

İlter Akbuğ, 29 Haziran 2010 tarihli Cumhuriyet'in son sayfasında çıkan bir haberle ilgili olarak yazmış. “‘Swatch'ın kurucusu hayatını kaybetti’ başlığı ile verilen haber ‘Kültür servisi -1983 yılında piyasaya adım atarak İsveç endüstrisine büyük katkı sağlayan Swatch saatlerinin kurucusu Nicholas Hayek ……. İsveç'e dönüp …….’ şeklindedir. Özellikle CUMHURİYET gibi bir gazetenin kültür servisinde çalışanlar nasıl olur da dünyadan bu kadar habersiz ve bilgisiz olabilir, İsviçre ile saat endüstrisiyle en ufak bir ilişkisi bulunmayan İsveç’i karıştırabilir ve bunu haber yaparlar? Yabancı dilden bir çeviriyse, o zaman bu kişiler doğru dürüst dil de bilmiyorlar demektir, çünkü İsveç ve İsviçre hiçbir Avrupa dilinde birbirine benzer şekilde yazılmaz, Ayrıca Swatch saatlerinin logosunda da İsviçre bayrağı bulunur.”

2 Ağustos Pazartesi

İşimden olmak istemiyorsam Cumhuriyet ile ilgili yakınmaların bir bölümünü önümüzdeki haftaya ertelemek zorundayım. Ben iyisi mi Ayvalık pazarından aldığım çamaşır mandallarından söz edeyim. Çamaşır mandalının söz edilecek nesi mi var? Adı var her şeyden önce: “CAMOMİLE”. Bisküvi fabrikalarımızın ürünlerine verdiği adlara benziyor. Herhangi bir dilde herhangi bir anlama gelir mi, bilmiyorum. Sonra ne olduğuna ilişkin bilgi var: 24 PCS LAUNDRY CLIP. Mandal olduğu şeffaf ambalajından zaten görünüyor canım. Türkler zeki insanlardır; bir bakışta anlarlar ne olduğunu. Hani turistler mayolarını, havlularını asmak ister de mandal aramaya kalkarlarsa zorluk çekmesinler diyedir.

3 Ağustos Salı

Nurarıklı’nın “Nâmurat”ını okuyorum. (Yazar adını Nurarıklı diye vermişse –gerçi kitabın içinde yazıyor ama– tam adının Nur Bilimer Arıklı olduğunu söylemek doğru mudur, yanlış mı; karar veremedim.) Kısacık öykülerden biri biterken bir sonrakinin merakı uyanıyor insanın içinde. Anılardan beslenmiş öyküler sizi bambaşka dünyalarda dolaştırıyor. Bir saatin akrebiyle yelkovanının arasındaki sıkışmışlıktan kitapların içinde sürüp giden yaşama; oradan bir buzdolabı anısıyla çocukluğa, geçmişe, İstanbul’un eski güzelliklerine, çok renkli, çok özel dünyalara; üstelik su gibi bir anlatımla.

Bursa’daymış Ördekli Hamamı. Mehmet Vasfi Saral, “Çift Nitelikli Hamam Ördekli”nin yanı sıra “Karabaşi Tekkesi”ni de anlattığı kitabını, yalnız 37 yılcık yaşamış, doğum gününde ölmüş oğlu Duygun Saral’a adamış. Bir hamam hakkında böyle şiirli bir dille bu kadar çok şey anlatmak, herkesin harcı değil.

Rüştü Erata’nın yeni kitabı çıkmış. “Türkçe Konuşmanın Püf Noktaları” (Alfa Yayınları). Bir şeyin püf noktalarını anlatan kitapların kısa kısa notlardan oluşmasına alışık olanları, şaşırtacak kalınlıkta (511 sayfa) bir kitap olarak. Kitapta Türkçe denince akla gelebilecek her şeye yer verilmiş. Hem de ilgi çekici resimlerle, çizimlerle. Yalnız Türkçe konusunda bilgilendirmiyor; eğlenerek öğrenmenin ne olduğunu da anlatıyor kitap.

Ne çok Tommiks, Teksas okumuştuk çocuklukta. Şimdi çizgi kitaplar yeniden moda oldu. “Çizgilerle Yaşam” alt başlığıyla yayımlanan “Che, Malcolm X, Troçki” (Everest Yayınları) gibi, okunması görece daha zor, bilgilendirici kitaplara bir diyeceğim yok; ama Ayşe Kulin’in “Veda” romanı da çizgiye dökülmüş. Romanları çizgiler aracılığıyla okumak, zaten görselin kucağında yaşamaya alışmış yeni kuşakları resimsiz kitaplardan iyice uzaklaştırmayacak mı?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (5 Ağustos 2010)

21 Temmuz Çarşamba

Güney Afrika’da oynanan Dünya Kupası maçlarında en çok (özel biri sayıldığına göre adını ve unvanını büyük harfle başlatmalıyız) Ahtapot Paul’ün adı geçti. Kâh “kâhin” diye, kâh “falcı” diye. Gazetelerde onunla ilgili haberin çıkmadığı gün yok gibiydi. 2001 Uzay Yolu Maceralarıyla hazırlandığımız 21. yüzyılın başka türlü olacağını düşlememiş miydik aslında? Bu yüzyılda geleceği bilme yetisinin bir ahtapotta bulunduğuna inanılacağı kimin aklına gelirdi? Bunca önemli bir kişilik olan Paul’ün bir özelliğini belirtmek gereğini duymuş gazetelerimizden biri: “Sekiz kollu ahtapot Paul” diye yazmış. Bir kere o uzantılar kol değil, bacak. “Sekiz ayaklı kafadan bacaklı yumuşakça cinsinin ortak adı”dır ahtapot; adı da bu özelliklerinden dolayı ahtapottur zaten (Yunanca ohto: sekiz, poda: bacak).
24 Temmuz Cumartesi
“Yardımsever” sözcüğünün İngilizcesini kızıma sorduğumu, onun da İngilizcede böyle bir sözcük bulunmadığını söylediğini yazmıştım. Elime Türkçenin önemsenmesini sağlayacak bir fırsat geçtiğinde bunu hep yapıyorum. Yalnız Türkçeyi varsıl göstermek için değil, sağlama yapmak, doğrusunu öğrenmek için de. Bu köşede sağladığımı sandığım bir imece var. “Ben her şeyi bilirim”cilerden hiç olmadım. Okurlarımın desteğine her zaman gereksinme duyuyorum. Ayrıca yazdıklarımın okunduğunu en çok, gelen katkılardan anlamaktayım. Sözgelimi, Ankara Üniversitesi Dilbilim Bölümünde doktora öğrencisi Ekrem Malkoç, “Cumhuriyet Kitap'taki yazılarınızı büyük bir beğeni ve keyif ile takip ediyorum, kaleminize sağlık. Lütfen yazmaya devam edin.” deyince dünyalar benim oluyor. “Yardımsever” sözcüğüyle ilgili, “Ben de yazınızı okuyunca, ‘Yardımseverin İngilizce karşılığı ne olabilir?’ diye düşününce, ilk başta bulamadım.” demiş Ekrem Malkoç; sonra da benim yapmadığım araştırmanın sonuçlarını sunmuş. İşte katkı diye ben buna derim:

“Yardımsever sözcüğünün İngilizce karşılığı bulunması gerektiğini düşüncesinden hareketle biraz araştırma yaptım ve ‘philantrophist’ (cnbc-e kanalında bu adda yeni bir dizi başladı bu aralar) ve ‘benevolent’ sözcükleri ile karşılaştım. Her iki sözcük de, naçizane çevirimi mazur görürseniz (ingilizceden ingilizceye Merriam Webster internet sözlüğünü kullandım), aşağı yukarı ‘insanlara iyilik yapma amacı ile hareket eden kişi’ anlamında. Sanırım bu da bizim ‘yardımsever’ sözcüğümüzün anlamını karşılıyor. Ayrıca yine yardımsever karşılığı olarak kullanılabilecek oldukça yaygın bir İngilizce sözcük daha var: ‘kind’. Şahsen yabancılara karşı yapmış olduğum, bize özgü yardımlardan çoğuna cevap olarak ‘you are very kind’ ifadesi ile sık sık karşılaştığımı da ifade etmek isterim. Bu ifadeyi ‘Turks are very kind’ olarak, tırnak içinde Google'da arattığımızda karşılaştığımız yaklaşık 3960 sonuç da bu konuda yanılmadığımızın istatistiksel bir göstergesi olabilir bence :) Ayrıca Merriam-Webster ‘kind’in anlamı olarak ‘sempatik ya da yardımsever bir yapıya sahip kişi’ şeklinde vermiş.”

Ekrem Malkoç’a teşekkürlerimle birlikte noktalamanın önemine ilişkin, belki de bilmediği bir örneği (naçizane çevirimle) sunuyorum:
İngilizce öğretmeni tahtaya şu sözcükleri yazıp öğrencilerinden noktalama imlerini onların koymalarını istemiş.

"A woman without her man is nothing"
Sınıftaki bütün erkek öğrenciler tümceyi, "A woman, without her man, is nothing." (Bir kadın, erkeği yoksa, bir hiçtir.) diye düzeltmiş; bütün kız öğrenciler de, "A woman: without her, man is nothing." (Bir kadın: o olmazsa erkek, bir hiçtir.) diye.
25 Temmuz Pazar
Cafer Hergünsel, iyimserliğini bakışıyla, her zaman gülümseyen yüzüyle herkese cömertçe sunan bir kişidir. Yazar olarak da öyledir, neşeli, iyimser. Kendisini edebiyat yapacağım diye kasmaz. İçinden geldiği gibi anlatır, yapmacıksız, doğal. Son öykü kitabı “Ara Beni Sesini Duyayım”da (Edebiyat Koop yayını) yaşadığı semti, Emirgân’ı anlatmış en çok. Ama biraz tembel mi ne? Aşağı yukarı aynı zamanda yola çıkmışız; Hergünsel otuz yıl içinde üç öykü (ilk ikisi: “Kalfa” ve “Yaşam Sürgünlerini Verirken”), bir de 48 sayfalık roman(cık) yazmış: “Hamit Nasıl Okuma Yazma Öğrendi?” Yaşamı derin derin solumaktan yazmaya zaman bulamıyordur. Tahminim böyle.
26 Temmuz Pazartesi
İzmirli yazar arkadaşım Aydoğan Yavaşlı: “Feyza Öğretmenim” diye başladığı mektubunu şöyle sürdürmüş: “Biz ‘Telekom artık Türk değil!’ derken kimse inanmıyordu. İşte kanıtı: Efendim, akşam saat bilmem kaçtan sabah saat bilmem kaça değin konuşma ‘koşulsuz şartsız’mış. Diline, dilinin kurallarına bu denli saygısız başka uluslar var mıdır, bilmiyorum. Fakat Stuttgart'ta öğretmenlik yaptığım o kısa zamanda bile Almanların dillerine ne denli sahip çıktıklarını, İngilizce bilmelerine karşın -çoğu kez- zorunlu olsalar bile o dille konuşmadıklarını, bizi Almancayı daha iyi konuşmamız için nasıl zorladıklarını anımsıyorum. Ne biçim 'kurum' bunlar böyle!? Neden hiç kimse uyarmaz? Uyaranı silerler diye mi? Olabilir, çünkü dil, yazım ve noktalama işaretlerini doğru kullanmadıkları için uyardığım bazı 'yayıncı'lar da beni 'sildi'ler.”

Aslında adının içinde “Türk” sözcüğü geçiyorsa o kurumun Türk olmadığı düşünülmeli değil mi zaten? Türk Telekom’un bu reklamıyla ilgili başka yazanlar da oldu. “Koşul - şart” aynı anlamda sözcükler çünkü. İlki Türkçe, ikincisi Arapça. Demirel’di değil mi, “türlü çeşitli” diye bir laf etmişti bir zamanlar. Başlarda kimi kulakları rahatsız ettiyse de sonra sonra alışıldı. Türkçe “türlü” ile Farsça “çeşitli”nin böyle birlikte kullanılması bugün pek az kişiyi rahatsız ediyordur. “Koşulsuz şartsız” da Türkçeye duyarlı kulaklara şimdilik itici geliyor; ama sonra ne olacağını kim bilebilir? Belki de bir çeşit ikileme olarak yerleşip kalacak.
28 Temmuz Çarşamba
Milli Eğitim Bakanlığının önerdiği “100 Temel Eser”, özgün metin değiştirilerek, kısaltılarak, gelişigüzel biçimlerde pek çok yayınevi tarafından basıldı. Yalnız anne babaları değil, öğretmenleri de şaşkına çeviren bir karmaşa yaşandı. Remzi Kitabevi’nin “Ömer Seyfettin’den Seçmeler” (1 - 2) kitabını görünce, özenle basılmış çocuk kitapları arayanların içine nasıl da su serpilmiştir. Kendisine duyulan güveni yıllarla pekiştirmiş bir yayınevi, Remzi. Prof. Dr. Üstün Dökmen’in, gençlerin severek okuduğu ve çok yararlandığı kitapları da Remzi Kitabevinden çıkıyor. “Evrenle Uyumlaşma Sürecinde Varolmak Gelişmek Uzlaşmak” kitabının 13. basımı da Şubat 2010’da çıkmış.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Temmuz 2010)

14 Temmuz Çarşamba

Gittiler. Kızımızla damadımızı bugün uğurladık. Aktarmadaki sekiz saatlik bekleme süresi de hesaba katılırsa 32 saat sürecek bir yolculuk… Dünyanın öbür ucu… Üç hafta, bu kadar kısa bir süre midir? Göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Oysa gelmelerini beklerken haftalar değil, günler bile geçmek bilmiyordu. Giden, yalnızca iki kişi; ama ev tümüyle boşalmış gibi. Yarıyıl tatilinde gidebilirsem yedi ay, gidemezsem bir yıl sürecek bir özlemin başlangıcı… Dayan bakalım Feyza!

15 Temmuz Perşembe

Çeşitli TV kanallarından aradılar. TDK’nin yeni önerdiği sözcükleri nasıl buluyorum? Olumlu bir şeyler söylemek isterdim; ama kimi sözcüklerin benimsenme şansı yok gibi. Sözgelimi, “eküri” için önerilen “ahırdaş” sözcüğü Akşam gazetesinin konuyla ilgili haberine, “Ahırdaşınla altın saatlerde geçgeç yapma” diye başlık olmuş bile. Eküri, “bir kişiye ait yarış atlarının tümü” dışında, “bir ekibin mensupları” (Özön’den akt. Nişanyan) diye bir anlam da taşıyor. Gençler arasında “eş, arkadaş” hatta onların deyişiyle “kanka” anlamında kullanılıyor. “Yakın arkadaş, yoldaş” anlamıyla son yıllarda yaygınlaşan “kanka” da Çingenece “konka”dan gelirmiş. (Nişanyan)

Önerilen sözcüklerin kimi tanım niteliğinde. “Anchorman” karşılığı “ana haber sunucusu” gibi, “metroseksüel” karşılığı “bakımlı erkek” gibi. “Migren” yerine “yarım baş ağrısı” zaten kullanılıyor. “Terör” yerine “yıldırı” sözcüğü pek hafif kalıyor; terör sözcüğünün yarattığı ürpertücü etkiyi yaratmıyor. “Köprüleme” dişçilikte kullanıldığı için “bypass” yerine benimsenmesi zor. “Aspiratör” yerine “emmeç”, “banliyö” yerine “yörekent”, “çip” yerine “yonga”, “gurme” yerine “tatbilir”, “raket” yerine “vuraç”, “self-servis” yerine “seçal”, “navigasyon” yerine “yolbul” benimsenebilir; ama halk ağzında kullanılmasına karşın “light” yerine “yeğni” sözcüğünün tutması zor. “Aksakal”, masalları akla getirmesinin yanı sıra cinsiyet ayrımcılığı da içeriyor. Kanallardan birinde sordular da. “Türkçenin duayenlerinden” yerine size, “Türkçenin aksakallarından mı diyeceğiz?” diye. Ben de “Ne ak ne kara… Sakalım yok ki!” dedim. Türbülans” yerine önerilen “burgaç”, TDK sözlüğünde “anafor” karşılığı olarak yer alıyor. Bu durumda “burgaç”, anafor, girdap, türbülans,,, tümünün karşılığı mı olacak? “Zapping” yerine “geçgeç” çoktan önerildi; ama tutmadı.

“Klip” yerine “görümsetme”, “billboard” yerine “duyurumluk”, “amblem” yerine “belirtke”, “ordövr” yerine “yemekaltı”, “dart” yerine “oklama”, “kaparo” yerine “güvenmelik”, “lot” yerine “tutam” kolay benimsenebilir gibi görünmüyor. “Happy hour” yerine “indirim saatleri”, “prime time” yerine “altın saatler” diyen çıkar mı, bilmem.

“Özel ulak”, “ekspres” sözcüğünün bütün anlam alanını kapsamıyor; “panik” yerine önerilen “ürkü”, “sürpriz” yerine önerilen “şaşırtı” da öyle.

Sözcük üretmek çok zor bir iş, biliyorum; ama yadırgatmadan benimsetmek galiba daha da zor.

18 Temmuz Pazar

İstanbul’dan çanta doluları kitabı Ayvalık’a taşıdım. Yaz, bütün bu kitapları okumama yetmez; ama hiç değilse adlarını anarak tanıtım görevimi biraz hafifletebilirim. Şiir kitaplarına öncelik tanımak kararındaydım; ama Sedat Erden’in, kışın benimle birlikte birçok yere geldiği halde kapağını bile açamadığım “Karşı Apartmanda Yaşayanlar”a (Hayal Yayınları) karşı bir suçluluk duygusu taşıdığım için ondan başladım okumaya. Kitabın üzerinde “öykü” yazıyor; ama öyküden çok, anı tadı veriyor kitap. Dışişleri Bakanlığı görevlisi olarak çeşitli ülkelerde bulunan Sedat Erden, hem bu ülkelerde yaşadıklarından çok ilginç olayları hem de oralardaki Türk konsolosluklarında yaşananların anlatmış. Sudan’dan Hindistan’a, Pakistan’dan Meksika’ya pek çok ülkedeki kişisel acılar, hüzünler, ancak orada yaşanırsa bilinecek ayrıntılarla ve sağlam bir gözlemcinin titizliğiyle anlatılmış; bir konsolosluk görevlisinin anılarıymış gibi bir yaşanmışlık sıcaklığıyla okunuyor.

19 Temmuz Pazartesi

“Bu yıl ...'ıncısı düzenlenen’ ya da “...'ıncısı bu yıl düzenlenen”… Bu iki söyleyiş arasındaki farka çok da dikkat etmemiştim doğrusu. Bandırma’da Milli Eğitim Müdürlüğünün düzenlediği festivalden söz ederken “Bu yılki üçüncüsü.” demişim. İhsan Doğan, hemen ertesi gün, Cumhuriyet’te, "Karaburun'da bu yıl 17'incisi düzenlenecek..." biçiminde bir başlık görünce sorma gereğini duymuş. TRT'de çalıştığı günlerde arkadaşlarıyla çok tartıştıkları bir konuymuş meğer bu.

“‘Bu yıl 17'incisi düzenlenen.’ şeklinde kullanıldığında 1 Ocak'tan beri 16 tane düzenlenmiş, (şimdi) 17'incisi düzenleniyor anlamı çıkıyor. Oysa, ‘17'incisi bu yıl düzenlenen.’ dendiğinde, önceki yıllarda 16 kez düzenlenmiş, bu yıl da 17'incisi düzenleniyor.” denmiş oluyor. “Ne dersiniz? Hangisi doğru?” diye soruyor İhsan Doğan. Benim, “Bu yılki üçüncüsü.” dememi, ilkinin yarattığı izlenimini giderme çabası diye düşünmüş. Konu üzerinde titizlenerek yazdığım bir söz değildi açıkçası. Kendiliğinden doğrusunu yazmışım. Açıklamasını okuyunca İhsan Doğan’a hak vermemek elde değil. “Bu yıl üçüncüsü düzenlenen” dendiğinde, gerçekten de o şey her ne ise, yılın başından bu yana iki kez düzenlenmiş; şu andakiyle üç oluyor, anlamı çıkıyor. Oysa bu kalıp genellikle yılda bir kez düzenlenen festival, şenlik vb.den söz ederken kullanılıyor. Demek ki “Üçüncüsü bu yıl düzenlenen” denmesi gerek.

20 Temmuz Salı

Mehmet Sarsmaz, şiirlerini topladığı kitaba, “Mehmet Sarsmaz Cumhuriyeti” (İlya Yayınevi) adını vermiş. “Vay! Tek kişilik bir cumhuriyet ha!” ” dedirten bir ad! “Aktinya, Eylül Gülü, (Thomas Steele Drach tarafından çevrilen) Poems & Şiirler, Yok Kitap, P=we2, Otuz Altı Yaş, Büyük Başarısızlık, Zararhane” adlı kitaplarında yer alan şiirlerinin yanı sıra “Sözcükbilim (wordoloji” ve “Felsefe Kırıntıları” adlı bölümler de var kitapta. Mehmet Sarsmaz Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirmiş. Felsefeye ilgisinin kaynağı burasıysa da son iki bölümü yazması İlhan Berk’in uyarısıyla olmuş. Kitabın sonundaki “Mehmet Sarsmaz Söylencesi”, şairin, kendisi hakkında yazılanları topladığı bir bölüm. Bu bölüme “2008’den Üç Yazı”sını da eklemiş.

İhsan Tevfik’in son şiir kitabının adı: “Aşka Çırak Ölüme Usta” (Artshop Yayınevi). “Önsöz Yerine” yazdığı şiirde, neden yazdığını, başka söze gerek bırakmayacak biçimde açıklamış İhsan Tevfik: “yok yok inandım / başka türlü olmayacaktı / gittim şiire durdum yüzümü / üç kere kıyam etti kalbim / söze şiirle başladım / yücelten ve göçüren şiirin adıyla // bir yolcuydum nebîsiz / o iblisin çölünde / tuttu elimden tuttu söz / tam yedi çerağ yaktı / gittim şiirle yudum yüzümü / yok yok inandım / başka türlü olmayacaktı”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Temmuz 2010)

6 Temmuz Salı

Bir haftalık geziyi bitirip Ayvalık’a döndük. Ailece yapılmış bir güney turu hepimize çok iyi geldi. Amerikalı damada Türkçe öğretme çabalarımız pek sonuç vermeyince oğlum, bir kâğıda şu şakacı karşılıklı konuşmayı yazıp okumasını istediğinde damat bir an için de olsa şakır şakır Türkçe konuştu.
-I run each team.
-Catch bar duck each teen?
-On bar duck each team.
-Why high one why!
Sonuncu laf biraz ağır kaçtı; ama ne yapalım, buluşu yapan böyle demiş!

Televizyonda İngilizce yayın ararken de her seferinde şaşırıyor çocuk. Kanallarımızın Show, Flash vb. adlarını görünce İngilizce yayın bulduğunu sanıp seviniyor; sonrası düş kırıklığı. “Türkçe yayın yapan TV kanallarına niye İngilizce ad veriyorsunuz?” diye sorsa nasıl yanıtlayacağımı düşündüm; neyse ki sormadı.

Türkiye’ye ilk gelişinde; yani geçen yaz, daha önce Türkiye’ye gelmiş bir arkadaşı uyarmış bizimkini: “Sana hep Michael Jackson’dan söz ediyorlarmış gibi gelecek. Aldanma, dilleri öyle.” Bizim “geleceksin, bileceksin” gibi sözcüklerimizi duydukça hep Michael Jackson’dan söz ettiğimizi sanmışmış çünkü. Bizimkiler tam da Michael Jackson’ın öldüğü günlerde Türkiye’ye gelmez mi? Bu uyarı yüzünden, herkesin gerçekten de Michael Jackson’dan söz ettiğini anlaması biraz zaman almış.

7 Temmuz Çarşamba

Ali Korkmaz, Ziraat Bankası'nın bir şubesinin kapısında, "SONUNDA BUDA OLDU. FAİZSİZ KREDİ" diye bir yazı gördüğünü yazmış ve şöyle demişti: “Bu bankada çalışanların en azından lise mezunu olduklarını düşünürsek, hele hele en azından şube müdürünün üniversite mezunu olması gerektiğini, bu yazının o şube müdürünün onayı ile kapıya asıldığını, o müdürün ‘da’ bağlacının ayrı yazılıp yazılmadığını fark edip uyarmadığını düşünürsek vay halimize derim, başka da bir şey demem!”

Ben de gezi sırasında “sac kavurma” denmek istenirken yol üstündeki birçok tabelada “saç kavurma” diye yazıldığını görünce, “Çok isterseniz saçı da kavurursunuz da yiyen olur mu bilmem.” demek istedim hep; ama diyemedim.

Turgut Sungur’un dediği gibi, boşuna mı uğraşıyoruz yoksa? “Tamamen boşuna uğraşıyorsunuz.” diye başladığı iletisini, “Artık tek teselliniz denizyıldızı öyküsü olabilir.” diye sürdürmüş Turgut Bey ve şöyle demiş: “Türk yazınının büyük adlarından Demir Özlü bile 'dizayne etmek' diye bir deyim kullanabiliyorsa (bknz. Sözcükler, 26.sayı, Gezinti Yeri adlı öykü) hâlâ yapılabilecek bir şey olduğuna inanabilir misiniz?” Bense umutsuzluğa kapılmaktan çok korkuyorum ve “hâlâ yapılabilecek bir şey olduğuna” inanmak istiyorum.

8 Temmuz Perşembe

Bartın’dan Resim Öğretmeni Şefika Kantarcı, “tuğra” sözcüğünün, "Osmanlı sultanlarının göz alıcı kaligrafik nişan veya arması, bir çeşit imzasıdır" anlamına geldiğini internetten bulmuş; “‘Tura’ ile ‘tuğra’ aynı anlamı taşıyorsa bu yazılış biçimlerinden hangisi doğrudur?” diye sormuştu.

Sözcüğün aslı "tuğra". Hatta Oğuzcada "tugrag" olarak kullanılmış, Arapçaya ve Farsçaya bu biçimde geçmiş; daha sonra "tuğra" biçimini almış. "Tura" sözcüğü de "tuğra"dan değişerek oluşmuş. "Tuğra"nın nasıl "tura" olduğunu anlamak da çok kolay. Yumuşak g, (yumuşak olduğundan) düşmeye çok eğilimli bir ses. Gençler de internet yazışmalarında "değil" sözcüğünü "deil" diye yazıyorlar ya! Sonuç olarak bugün dilimizde "tuğra" ve "tura" diye iki ayrı sözcük var.

9 Temmuz Cuma

Bugün İstanbul’a dönecektik sözde; ama damat üç gündür ateşler içinde yatıyor. Ateşini düşürmek ve neden ateşlendiğini öğrenmek için yapmadığımız şey kalmadı; hastane, doktor, tahliller… “Güneş çarpması” dışında bir yanıt bulamadık. Damadın, ilk gece, hastaneye gitme düşüncesine neden ısrarla karşı çıktığını daha sonra kızım açıkladı. Amerikan sağlık sistemi bir rezaletmiş! Bizim üç gün boyunca yaptığımız bütün harcamanın dolar olarak karşılığı 50 - 60 arasında bir miktar tutarken ABD’de bu işler için en az iki - üç bin dolar harcamak zorunda kalınırmış. Sağlık sektörüne de Amerikan tarzını getirmeye çalışanlar ABD’nin bu sistemden kurtulmak için uğraştığını biliyorlar mı acaba?

11 Temmuz Pazar

Sonunda İstanbul’a gelebildik. Başbakanın “duble yol” diye ad koyduğu yollar dışında, hele bir kamyonun arkasına takılmışsanız bitmek bilmeyen yokuşları tıngır mıngır tırmanarak… Bu tırmanmaların birinde Amerika’daki kuralı öğrendik damattan. Arkasında beş arabalık bir konvoy oluşan araç, kenara çekilmek ve arkadan gelenlere yolu açmak zorundaymış.

Denizin tadını çıkarsınlar diye Ayvalık’a ayırdığımız günler ne yazık ki hastalık telaşıyla geçti. Damat henüz tam olarak iyileşmediği için otobüsle yolculuk içimize sinmedi. Bizim külüstürle yola çıktık; ama yolda tahmin edebileceğimiz oyunbozanlığı etti külüstür. Birkaç yerde durmak zorunda kaldık. Her durduğumuz yerde insanlar ilgilendiler, gelip sordular, yardımcı olmaya çalıştılar. Yeniden yola koyulabilecek duruma geldiğimizde kızıma “yardımsever” sözcüğünün İngilizcesini sordum. Damada insanlarımızın ne kadar yardımsever olduğunu söyleyeceğim ya! “Yok öyle bir sözcük!” dedi kızım. Yoktur. Dilde bir sözcüğün bulunması için, yaşamda o kavramın olması gerek. Sadece kurallarla yaşanmıyor.

12 Temmuz Pazartesi

“Bazı kızlar, / Saçlarını sımsıkı bohçalamışlar. / Güneşe kapatmışlar pencerelerini./ Dudakları somurtuk, / Solgun yüzleri. // Bu topraklarda yaşamadı mı? / Nerde Karacaoğlan’ın / Memeleri domur domur terleyen / Güleç yüzlü gelinleri!..” Metin Demirtaş’ın dizeleri… “Türkülerde Gezer Adları” kitabından (Evrensel Basın Yayın).

“Gece / Gözlerini çaldı. / Baktım göğe, / Gözlerin yıldız yıldızdı. / Yıldızlara baktım / Gözlerinden bir yıldız kaydı.” Bu dizeler de Ali Gençli’nin “adıyitik şiirlerimin yürekteki izdüşümü” kitabından (agg. A. Ajans Didim Yayınları).

“Oku” adlı şiir de Ersun Çıplak’ın “eksik emanet”inden (Karahan Kitabevi, karayazı / şiir): “harmanisi değince yere / -şerâre! // -ruhum: sus ve izle! // -kim o? // -benim, sen!”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (15 Temmuz 2010)

30 Haziran Çarşamba

Her yaz İstanbul’daki işlerimi bitirir bitirmez soluğu Ayvalık’ta alırım. Bu yıl programda bir değişiklik yapmak gerekti. Amerikalı damada Türkiye’nin güzelliklerini göstermek için güneye inmeyi, oralarda bir süre gezmeyi planladık. Hani belki Türkiye’yi çok beğenir de burada yaşamak ister diye bir umut… İlk durak Kaş… Önceki gelişin üzerinden tam on dört yıl geçmiş. O zaman da hayran olmuştuk Kaş’a, şimdi de bayıldık. Amerikalı damat (delikanlının adı bu oldu) epeyce rahat. Zaten her yer ona göre düzenlenmiş. Yalan yanlış İngilizceleri gördükçe de bir eğleniyor, bir eğleniyor. Hele tişörtlerdeki yazılar… “İngilizcede böyle bir kullanım yok” deyip deyip gülüyor. Türkçe ile İngilizcenin sarmaş dolaş olduğu örnekler ise beni eğlendirmiyor ne yazık ki! Aydın’dan geçerken gördüğüm “Olivefe” gibi, Denizli’deki “Dürüm Bus” gibi, “Yakahome” gibi tabelalara gülmek elimden gelmiyor.

1 Temmuz Perşembe

Yolculukta okumak için, kalın ve ağır kitaplar yerine, ince şiir kitaplarını aldım yanıma. Hülya Ekmekçi’nin arka kapağına, “gerçeğin ta kendisiydi / dizelerindeki keder / sözcük konvoyların çelişirken / düğümler atıyordun aklıma / girdabına akıyordu düşlerim / uçurumlarda geziniyordu ruhlarımız” şiirini aldığı “Uçurum Düşleri”…

Pınar Nurhan’ın, Ersan Erçelik tarafından, “Şimdisi olanlar için, hep saatlerini kontrol edebileceklerini sananlar için hayatı yeniden kurabilecekleri bir felsefe alarmı!” diye tanıttığı, merak uyandıran “Modern Cinayetlerin Kokusu” (Siyah Beyaz Yayınları)…
Gerçek Sanat Yayınlarından, “Yıllanmış bir aşkı güzelliyor / akşam serinliğinde, balkonda / sırtıma usulca bırakılan hırka!” diyebilme yalınlığına ulaşmış, “doğanın yatılı öğrencisi”, titiz şiir işçisi Ruşen Hakkı’nın onuncu şiir kitabı: “Balkonda Akşamüstü”…
“Kalbinin başucundaki kandiller sönerdi / sokaktan sızan ışık aydınlatırdı odanı / viran bir kapı gibi rüzgârlarla / çarpar dururken ömrüne hüzünler” diyen Ayşen Gül’ün “Şehir ve Aşk”ı (Kanguru Yayınları)…

2008’de ölen İlhan Karaman’ın ailesi tarafından derlenen şiirleri: “düşlerim karanfil kokar” (Karabük Kültür ve Sanat Derneği, Tay Dergisi Yayınları) ve N. A Nekrasov’un Arif Berberoğlu tarafından çevrilen “Yalnız Taşlar Ağlamıyor Burada” (Evrensel Basım Yayın) adlı kitabı...

“Güz müydü adın? / Benim çok adlı mevsimimdir o zaman! // Kaldın mı bir başına? / Ben hâlâ yolcuyum kendime doğru!” diyen Kemal Gündüzalp’in, kendi köşesinde, bir ipekböceği gibi sessizce ördüğü şiirlerin kitabı: “Saklı Sandık” (Şiirden Yayınları)…
“tutuyorum ellerini ey ülkem / seni vurguna / seni yangına / seni… // Öfkeli bir yanardağ gibiyim / İçimde mavi bir nehir akıyor / herkesin yüreği cebinde / gözleri içinden kapalı / -işte budur benim kavgam // benim çarşılarımda gül satılırdı” diyen, şiirini her zaman çok sevdiğim Arzu K. Ayçiçek’in, adını hiç sevmediğim “artshop” yayınlarından çıkan “Ateşin Türküsü” kitabı.
Ahmet Uysal’ın, bizim oraların kokusunu taşıyan, “sen yoksan daha uzak / görünür gözüme midilli evleri, / boşuna olur aramak izini / cunda kokulu rüzgârın” dizelerinin de bulunduğu, 2008 Ergin Günçe Şiir Ödülünü almış kitabı “Eylül Ebruları” (Mühür Kitaplığı).

Son olarak, “İçten olmayan şiir, dış döllenmeyle üretilen ürün gibidir. Hayatımı ne ve nasıl işgal ediyorsa, şiirimi de onlar işgal ediyor.” diyen Halim Yazıcı’nın, : “her gün yağmur yağmalı / mümkünse lütfen // sımsıcak olmalı / kırlangıçların sessizliği // -kırlangıçların sessizliği sımsıcak değil midir zaten?” dizelerinin tadını taşıyan seçme şiirlerini topladığı kitap: “Aşk Hâlim”.

5 Temmuz Pazartesi

Önce okurum, sonra dostum Recep Nas, maddeler halinde sıralamıştı sorularını:
1.Sorun çözülür mü, çözümlenir mi?
“Açıklamak, sonuca bağlamak” anlamındaki sözcük: çözmek. Çözümlemek ise “tahlil, analiz” karşılığı. Dolayısıyla “sorun” için kullanılması gereken sözcük: çözmek.
2. “‘Ahlaki etiğe sahip olmak.’ Bu, doğru bir anlatım mı?”
Etik, sosyolojide “töre bilimi” anlamına geliyor. Öteki anlamları: “ahlak” ve “ahlakla ilgili, ahlaki”. Başka türlü bir etik olamayacağına göre, “ahlaki etik” demek doğru olmasa gerek.
3.Kitabın adı mı olur, başlığı mı?
Başlık, daha çok yazı için kullanılan bir sözcük. Yani, yazının başlığı, kitabın adı olur.
4. “‘Geçtiğimiz yıl’ demek mi doğru,’geçen yıl’ demek mi?”
“Geçtiğimiz yıl” en çok ana haber bültenlerinde duyduğumuz bir kullanım. “Geçtiğimiz yıl” ile birlikte “ilerleyen günler” kullanımını Türkçe “Off”ta eleştirmiştim. “Yılları niye biz geçiyoruz da günler kendi kendine ilerliyor? Nereye doğru ilerliyor bu günler?” gibi bir de soru sormuştum. “Geçen yıl” demenin yanlış bir yanı yok. Niye biz geçiyoruz yılları? Biz geçmesek o yıllar kendi kendine geçmeyecek mi, diye yeniden mi sormalı?
Bir de tümce vermiş Recep Nas, Milliyet’ten, Melih Aşık’tan: "Bu okulda okuyan ve kızı sınıfı geçen bir baba acaba sevinir mi, üzülür mü?" Recep Bey’in de dediği gibi, okulda okuyanın baba olduğu anlamı çıkıyor tümceden. Doğrusunu da vermiş sevgili Recep Nas: "Bu okulda okuyup sınıfını da geçen kızın babası sevinir mi, üzülür mü?"

5 Temmuz Pazartesi

Füsun Akatlı da mı ölmüş? Henüz altmış altı yaşındaydı ve zihni, yaşından çok daha gençti. Temmuz mu çok acımasız, yaşam mı? 2 Temmuz, Sivas’ta katledilen, eski eşi Metin Altıok’un ölüm yıldönümüydü. Dün, yani öldüğü gün olan 4 Temmuz da sevgili arkadaşı Tomris Uyar’ın ölüm yıldönümü. Yazarlığı, eleştirmenliği, düşünürlüğü, Türkçe konusundaki duyarlılığı unutulmayacak. Yazdıklarıyla yol göstermeyi sürdürecek; ama yine de neden? Daha yazacağı çok şey varken… Neden?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Temmuz 2010)

22 Haziran Salı

Kızımızla damadımızı havaalanında karşıladık, dönüyoruz. Arabaların durmaksızın şerit değiştirmesi damadı biraz şaşırtıyor. Köprü kalabalığında yanlış kuyrukta beklediğini fark edip yandakilerden birine geçmeye çalışan otobüslere, kamyonetlere şaşkınlıkla bakmakla yetinmiyor damat, kamerasını çıkarıp onları çekmeye başlıyor. Dikey ilerlemesi gereken kuyruklarda yatay geçiş yapan koca koca araçlar, Amerikalı damat için ilginç bir görüntü. Derken başka bir şey oluyor. Yanımızdaki kamyonette simit yemekte olan delikanlıya babamız, “Afiyet olsun.” diye laf atıyor. Delikanlı hiç tereddüt etmeden elindeki simidin yarısını koparıp, “Kardeş payı ağabey.” diye uzatıyor. Böyle bir olayın başka hiçbir yerde yaşanmayacağını en iyi bilen bizim damat: “I love this country.” (Bu memleketi seviyorum.) diye gösteriyor şaşkınlığını. Akşam yemeğe gelen başka bir Amerikalı da dolmuşta kendisine birilerinin boyuna para uzatması karşısında yaşadıklarını anlatacak. Eşinin cep telefonuyla konuşması bitinceye kadar elinde biriken paraları ne yapacağını bir türlü bilememiş.

25 Haziran Cuma

Bir dilbilgisi kitabında ek ya da takı sözcükleri yerine “ulantı” denmesini eleştirmiştim. Baba - kız gibi olduğumuz sevgili Ali Uysal: “Ben bu eki (-nti, -inti) çok seviyorum. İsim ve fiil köklerinden isim türeten işlek bir yapım eki. Özellikle Yörükler arasında sıkça kullanılır: Görüntü, çalıntı, çarpıntı, serpinti gibi, Anadolu'da oldukça yaygındır. Ben Yörük köylerinden ‘Öyküleriyle Türkmen Ağıtları’ adında otuz kadar ağıt derledim. Bu öyküler ‘İçel Sanat Kulübü’ dergisinde yayımlandı.”dediği mektubunda bu derlemeden bir de dörtlük yazmış: “Çok çile çeken ve horlanan bir ananın kızı söylemiş:
Kapılarda durunt(u) anam
Odunlukta kırınt(ı) anam
Sabınlıkta kirint(i) anam
Anam anam gelin anam
Bu dörtlükte üç özgün türemiş sözcük var. Duruntu: insanın küçüğü; kırıntı: odunun küçüğü; kirinti: sabunun küçüğü. Bu ek yalnızca sözcük türetmiyor, sonuna geldiği sözcüklere küçültme anlamı da katıyor. Bana göre ek ve takı bu ekin işlevini görmüyor. Onun için sevgili kızım bu ekle yapılmış sözcükleri sev.”

Bu ekle yapılmış sözcükler konusunda bir ileti daha var. Onu da yarın yazarım.

26 Haziran Cumartesi

Hüseyin Güven, “beklenti” sözcüğünü sormuş; ama önce, “Geçen hafta; ömrünü yalın Türkçe kullanımına adamış Tahsin Yücel beyefendinin son kitabı ‘Sonuncu’yu okudum.” diye başladığı iletisinde bu kitapta geçen iki kullanımla ilgili eleştirisini iletmiş: “Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim. Sadece kendime özgü nedenlerle kitabı sevmediğimi (bir roman yazımının ne kadar sancılı, emek isteyen bir iş olduğu gerçeğini saklı tutmama karşın) belirtmekle yetineceğim. Bazı ana olaylarda, insanı canından bezdirecek kadar tekrar vardı. ‘Tekrar’ın da kendi içinde bir güçlendirici üslup özelliği olduğunun bilincindeyim ama bunlar -bana göre- öyle değil de adeta yazarın ‘belki algılanmamıştır’ güvensizliği içindeki yinelemeleriydi. Her neyse bu mesajımın muradına gelecek olursak; kitaba dair, dilin kullanımı üzerine iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum:

1- ‘.... oluntu usuma geldi.’
Yazarın; ‘... bir olay aklıma geldi.’ gibi sade, gündelik, anlaşılabilir bir tümce yerine böyle bir deyiş kullanmasını garipsedim. Üstelik ‘oluntu’ ve ‘usuna gelmek’ sözcükleri; kitabın kapsadığı neredeyse 80 yıllık bir dönemin en başında da en sonunda da, gelip geçen bütün nesiller boyunca ve aristokratından polisine, boheminden sıradan vatandaşına kadar herkes tarafından kullanılıyor. Ve bu bana gereksiz bir zorlama gibi geliyor.

2- Arı Türkçe sevdalısı bir yazarın yukarıdaki uç sözcüklerin aksine; kahramanın yazıyor olduğu ‘Serencam’ adlı kitabı tanımlamak için ‘lenduha’ sözcüğünü kullanmasına ve bunu yine geniş bir zaman aralığına ve farklı sosyal sınıflara yayılan kahramanlarının ağzından, sanki biz okurlar bu sözcüğü çok iyi bilir, gündelik yaşamlarımızda kullanırmışız gibi aktarmasına da, doğrusu anlam veremedim. Eğitimli bir insan ve iyi bir okur olduğumu sanıyorum ama birkaç sözlükten doğrulamasını yapmak zorunda kaldım ‘lenduha’nın. Ve sanırım onu karşılayacak ‘hantal’, ‘heyula’ gibi bir sözcük kullanmak Türkçemize ihanet olmaz, hayatımızı biraz daha kolaylaştırırdı.”

Gelelim “beklenti” sözcüğüne… Şöyle demiş Hüseyin Güven: “Son 8 -10 yıl içinde gündelik yaşamımıza giren sözcüklerden biri de ‘beklenti’. Özellikle haber bültenlerinde, içinde ‘beklenti’ sözcüğünün geçtiği çok tümce oluyor. Söyle ki; ‘Yetkililer, ..... bölgesinde 6,5 şiddetinde bir deprem beklentisi olduğunu belittiler.’ ‘Bu yıl yüksek enflasyon beklentisi var.’ gibi. Benim bildiğim, anladığım, hatta sözcüğün bende uyandırdığı duygu, ‘beklenti’nin olumlu bir durum için, neredeyse ‘umut’la es anlamlı kullanılması gerektiği. Bunu bir dilbilgisi temeline dayalı olarak söylemiyorum. Sadece ortada bir yanlış var gibi geliyor. Ne dersiniz ve beni bu konuda aydınlatır mısınız?”

Sözlüklerde "beklenti" sözcüğüyle ilgili "olumlu anlam" ilettiği yolunda bir açıklama da yok, örnek de yok. Kubbealtı Lügatı'ndaki iki örnekten birini (A. Muhip Dıranas'ın, "Akşam olan bir gün gibi son buldu / Ne şiir kaldı ne aşk ne beklenti") olumlu sayabiliriz; ama öteki şöyle: "Daha sonra bunun yerini, yaşlı bir insanın ölüm beklentisi ve ..."

Bu sözcüğün ilk kullanılmaya başlandığı zamanlarda bizim üniversitedeki hocalarımız TDK'ye karşı bir tavır içindeydiler ve bu "-ntı, -nti" ekinin "akıntı, süprüntü" gibi olumsuz sözcükler üretmekte kullanıldığını, bu ekle olumlu sözcük yapmanın yanlış olduğunu söyleyip dururlardı. Hüseyin Güven’in sözcüğün olumlu anlam ilettiği yolundaki sanısı, sözcüğü hep olumlu anlamıyla kullanmaktan ya da bu türdeki kullanımları daha çok duymaktan kaynaklanıyor olmalı.

28 Haziran Pazartesi

Sel Yayıncılık, Kadın Öykülerinde dizisinin beşinci kitabı olarak, Gültekin Emre’nin hazırladığı “Kadın Öykülerinde Avrupa”yı yayımladı (İlk dördü: İstanbul, Ankara, İzmir ve Karadeniz). Kitaptaki yirmi dört kadın yazarın “öykülerine başka dünyaların ışıkları yansıyor. Trenler, uçaklar, yolculuklar; kaçak işçilik, göç, tedirginlik, aşk, belirsizlik… Yazarların kaleminden bu kez başka bir ülkede, başka bir dilde ‘öteki’ olmanın halleri sergileniyor.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (1 Temmuz 2010)

12 Haziran Cumartesi

R. Tayyip Erdoğan’ın demokratik açılımından kimse bir şey anlamadı. Demokratik açılımın nasıl bir şey olacağını, pek de beklenmeyen biçimde, Türk Dil Kurumu gösterdi. Kendisini eleştiren pek çok aykırı sese kapılarını açtı; iki gün boyunca kurumun eksiklikleri konuşuldu; toplantıda söylenen biçimiyle, kurum yerden yere vuruldu; sonra da herkes nasıl bir TDK görmek istediğini anlattı, önerilerini sıraladı. Notlar alındı, kayıtlar tutuldu, TDK’nin 2012 - 2016 İzlem Tasarımı (Stratejik Planlama) projesi ile ilgili ön hazırlıklar tamamlandı. Asıl anlaşmazlıklar, tahmin edileceği gibi, yazım konusunda çıktı. Arapça - Farsça tamlamaların yazımı, yabancı özel adların yazımı, kaldırıldığı söylentisi ile neredeyse kullanım dışı kalmış düzeltme işaretinin nerelerde kullanılacağı yeniden konuşuldu; küçük ve büyük düşünce ayrılıklarına karşın, aşağı yukarı belirlendi. Bu arada TDK’nin özerk bir kurum olamamanın sıkıntısını nasıl yaşadığını da öğrendik. Meğer kadrolu tek çalışanı varmış Türk Dil Kurumunun: Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın; yani TDK başkanı. Başbakanlık başka atama yapmamaktaymış. Kurumun yeniden özerk yapısına kavuşması için imza kampanyası mı başlatmalı, ne yapmalı?

15 Haziran Salı

Tatil için önerileri, bu kez gençlerin ilgisini çekecek kitaplarla sürdürüyorum: “Hikâyeci, şair, tiyatro yazarı ve eleştirmeni, fotoğraf sanatçısı Nursen Karas’ın, hikâye kitabı Sevgi-Sizler’in yayımlandığı 1967 yılında Çıldır Kaymakamı Dincer Günday” ile başlayan mektuplaşmaları iki yıl sürmüş. “Çıldır Gölü’ne Mektuplar” (Gita Yayınları) işte bu yazışmaları kapsıyor ve o yılların doğuda ve batıdaki ekonomik, kültürel, siyasal ve yaşamsal gerçeklerini yansıtıyor.

Bora Ercan’ın “Bir Yoga Yolculuğu” alt başlığını taşıyan “Muson Şarkıları” (Paloma Yayınları), konuyla ilgilenen gençlerin çok ilgisini çekecektir. Bora Ercan’ın “Bir Akdeniz Yolculuğu” alt başlığını taşıyan gezi kitabı “Odysseus Adaları” (Paloma Yayınları) da öyle. “Kültürlenme Sürecinin Mitik Kahramanı GILGAMIŞ”ı (Alfa Yayınları) Dr. İsmail Gezgin yazmış. Gençlerin seveceğini tahmin ettiğim “Dokun Bana – O Kadar Kolay ki” adlı romanın alt başlığı: “Moulin Rouge’dan Mona Lisa’ya”, yazarı: Erkan Yukarıoğlu, yayınevi: Cinius.

Tudem’den 14 -16 yaştaki ergenlerin bir solukta okuyacağı üç kitap: “Gelecek nesilleri olumsuz etkileyebilecek bir yargıya varmayan, bilimkurgu türü içindeki emsalleri arasında benzersiz, ürkütücü, kışkırtıcı ve sarsıcı bir roman: Iskarta”. Yazarı: Neal Shusterman. Gençleri James Bond’la tanıştırmayı vaat eden “Gümüşyüzgeç”. Yazarı: Charlie Higson. “Muhteşem Sihirbazlar ve Onların Akılalmaz Gösterileri”ni anlatan “Hokus Pokus”. Yazarı: Paul Kieve.

Bircan Kırlangıç Şimşek’in İzgören Yayınları arasında çıkan kitabının adı: “Üstün Dökmen’le Nehirde – Psikodrama Sandalıyla Yolculuk”, hem zevkle okunan hem de yararlı bir kitap. Son olarak, tatlı niyetine, “Nasıl başarılır bilmem, ben hep gülen yüzler istiyorum.” diyen Avukat Mehmet Önder’in ödüllü gülmece kitabı: “Hırsızımdan Mektup Var” (KYÖD Kültür Yayını).

19 Haziran Cumartesi

Cumhuriyet gazetesinin yazarlarından yakınmalar var. Elçiye zeval olmazmış. Aktarıyorum. H. Hankendi, “Gazetenizin” dedikten sonra ayraç içinde eklemek gereğini duymuş: “39 yıl sonra artık benim değil”. 6 Mayıs 2010 tarihli Cumhuriyet’te bir fotoğrafın altındaki yazı şöyleymiş: "Erzurum'da tutuklu yargılanan Cihaner yoğun güvenlik önlemleri altında adliyeye giriş yaptı." “Yapmak” eyleminin böyle gereksiz ve anlamsız kullanılmasını çok eleştirdik bu sayfalarda.

Dr. Sedat Ongan, 8 Mayıs 2010’da yazmış: “Bugün gazeteyi açtım yine ‘ÜCRETSİZ’ olarak tanımlanmış gazete eki bildirisi. Siz yazdınız, olmadı. Ben yazı işleri müdürüne söyledim. Vazgeçer gibi oldular. Ama vazgeçmiyorlar. Ne yapmalı? ‘Parasız’ diyemiyorlar. Ücret sözcüğünü kullanmanın daha mı ‘entelektüel’ olduğunu düşünüyorlar acaba?” Dr. Sedat Ongan haklı; daha önce de söz konusu etmiştik “ücretsiz” sözcüğünü. Sözlükte (TDK) “1. Bir karşılık ödenmeden alınan, 2. Parasız olarak” anlamları var “ücretsiz” sözcüğünün; ama örnek tümce: “Üç ay ücretsiz çalıştı.” Çünkü “ücret”in temel anlamı (yine aynı sözlük): “İşgücünün karşılığı olan para ve mal”.

Sedat Bey’in bir de sorusu var: “Yine bugün arka sayfada bir şarkı; güfte: ‘Bu hayat senle güzel’ diye bitiyor. ‘Senle’ demek doğru mu? Üçüncü tekil şahısta nasıl olacak?” Eski Yeşilçam filmlerinde hep böyle “senle, benle” diye konuşurdu kişiler. Oysa doğruları, “benimle, seninle, onunla” olacak.

Tuncer Uçarol, olurdüşler ve olmazdüşler (ütopyalar) konusunda bir yazı hazırlarken Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisine bir yollama yapacağını, adını yanlışsız yazmak için dergiye dikkatlice baktığını anlatıyor. Gerisini kendisinden dinleyelim: “Kapakta ‘ve’ sözcüğünü göremedim!.. Derginin künyesine baktım, orada ‘ve’ var. Tekrar kapağa baktım, kapakta bir yere saklanmış mı diye. Meğer logo(?)'da İngilizce ‘ve’nin kısaltma imiyle varmış! Üzüldüm. Ben yıllardır Cumhuriyet'in okuyucusuyum. Gazete ekleri de Türkçeye saygılı... Dergi yetkilisine durumu bildirmek için dergi künyesinde bilgisunar adresini aradım, bulamadım. Gazete künyesinde de dergi yetkilisinin adresi yok! Eh! Siz bu iletimi yetkiliye yönlendirirseniz sevinirim. Hem sizin bilmenizde de yarar var.” Yönlendirmeyi böyle, yakınmayı buraya alarak yapıyorum. Yetkiliye ulaşacağını umarak…

Ali Korkmaz’ın yakınması İsmail Gülgeç’ten: “İ.Gülgeç'in karikatürleri çok güzel ancak balonlardaki yazıları çok özensiz. En basit kuralları göz ardı ederek yazıyor. Örneğin ayrı yazılması gereken ‘de/da’ bağlaçlarını ayrı yazmıyor. Yine ayrı yazılması gereken ‘mi/mı’ gibi soru takılarını da ısrarla bitişik yazıyor. Bence Gülgeç'i birinin bu konuda uyarması gerekiyor. Çünkü bu şekilde davranmakla kötü örnek oluyor diye düşünüyorum. Eğer bu şekilde davranmayı sürdürürse kötü niyetli olduğunu düşüneceğim.” Kötü niyetli olamaz Gülgeç. Birçok kişi gibi o da “da”lara, “mı”lara özen göstermek gereğini pek duymamıştır. Bu özeni okurlarından esirgemeyeceğinden eminim.

21 Haziran Pazartesi

Yazıyı tam gönderecektim İlhan Selçuk’un ölüm haberi geldi. Cumhuriyetimiz ve Cumhuriyet’imiz için çok acı bir kayıp… Her ikisinin de başı sağ olsun.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (24 Haziran 2010)

7 Haziran Pazartesi

Bana “Sevgili kızım” diye seslenen bir büyüğüm daha oldu: M. Türker Acaroğlu. “Ben de size ‘kızım’ diye sesleniyorum; çünkü 95 yaşındayım.” diyor. 1 Mayıs Cumartesi tarihli günlükte Türkçeden yabancı dillere geçen sözcükleri anmış, sayılar vermiştim. Türker Bey, meğer bu konuda çalışmalarını sürdürmekteymiş. “… Türkçeden yabancı dillere geçen kelimeler listesinde Bulgarcada 2 557 kelime bulunduğu yazılı, tümüyle yanlış. Bu kesin sayıları nereden bulurlar bilmiyorum. Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın 2008’de Türk Dil Kurumu Yayınları arasında çıkan “Türkçe Verintiler Sözlüğü”nde (s. XLII) ‘Kısacası, Bulgarcada en az 3 500 kadar sözün Türkçe olduğunu rahatça söyleyebiliriz.’ deniyor, yanlış. Bundan önce, 2002’de Oslo’da yayımlanan, Prof. Alf Grannes’in –birisi Türk olan iki bayan arkadaşıyla birlikte– hazırladığı ‘A Dictionnary of Turkisms in Bulgarian” adlı İngilizce sözlükte, varyantlarıyla birlikte, ancak 7 427 sözcük saptanabilmiştir, bu da eksik. Oysa Bulgar ozan, gazeteci, halkbilimci Petko R. Slaveykov (1827 - 1895), ‘Bulgar Dilinde Konuşulan 10 000 Türkçe Sözcük’ adlı, değerli yapıtını hiçbir zaman bastıramadı.” Türker Bey uzun zamandan beri bu konu üzerinde çalışmalar yaptığını, “Türkçeden Bulgarcaya Geçen Kelimeler Sözlüğü” başlığını taşıyacak olan çalışmasının yaklaşık 15 000 sözcük içereceğini ve bu yıl içinde yayımlanabileceğini söylüyor.

Arnavutçada 5 000 ila 10 000 arasında Türkçe sözcük olduğunun tahmin edildiğini yazmıştım. “Kosova Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışan dostum Prof. Dr. İrfan Morina, bu konuda bir sözlük hazırlamaktadır. Bana bildirdiğine göre, Arnavutçada bulduğu Türkçe sözcük sayısı 10 000’i aşmış.” diyor Türker Bey. Sırpça-Hırvatçada 8 742 Türkçe sözcük bulunduğu saptamasına da karşı çıkıyor: “Abdullah Şkaljiç adlı Boşnak dilbilimcinin 1985 yılında Saraybosna’da 5. basımı yapılan ‘Turcizmi u Srpko-Mrătskom Jeziku’ adlı sözlüğünde bu sayı –tam olarak– 6 878’dir; kişi adları (503), yer adları (153) da bu sayının içindedir, eylemler (802) en büyük sayıyı oluşturur.” diye ekliyor.

Mektubunu bitirirken Avcılar’daki “Dönerchi, The Köfte, Coiffeur de Paris” gibi tabelalardan da örnekler vermiş M. Türker Acaroğlu. “Fransa’da olduğu gibi, bunları yasaklayan bir yasa çıkarılmalı.” demiş. “Emekli Derleme Müdürü” diye imzalamış mektubunu. “Emekli mi?” diye düşünüp gülümsemekten kendimi alamadım.

Yine 7 Haziran Pazartesi

Tatilde okunabilecek çocuk kitapları konusunda anımsatmaları sürdürüyorum: Elma Yayınları, Elma Çocuk adı altında, çocuklar için kişisel gelişim kitapları yayımlamaya başladı. Bunlardan biri, “Küçük Beyaz Uğur Böceği”, yazan: Ahmet Şerif İzgören, resimleyen: Vicdan İleri; öteki: “Aklını Arayan Çocuk”, yazan: Özden Aslan, resimleyen: Vicdan İleri, Cansu Öztürk.

Arslan Sayman’ın yeni çocuk kitabı Tudem Yayınları arasında çıktı: “Engin Mavi”, resimleyen: Buket Gencer; Miyase Sertbarut’un “Yılankale”sinin yayınevi de Tudem. Rıfat Ilgaz’ın “Hoca Nasrettin ve Çömezleri” romanının yayınevi ise Çınar.

Nâzım Hikmet’i tüm çocukların daha iyi tanıması için hazırlanan “Nâzım Hikmet Çocuklarla” kitabının yazarları: Yıldız Sertel ve Leman Tecimer, yayınevi: Büyülü Fener. Kitap, “Nâzım Hikmet’in çocukluğunu, Anadolu’da geçirdiği günleri, Moskova’da öğrenciliğini, şair oluşunu, hapse girip çıktıktan sonra yurt dışına gidişini, ailesine ve memleketine hasret bir şekilde sona eren yaşamını, şiirleri, fotoğrafları ve yeğeni ressam Ayşe Yaltırım’ın çizimleri eşliğinde anlatmakta”.

Mark Twain’in “Tom Sawyer”ı, Tudem’in Desen Yayınları tarafından resimli roman olarak basılmış; beyaz kuşe kâğıda, renkli resimlerle çok hoş bir çizgi roman olmuş.
Mikdat Akyıldız’ın öyküleri “Katır Küpün İçinde” adıyla Alp Yayınları tarafından yayımlanmış.

Anadolu’yu karış karış dolaşıp masal derleyen çağdaş masalcımız Cemalettin Etli Kavaklıgil’in “Akıl Dolu Masallar”ı bu kez Milli Eğitim Bakanlığı Çocuk Kitapları tarafından yayımlanmış; ama kapağı Hakkı Uslu’nun pek güzel bir çalışması süslerken MEB, iç sayfalara resim koymayı önemsememiş. Masalcı Dede, bu eksiği gidermenin yolunu bir güzel bulmuş. Aralarda, çocukların diledikleri gibi resimleyecekleri boş sayfalar bırakmış.

Samsun’dan yazan bir okurum gazetenin o bölümünü kesip göndererek sormuştu: “Bu hanım yazısını bitirirken neden inatla ‘hamiş’ yazıyor? O zaman çok bilge mi oluyor?” Cemalettin E. Kavaklıgil de kitabının başına (“hamiş” değil) bir “not” eklemiş. O da soruyor: “‘Hamiş’ diye yazan şu Ayşe Arman’a bir şey söylemeyecek misiniz?” Ne söyleyeyim? Kendisi birkaç ay önce hakkımda davalık laflar eden birine tam sayfa olarak yer açmış, bana cevap hakkı bile tanımamıştı. “Hamiş”in daha eski ve daha az kullanılan, yine Arapça bir karşılığı var: “Haşiye”. Biraz da onu kullansın. Belki o zaman daha da “bilge” (!) görünür.

8 Haziran Salı

Varlık Yayınları’nın Yaşar Nabi Gençlik Ödülleri için gönderilen dosyaları okumayı bitirdim. Seçici kurul toplantısı bugün. Gençlerin neler yazdığını, neleri yazılmaya değer gördüğünü her yıl büyük bir merakla beklerim. “Bayağı” sözcüğünü “baya”, “değil mi”yi “demi” diye yazanlar yok değildi; ama bu yılki yarışma dosyalarında yine de yazım yanlışı azdı. Çok kişide rastladığım bir yanlışlık, “anneciğim, babacığım” gibi sözcüklerin “annecim, babacım” diye yazılması oldu. Bir de “tabii” var. Türk Dil Kurumu, herkesin bu sözcüğü “tabi” diye yazdığına bakarak mı doğru saymış böyle bir yazılışı; bu yüzden mi Türkçe Sözlük’e almış? Doğrusunu öğretmekten umudu kesince yanlışı doğru mu sayacağız? O zaman yakında “iddia”nın “iddaa” diye yazılmasını da doğru saymamız gerekecek; “gazete”nin “gaste” diye yazılmasını da.

Bu sonuncuya değinen birçok ileti aldım. Deniz Akçabelen şöyle demiş: “Size izlenme oranının yüksek olduğunu düşündüğüm bir televizyon programının isminden bahsetmek istiyorum. Can Dündar’ın hazırlayıp sunduğu 'Canlı Gaste' programının sizin nezdinizde eleştirileceğini düşünerek cevabınızı beklemekteyim.”

İzmir’den yazan eski öğrencim Ayfer Şerife Odabaş da: “… vatandaşın günlük konuşmada kullanmasını anlayabilirim ama ulusal kanalların en ünlü sunucuları ya da iyi gazeteci dediğimiz kişiler kullanınca…” diye söze girmiş ve “‘Gaste’ demek doğru mu sizce?” diye sormuş. 25 yıllık öğretmen olarak Türkçe konusuna hep titizlik gösterdiğini; ama yanlışı görüp eleştirmeye kalktığında kendisine basından örnek verilip “O da kullanıyor.” dendiğini de eklemiş Ayfer Şerife Odabaş. Tehlike burada zaten. TV’ler hem yaygınlaştırıyor yanlışı, hem de yanlışın doğru sanılmasına yol açıyor. “Canlı Gazete” deseydi izleyicisi mi azalırdı Can Dündar’ın?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (17 Haziran 2010)

2 Haziran Çarşamba

Anadolu yakasından oturmaya başladığımdan beri ödül törenlerine pek katılamıyorum. Yol gözümde büyüyor, gidip gelmek zor geliyor; ama Orhan Kemal ödülünü bu yıl Hidayet Karakuş kazanınca gitmek şart oldu. İyi ki gitmişim.
Çoktandır görmediğim dostları gördüm; özlem giderdim. Konuşmaların hepsi çok güzeldi. Özellikle Enver Aysever’in vurguladığı, Orhan Kemal’in romanlarından dizi yapanların hiçbirinin orada bulunmaması düşündürücüydü. Yalnız bir ödül töreni değildi çünkü. Toplantı, aynı zamanda Orhan Kemal’i anmak için yapılıyordu. Bilinen şey, oyuncuları, mankenleri, şarkıcıları adım adım izleyen medya, iş edebiyata gelince sırra kadem basıyor. Oysa oyunculardan bir - iki kişinin gelmesi bile medyanın ilgisini çekmeye yeterdi.

3 Haziran Perşembe

Edebiyat Öğretmeni Dr. Belkıs Sanay’ın değindiği söyleyiş yanlışlarına bir türlü yer veremedim. “Vermeye, gitmeye, demeye” gibi sözcüklerin “vermee, gitmee” diye söylendiğini; sözgelimi, televizyonlarda “prof.” unvanlı kişilerin, “Söylemee dilim varmıyor." dediğini; kimi sunucuların "verebileceği" sözcüğünü "verebilecee" şeklinde söylediğini; yayvan ve açık e’lerle "Sizinle ilgilencek" gibi sözler edildiğini belirtiyor Belkıs Hanım ve “doğruyu gösterme görevini üstlenmesi gereken televizyon”dan saptadığı kimi yanlışları iletiyor:

“Ne alakası var?” yerine “Ne alaka?”
“Hayret edilecek bir şey” yerine “Hayret bir şey”.
Şaşılacak bir şey söylendiği zaman, “İnanmıyorum”.
Hayret, kızgınlık durumlarında “Böyle bir şey var mı?”
"Bu mu yani?" ya da "Biz bu muyuz?"
“Çok özledim” yerine “Felaket özledim”.
Bir şeye bakılması anlamında değil, hayret etme durumu için, “Bakar mısın?”
“Onu kaybetmemek için” yerine “Onu kaybetmemek adına”.

“İçin” sözcüğü yerine son zamanlarda sıklıkla "adına" sözcüğünün kullanıldığına daha önce de değinmiştik. “İçin” sözcüğünü kullanmaktan kaçınmanın nasıl bir nedeni olabilir? Anlamak zor! “İnanılmaz güzel!” kullanımının doğru olup olmadığını soruyor Belkıs Sanay. Bu kullanım çeviri yoluyla geldi sanıyorum; ama bana çok yanlış görünmüyor. Sonuç olarak dilde her zaman değişim olur. Gençler kendi söyleyişlerini yaratmaya çalışıyorlar. Gözümüzün, kulağımızın alışmadığı her şeye yanlış demek, dilsel anlamda bir çeşit tutuculuk olur. Gençlere Türkçenin olanaklarını ve güzelliğini anlatabilseydik herhalde kimseyi rahatsız etmeyecek söyleyişler bulur, geliştirirlerdi dili. Şimdi suçu onlara atmak haksızlık.

“Bu sebepten dolayı” demenin yanlış olup olmadığını da sormuş Belkıs Hanım. “Dolayı” ilgeci (edat) daima “-dan, -den” ekli bir sözcükle kullanılır. Zaman içinde bu ek, “dolayı” sözcüğünün anlamını da yüklendiği için, sözcüğü gereksiz duruma düşürebilir. “Bu sebepten dolayı” demek yanlış değil.

“İnanmıyorum” sözcüğünün başında bir de “Ay” ünlemi vardı ve bir pop parçasında “Ay, inanmıyorum” diye yineleniyordu. Ben de “Ay, inanmıyorum”u aylarca “Ayran buyurun” diye anlamıştım.

5 Haziran Cumartesi

Pınar Demirci’nin sorularını da çok beklettim. Diyor ki Pınar Demirci: “Yanlış anımsamıyorsam, -ebilmek, -edurmak gibi yapılara ekfiil deniyordu. Bizim Ege Bölgesi'nde kullandığımız iki yapı daha var.
1. -eyazmak: Örneğin, düşeyazmak, neredeyse düşmek anlamına geliyor.
2. -r yatmak / -ip yatmak: Örneğin, "yer yatarız, gider yatarız". Bu da "acele etmemize gerek yok, daha vakit var ya da yapılacak yenilecek şeyden daha çok var, bunu zamana yayabiliriz" anlamında. Bunlar da -ebilmek gibi aynı görevi mi yapıyorlar?”

“Bilmek, vermek, durmak, kalmak” gibi eylemler, yardımcı eylem olarak kullanılır; temel anlamdaki bir eylemle bileşik eylem oluşturur. Sözgelimi “ver-” yardımcı eylemi “tezlik” anlamı katmanın yanı sıra “rica, istek” anlamları da katar: yazıvermek, yapıvermek gibi. “Yazmak” da yardımcı eylem. Düşeyazmak, öleyazmak biçiminde, daha çok ağızlarda kullanılıyor.

“Yer yatarız, gider yatarız” gibi örnekler böyle değil. Bunlarda iki ayrı eylem çekimi var. “Yer(iz) yatarız, gider(iz) yatarız” olan çekimlerde kişi ekleri ortak olduğu için her iki çekimde de kullanılmak yerine ek yalnız ikinci eyleme getirilerek iki eylem de bu ekin parantezine alınmış oluyor: “(Yer + yatar)ız” biçimde göstermeye çalışayım.

“Yiyip yatmak” daha farklı. Buradaki “-ıp, -ip”, belirteçeylem (zarf-fiil, ulaç, gerindium gibi adlarla tanımlanan bir eylemsinin) eki. Yalnız “yiyip yatmak” ya da “gidip gelmek” biçimlerinde değil, “Gece televizyonun karşısında saatlerce oturup uykusuz kalıyorsun.” gibi tümcelerde de hep bu ek kullanılıyor.

6 Haziran Pazar

Tatil yaklaşıyor. Çocuklara ve gençlere yazın okunabilecek kitapları sunmanın zamanıdır. Çocuğun yaşına göre kitap seçmek, seçeceği kitaplar hakkında, satın almadan bilgi sahibi olabilmek için, öncelikle Eğitim Sen’in İlköğretim Çocuk Edebiyatı konusunda hazırladığı “2010 Kitap Kataloğu”nu öneriyorum. Yaş grubuna göre kümelendirilmiş kitapların içeriğiyle ilgili kısa bilgiler edinecekleri için velilere ilk önerilecek kitap bu. Gelelim tanıtılmayı bekleyen elimdeki kitaplara… Küçükler için yazılmış resimli, ince kitapların ödüllü olanlarından başlıyorum. Tudem Yayınlarından, 2009 Tudem Edebiyat Ödülleri, Dizeler Çocuk Açsın Şiir yarışması, Birincilik Ödülü: “Büyüyor muyum Ne?”, yazan: Ertuğrul Deveci, resimleyen: Deniz Üçbaşaran; aynı yarışmanın ikincilik ödülü: “Kafesteki Çikolata”, yazan: Mehmet Atilla, resimleyen: Deniz Üçbaşaran; yine aynı yarışmanın Kemal Özer Özel Ödülü: “İyi Geceler Kitabı”, yazan ve resimleyen: Salih Mercanoğlu. Tudem’den başka bir şiir kitabı: “Uykusu Gelen Çiçek”, yazan: Abdülkadir Budak, resimleyen: Buket Gencer. Çınar Yayınları’ndan ödüllü iki kitap: “Öykülere Gizlenen Çocuklar”, yazan: Hüsnan Şeker, resimleyen: Oğuz Demir; “Alacağınız Olsun”, yazan: Dursun Ege Göçmen, resimleyen: Oğuz Demir. Anfora Çocuk yayını, “Pati’nin Günleri”, yazan: Nermin Şenol Kalyocu, resimleyen: Mustafa Delioğlu ve Nurettin İğci’nin kitabı: “Müzedeki Hanımefendi Sindi”.

Gerisi haftaya…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (10 Haziran 2010)

27 Mayıs Perşembe

Türkiye büyüyor, gelişiyor; ama Anadolu’daki kitapçıların sayısı artmıyor; azalıyor. Kitapçıların çoğu, okul kitapları dışında defter kalem, hatta oyuncak satıyor. Yine de canını dişine takmış, borç harç içinde de olsa kültür kitapçılığını sürdürmeye çalışanlar var. Rahmi Akdaş da bunlardan biri. Kitapçılıkla yetinmiyor, yerel tarih araştırmacılığı yapıyor; isteyen yazara gönüllü editörlük ediyor; aynı zamanda arşivci, doğa rehberi, satranç öğretmeni… Küçük yerlerdeki kitapçılar dükkânına gelip giden çocukların, gençlerin gönüllü öğretmenidir de. Onlara kitap önermekle kalmaz, yol gösterir, bilgi verir. Rahmi Bey de öyle. Bandırma’da herkese açık bir okul olan Ozan Sanatevi’nin sahibi. Mart başında İlçe Milli Eğitim Müdürü Şakir Bey’in çağrısıyla gitmiştim Bandırma’ya, bu ikinci gidiş yine Bandırma Milli Eğitim Müdürlüğünün çağrısıyla oldu. Milli Eğitim, festival düzenliyormuş Bandırma’da. Bu yılki üçüncüsü. İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelen yazarlarla Bandırmalı yazarlar, şairler okullarda konuşmalar yapıyor, işliklerde kurs veriyor, kitaplarını imzalıyor; okullar, halk oyunu, dans, spor gösterileri yapıyor; konserler veriliyor. Dört gün dolu dolu süren bir etkinlik. Düzenlemede kimi aksaklıklar vardı; ama keşke her yerde düzenlense bu tür etkinlikler. Aileler çocuklarının başarılarını görüp alkışlasa, öğrenciler yazarlarla şairlerle tanışsa, işliklerde yeni beceriler edinse, öğretmenler sorularını yanıtlayacak kişilerle buluşsa, bilgilerini tazelese…

28 Mayıs Cuma

Ne kadar güzel bir kitap olmuş. Gülten Dayıoğlu, “Yetmiş İki Kitap, Bir Hayat” alt başlığıyla kitaplarını nasıl yazdığını, kitapların yazılışına ilişkin anılarını anlatmış: “Yaşadıklarım ve Düşlediklerim” (Altın Kitaplar). İlk kıvılcımın nerede, neleri ya da kimleri gördüğünde çaktığını, o güzelim romanların, öykülerin yazılış serüvenini, söyleşilerde konuşulan bir konu olmaktan çıkarmış, tatlı tatlı yazıya dökmüş. “Bu kitabı nasıl yazdınız?” yazarların en çok karşılaştığı sorudur ya, Gülten Hanım da bütün içtenliğiyle anlatmış her kitabı nasıl yazdığını. En az o kitaplar kadar ilgi çekici bir kitap çıkmış ortaya. Söyleşmenin sıcaklığında bir anı kitabı…

29 Mayıs Cumartesi

Aylardır uğraşıldığını ben biliyorum. İstanbul’un her yerinden Türkçe ve edebiyat öğretmenleri gelecekti; Oya Adalı ve Yusuf Çotuksöken’le birlikte ben “Türkçe Bilinci” başlıklı, tüm gün süren iki ayrı oturumdan oluşan bir seminer verecektik. Öğretmenlerin soruları ve katkılarıyla zenginleşecekti anlatılanlar. Yapıldı yapılmasına; ama 200 - 300 kişi için hazırlanmış salonda yalnızca 30 - 35 öğretmen vardı. Onca çabaya yazık oldu.

30 Mayıs Pazar

Prof. Dr. Emrullah Güney, “durduraç” sözcüğüyle ilgili anısını anlatırken, “Massey Harris markalı apal traktör” den söz etmişti. “Apal” sözcüğünü daha önce duymamışım; “apak” gibi bir pekiştirme olduğunu, “kıpkırmızı” anlamına geldiğini düşündüm; ama sözlüklere bakma gereği duydum yine de. Aradığımı, Yaşar Çağbayır’ın “Ötüken Türkçe Sözlük”ünde buldum. Ağızlarda pekiştirmeli sıfat olarak “kıpkırmızı” yerine kullanılırmış; ama başka anlamları da varmış. Yine ağızlarda “tombul, gürbüz, sevimli” ve “iri, büyük” anlamlarıyla da geçermiş. “Düzensiz adım atma, sendeleme, emekleme, şişmanlıktan yürüyememe durumlarını bildiren yansımalı gövde” diye açıklanan bir “apal” sözcüğü daha varmış. Ağızlarda (yürümek için) “güçlükle” anlamında kullanılırmış. “Apal apal”, yavaş yavaş, ağır ağır; “apal topal” ağır aksak demekmiş. Öğrenmenin ne yaşı var ne de sınırı.

Şu pekiştirmeli sözcükler… Türkçenin ne büyük bir inceliğidir. Ünlü ile biten bir niteleme sıfatının ilk hecesinin sonuna “m, p, r, s” ünsüzlerinden biri getirilerek oluşturulan hece, sıfatın başına eklenir: bembeyaz, kapkara, kıpkızıl, yusyuvarlak… İlk hecesi ünsüzle biten sıfatlarda ise sıfatın başına, ilk hece sonundaki ünsüzün yerine yine “m, p, r, s” ünsüzlerinden birinin getirilmesi ile oluşturulan hece eklenir: apaydınlık, bomboş, dümdüz, ipince… (Türkiye Türkçesi Grameri, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, s. 348) Buradaki incelik, “m, p, r, s” ünsüzlerinden “yakışan”ı bulmakta gizlidir. Sözgelimi kırmızı, kıpkırmızı olur; ama yeşil, yepyeşil değil, yemyeşil; pembe, peppembe ya da pempembe değil pespembe; temiz, teptemiz, temtemiz, testemiz değil tertemiz olur. Yakışanını bulmak! Türkçenin güzelliği burada zaten.

31 Mayıs Pazartesi

Sone Yayınları, kitaplarını topluca göndermiş; ben de -çok geciktirmeden- topluca yer vereyim: Kalın ciltli, 883 sayfalık bir araştırma kitabı: “Ayıntâb ‘Meşhedi Yolağı’ndan Şair Tahtacızâde Mahmut Nedim Efendi”. Tahtacı oymaklarından “mutasavvıf eren” kimliğinde bir şair olan Mahmut Nedim Efendi hakkında bu kapsamlı çalışmayı yapan ve ölümünün 60. yılında yayımlanmasını sağlayan kişi ise Ercüment Âsaf Yanıç. 30 yıl suların durulması beklendikten sonra yazılan, 12 Eylül 1980 öncesini anlatan bir anı roman: “1978”. Yazarı: Ant. Şaban Akbaba’nın romanı: “Deri’n”; Zeynep İ. Uzuner’in, “Lâ’ Zeyn E-Dergi 2010” üst başlığını taşıyan deneme kitabı: “Uzaduyum 12”; Hüseyin Çetinkaya’nın “inceltilmiş kısa hikâyeler”i: “Aşk, Gizem ve Rivayet”; yine Hüseyin Çetinkaya’nın bu kez “şiirimsi düzyazı çalışmaları”: “eviçlerinden kaçmış ve sevilgen”. 1922 doğumlu Serhat Kestel, ilginç ve cesaret gerektiren bir iş yapmış. 1936 - 1940 arasında yazdığı ve tümden unuttuğu şiirlerini bir taşınma sırasında, yazıları güç okunan, sayfaları sararmış üç eski defterde bulmuş ve yeni şiirleriyle birlikte aynı kitaba almış. Kitabın adı bu yüzden “Sonlar ve İlkler”. “Özümce”, Abuzer Aldoğan’ın şiir kitabının adı. Ceylan Koryürek’in şiirlerini topladığı kitabın adı: “Yanılgılar”; Murat Akyol, “Ağlama Gönlüm”; Alihaydar Birgör “Güncemden Yapraklar” adıyla kitaplaştırmışlar şiirlerini. İbrahim Demirarslan’ın şiir kitabının adı ise “Çığlık”.

1 Haziran Salı

İş Bankası Kültür Yayınları arasında 11. baskıya ulaşan “Utopia” çevirisinin son cümlesindeki ‘kumları’ sözcüğünün ‘kurumları’ (İng: institutions) olması gerekiyormuş. Haluk Erdemol, kitap daha dördüncü basımındayken yayınevine bu hatayı e-posta ile bildirmiş; ama sonraki yedi basımda da herhangi bir düzeltme olmamış. “Söz konusu yazım hatası Utopia'nın Çan Yayınları'da çıkan ilk baskısında da vardı. Aynı çeviriyi kullanan İş Bankası Kültür Yayınları'nın 11 baskıdır aynı hatayı neden sürdürdüğünü anlamıyorum.” diyor Haluk Erdemol. Dizgide bir yanlışlık olmuş besbelli; ama yalnızca iki harfin (ru) eksikliği ne büyük bir anlam değişikliğine yol açmıştır. Erdemol, okurların bilgilenmesi için bildirmiş; ancak İş Bankası Kültür Yayınları, ciddi bir yayın kuruluşudur. Bu uyarıyı onların da (artık) ciddiye alacağını ve kitabın 12. basımında bu iki harflik hatayı düzelteceğini umuyor ve bekliyorum ben. Yayınevinin Erdemol’a teşekkürlerini iletmekte seve seve aracı olurum.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (3 Haziran 2010)

20 Mayıs Perşembe

“Makine” mi, “makina” mı? Bilgisayarınızda otomatik düzeltme programı varsa “makina” yazdığınızda son harfi hemen “e” yapıyor; direnirseniz sözcüğün altını kırmızıyla çiziyor. Çiziyor ya, iş bununla bitmiyor. Konuya son değindiğimde yazım birliğini sağlamak için, yazım kılavuzlarının söylediğine uymak ve sözcüğü “makine” diye yazmak gerektiğinden söz etmiştim. “Makina mühendisi bir okurunuz olarak” diye söze başlayan Sezai Oktay bu konuda bana katılmamış: “Sözcük Yunanca kökenliymiş. Türkçeye hangi dilden, ne zaman geçmiş bilmiyorum. Belki Rusya'dan gelen göçmenler ‘maşina’ diyorlardı. Etimoloji bir yana, kelimenin kullanılışına bakarsak, MKEK (Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu), MTE (Makina - Takım Endüstrisi), Öznur Makina gibi resmi ve özel kurum ve kuruluş isimlerinde; okuduğumuz derslerde ve kitaplarda (Pistonlu Makinalar Dinamiği, Makina Elemanları, Kaldırma ve İletme Makinaları, Buhar Makinaları gibi) ‘makina’ biçiminde yazıldığını görürüz. Sözlüklere ne zaman, nasıl ‘makine’ diye geçti bilemem; ama bu sözcük, çok değerli, bir kısmı rahmetli olmuş hocalarımızın yazdıkları yüzlerce kitapta, üniversitede okuduğumuz derslerde, MKE gibi eski ve köklü bir kurumun adında ‘makina’ diye yazılmış ve telaffuz edilmiştir. Odamızın, fakültelerimizin adında ve diplomalarımızda da ‘makina’ yazar. Görebileceğiniz gibi bir diretme söz konusu değil. Sözlükler ve yazım kılavuzları bir tür derleme kabul edilirse, ‘makina’nın bazı işgüzarlarca, güya inceltilerek, kullanılanın aksine ‘makine’ diye kayıtlara geçirilmiş olması ihtimal dışı mı?”

Sözcüğün İtalyancaya Latinceden (macina) ve Yunancadan (“mekhos”: araç, alet) geçtiği belirtiliyor; bize İtalyanca “macchina”dan gelmiş. İlk zamanlar “makina” diye kullanılmasının nedeni bu olmalı. Şu anda hemen bütün yazım kılavuzlarımız sözcüğün doğru yazımını “makine” diye gösteriyor; ama Sezai Oktay haklı, “makina” sözcüğü daha çok kullanılmakta. Google arama motoru, “makine” için yaklaşık 5 120 000 sonuç gösterirken “makina” için 10 700 000 sonuç veriyor. Her ikisi de doğrudur, demek fazlasıyla kestirme bir yanıt olur. Birinden birini seçme konusunda da yetkili kişi ben değilim. Benzer bir durum, “meyve” ve “meyva” sözcükleri arasında da var; ama orada yazım kılavuzları ile genel kullanım az çok örtüşmüş gibi görünüyor. Doğru yazım kabul edilen “meyve”, kullanım sıklığı bakımından da “meyva”yı geçmiş. (“Meyva” diye arandığında 479 000 sonuç çıkıyor Google’da; “meyve” diye arandığında 5 200 000 sonuç.)

22 Mayıs Cumartesi

Çanakkale Kitaplığı (ÇNK) tarafından yayımlanan kitapların hiçbirinden söz etmedim bugüne kadar. Oysa ne güzel kitaplar yayımlanmış. Selçuk Kızıldağ’ın “Bir Hayalmiş Çanakkale - Gelibolu Çıkmazı” adlı tarih kitabı ve “Biz Yabancı Değiliz” adlı romanı; Yusuf Ay’ın “Kayıp Efsane” alt başlığını taşıyan “Troya’nın Gelini Helene”; Halil Özçelik’in romanı: “Uzunyaşarlar Ülkesi - Büyük Ceza”; Ömer Gözükızıl’ın Çanakkale Masalarını derlediği büyük boy resimli kitabı: “Masal Masal İçinde - Çanakkale Masal İçinde”. Çizimlerle, fotoğraflarla, alıştırmalarla zenginleştirilmiş küçük, ince; ama çok yararlı bir kitap: “Diksiyon - 10 Derste Güzel Konuşma Sanatı”. Yazarı Mehmet Kaplan, 1962 Hınıs doğumlu; şu anda Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde diksiyon dersleri vermekte. Güzel konuşmak isteyen herkes için, özellikle radyo ve televizyonda sunuculuk, spikerlik yapanlar ve yapmak isteyenler için bir el kitabı. Birkaç saatte bile insana öğreteceği çok şey var. Mehmet Kaplan Yunus Emre ile bir selam vermiş okuruna; biz de bir kez daha anımsayalım: “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz”.

Sözü hazır Türkçe kitaplarına getirmişken nicedir beklettiğim birkaç kitaba daha değineyim. Celâl Taşkıran’ın “Türkçenin Üç Temel Özelliği” adlı kitabı hiç göz korkutmuyor; çünkü yalnızca 32 sayfa. Bir öğrencinin yarım saatte, bilemediniz bir saatte baştan sona okuyabileceği ve çok şey öğreneceği bir kitap. Ü üç temel özellik şöylece sıralanmış: 1. Sona ulantılılık 2. Sona bağımlılık 3. Ses uyumluluğu. “Ulantı” sözcüğünü okuyunca, dilbilgisi terimleri konusunda bir dil birliği sağlayamadığımızı görüp üzüldüm. “Ulantı” sözcüğünün eşanlamlısını, ayraç içinde, bir yerde “ek”, bir yerde “takı” diye vermiş Taşkıran. Kendi kendime, o zaman niye “ulantı”; “ek” demek yetmez mi, diye sormadan edemedim.

Yusuf Çotuksöken Türkçeye çok emek vermiştir. “Türkçe Üzerine Değinmeler”ini “Dilce” (Toroslu Kitaplığı) adlı bir kitapta toplamış. Yaklaşık 50 başlık altında kümelenmiş dil yazıları, meraklısına hem zevkli bir okuma hem de bilgi vaat ediyor.

Yunus Bekir Yurdakul kitabını bana ileteli bir yıldan fazla olmuş. İmzanın altındaki tarihe bakınca çok utandım. Türkçe ile ilgili konular hep önceliği alıyor; kitaplara, (Türkçe kitaplarına bile) sırayı kolay kolay getiremiyorum. Yurdakul’un ilk kitabı “Sözün Doğru Desene” adını taşıyordu; bu ikinci kitabının adı: “Ne Varsa Dilimde” (Kanguru Yayınları). Öyküler ve anılar eşliğinde anlatılan Türkçe yanlışları zevkle okunuyor.

“Türkçenin Büyük Ünlüleri” adlı kitap, Ali Çaylı tarafından hazırlanmış; Sadabad Eğitim Kurumları tarafından yayımlanmış. Bu kitabı da ne çok beklettim; oysa geldiğinde nasıl da sevindirmişti beni. “Yokumdur ya,” diye kendimi aramıştım kitapta ve şaşılacak şey, bulmuştum. Üstelik ne için uğraştığımı, ne yapmaya çalıştığımı çok iyi anlamış bir zihin tarafından özetlenmişti görüşlerim. Türkçeye verdiğim emeğin karşılığında ne kimse ödül verdi bana şimdiye kadar ne de ben kimseden ödül bekledim. Ama emekler boşa gitmiyor işte. Adımın, “‘Ses Bayrağı’mızın Bayraktarları” arasında, Ahmet Yesevi’lerle, Gaspıralı İsmail Bey’lerle birlikte anılmasından daha büyük ödül mü olur? Kitapta bu bölüm dışında “Türk Şiirinde Türkçe”, “Dersimiz / Derdimiz Türkçe” ve Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin’in Türkçe güzel metin örnekleri de yer alıyor. Her yaştaki, her düzeydeki insana sesleniyor kitap.

26 Mayıs Çarşamba

Ali Uysal’ın beş yaşındaki torununun, “fren” yerine “durduraç” sözcüğünü nasıl uyduruverdiğini anlatmıştım birkaç hafta önce. Dicle Üniversitesinden Prof. Dr. Emrullah Güney, bu sözcükle ilgili bir anısını anlatmış ve öyle tatlı anlatmış ki! “1950'lerin başında, atlarımız satıldı. Anamın, halamın altınları bozduruldu. Toplam 6 bin 500 TL'yi bir araya getirmekte zorlandık. Güya ABD, Türkiye'ye yardım etmişti General Marshall planıyla. Ama biz Massey Harris markalı apal traktörü para vererek almıştık. Ben o zaman 3 yaşındaydım. Traktör gelmiş bizim köye (Göre - Nevşehir). Fakat teslim eden yetkili, göstermiş nasıl çalıştırılacağını, nasıl ileri, geri gidileceğini, nasıl durdurulacağını, sonra ayrılmış gitmiş. Bir kez göstermekle olmaz elbette. Denemek gerekir. Gözü pek bir genç binmiş traktöre. Çalıştırmış, deneye deneye yürütmeyi de becermiş. Fakat durdurmak istemiş; bilememiş bunun için hangi aygıtı kullanacağını. Korku, panik içinde bağırmağa başlamış: ‘Kaçın, kaçın! Bu moturun durduracı bozulmuş, kaçın!’"

Emrullah Bey’in anısında geçen “apal” sözcüğüne de değineceğim; ama haftaya artık!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (27 Mayıs 2010)

13 Mayıs Perşembe

Emre Yazman Türkçe konusunda çok titizdir. Benim gözümden kaçan noktalar onun dikkatinden kaçmaz. Bu kez, üzerinde hiç düşünmediğim bir konuya değinmiş. “Farklı anlamları olan, ama genellikle birbiriyle karıştırılan” sözcüklerden “nasılsa”yı, “nasıl olsa” yerine kullandığımı söylerken sözcüklerin anlamını açıklamış: “‘Nasılsa’da, normal koşullarda olmazdı, ama gene de oldu, oluverdi anlamı var. Yerine rahatlıkla ‘nasıl olduysa’ da kullanılabilir yani. ‘Nasıl olsa’nın anlamı ise bana ‘zaten’e çok yakın gibi geliyor.”

Emre Yazman’ın söylediği tümceyi günlüklerde aradım buldum: “Günümüzün hızlı temposunda, zamanınız kısıtlıysa bir öyküyü okur bırakırsınız. Her yeni okuma, yeni bir başlangıç, yeni bir sevinç olacaktır nasılsa.”

TDK’nin Türkçe Sözlük’ü doğruluyor Yazman’ı. Nasılsa: Herhangi bir sebeple veya bilinmeyen bir sebeple: “Araba tam duracağı sırada nasılsa sol tekerlekler küçük bir hendeğin içine kaydı” (O. C. Kaygılı). Nasıl olsa: Her durumda, er geç: “Ölüm nasıl olsa gelecek diye düşündü” (M. Ş. Esendal).

Son zamanlarda en çok kullandığım sözlük olan Kubbealtı Lügatı’na da baktım. “Nasılsa”nın ikinci anlamı, benim kullandığım anlam gibi geldi bana. Yoksa yanılıyor muyum? Nasılsa: 1. Herhangi bir sebeple, bilinmeyen bir sebeple, nasıl olduysa: “Kendi nasılsa kurtulmuştu” (Ömer Seyfettin). 2. Ergeç, elbette, şüphesiz: “Nasılsa gelecek”, “Nasılsa bir gün görüşeceğiz.” 3. Ne şekilde ise, olduğu gibi: “İnsan öldükten sonra dişlerine bir şey olmaz, son nefesinde nasılsa öyle kalır” (Peyami Safa).

14 Mayıs Cuma

Prof. Dr. Doğan Aksan’ın öldüğünü Dil Derneği’nin iletisinden öğrendim. İnanamadım. Akşam TV haberlerinde bir de kendim duymak istedim. Gerçekten ölmüş müydü Doğan Aksan; nerede, nasıl ölmüştü? Hasta mıydı, nesi vardı? TV kanallarının birinden öbürüne atlayarak haberi yakalamaya çalıştım; ama izlediğim kanalların hiçbirinde yoktu. Doğan Aksan’ın ölümünde bir haber değeri görmemiş televizyonlarımız. Ana haber bültenini bir felaketler toplamı olarak sunan, trafik kazalarını, cinayetleri, adliye koridorlarındaki kavgaları tüm ayrıntısıyla, neredeyse ballandırarak veren TV kanallarımız, yaşamını dile, özellikle Türkçeye adamış Doğan Aksan’ın ölümünden söz etmeyi gerekli görmemiş. Yaşarken de gazete ve televizyonlarda sıradan bir manken kadar bile yer almamış bir bilim insanı, hiç değilse öldüğünde yer bulmaz mı haberlerde? Kimi yitirdiğimizi öğrenmemiz için…Bu mudur vefamız?

16 Mayıs Pazar

Yirmi altı yıl sonra Trabzon… Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin çağrısını, sürgün yerimi bunca yıl sonra görecek olmanın heyecanıyla kabul etmiştim. Bıraktığım Trabzon’u göremedim. Her yer gibi Trabzon da değişmiş ve değişim, hemen her yöremizde olduğu gibi, kenti eskisinden daha güzel ve daha yaşanılır kılma amacına yönelik olmamış. Bir avuç da kalsalar memleketlerine kültür ve sanatı getirme çabasından hiç vazgeçmeyen pek çok güzel insanla tanıştım. Talat Sait Halman’ı dinleme, büyüklüğün gönül yüceliğine sahip olma anlamına geldiğini yeniden kavrama şansına ulaştım.

17 Mayıs Pazartesi

Trabzon’da Talat Sait Halman’ın övgü dolu sözleri beni mahcup etti; ama asıl mahcubiyeti, Kenan Sarıalioğlu’nun kitaplarının elime geçip geçmediği konusunda kesin konuşamadığımda yaşadım. Eve döner dönmez kitapları aradım, buldum. Tümü Yom Yayınlarından çıkmış, birbirinden güzel beş ayrı kitap... Altı aydan çok olmuş gönderileli. Son zamanlarda öyküye gömdüm kendimi. Şiir kitaplarını ihmal edişimin böyle bir mazereti olabilir mi? Sanmam. Bu bahane, altı ayı kurtarmaya yetmez.

İlk şiir kitabı “Metafizik ve Gülümseme”, 3. basımını yapmış. “Sensiz / Mümkün değil / Yalnızlık bile” şiiriyle başlıyor. Bir yalnızlık şiiri daha: “Parkta bir adam / Öylesine çirkin / Yalnızlıktan”. “Tarihsiz” de başka bir yalnızlık şiiri: “Dağlar duyar mı dilsiz acıyı / Ya terli alnımı silen soğuk yastıklar? / Ne gezer // Erişilmez yalnızlığında / İnsan Allah’a benzer”. “Kün” adlı şiir de kısacık: “Yoktan varolan / Tek şey acıdır”. “Nişâburek”i de ben kısaltacağım biraz: “Nisâburek bir ay doğardı Topkapı göklerinden / Kan sızardı şehzadenin burun deliklerinden // Şeyh Bedrettin kanatırken feodal bir yâreyi / Cenin akardı sarayın mermer oluklarından //… Ozanın ve yoksulun kefeni gökyüzüdür / Biri gül, biri ekmek diye öldüklerinden // Unutma ki seni seven, seni unutmayandır / Zaman geçer, lakin ölmez, kalır güzelliklerden”.

Daha ilk kitaba tutuldum kaldım. Oysa Kenan Sarıalioğlu’nun neden “bir sûfi-varoluşçu” olduğunu aydınlatan “Ayna Rübaileri” var daha. Hepsi de dörder dizelik aforizma tadında çağdaş rubailer: “Ölüm / Ayna tutar yüzüne / Güler / Bebek”, “Duyar mısın / Ey ayna? / Tanrı’nın şükrettiğini / İnsana”, “İnsan / Aynadaki aksine / Saldıran / Yaralı hayvan”, “Gece / Aynasıdır körlerin / Bakar / Kendi içine”, “Aynanın / Cam borcu var Usta’ya / İnsanın borcu / Cân”, “Acıyı / Taşıyan erkekler / Yaşayan kadınlarmış / Aynadan duydum”.

Sarıalioğlu, felsefe okumuş İstanbul Üniversitesinde; şiirlerinden anlaşılan ise, sonra kendi felsefesini oluşturduğu. “Kara Zaman Şiirleri” kitabındaki bütün şiirlerde “zaman” var. İşte onlardan biri: “Anne-Çocuk”: “Zaman çamurdaki cân / Tanrı’nın üflediği soluk / Hayatı emziren: anne / Ölümü / Emen: / Çocuk!” “İçdeniz”deki şiirler, “Mer Interieure” adlı Fransızca çevirisiyle birlikte basılmış (Çeviren: Ali Osman Durmuş); şairin daha fazla alıntı yapamayacağım son şiir kitabı da “Fosil ve Toz” adını taşıyor.

18 Mayıs Salı

Hatice Eroğlu Akdoğan sormuş: “2 Mayıs'ta, 1 Mayıs haberleriyle ilgili birinci sayfaya manşet atarken Cumhuriyet gazetesi, ‘Yüz Binler…’ diye başlarken, Radikal gazetesi ‘Yüzbinler...’ diye başlamış. Doğrusu hangisi? Bu konuda yaşanan bir karmaşa mı söz konusu?”

Bu konuda bir karmaşa yok. Bütün yazım kılavuzlarımızın birleştiği kural şu: Senet, makbuz gibi belgelerde yazıyla da belirtilmesi gereken sayı sözcükleri (sahtekârlık olasılığını önlemek amacıyla) bitişik yazılır. Bunun dışında, yazıya geçirilmiş sayıların her rakamını ve basamağını gösteren sözcük ayrı yazılır. Kısaca, Cumhuriyet’in yazımı doğru.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (20 Mayıs 2010)

6 Mayıs Perşembe

Kendisini, “Ben önce ‘arada bir’, sonra ‘sürekli’ okurunuz olan Türkçe savunucusu bir Cumhuriyet okuruyum.” diye tanıtan İhsan Doğan “gerçekleşmek, gerçekleştirmek” sözcüklerine dikkat çekmiş iletisinde. Dikkat ettiğinde insanı hasta edecek kadar çok kullanılıyor bu sözcükler. İyisi mi İhsan Doğan’ın mektubundan okuyalım: “Bir süredir toplumun hemen her kesiminde, özellikle de gazete yazı ve haberlerinde, televizyon ve radyolarda gerekli, gereksiz, ama insanı bıktıracak kadar sıklıkla (Bir keresinde okuduğum bir gazete haberinde aynı tümce içinde 3 tane saydım.) GERÇEK kökenli sözcükler kullanılıyor. Kullanılıyor da demeyeyim, üstümüze başımıza, kulaklarımıza, gözlerimize sokuşturuluyor. Maç GERÇEKLEŞTİRİLİYOR, toplantı GERÇEKLEŞTİRİLİYOR, yangın GERÇEKLEŞİYOR, görüşme GERÇEKLEŞİYOR vb. Öylesine korkunç bir salvo ki kendinizi sakınmanız olanaksız. Artık, ‘yapmak, gitmek, gelmek, başlamak, düzenlemek’ vb. sözcükler konuşma ve yazı dilinden kovulmuş durumda. Hani, derler ya, muz, ne niyetle yersen, o tadı verir. Bu ‘gerçek’ kökenli sözcükler de öyle oldu. Nereden geldi, kim sokuşturdu dilimize, gerekli miydi, gerekliyse bugüne kadar neden kullanmadık da şimdi aniden - birdenbire kullanır olduk, anlaması güç. Bu konuyu daha önce ele alıp almadığınızı bilmiyorum. Eğer, aldınız da ben görememişsem, yinelediğim için affınıza sığınırım, almadınızsa görüşünüzü öğrenmek isterim.”

Daha önce ele aldım; ama ne önemi var? Bir şey düzelmedi ki! “Yapmak” sözcüğünü olur olmaz kullananlar, tam da “yapmak” eyleminin kullanılacağı yerde onun yerine “gerçekleşmek / gerçekleştirmek” diyorlar. Nedenini anlamak zor. Daha kibar mı bulunuyor, daha kolay mı, daha ne? Bilmiyorum. Nereden çıktı, nasıl bu kadar dolandı dillere, onu da bilmiyorum. İhsan Bey’in verdiklerine yeni örnekler eklemeye gerek yok. Herkes istemediği kadar duyuyor zaten. Günlük dilde de “gerçekten” sözcüğü öyle bir yaygınlaştı ki! Herhalde çeviri yoluyla geldi; ama bir geldi pir geldi. İnandırıcılığı artırmak için kullanılıyor, şaşma bildirmek, soru anlamını pekiştirmek için… Kullanılmadığı yer yok. Bu sözcüğü kullanmalarını yasaklasanız kimileri tek laf edemeyecek. Zaten çok az sözcükle konuşup yazıyoruz; bir de tek sözcüğü, ilgili - ilgisiz her anlam için kullanırsak dili yoksullaştırmış olmuyor muyuz?

9 Mayıs Pazar

Dergilere biraz zaman ayırsam iyi olacak. “Dil ve Edebiyat” ile “Patika”nın bakmadığım birçok sayısı var. “Bağımsız” edebiyat dergisi değil, “aylık haber analiz dergisi”. “Gerçemek”, Taşeli yöresi kültür ve düşün dergisi. “Kurşun Kalem” var, İzmir’den, iki aylık edebiyat dergisi. “Edep”, Ankara’dan; “Karayazı”, Adana’dan; “Şehir”, Devrek; “Alkış”, Kahramanmaraş; “Tay”, Karabük’ten. “Sincan İstasyonu”, Sincan - Ankara’dan; “Afrodisyas-Sanat” İzmir’den, “Şiir Saati” Alanya’dan, “Beşparmak” Söke’den, “Gediz” Manisa’dan ve “Ayraç”, “aylık kitap tahlili ve eleştiri dergisi” İstanbul’dan. Bugünü dergilere ayırdım; ama bir gün yetecek mi acaba?

10 Mayıs Pazartesi

Aynı konulara kısa aralıklarla dönmek istemediğim için Mustafa Yıldırım’ın 'Ne ... ne…' bağlacının kullanımına değinen mektubunu bekletmek zorunda kaldım. Yıldırım, Kemal Ateş’in Gösteri dergisinde, “'Ne ... ne' bağlacı ile kurulan cümlelerin yüklemlerinin hep 'olumlu' olması gerektiği de yaygın bir dil hurafesidir.” dediği yazısından alıntı yapmıştı. Bu bağlacın kullanıldığı bütün tümcelerin olumlu yüklem alması gerektiği konusunda yaygın bir görüş var. Ateş, yazısında bu yaygın görüşe karşı çıkıyor, TDK’nin bile bu konuda yanıldığını söyleyerek örnekler veriyor. Mustafa Yıldırım da Kemal Ateş’in görüşüne karşı çıkıyor. Ateş’in verdiği örnek tümcelerin olumlu yüklemle de kullanılabileceğini söylüyor. Ateş’in, “Ne sinemaya ne tiyatroya, hiçbir yere gitmedim.”, “Ne Ahmet'i ne Mehmet'i, kimseyi görmedim.” tümceleri için, “Bu tümceler yapı yönünden ortak yükleme bağlanmış sıralı tümceler ve bana kalırsa anlatım bozukluğu içeriyor.” deyip doğrularının şöyle olması gerektiğini söylüyor: “Ne sinemaya ne tiyatroya GİTTİM, hiçbir yere gitmedim.”, “Ne Ahmet'i ne Mehmet'i GÖRDÜM, kimseyi görmedim.” Böyle de söylenebilir elbette; ama Ateş’in örneklerinin benzeri sözlüklerimizde de var.

Türkçe Günlükleri’nde bu konuyu uzun uzun açıklamıştım. Üzerinden epey bir zaman geçtiğine göre konuya yeniden dönebiliriz. Önceki açıklamaları TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden aktarmıştım; şimdi Kubbealtı Lügatı’ndan bakarak yazıyorum.

“Ne… ne…” bağlacının hangi durumlarda olumsuz yüklemle kullanılacağı şöyle belirtilmiş:

a) Fiil bu bağlaçtan önce gelirse: “Benimle böyle konuşamazsınız, ne sen ne arkadaşın.”, “Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr / Çıktım sürekli gurbete gezdim diyar diyar” (Yahya Kemal)
b) Şartlı birleşik cümlelerde şart anlamı taşıyan cümlelerin başına gelirse: “Ne annesi ne babası çocuğu görmeseydi başı derde girecekti.”, “Ne yemekte ne de yemekten sonra konuşmasaydık bu işi halledemezdik.”
c) Cümlede olumsuz anlam veren başka bir kelime bulunursa: “Ne büyükleri ne küçükleri onu asla affetmeyecek.”, “Ne Ankara’ya ne İzmir’e hiç gitmedim.”
d) Bazı zarf fiillerin olumsuz haliyle kullanıldığı zaman: “Ne anasını ne babasını görmeyince uyumadı.”, “Elinde ne malı ne parası olmadığından ticareti bıraktı.”

“Ne… ne…” bağlacının kullanıldığı her yerde yüklemi olumsuz yapmak, kimi anlatım olanaklarını ortadan kaldırıyor. “Ne… ne…” bağlacı, “hem… hem…” bağlacının karşıt anlamlısı olarak kullanıldığında yüklem olumlu olur; ama sözlüklerde sıralanan yukarıdaki durumlarda olumsuz yüklemle de kullanılabilir, diye bir sonuca bağlayalım.

12 Mayıs Çarşamba

Ulaş Gürpınar, “vazgeçmek" sözcüğünün neden bitişik yazıldığını sormuştu. “‘Hissetmek’ neden bitişik ya da ‘sarf etmek’ neden ayrı biliyoruz; ama vazgeçmek sözcüğü bize öğretilen bitişik yazılma kurallarına uymuyor. Çeşitli forumlarda bu konuyla ilgili bir tane tatmin edici açıklamaya rastlamadım. Bitişik yazılır deyip geçiyor herkes; ama niye?”

“Ad+yardımcı eylem” biçiminde yapılan bileşik eylemlerde ses türemesi ya da hece düşmesi varsa o bileşik eylem bitişik yazılır. Gürpınar’ın “biliyoruz” dediği kural bu. “Vazgeçmek”in neden bitişik yazıldığına ilişkin bir açıklama ise kitaplarda yer almıyor. Ben derslerimde ve dilbilgisi kitabımda bunu, "vazgeçmek"i oluşturan sözcüklerden ilkinin; yani "vaz"ın tek başına kullanımı olmadığı gerekçesiyle açıkladım hep. “Mahvetmek" sözcüğü de "mahv"ın (artık) kendi başına kullanımı olmadığı için bitişik yazılıyor olmalı.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (13 Mayıs 2010)

28 Nisan Salı

Kütahya’da yeni bir otel açılmış ya da eski bir otel adını değiştirmiş; bu ayrıntıyı tam anlayamadım; çünkü otelin yeni adı aklımı başımdan aldı. Hani kimi şarlatanlıkların yalnız üç büyük kentimizde yapıldığını sananlar var ya, onlara üzülerek haber veriyorum ki yurdun her yerinde bir çeşit çılgınlık yaşanıyor. Otelin yeni adı: “Q-Tahya”. “T5İR” diye bir yer de varmış Kütahya’da. Bulmaca gibi. Sapanca’da “EL ONE” diye bir yer. “Rizelli Konakları” neredeydi? Ya “Chi – king”? “Pethane” örneğini nerede not etmiştim? Hundai’nin “i - 10” diye bir modeli varmış. Satıcı, “Ay – ten’e mi bakacaktınız?” diye sorunca sinirlenip, “Yok, biz Hatice’ye bakacaktık?” diyeni nerede dinlemiştim? Döneri “turning” diye, gözlemeyi “observation” diye satanları nerede anlatmışlardı? Pek çok yere gidiyorum; pek çok şey duyuyorum; ama gördüklerimin, duyduklarımın içimi ferahlattığını söylemem zor; çok zor.

29 Nisan Perşembe

“Kimi yanlışlar giderek kemikleşiyor; ne kadar anlatırsak anlatalım inandırıcı olamıyoruz.” diyor Dr. Necla Tugay Aytekin. "Oldukça" sözcüğünün çok anlamına gelmediğini kimseye anlatamadığından yakınırken yıllar önce bir gazeteci ile Altan Karındaş arasında geçen konuşmayı anımsamış, onu aktarıyor: "Siz oldukça güzel bir kadınsınız." diyen gazeteciye Altan Karındaş, "Hayır,” demiş. “Ben çok güzel bir kadınım."

"Kahve kırık fincanı" demediğimiz gibi "maliye eski bakanı" da demememiz gerektiğini anlatmakta ne kadar zorluk çektiğini de aktarmış Necla Hanım. “Bu son örnek bir toplantıda gündeme geldi, tartıştığımız kişiler bana inanmamışlar; ama neyse ki daha sonra sizin kitabınıza bakarak doğrusunu öğrenmişler.” diyerek beni sevindirdi.

30 Nisan Cuma

Beni sevindirenlerden biri de Ali Uysal. Herhalde böyle diyen pek kimse kalmadığındandır, bana, “Sevgili Kızım,” diye seslendikçe dünyalar benim oluyor. Geçen haftalarda Melih Cevdet Anday’ın anılarından aktardığım, “germeç” sözcüğünü bulan köylü kızının öyküsünü okuyunca kendi yaşadığı olayı anımsamış. Bundan önce, “Dünyada çeşitli dostluklar vardır: Askerlik arkadaşlığı, sınıf arkadaşlığı, hapishane arkadaşlığı... Bir de yazarla okurun dostluğu var. Dostlukların en güzellerinden biridir. Bu dostluk genellikle tek yönlü olur. Benim böyle dostlarım çoktur. Nazım Hikmet bunlardan biri. Yüze yakın şiirini ezbere bilirim. Sen de bu dostlarım arasındasın.” demiş ki beni sevince boğan sözler bunlar. Beş yaşındaki torunu Elif’le bir yere gidiyorlarmış. Elif birdenbire, "Dede, durduraca bassana" demez mi? “Durdum. Coşkuyla: ‘Ne, ne!’ dedim. O yineledi: ‘Durduraç’. ‘Ne demek o?’ dedim. ‘Arabayı durduran başka ne olabilir!’” demiş Elif. Mektubun sonunu da şöyle bağlamış Ali Bey: “Bu başarı güzel Türkçemizindir. Öylesine güzel bir dil ki beş yaşındaki çocuğa bile yeni sözcük türetiyor. Bu kadar güzel bir dilin insanları başka dillere nasıl özenir, anlaşılır gibi değil.”

1 Mayıs Cumartesi

Türkçenin başka dillerden aldığı sözcüklerin çokluğundan yakınırız hep. Oysa başka dillere de çok sözcük vermiştir Türkçe. Bu konuda Dr. Yusuf Gedikli’nin yazdığı “Türkçenin Yabancı Dillerdeki On Binlerce Kelimesi” başlıklı yazıyı bana yönlendiren, Fikret Alan. Sırp-Hırvatçada 8 742, Macarcada 2 008, Rumencede 1 700, Bulgarcada 2 557, Rusçada 2 000 dolayında Türkçe sözcük bulunduğu birtakım eksik çalışmalarla saptanmış. Fuat Köprülü 1942’de yazdığı bir makalede Farsçada 280; Ahmet Ateş, Arap edebî dilinde 539 Türkçe sözcük saptamış. Arnavutçada 5 000 ila 10 000 arasında; Yunancadaki 5 000 ila 7 000 dolaylarında Türkçe sözcük olduğu tahmin edilmekteymiş.

1990’da Balkan yazarlarını buluşturan bir toplantı için Yugoslavya’ya gitmiştim. Orada benim Türkçe konuşmam sırasında Arnavutluk’tan gelen bir şairin yanındakine heyecanla bir şeyler söylediğini fark ettim. Daha sonra bana da aktardılar konuşulanları. Türkçeyi duymak çok heyecanlandırmış Arnavut şairi. “Çocukluğumun dilini dinler gibiyim.” demiş yanındaki arkadaşına. Arnavutluk’ta, Arnavutçadaki Türkçe sözcükleri atmak için, bizdeki gibi bir dil devrimi yapıldığını o toplantıda öğrendim. Aynı kişiydi, söyleşmeye daldığımız için, yemeklerimizi soğuttuğumuzu fark edip Türkçe “Buyurun” dediğinde bunu, bize yapılmış gönül alıcı bir hareket sayıp gülümsemiştim. Neden gülümsediğimi sorma gereğini duymuş. Ben de bizi sofraya Türkçe bir sözcükle davet ettiği için teşekkür etmek istediğimi söyledim. “Biz ülkemizde de böyle söyleriz.” dedi Arnavut şair.

Andığım yazıda, Melih Cevdet Anday’ın seyahatlerini anlattığı bir eserinde (“Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan”; Gerçek Yayınları, İstanbul 1965, 143. s.) geçen bir fıkra da yer alıyor. Bir Bulgar bir Yugoslav’a sormuş: “Sizin dilinizde çok Türkçe sözcük var mı?” Yugoslav Türkçe olarak yanıtlamış: “Yok be kardeşim.” Bu soru bir Macar’a sorulsa ‘şok van’ karşılığı alınırmış ki bu da ‘çok var’ demekmiş.

1990’da Yugoslavya’dan dönerken bindiğimiz otobüste bavul ticareti yapmak üzere Türkiye’ye gelen pek çok kadın vardı. Daha doğrusu otobüste sadece bu kadınlar, onlara gözcülük etmek üzere iki ya da üç erkek; bir de başka bir otobüste yer bulamadığımız için kendimizi zorla kabul ettirdiğimiz bizler vardık. Yanımda oturan kadın bir ara ayna istedi benden. “Ayna” sözcüğünün, bizim çoktan unuttuğumuz Türkçesini söyledi. Anlamadığımı görünce düşündü ve “ayna” sözcüğünü buldu. O zaman da çok dikkatimi çekmişti. Sırpça konuşulurken birden tanıdık bir sözcük çarpıyordu kulağınıza. “Kuyu” diyordu biri sözgelimi. “Kazan” diyordu. Rodos’ta da benzer bir durumla karşılaşmıştım. Yunanca konuşulurken “meraki” diye, “sokaki” diye sözcükler duyuyordunuz.

5 Mayıs Çarşamba

Tülay Akkoyun, Muğla Üniversitesinde yardımcı doçenttir. Edebiyata olan ilgisini, sevgisini, artık uluslararası olan Muğla Akyaka Edebiyat Günleri’nden bilirim. Benim katıldığım ilki olmalı. 2006’dan beri düzenlenmekte Akyaka Edebiyat Günleri ve her yıl o günlerin ağır yükünü ve sorumluluğunu Tülay Akkoyun üstlenmekte. Yazdığı ve şimdiye dek çeşitli dergilerde gördüğüm öykülerini sonunda kitaplaştırmış. Elimdeki Akkoyun’un ilk öykü kitabı: “Daphne” (İlya Yayınları). Öykülerde deniz var, ırmaklar, şelaleler, gidilen, dönülen kentler, kıyı kasabaları, kırık aşklar, hüzünler ve adından anlaşıldığı gibi, mitolojik aşklar… Zafer Doruk’un arka kapakta söylediği gibi: “Bu öykülerde paylaşacağımız şey: Kırık kalplerin karşıladığı insan duyarlılığı.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (6 Mayıs 2010)

22 Nisan Perşembe

İzmir Kitap Fuarı’na hemen her yıl gidiyorum; her gidişimde İzmirliler artık benden bıkmışlardır; bu yıl kimse gelmez, diye bir korku oluyor içimde; ama İzmirliler beni her seferinde yanıltıyorlar. Öğretmen arkadaşlarım, eski öğrencilerim, dostlarım, arkadaşlarım, okurlarım, herkes gelmişti. Söyleşi çok iyi geçti. Dinleyicilerimden biri, hakkında hiç yazmadığım bir konuyu anımsattı. Yalnızca Beşiktaş’ın (BJK) takımla ilgili eşyalar satan dükkânlarının adı Türkçeymiş: “Kartal Yuvası”. Galatasaray’ın “Galatasaray Store” diye mağazaları var, Fenerbahçe’nin “Fenerium” diye; Trabzonspor’un “TS Club” diye… Demek ki Beşiktaş’a teşekkür etmemiz gerekiyor.

Hiçbir konuşmamı kaçırmayan bir dinleyicim, geçen yıl çeşitli yerlerden çekilmiş fotoğraflar getirmişti bana. Türkçenin içine düşürüldüğü acıklı durumu gösteren fotoğraflar… Neler yoktu ki! “ŞEYİT AHMET ERSOY SOKAK”, “Sahibinden satılık dayre”, bir inşaat firmasının, “Çevreye verdiğ’imiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” diyen duyurusu, başındaki Türkçe ada karşın “hastane” olamayan “HOSPITAL”lar. Ev arkadaşı arayan gençlerin yazdığı, “APARTMANDA 3+1 EVİMİZE EV ARKADAŞI ARIYORUZ EVİMİZDE ÇAMAŞIR, BULAŞIK MAK. KABLO TV, ADSL V.S. DURAK VE MEVKİ HAKKINDA SOLEMEYE GEREK YOK KİRA KİŞİ BAŞINA 215…” diye bir ilan, “Mc TEMEL’s” diye bir tabela, “BAKIRKÖY’E KADIN ELİ DEYECEK” diyen bir bez pankart, bir “Bujuteri” mağazasının duyurusu, Hac kıyafetleri ile birlikte “pardüse” satan bir dükkânın ilanı, bir “Dizayn & Tasarım” reklamı, “T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı” adıyla birlikte sözde İngilizce çevirisi: “TURKISH MINISTRY OF CULTURE AND TURIZM”…

Bu yıl verdiği notlar da ilginç. Nereden alındığı gününe, saatine kadar belirtilmiş televizyon incileri: “İstanbul Fashion Week”ini duyuran kanal mı istersiniz, “Şimdi evin en eski kısmı olan bölümüne gidiyorum.” diyen sunucu mu, “sosyal ve toplumsal” konulardan söz eden milletvekili mi, “Eveeet, bu işe ne zamandan beri başladınız?” diye soran sunucu mu? Bir de “16 yıl 12 aya hükümlü” birinin firarını haber veren gazete kesiği vardı içlerinde. Hangi gazete olduğunu söylemeyim.

Dr. A. Hakan Karadoğan’a Türkçe Günlükleri’nde veremediğim yanıtı orada ayaküstü verdim. "Sınıfın en uzun boylularından biri", "ülkenin en zenginlerinden olan Ahmet Bey" ya da "kentin en ucuz lokantalarından biri" gibi söyleyişlerde, “…sıfatın başına ‘en’ eklenirse o sıfatın tanımladığı sözcüğün tekil olması gerekmiyor mu?” diye sormuştu Karadoğan.

“Türkiye tarihinin ikinci en ağır trafik kazası”, Cumhuriyet tarihinin ikinci en kötü faciası” gibi söyleyişleri çok eleştirdim; eleştirmeyi de sürdüreceğim. Türkçe mantığını ciddi biçimde tehdit eden söyleyişler bunlar. “Gecenin en yüksek oyunu alan beşinci finalistimiz…” gibi tümceler, o “Pop Star”, “Alaturka Star” vb. yarışmalarda o kadar çok yinelendi ki kulağımız alıştı; “Gecenin en yüksek oyunu alan, beşinci olmaz; birinci olur.” diyemedik. Duya duya yadırgamaz olduk. Ancak Karadoğan’ın örneklerini aynı kapsamda düşünmüyorum. Sınıftaki uzun boylular seçilmişse onların içinden biri kastedildiğinde "sınıfın en uzun boylularından biri" denebilir. Bu söyleyiş yanlış değil.

24 Nisan Cumartesi

Örnekleri çoğaltmak mümkün; Fransa’da ürünler “Hakiki Fransız malı”, Almanya’da “gerçek Alman malı” diye satılır. Bizde yerli üretim bile, dışalımmış gibi pazarlanmakta; o olmazsa en azından, “Amerikan malzemesi kullanılmıştır” vb. duyurularla satışa sunulmakta. İşte bir firma, “Fransız Limoge porseleni / İtalyan dizaynı” diye yapıyor reklamını. “Siz ne yapıyorsunuz o zaman? Sadece işçiliği mi size ait?” diye sorulmaz mı? “KRC”yi de “Karaca” diye okuyacakmışız. Niye okuyalım?

26 Nisan Pazartesi

“Çakıltaşları” hakkında yazacağım kaç zamandır, bir türlü olmadı. Seviye Merih’in öykü kitabı, Kanguru Yayınlarından çıktı. Nasıl hareketli bir anlatımı var Seviye Merih’in! Elimde kalem, notlar almak üzere okudum sözde; ama bakıyorum da not almak için bile duramamışım. “Anlıyorduysan” diye bir sözcüğün altını çizmişim. Niye olmasın? Şimdiki zamanın hikâyesinin koşulu, üçlü bileşik zaman. Türkçenin bir olanağı… Bulutları anlatıyor sözgelimi. “Sabahın yağmur habercisi bulutları geçiyor. Hızlı hızlı. Yaz yağmuru değiller de yüklü yuklüler, yağacak bir yer bulmaya koşuyorlar sanki, aceleleri ne… Bir yerlerde bir yangın var da gidip söndüreceklermiş gibi… Üstelik temmuz işte. Bal gibi temmuz, yazın ortası.” Konuşturduğu kişiyi birkaç sözcükle canlandırıveriyor kafanızda: “Sanki erkek! Kaba saba konuşur, hiçbir şeyden utanmaz, laftan da anlamazdı. Kahvelerin önünden bile kikirdeyerek geçermiş. Kız başıyla… Tövbe tövbee! Sana da çok kızardım, çok. Laf söyletmezdin elin bilmemnesine ‘Arkadaşım o benim” deyip… Arkadaşmış! Pöhh! Ama n’oldu? Gördün ve dahi anladın sen de sonunda, değil mi?”

27 Nisan Salı

“Geçen gün bir filmi seyrederken keşfettiğimde müthiş bir heyecana kapıldığım dilbilimsel ve hatta antropolojik bir olayı paylaşmak istiyorum sizinle.” diyen Seyhan Kurt’un bana ilettiği gözlemi okurlarıma aktarmazsam olmaz. Üstelik, anlatılan konuda benden daha bilgili okurlarım vardır; katkıda bulunurlar. “Öteden beri Mayaların diliyle Türkçe arasında bir bağlantı kurulagelmiştir. Fakat genellikle bu çabalar sağlam temellere oturtulamamıştır.” diyor Seyhan Kurt. Atatürk’ün Amerika’ya oradaki eski ve yerli dillerinin Türkçeyle ilişkisini saptamak amacıyla özel görevli gönderdiğini duymuşluğum var; ama bütün bildiğim bu kadarcık bir şey.

Seyhan Kurt’un anlattıklarına geçelim: “Geçen gün arkadaşımla bir film seyrettim. Mel Gibson’un yönettiği ‘Apocalypto’ isimli, Maya uygarlığını anlatan bir film. Mel Gibson oyuncuları Maya asıllılardan seçmiş ve film orijinal Maya diliyle çevrilmiş (dolayısıyla İngilizce altyazı kullanılmış). Bazı sahnelerde kullanılan kelimelerin eski Türkçeye ve halen taşrada kullanılan yerel kelimelere benzediğini fark ettim. Ancak bir sahne vardı ki çok açık biçimde dilimize ait kelimeler kullanılmış olduğunu gördüm. Filmin 52. dakikasındaki sahnede kabileye düşman bir yağmacı topluluğun reisi gece, ateşin başında yaralanan oğluna belinden çekip çıkardığı bıçağı armağan etmek ister ve bıçağı uzatırken kendi boğazını işaret ederek şunu der: ‘Çoh kenzi yarmak’.

Türkçe altyazıda ‘Bu bıçak çok adam öldürdü.’ şeklinde çevirmişler. Oysaki ben bu cümleyi şu şekilde yorumladım: ‘Çok genzi yardı.’ yani ‘Çok boğaz kesti.’ veya ‘Çok gırtlak kesti.’ Bunun bir tesadüf olamayacağını düşündüm. Film boyunca sıklıkla benzer kelimeler kullanılmıştır. Bunun araştırılmaya değer olduğunu düşünüyorum.”

Herhangi bir üniversitemizde bu yolda bir araştırma yapılmış mıdır, bilmiyorum; ama doğrusu ben de araştırılmaya değer olduğunu düşünüyorum.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Nisan 2010)

15 Nisan Perşembe

Dün Ayvalık’tan dönerken son yirmi beş liramın yirmi lirasını kaybettim. Üç gün montumun cebinde taşıdığım iki onluğu düşmesin diye pantolonumun cebine koyma akıllığını göstermiştim çünkü. Bu ilkti. Sonra evimin anahtarlarını kapının üzerinde unuttum. En kötüsünü yanımdaki kitapları çantamdan çıkardığımda fark ettim. Yol boyunca okuduğum, üzerine notlar aldığım, Esra Odman’ın kitabını da otobüste unutmuşum. Üstelik Odman’ın bana daha önce de gönderdiği; ama elime geçmeyen kitaptı bu. Şimdi yeniden… Yok, olmazdı. Bugün Kâmil Koç’un Esenler’deki merkezine telefon ettim. Hiç sanmıyordum bulunacağını; ama bulundu, geldi kitap. Kaybettiği eşeğini bulan Nasrettin Hoca’ya döndüm. Anahtarlarımı kapıcı getirdi, kitabımı Kâmil Koç. Giden yirmi liranın üstüne de bir bardak soğuk su… Oh, iyi geldi.

“Göründüğü Gibi Değil” (İlya Yayınları), Esra Odman’ın ikinci öykü kitabı. (İlki: “Gölgesi Bedenim”.) Sözcükleri uysallaştırıyor Odman, kaleminin buyruğu altına kolayca girmelerini sağlıyor. Öykülerde dikkatimi çeken, yazarın paralel kurgu yapmaktan hoşlandığı oldu. Sözgelimi, “Sakinliğini iyiden iyiye yitiren bir deniz vardı karşılarında. Kafası bozulmuş bir boğa gibi kırmızı pruvaya çarpıyor, çarptıkça güçten düşeceğine daha da kuvvetleniyordu.” diye denizle boğuşma halindeki kişi, geri dönüşlerle dağdaki savaşıyla da görünürlük kazanıyor. Öykünün sonunda örtüşüyor iki zaman dilimi, birleşiyor. “Açılmış bir yumak gibi kendi içimden dışıma yuvarlanırken” diye konuşturdukları gibi, o da öykü kişilerini içinden dışına, dışından içine geçerek çözüyor. Ortak duyarlılık alanlarımız olmasına da çok şaşırdım. Benim “İşte Gidiyorum”da anlattığım, Nazi zulmünden kaçan Romanyalı Yahudileri taşıyan Struma adlı geminin, Sarayburnu açıklarında 72 gün bekletildikten sonra Karadeniz’e gönderilip orada torpillenerek batırılması da yer bulmuş öykülerde; Mübadele de. Fantastik bir kurguyla mezarından doğan, ana rahminde ölenleri de anlatmış; evlerimizi mayın tarlalarına çeviren televizyonların bizi nasıl dünyadan kopardığını da. “Demirden akrepler gibi sokuyor bizi hıyanetler. Patlayan beyinler, dağılan kemikler arasında hâlâ televizyonun en eğlenceli kanalında reklamları seyrediyoruz; çünkü reklamlar: ‘Hayat dışarıda!’ diyor bize. Hayat Irak’ta, Endonezya’da, Osetya’da, Afganistan’da… Ama hayatın oralarda pek eğlenceli ve tatlı olduğu söylenemez. Belki de yeteri kadar Kokokola içmedikleri içindir, kim bilir?” Kitabın başına aldığı “Benim Hikâyem”de, “‘Yazar oldun’ diyorlar… İşte bu külliyen yalan.” demiş kendisi için. Oysa olmuş işte. Hem de çağına karşı sorumluluğunu bilen ve bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmeye çalışan bir yazar…

16 Nisan Cuma

Cenap Güven, Gördes’ten yazmıştı, üzerinden iki ay geçti; ne günlüklerde yer verebildim ne de yanıt. “Çevremde on yedi kişiden oluşan kadınlı erkekli Türk bir grup var.” yazmışsınız. İlk okuduğumda ‘Türk bir grup’ söyleyişi bana ters geldi. Sonra sonra biraz alıştım ama tam içime sinmedi. Sanki ‘Bir Türk grubu var’ daha uygun, daha doğru gibi. Bir de, yine aynı yazıdaki ‘İki yanda üç, ortada dört koltuk’ var yerine ‘İki yanda üçer, ortada dört koltuk var’ daha doğru değil mi?”

Ben de önce, “bir Türk grubu” yazmış; böyle dediğimde onları bir araya getiren etkenin Türk olmaları gibi bir anlam çıktığını sezinleyip değiştirmiştim. Her anlatımın bir doğrusu, bir de yanlışı olmaz aslında. Doğru söyleyişler içinde seçim yapma hakkımız var. Hangisi hem gözümüze hem kulağımıza daha iyi geliyorsa onu seçip kullanmamız doğal. Hoş, ben çoğu zaman öyle hissediyorum; ama yazarken çok da cendere içinde hissetmemeli kendini insan. Yoksa eli tutulur, zihni bulanır.

18 Nisan Pazar

Son iki günü İstek Atanur Oğuz Okullarında geçirdim. Çok önemli bir sempozyum vardı: “İlk ve Ortaöğretimde Türkçe Eğitiminin Sorunları”. Çok önemli; çünkü çocuklarımıza Türkçeyi bütün zenginlikleriyle öğretemediğimizi sonunda fark ettiğimiz ve önlemler düşünmeye başladığımız anlamına geliyordu. İki gün boyunca, beş ayrı oturumda Türkçe ders kitapları, öğretmen yetiştirmede karşılaşılan sorunlar başta olmak üzere birçok konu, anlatıldı, tartışıldı. Milli Eğitim’den iki kişiyi gördüm. Biri, ilk gün öğle yemeğine katıldı; öteki, son gün plaket dağıtma törenine. Yani, ne bakanlıktan ne de İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünden kimse bu toplantıda neler konuşulacağını / konuşulduğunu merak etmemişti.

Herkesin İngilizce öğrenmesi için var gücümüzle çalışırken kendi dilimizin ondan daha aşağıda bir yerlerde olduğu, dolayısıyla öğrenilmesinin çok da gerekmediği izlenimini ister istemez veriyoruz. İşin acı ve acıklı yanı, gazetelerimiz bilmem kaç kupona kitaplar / kitapçıklar dağıttığı, öğrencilerin yaşamından birkaç yılı “hazırlık sınıfı” adı altında çaldığımız halde, o kadar özendiğimiz İngilizceyi bir türlü öğretemediğimiz değil mi? Anadilini doğru dürüst bilmeyene bir yabancı dili kim bütün boyutlarıyla öğretebilir ki! Başka bir yabancı dili öğrettiğimiz yok ya, İngilizceyi de bütün çabamıza karşın öğretemiyorsak bunun nedeni Türkçeyi yeteri kadar öğretemeyişimizdir. Bildiriler bir kitapta toplandı. Milli Eğitim yetkilileri, toplantıya göstermedikleri ilgiyi acaba bu kitaba gösterecekler mi?

Eğitim Sen, üç yılı aşkın bir zamandır üzerinde çalıştığı “İlköğretim Çocuk Edebiyatı Kitap Kataloğu”nu bitirdi, yayımladı. MEB’in hazırladığı “100 Temel Eser”den çok daha kapsamlı, çok daha doyurucu bir çalışma, özenli, pırıl pırıl bir baskıyla sunulmuş. 200’den fazla öğretmenin emeğiyle yerli ve yabancı kitaplar okunmuş, yaş gruplarına göre ayrılmış, özetlenmiş. Öğretmenler, veliler ve çocuklar için; ama asıl MEB için. Çocuklara kitap okumaları nasıl önerilirmiş, görülsün, anlaşılsın diye. MEB bu kataloğa gerekli ilgiyi gösterecek mi peki?

19 Nisan Pazartesi

Nilgün Dolay, “ız” takısını fazla bulduğunu söylüyor, örnekler veriyordu: “Özellikle kullanma kılavuzlarında çok geçer, ‘kullanmadan önce kılavuzu okuyunuz’, ‘ılık suyla temizleyiniz’, ‘çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayınız’. Niçin ‘okuyun’, ‘temizleyin’, ‘saklayın’ değil de ‘okuyunuz’, ‘temizleyiniz’, ‘saklayınız’? Niçin ‘ellerinizi yıkayın’ değil de ‘ellerinizi yıkayınız; ‘ız’ olunca daha mı kibar oluyor dersiniz?”

Benzer bir yakınma da Dr. Necla Tugay Aytekin’den geldi. Aytekin de “gebe” sözcüğünün ayıp sayıldığını; bunun yanına son yıllarda “kadın” sözcüğünün de eklendiğini yazıyor ve şöyle diyor: “Tıp öğrencisi oldukları için ‘gebe’ sözcüğünü kabul edebiliyorlar; ama ‘kadın’da zorlanıyorlar ve eminim ki ben olmadığımda yine ‘bayan’ diyorlar.” Bu konuda sanal âlemde bir site açıldığını, bir eylem başlatıldığını ben de duydum. Umarım bu zorlama kibarlıktan vazgeçilmesini sağlar.

Ben ne zaman yazdığımı unuttum; ama Necla Hanım unutmamış: “Reklamlarla ilgili bir yazı yazmıştınız; ben de bir gebe (bu ayıp bir sözcük, hamile dersek terbiyeli oluyoruz!) giyim mağazası reklamını çok yadırgamıştım: ‘Gözlere geleceksiniz, dillere düşeceksiniz.’” İlgi çekmeye çalışıyorlar diyeceğim; ama küfreder gibi reklam yapılmaz ki canım!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Nisan 2010)

8 Nisan Perşembe

Çocuklara okumayı sevdirmek için, resimli, ince kitaplardan başlanması önerilir ya Tudem Yayınları da öyle yapıyor sanki. Onun yayınlarıyla okumayı sevenler kalınlığıyla, büyüklüğüyle göz korkutan kitaplara da artık rahat rahat geçebilirler. Tudem’in yeni kitaplarını ben de inceden kalına, resimlilerden resimsizlere doğru sıralayayım: Aydın Balcı’dan “Dal Ucunda Gül” (resimleyen: İlham Enveroğlu); Mehmet Atilla’dan “Bilgisayardaki Saklambaç” (resimleyen: Ömer Çam); Seza Kutlar Aksoy’dan “Tomurcuk ve Pembe Kedi Altın Peşinde” (resimleyen: Ferit Avcı); Ahmet Önel’den “Tavşan Adası’nın Sihirbazı” (resimleyen: Gökçe Akgül); Julia Donaldson’dan “Devler ve Mincik Bobolar” (çeviren: Kerem Işık, resimleyen: Paul Hess); Chris Priestley’den “Montague Amca’nın Dehşet Hikâyeleri” (çeviren: Zeynep Alpaslan, resimleyen: David Roberts); Mehmet Atilla’dan “Yüzümde Kırlangıç Gölgesi”; Mucize Özünal’dan “Mahmut Esat Bozkurt - Kalpak ve Kartal; Elizabeth Laird’den “Haçlı Seferi” (çeviren: Yiğit Değer Bengi); Patrick Ness’den “Umut Bıçağı” (çeviren: Kerem Işık) ve Dianne Hofmeyr’den “Güneş Gözü” (çeviren: Niran Elçi).

9 Nisan Cuma

Aydoğan Yavaşlı’nın iletisini günlüklerde yer vermek için uzun zamandır bekletiyorum: “Feyza Öğretmenim, günümüzde yazık ki bilgi, mutsuz etme işlevi görüyor. İyi bildiğinize inandığınız, uzmanı olduğunuz konularda görüp tanık olduklarınız, sizi örseliyor. Üzüyor, yıpratıyor. Sözgelimi, şimdiki gençler ‘inanılmaz seviyor’, ‘kocaman öpüyor’ ve 'aşk'ları/ilişkileri ‘altı ay gibi bir süreç’te bitiyor. Yani ‘inanılmaz’dan, ‘kocaman’dan başka sıfatları yok. Akıllarının almadığı her şey ‘inanılmaz’... Miktar belirtmede tek ölçüleri ‘kocaman’. Hele ‘süre’ ile ‘süreç’ arasındaki farkı -bir türlü- anlamamaları, anlamak istememeleri... Bu sözcükleri ne zaman işitsem, Türkçeyi doğru kullanmak için -deyim yerindeyse- kendini yırtan duyarlı insanları anımsıyor, üzülüyorum. Diline bu kadar yabancı kalan insanlar içinde yaşamak, hiç kuşkum yok, size mutsuzluk veriyordur. Ah tabii... Bir de adı ‘yazar’a çıkmış ‘kitap ehli’ var. Hani şu sözdiziminden habersiz, ‘de, da’ları doğru yazamayan okumaz-yazarlar... Peki, bu 'yazar'ların 'metin'lerini kitap gibi yayımlayan yayınevlerine ne demeli? Patates tüccarlığı yapamadığı için yayıncılık yapan küçük kafalılara...”

Yanıt beklemiyor Yavaşlı. Onunki yalnızca bir yakınma Ne yanlışı var ne abartısı. Yine de ben bu kadar umutsuz değilim. Yoksa bütün zamanımı gençlere Türkçenin önemini, değerini anlatmak için yollarda geçirir miyim?

10 Nisan Cumartesi

Orçun Kuş’un “‘Eninde sonunda’ mı, yoksa ‘önünde sonunda’ mı?” sorusu da uzun zamandır yanıt bekliyor. Sözün aslı “önünde sonunda”; önünde > eninde olmuş. İsmet Zeki Eyüboğlu, değişimi şöyle açıklıyor: “Ö / e / i seslileri arasındaki dönüşme sonucu ‘önünde’, ‘eninde’ oldu, yazıya geçince de hızla yayıldı. Bu dönüşmede ses benzerliğinin etkisi vardır. Nitekim ‘ölünün gürû’ (ölünün mezarı) dönüşerek ‘elinin körü’ oldu.”

11 Nisan Pazar

Gitmediğim yer kalmadı, tek Ayvalık’a gelmedim bu kış. Yazdan önce, Ayvalık kalabalıklaşmadan, baharı solumak için buraya da gelmeliydim. Geldim. Dün gece de Cunda’da Figen ve Uğur Bilge ile söyleşmenin tadını çıkardım. Güney Gönenç’in adı günlüklerde geçmese kendisinin ortak bir dostumuz olduğunu, Gönenç’in klasik Türk müziğine olan ilgisi konuşulmasa bu ortak yanımızı öğrenemeyecektim. Ayvalık’ta yayımlanan “Kıyı” dergisi kapanmış. Taşrada dergi çıkarmak zordur, bilmez miyim; ama Uğur Bilge “Şiirce”yi gecikerek de olsa yayımlamayı sürdürüyor.

12 Nisan Pazartesi

Bebek temizliğinde kullanılan bir çeşit ıslak mendil. Zaten ıslak mendil yerine yanlışlıkla alınmış; evde bebek falan yok. Önce adına gözüm takılıyor, sonra da paketi alıp sağına soluna bakıyorum. Hiç Türkçe yazı yok üzerinde. “Wet Towel Wipes” yazıyor. Ekstra, x’le, “Extra” diye yazılmış. “Alcohol Free” var, “Hypoallergenic”, “Physiological pH”… Barkot numarasından başka bir yerden anlaşılmıyor yerli malı olduğu diyeceğim; ama adı var asıl; adı “Türkilizce”: “BABYISH”.

İstanbul’daki evde, “O deterjan renkli çamaşırlar için.” dediğimde Emine, elindeki paketi evirmiş, çevirmiş, “Neresinde yazıyor?” diye sormuştu. Sonra ben baktım. “Color” diye bir yazıdan başka bir şey yoktu. Emine ilkokulu köyde bitirmiş. İngilizce bilmiyor. İngilizce bilmeden Türkiye’de yaşanamayacağını Emine’ye söyleyemedim, utandım.

Bizim Amerikalı damat, geçen yaz Türkiye’ye geldiğinde çevresine şöyle bir bakmış, sonra da “Türkiye’de herkes İngilizce biliyor mu?” diye sormuştu. Aslında şöyle de sorabilirdi: “Türkiye’nin resmi dili İngilizce mi?”

13 Nisan Salı

Güney Gönenç, “İdeal sözcüğünün karşılığı ne olmalı?” diye yola çıkan ve “Buna olsa olsa mefkûre denir.” diye “mefkûre” ucubesini oluşturan Ziya Gökalp’ı anarak Melih Cevdet Anday’ın “Dilimiz Üstüne Konuşmalar” kitabından (s. 38-39) bir paragrafı benimle paylaşmıştı; ben de tadını tek başıma çıkarmak istemedim.

“Bir dilbilimcinin anlattığı bir öyküyü anımsadım. Bu dilbilimcinin evinde -otuz kırk yıl önce oluyor- köyden gelmiş küçük bir kız varmış. Bir gün dilci bir yolculuğa çıkmak üzere toplanırken, bu küçük köylü kızdan bavulunu getirmesini istemiş. Kız biraz sonra dönüp gelmiş, ‘Beyim sizin bavulun germeci kopuk’ demiş. O güne kadar ‘germeç’ sözcüğünü hiç duymamış olan dilbilimci, küçük köylü kıza: ‘Germeç dediğin nedir?’ diye sormuş. Kız da ona, bavul kapağının arkaya düşmesini önleyen iki iç yandaki bez bağları anlatmış. Bunun üzerine dilbilimci, ‘sizin köyde ona germeç mi derler?’ diye sorunca küçük köylü kız, ‘Hayır, bizim köyde böyle bir şey demezler, ben olsa olsa germeç denir diye düşünerek öyle söyledim’ demiş.”

Türkçe böyledir işte. Dil sezgisi biraz gelişmiş bir kişi, yeni bir sözcük bulabilir. Ne yazık ki insanımızda sözcük bulma / yaratma cesaretini körelttiler. Nereye baksa anlamadığı sözcükler gören bir insan, kendisini öz yurdunda yabancı gibi hissederken nereden bulsun yeni sözcük yapma cesaretini? Her yeri yabancı sözcüklerle donatanların farkında olmadıkları en büyük tehlike bu. Ülkenin insanını kendi yurduna, kendi diline yabancılaştırdılar. Kendisini “cahil” hisseden biri artık ne “germeç” diye bir sözcük uydurabilir ne de başka bir sözcük.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (15 Nisan 2010)

30 Mart Salı

O. Yavuz Ataman’ın bildirdiği, birbiriyle karıştırılan İngilizce sözcükleri günlüklere şöyle aktarmıştım:
love (anlamı: aşk) okunuşu: lav
low (anlamı: düşük, alçak) okunuşu: louv
law (anlamı: yasa) okunuşu: lo
Emre Yazman, “İngilizcede w harfinin temsil ettiği ses Türkçede v'nin temsil ettiğinden farklı. ‘Low’ |louv| diye okunduğu zaman, bundan, İngilizcede ‘çift ve’nin Türkçede ‘ve’nin temsil ettiği sesi verdiği sonucu çıkar. Oysa bu doğru değil. Nasıl ‘law’nun okunuşu |lo| diye verilmişse, ‘low’nun okunuşunun da |lou|diye verilmesi doğru olmaz mıydı?” diyor.
Rona Aybay da “law” sözcüğünün anlamına ilişkin ek bir bilgi göndermiş: "law: hukuk, yasa, kanun, kural".
Aybay’a ve Yazman’a teşekkürler…

31 Mart Çarşamba

Everest Yayınları yeni çıkan kitaplarından bir bölümünü gönderdi. Neler yok ki! Ömer Erdem’im iki yeni şiir kitabı: “Kireç” ve “Evvel”, Çiler İlhan’dan öyküler: “Sürgün”, Osman Necmi Gürmen’in yeni romanı: “Neydi Suçun Zeliha!”… Selim İleri’nin hazırladığı iki ciltlik “İlkgençlik Çağına Öyküleri’in genişletilmiş yeni basımı da Everest Yayınları arasında çıktı. M. Sadık Aslankara’nın hiçbir öykü kitabımı okumadığını biliyorum. Geçenlerde Türk edebiyatından öykücüleri saydığı yazısında adımı anmamasını doğal karşıladım. Oysa bildiğim kadarıyla Selim İleri, benim öykümü sever; ama nedense almamış kitabına. Zarar yok; gençler bu öyküleri okusalar, bu öykülerle edebiyatımızı sevseler keşke. Benim öykülerimi bilmeseler de olur. Sevan Nişanyan’ın “Kelimabaz”larının ikinci kitabı da yayımlandı. Tanışmadım kendisiyle. Yazılarından öfkeli bir adam olduğu anlaşılıyor; en azından Türkçeye karşı bir öfkesi var. J. Mario Simmel’in “Yaşamak Ne Güzel”i (çeviren: Ahmet Arpad), Rawi Hage’in “De Niro’nun Oyunu” (çeviren: Püren Özgören) ile Michael Chabon’un “Kavalier ve Clay’in akıl Almaz Maceraları” (çeviren: Mehmet Harmancı) da var gelen kitaplar arasında. Muazzez İlmiye Çığ’ın arka kapak yazısıyla yayımlanan “Anadolu’nun Bin Tanrılı Kralı Şuppiluliuma”nın yazarı: Nurdoğan K Gülen, yayınevi: Alfa. “Hürrem”in yazarı Demet Altınyeleklioğlu’nun “Alkışlarla Lamia” adlı kitabı da Artemis’ten çıkmış.

4 Nisan Pazar

Sevgili çevirmen arkadaşım Nilgün Dolay’ın sorularını uzun zamandır bekletiyorum. Soruların ilkinden başlıyorum: “’Yoğurdun üflenerek yenildiği bir dönemde…’ ifadesi sizce doğru mu; ‘yemek’ fiilinin edilgeni ‘yenmek’’tir, ‘yenilmek’ ise galip gelmek anlamındaki ‘yenmek’ fiilinin edilgenidir. Örnekleri çoğaltabiliriz: ‘önüne konulan belgenin’, bunun doğrusu ‘önüne konan belgenin’ değil midir? Aynı şekilde, ‘Telefonlarının dinlenildiğini söyledi’ ifadesinde bana kalırsa ‘dinlenildiğini’ değil, ‘dinlendiğini” denmesi gerekir, ‘dinlemek’ fiilinin edilgeni ‘dinlenmek’tir; bunu tekrar edilgen hale getirip ‘dinlenilmek’ demek bence hatalı; ‘dinlenilmek’ ancak ‘istirahat etmek’ anlamındaki ‘dinlenmek’ fiilinin edilgeni olabilir ki bu fiil de anlam itibariyle edilgen şekilde kullanılmaz. Sizce doğru olan ‘haklarının yenildiğini iddia etti’ midir, yoksa ‘haklarının yendiğini iddia etti’ midir, ‘mallarına el konulmasına karar verildi mi’ doğrudur sizce, yoksa ‘mallarına el konmasına karar verildi’ mi doğrudur? Bir örnek de ‘altında imzası bulunduğu söylenilen’ ifadesi… ‘Söylemek’ fiilinin edilgeni ‘söylenmek’tir, bu tekrar edilgen yapılmaz ki! Sesli şikâyet anlamındaki ‘söylenmek’ fiili ise anlam itibariyle edilgen şekilde kullanılamaz zaten. Örneğin siz 28 Aralık Pazartesi günlüğünüzde (elbette günlüğünüzde, ‘günlükünüzde’ değil) ‘Neden Irakın, Iraka diye söylenmesi gereksin?’ demişsiniz; ‘söylenilmesi’ gereksin, dememişsiniz; sanırım doğru olan da bu.”

Bu konuya daha önce de değinmiş; “konuldu” eyleminin iki tane edilgenlik ekini (ko-n-u-l-mak) üst üste aldığını; benzer bir yanlışlığın “de-n-mek” yerine “de-n-i-l-mek” dendiğinde yapıldığını söylemiştim. O zaman, ADD Didim Kolu Yazmanı Erdal Yücel’den bir ileti almıştım. Yücel, benim bir dilbilgisi kitabı yazdığımı unutmuş, “Türkçe’de eylem kök ya da gövdeleri, aldıkları yapım ekleriyle çatı değiştirirler.” diye başlayıp ilkokul öğrencisine anlatır gibi, bana “etken, dönüşlü, edilgen” eylemlerin oluşumunu uzun uzun anlatmıştı. Bu arada “bak-ı-ş-ma” derken “-ş-”yi yardımcı ses saymak gibi, pek çok bilgi yanlışı yaptığından, kendisini mahcup etmemek için mektubunu yanıtsız bırakmıştım. Yeniden bu konuya döndüğüme göre, Yücel gibi düşünen birçok kişi olduğu hesabıyla o mektuptaki (bu konuya ilişkin) yanlışa da değineyim.

“Konulmak ya da denilmek eylemlerinde ikişer tane değil, birer edilgenlik eki vardır.” diyordu Yücel ve şöyle açıklıyordu: "’Ko’ kökü ünlüyle bitiyor. Edilgenlik eki ‘l’ ünsüz. Biçimlenme sırasında araya, kaçınılmaz olarak ‘l’ den önce, ‘o’ ya uygun düşen ‘u’ geliyor, yapı ‘ko- ulmak’ oluyor. Türkçe' de böyle bir kullanım olmadığından, son olarak, araya birleştirme ünsüzü ‘n’ giriyor, sözcüğün son durumu ‘konulmak’ oluyor.”

Öyle olmuyor işte. Ünlüyle biten bir köke ünsüz bir ek kolaylıkla gelir; araya yardımcı ses girmez. Edilgenlik eki, yalnız “-l-“ değildir; “-n-” de “-l-” gibi, edilgenlik ekidir. “Söyle-” eylemine “-n-” getirildiğinde eylem, sözdizimine göre, ya dönüşlü ya da edilgen yapılmış olur. Yeniden bir “-l-” eki getirilmesi gerekmez. “Ona, geç kalmaması söylendi.” dendiğinde eylem edilgen yapılmıştır; “söyle-n-i-l-di” denerek yeniden edilgen yapılması gerekmez. “Yoğurdun üflenerek ye-n-diği bir dönemde”, demek yeterlidir. “Telefonlarının dinle-n-diğini söyledi’ denmişse “dinleme eylemini yapan birileri tarafından” anlamı zaten katılmıştır; “dinlenildiğini” demek gerekmez.

7 Nisan Çarşamba

Hasan Ali Koyuncu sormuştu: “Yüklemi eylemsi olan ad tümcelerinin dışındaki ad tümceleri nesne almaz. Ancak, ‘Her şeyimizi ona borçluyuz.’ tümcesinin nesnesi var. Bu konuda ne düşünürsünüz, ne dersiniz?”
Bu konuya “Öğretenlere ve Öğrenenlere Türkçe Dilbilgisi” adlı kitabımda yer vermiştim. “Ol-” yardımcı eyleminin düşmesiyle oluşan ad tümceleri, eylem tümcelerinin özelliklerini taşır. Yalnız “borçlu” sözcüğü değil, “ilgili olmak” yerine kullanılan “ilgili” sözcüğü ya da “geçerli olmak” yerine kullanılan “geçerli” sözcüğü de yüklem görevine girdiğinde eylemlerin aldığı tümleçleri alabilir. Bunları özel ad tümcesi saymak gerekir
.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Nisan 2010)

23 Mart Salı

Edebiyat ve sanat dergileri nicedir tanıtılmayı bekliyor. “Amanos Yazıları”, yeni bir dergi; Mart - Nisan 2010, ilk sayısı; Antakya’da yayımlanıyor. Bursa’dan ses veren “Çinikitap” da öyle. Önyazıda Nuri Demirci bu adı, “… bir elimizde (...) Bursa’nın tarihini, bu şehrin kültüründe önemli bir yer tutan ve tarihi simgeleyen çiniyi, öteki elimizde de her birini bir çini gibi değerli bildiğimiz kitabı tutuyoruz.” diye açıklamış. Ankara - İskitler’den gelen “Edep”i de saymalı. Toplam dört sayfa; ama o da bir edebiyat dergisi, o da yeni. “Beşparmak” ise Söke’den 21. yılı ve 156. sayısıyla selamlıyor edebiyatseverleri. Sunu yazısında “aşkım” sözcüğüne dikkat çekilmiş: “Birçok kişi, birçok yerde, birçok kez, birçok anlamıyla yinelediğinden ‘aşkım’ sözcüğünün içi epey boşaltıldı. ‘Aşkııım’la lastik gibi uzatıldı. Rengârenk; ama plastikten. Candan, içten, yürekten değil sanki. Çok yapay duruyor.” Tahsin Şimşek de aynı sayıda bu sözcüğün yapaylığına değinmiş: “’Aşk’ı Buralarda Bir Gören Var mı Aşkım!” “Afrodisyas-Sanat” İzmir’de yayımlanıyor. 20. sayısıyla dördüncü yılında. Güven Pamukçu, on yıldır bir köyde, dopdolu bir içerikle “Akköy” adlı edebiyat dergisini çıkarıyor; yeni yayımlanmaya başlayan şiir, gezi, çeviri dergisi “Akbük”te de onun imzası var. Yeni dergilere de eskilere de uzun ömürler…

25 Mart Perşembe

“Türkçe Günlükleri'nin 13 Şubat Cumartesi bölümünde Feride Yılmaztürk'ün sorusuna verdiğiniz yanıtta -bir gözden kaçma olacak sanıyorum- bana göre doğru olmayan açıklamalar var. Bunları, ‘doğrusu budur’ diyerek belirtmenin tartışılır olacağını düşünüyorum. ‘Ayşe çok güzeldir.’ tümcesindeki ‘çok’ ve ‘güzel’ sözcükleri arasındaki ilişkide ‘çok güzeldir’e sıfat tamlaması diyorsunuz ve bu tamlamanın yüklem olduğunu söylüyorsunuz. Oysa bu tümcede ‘güzeldir’ sözü yüklem, ‘çok’ sözcüğü ise belirteç olup belirteç tümlecidir.” Hasan Ali Koyuncu böyle yazmış.

Sıtkı Sağlam, saygılarını sunmakla birlikte daha sert konuşmuş: “25 Şubat 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki yazınızda ‘Ayşe çok güzeldir.’ cümlesindeki ‘çok’ sözcüğüne ‘sıfat’ diyorsunuz. Buradaki ‘çok’ sözcüğü ‘güzeldir’ yükleminin belirtecidir; ‘sıfat’ görevinde değildir.”

“Eyvah!” dedim önce. “Benim öğretmen arkadaşlarıma ne oldu?” Gerçi böyle anlatan Türkçe öğretmenleri olduğunu biliyordum. Biraz da bu yüzden Feride Hanım’ı özel olarak yanıtlamayıp konuyu Türkçe Günlükleri’ne taşımıştım; yine de şaşırdım. Bugün Şişli İlçesinde görev yapan edebiyat öğretmenlerine konuşmadan önce biraz söyleşince karşı çıkışın nedenini anladım. Meğer devletin dağıttığı kitaplarda bu tür kullanımlar için geçen yıla kadar “sıfat” denirken bu yıl “belirteç” diye bir değişiklik yapılmış. Oysa bu, öyle tepeden gelen buyrukla değiştirilecek bir konu değil. Ayrıntısına girerek açıklamaya çalışayım:

“Güzel” sözcüğünün türü nedir, diye sorulsa birçok kişi, “Sıfattır.” diye yanıtlar. Ancak “sıfat” Türkçede bir görevin adıdır. Sıfatın Türkçe karşılığının “önad” olması bundan. Sözcük, yanında belirtip niteleyeceği bir ad varsa sıfat görevine girer; yoksa ad olarak, adın girdiği her göreve girebilir. “Güzele bak.” derseniz dolaylı tümleç, “Güzeli severim.” derseniz nesne görevine girer. “Ayşe güzeldir.” dendiğinde de ekeylem alarak yüklem görevine girmiştir. Ekeylem, sözcüğü yüklem görevine sokar; ama eylem yapmaz; ad olarak yüklem yapar. Demek ki “Ayşe güzeldir.” tümcesinde “güzel” sözcüğü ad olarak yüklem görevindedir. Eğer örnek tümcemiz, “Ayşe çok çalışır.” olsaydı “çalış-” eylem olduğu için “çok” sözcüğü bu eylemi belirten bir belirteç; dolayısıyla belirteç tümleci olurdu; ama “güzel-” diye bir eylem yok. “Güzel” sözcüğü ad; genellikle sıfat görevine giren bir ad. Bir varlığı, onu oluşturan özelliklerinden ayıramadığımız gibi, bir adı da onu belirten sözcüklerden ayıramayız. Öyleyse “Ayşe çok güzeldir.” tümcesinde “çok” sözcüğü “güzel” adını belirttiğine göre, “önad”; yani sıfat görevine girmiştir. Bundan sonrasını Koyuncu’nun açıklamasından alıyorum: “Ad tamlamaları gibi sıfat tamlamaları da hangi öğeyi oluşturursa oluştursun tamlamayı oluşturan sözcükler birbirinden ayrılamaz.” Doğrudur. “Çok güzel” bir ad ve onu belirten bir sıfattan oluştuğuna göre sıfat tamlamasıdır; onu da ayıramayız. Yineliyorum: “Çok” sözcüğü hangi durumda belirteç tümleci olur? Yüklem durumundaki eylemi belirttiğinde. Tümcemiz, “Ayşe çok çalıştı.” olsaydı “çok” sözcüğü “çalış-” eylemini belirteceği için belirteç tümleci olacaktı; ama “Ayşe çok çalışkandır.” gibi bir tümcede yüklemi “çok çalışkandır” diye almak zorundayız; çünkü “çalışkan” sözcüğü eylem değil, ad; “çok” da bu adı belirtiyor. Adı belirten sözcük asla belirteç (zarf) görevine girmez.

29 Mart Pazartesi

Benim yaptığım çok önemli hatalar da var. “‘Yemek yemek’ derken birinci sözcük ad, ikincisi eylem. Ad olana ünlüyle başlayan bir ek getirdiğimizde k, ğ oluyor, ama eylem olana getirdiğimizde k, y’ye dönüşüyor.” demişim. Güney Gönenç, “yemek yemek”deki iki sözcüğün de ad (ikincisinin ‘ad gibi kullanılan’ anlamında mastar = eylemlik) oldukları kanısındayım (en azından işlevsel olarak öyle kabul edilmeli).” diyor. Elbette öyle; “-mak, -mek / -ma, -me” ekleri eylemden ad yapan, eylemin adını yapan eklerdir. Bir uyarısı daha var Gönenç’in: “‘Yemeye” sözcüğünün yemek-e yapısında olduğu ve k’nın (bir nedenle) y’ye dönüşmesiyle ‘yemeye’ biçimine girdiği kanısında değilim; ‘yemeye’ sözcüğü, bence, yeme-(y)-e yapısındadır; yani, ‘yemeye’ sözcüğü ‘yemek’ sözcüğünün değil, ‘yeme’ sözcüğünün ‘-e hali’dir.”

Bu kadar ciddi bir hata yaptığım için, doğrusu çok utandım. Güney Gönenç, uyarı yapmakla yetinmemiş, durumu daha iyi izlemek amacıyla örnekli bir çizelge düzenlemiş; “‘-e hali’ gibi arkaik sözcüklerin kullanılmış olmasını ve ‘-nin hali’ diye bir ‘hal’ icat edilmiş olmasını göz ardı etme”mi dileyerek inceliğini burada da sürdürmüş.

“Çizelge şöyle [köşeli parantez içindeki biçimler kullanılmıyor, niçin bilemiyorum]:

Eylem kökünden türetilen ve ad gibi kullanılan eylemlikler (mastar)
eylem kökü + (-me) eki eylem kökü + (-mek) ek

yalın: ağaç dikme günü ağlamak ferahlatır
-i hali: gitmeyi düşünelim [gitmeği düşünelim]
-e hali: gitmeye can atıyor [gitmeğe can atıyor]
-de hali: yemede içmede gözü yok görmekte yarar var
-den hali: çalıp çırpmadan kime hayır gelmiş ölmekten korkma
-nin hali: ölmenin dehşeti [ölmeğin dehşeti]“

 

 

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (1 Nisan 2010)

17 Mart Çarşamba

Pek çok kişi yolculukta kitap okuyamaz. Başı döner, midesi bulanır. Oysa ben çok yolculuk yaparım; yolculuklarda da iyi okurum. Sultan Su Esen’in “Keje Maria”sını (Kanguru Yayınları) da yollarda okudum. Son zamanlarda, büyük kentin insanı boğan, kalabalıkların içinde yalnız bırakan öykülerini okumuşum daha çok. Bana Anadolu esintisi gibi geldi Esen’in öyküleri. “Hani ne demişler, çok bilirsen asarlar, alçak gönüllü olursan çiğnerler.” gibi halk söyleyişlerinden yararlanıyor; Benzetmeleri bile halkça: “İki değirmen taşı arasında buğday tanesi gibi un ufağım.” diyor; “Yüzü yedi gün, yedi gece yağmur altında kalmış kedi gibiydi.” diyor. Yanılmıyorsam yakın zamanda bir de ödül kazandı. Hak etmiştir.

19 Mart Cuma

12 Şubat tarihli günlükte, “Allah” sözcüğünü büyük harfle başlattığımızı; “tanrı” dediğimizde “tanrılar” da diyebildiğimiz için; yani sözcüğü, varlığı tek olan özel ad konumundan çıkardığımız için büyük harfle başlatmamızın gerekmediğini yazdım.

Attila Aşut’tan eleştiri geldi: "’Tanrı’ sözcüğünün yazımı konusunda eski ve yeni kurumlar arasında bir görüş ayrılığı yoktur. Pek çok konuda anlaşamayan bu iki kurum bile ‘Tanrı’nın yazımında böylesine güçlü bir oydaşma sağlamışken, şimdi öznel yorumlarla yeni yazım sorunları yaratmanın ne anlamı var? Türkçe Sözlük'e bakarsanız, ‘Tanrı’ sözcüğünün ‘Allah’la eşanlamlı olarak kullanıldığı görülür. Kavram açıklanırken de, ‘Evrende var olan her şeyin yaratıcısı, koruyucusu’ deniliyor. Demek ki, ‘Allah tek ve özel, Tanrı çoğul’ değil. O halde, ‘Allah’ı büyük harfle yazarken ‘Tanrı’yı küçük harfle başlatmanın nasıl bir açıklaması olabilir? Bu yazım biçimi, bana göre dilbilimsel bir gerekçeden çok, kişisel / keyfi bir seçime dayanıyor. Çünkü hem Türkçe Sözlük'te, hem çeşitli yazım kılavuzlarında yalnızca ‘Tanrı’ sözcüğü değil, ondan türetilmiş ‘Tanrıbilim, Tanrıbilimci, Tanrıcılık, Tanrıça, Tanrılaşma, Tanrılaşmak, Tanrılaştırma, Tanrılaştırmak, Tanrılık, Tanrısal, Tanrısallık, Tanrısız, Tanrısızlık, Tanrıtanımaz, Tanrıtanımazlık’ sözcükleri de büyük harfle yazılıyor.”

Attila Bey’in “deniliyor”una takıldım; ama ona sonra döneceğim. Dil Derneği’nin Türkçe Sözlük’ünde Aşut’un da dediği gibi, bütün anlamlarında “Tanrı” sözcüğü büyük harfle başlıyor; ama TDK’nin Türkçe Sözlük’ünde (10. basım, 2005) hem büyük harfle başlayan “Tanrı” var, hem de küçük harfle başlayan “tanrı”. “Çok tanrıcılıkta var olduğuna inanılan insanüstü varlıklardan her biri, ilah” anlamındaki “tanrı” sözcüğü küçük harfle başlıyor. Ayrıca, “tanrı bilimi, tanrıcılık, çok tanrıcı, kamu tanrıcı, tek tanrıcı, tüm tanrıcı, tanrı bilimci, tanrıcılık, çok tanrıcılık, kamu tanrıcılık, neden tanrıcılık, tüm tanrıcılık, tanrıça, tanrılaşma, tanrılaşmak, tanrılaştırma, tanrılaştırmak, tanrılık, tanrısal, tanrısallık, tanrısız, tanrısızlık, tanrıtanımaz, tanrıtanımazlık” sözcükleri hep böyle, küçük harfle başlanarak yazılmış. Öyleyse oydaşma sağlanmış değil (Oydaşma: Düşünce birliği içerisinde olma).

Aziz Naci Doğan ise benim yaklaşımıma farklı gerekçelerle karşı çıkmış: “1932 ile 1950 yılları arasında tam 18 yıl boyunca tüm tapınma yerlerinde ‘Tanrı uludur, Tanrı uludur. Tanrı'dan başka yoktur tapacak’ sesi yankılanmış bu ülkede. ‘Tanrı’, Arapça ‘Allah’ın tam karşılığıdır. ‘Aman Tanrım’ derken de aynı ‘tek’ Tanrı'yı dillendirmiş oluyoruz. Öz Türkçeye haksızlık ediyorsunuz.”

“Tanrı’ya haksızlık ediyorsunuz” dese kabul edeceğim; ama “Öz Türkçeye haksızlık”!

“Tanrı” sözcüğü Türkçenin en eski sözcüklerinden biridir. Bu sözcük için, “Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü”nde İsmet Zeki Eyüboğlu şöyle diyor: “Asya Türk ağızlarında tungrı, ture, töngri, tüngri bg. değişik söylenişleri vardır. Orhun Yazıtlarında tengri biçiminde geçer, tangrı ya da tanğrı diye okunur kimilerince.” Eyüboğlu’nun RRA diye verdiği kaynak’tan (sözlükte açıklama yok; sanıyorum Reşit Rahmeti Arat’tır) aktardığı, “tang tengri kelti / tang tengri özi kelti / tang tengri kelti / tang tengri özi kelti” dizelerinde gök tanrısından söz ediliyor örneğin. Türklerin Müslümanlığı kabul etmeden önce “tanrıları” vardı; “ogan, bayat” gibi sözcüklerle birlikte “tanrı” da çok tanrılı dönemin sözcüklerinden biri. Müslümanlığın kabulünden sonra yerini Arapça Allah sözcüğüne bırakınca “tengri / tanrı” sözcüğü geride kaldı; “Allah” tek tanrılı Müslümanlığın simgesi oldu. Tanrı sözcüğünün yazımı ile ilgili görüşüm, kişisel bir yeğlemeden çok bu düşüncelerle bağlantılıydı. Son zamanlarda (Ben her ne kadar karşı çıkıyor olsam da) herkesin önemsediği her sözcüğü büyük harfle başlatma eğilimi sürerken, ucu inanca dokunacağı apaçık belli bir konuda diretmem söz konusu olamaz. “Allah” anlamında kullandığınızda “Tanrı” sözcüğünü büyük yazınız.

Aziz Naci Doğan’ın bir eleştirisi daha var. Geçen haftalarda, günlüklerin birinde, "Ne kekeme bir söyleyiş..." demişim. A. Naci Doğan da diyor ki, “Feyza Hanım, kekemelik insanı için için kemiren çok zor bir olgudur. Kekemeler kekemelikleri konusunda çok, ama çok kırılgan yapıda olan insanlardır. Sizin bu anlatımınız pek zalimce olmuş. Üzülerek sizi kınıyorum.” Kekemelere yönelik bir kırıcılık yok ki bu sözde! Bir söyleyişi eleştirmişim, kekemeleri değil. Özür dilemeye hazırım elbette; ama anlamadığım şu: Körler alınmasın diye “kör bıçak”, sağırlar gücenmesin diye “sağır bir duvar” demeyecek miyiz? Bu kullanım, yalnız Türkçede değil, bütün dillerde sıklıkla başvurulan bir deyim aktarması türüdür (Bkz. “Anlambilimi ve Türk Anlambilimi”, Prof. Dr. Doğan Aksan, 3. cilt, s. 185 -189).

22 Mart Pazartesi

Ülke adı olan Irak’ın son zamanlarda sözcük sonundaki sert ünsüzlerin ünlüyle başlayan bir ek aldığında yumuşaması gerektiği biçimindeki kuralımıza uymadan, yazıldığı gibi (yani Irağ’a diye değil, Irak’a diye)söylenmeye; Orhan Pamuk’tan söz edilirken soyadının “Pamuk’a, Pamuk’un” diye okunmaya başladığını yazmıştım. “‘Irak’a gideceğim.’ ile ‘Irağa gideceğim.’ tümcelerinde ‘ırak’ sözcüklerinde vurgu ayrı hecededir. İki heceli yer adlarında vurgunun ilk hecede olduğu belli.” diyerek önce beni doğrulamış Hasan Ali Koyuncu. Sonra da eklemiş: “Sizin 'Kuzey Irağ'a gideceğim.' diyeceğinizi düşünemiyorum.” Neden acaba? Bunda düşünülemeyecek ne var? Eğer bu tümceyi yazmıyor da söylüyorsam tam da böyle söylerim.

“Uzak” anlamındaki “ırak”, kullanım alanı daralan bir sözcük. “Benden ırak olsun da cehenneme direk olsun” gibi yerel ilenmelerin dışında çoğu zaman “ırak” değil, “uzak” demeyi yeğliyoruz. Peki, “ırak” sözcüğünü bir tümce içinde kullanmaya çalışıyorsak? Ülke adı olan “Irak” ile uzak anlamındaki “ırak”ın vurguları farklı olduğu için karıştırılamayacağını; dolayısıyla bundan dolayı endişelenmenin yersiz olduğunu, “Irak’a, Irak’ı” diye yazdığımız sözcükleri “Irağa, Irağı” diye söylememiz gerektiğini belirtmek için iki örnek tümce vermiştim. İlk tümceyi de beğenmemiş Koyuncu; ama ikincisi, “Çocuk topu ırağa attı.” örnek tümcem için, “Sanırım dikkatinizden kaçmıştır ya da bir baskı yanlışı olmuştur.” demiş ve inanmak zor; ama şöyle bir öneride bulunmuş: “’Çocuk topu uzağa attı.’ olmalıydı; çünkü top ırağa atılmaz. Irakla uzak her zaman birbirinin yerine kullanılamaz.” Çok hoş! Benim “uzak” sözcüğünü değil, “ırak” sözcüğünü örneklendirmeye çalıştığımı unutmuş herhalde.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (25 Mart 2010)

10 Mart Çarşamba

Yanıtlamaya hiç ara vermedim; yine de yanıt bekleyen mektuplar, sorular çok birikti. En eski ve ivedilikle yanıt gerektiren sorulardan başlıyorum:

“Günlük üretim yüksekliği / alçaklığı / düşüklüğü gibi ifadeler, yerine günlük üretim fazlalığı, eksikliği, çokluğu, azlığı dersek daha doğru olmaz mı?” diye sormuş Esra Manguoğlu. “Bilimsel çalışmalarda bir şeyin düzeyini söylerken örneğin kanda alyuvar hücresinin düşüklüğü / yüksekliği demekle kanda alyuvar hücresinin fazlalığı / eksikliği / çokluğu / azlığı demek arasında fark var mı? Bana var gibi geliyor.” demiş. Aman Esra Hanım, ben sizden iyi mi bileceğim? Siz, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Esra Manguoğlu’sunuz. Bu sözcükler benden daha özenli bildiğiniz kuşkusuz. Ben yalnızca “performans” sözcüğünü kullanmadan neyi, nasıl söyleyebileceğimiz konusunda birkaç örnek vermeye çalışırken kulağımda kalan "...günlük üretim yüksekliği..." sözünü örnekler arasında sayıvermiştim. Siz bilimsel olarak doğruluğuna inandığınız biçimi kullanmayı sürdürün lütfen.

14 Mart Pazar

Antalya’dan, Akdeniz Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümünden Prof. Dr. Mualla Aksu, Aksu Köy Enstitüsü anısına bir kitap hazırladıklarını ve kitap için yazı istedikleri kişilerin Aksu Köy Enstitüsünü kastettikleri durumda enstitü sözcüğünü büyük harfle yazdıklarını, “-de hali”nde kesme işareti kullandıklarını yazmış. “Bu, anlaşılabilir bir durum olarak görünüyor. Ancak TDK'nin internetteki Yazım Kılavuzu'nda kurum adlarının büyük harfle yazılacağı, fakat ek aldığında kesme işareti kullanılmayacağı belirtiliyor. Uygulamada ise çoğunlukla kesme işareti kullanılıyor. Dil Derneğinin de gazete ilanındaki kurum adında kesme işareti kullandığını gördüm. En çok kabul göreni sizden öğrenebilir miyim? Ayrıca genel anlamda köy enstitülerinden söz edilirken ben küçük harflerle yazılacağını düşünüyorum özel isim olmadığı için. Ama bize yazı verenler bu kurumu çok önemsedikleri için büyük harfle başlatıyorlar. Bu konuda da ikilemde kalıyoruz.” diyor.

Şu yazım kargaşasına ne yazık ki bir türlü son veremedik. Benim en çok yakındığım ve giderek yaygınlaştığını gördüğüm; yaygınlaştıkça içinden çıkılmaz bir duruma geleceğine emin olduğum kullanımlardan biri, tam da Mualla Aksu’nun sorduğu konu: Bir özel adın yerine kullanılan tür adlarını büyük harfle başlatma çabası. “Aksu Köy Enstitüsü” olduğunda evet, özel addır; her sözcüğü büyük harfle başlatılarak yazılır; ama yalnızca “enstitü” ya da “köy enstitüsü” deniyorsa bu özel ad değildir. Yazım kılavuzlarımızın çoğu onay verse de “kastedilen ad” büyük harfle başlatılmamalı. Bugünkü gazetelerden birinde, “Kim bu …?” diye başlayan tanıtım, “Aslında Çevre Mühendisi, ama aynı zamanda…” diye sürüyordu sözgelimi. “Çevre mühendisi” özel ad değil. Yanında bir özel ad olsa tamam; ama yoksa? Niye büyük harflerle başlatılmış? Bir kişi kastedildiği için, denecektir açıklama olarak. “Bugün Teyzem çok üzgün görünüyor.” diye yazan kişi de haklı olur o zaman. Onun kastettiği de bir kişi. Bütün gazeteler, “başbakan” sözcüğünü büyük harfle başlatarak yazıyor. “Teyze”nin büyük harfle başlamayacağını söyleyeceğimiz kişiye ne diyeceğiz? “Başbakan önemli bir insan, senin teyzen ise önemsiz; bu yüzden o büyük harfle başlayacak senin teyzen ise küçük harfle.” Bu yanlış uygulama kişilerle, kurumlarla sınırlı kalmıyor. “Pencerenin önündeki Koltuk kırmızıydı.” diye yazanı bile gördüm. Uzattım; ama bu konuda çok dertliyim. İşin nerelere varacağını şimdiden görüyorum çünkü.

Her özel ada gelen çekim ekini kesme ile ayırmak gerekmez. Mümtaz Başkaya da bu konuyla ilgili olarak şunları yazmıştı:
“Sizin ‘Halamgillere gideceğiz’, ‘halamgilin evi’ biçimindeki yazım önerinize katılıyorum ama ‘Ayşelere gideceğiz’ biçimindeki yazımınıza katılmıyorum. Çünkü Ayşe özel ad. Bitişik yazılması gereken -ler ekinden sonraki 'e' durum eki. O halde yazımı ‘Ayşeler'e’ olmalı. Tür adlarına bitişik yazılabilir. Ancak özel adlarda yazılmamalı. Aynı biçimde Türkçenin değil, Türkçe'nin olmalı. Bu ayrımı gözetemezsek, önemli bir ayrıntıyı yok etmiş oluruz. Bu da olması gereken kuralı yok saymak demektir. Dilimizdeki yanlış anlamaların yaygınlaşmasını yazı dilinde de genişlemesini sağlamış oluruz. Örnek: Ali'ye. Aliye. Ali bir erkek adı iken, oldu bir bayan adı. Sayın Hepçilingirler, sizin -e hal ekinin yazılışında böyle bir yorumunuz ve öneriniz yok elbette. Ama bazıları, bu ekleme yanlışını bile yapıyor. En büyük yanlışlık Türkçe'nin demeyip Türkçenin denmesi. Türkçe, dünyada kullanılan ve özel durumda olan bir dil. Tür olarak dil. Ancak özel bir konumu var ve o yüzden bütün dillerin adını yazarken büyük harfle başlıyoruz. O halde, tamlama eki de üstten ayrılmalı. Sanırım bu konudaki öneriniz bu yönde.”

Neresinden başlamalı? Aile anlamı katan “-lar, -ler” eki özel ada bitişik yazılır; kesme ile ayrılmaz. Bunun mantık bağlantısı şöyle kurulabilir. Ayşe, Ali özel adlardır; Ali’ye, Ayşe’de diye yazarız; ama “Ayşeler” dediğinizde kaç kişiden oluştuğu belli olmayan bir aile kastedilmiştir, dolayısıyla “varlığı tek olan” diye tanımlanan özel ad kapsamından -bir anlamda- çıkmış olur. Dil adlarını küçük harfle başlatarak yazanlar var; ama genel kabul görmüş olan kural, dil adının büyük harfle başlaması ve aldığı çekim eklerinin kesme ile ayrılmaması biçimindedir. Yani Mümtaz Bey yanılıyor. Doğru yazım, “Türkçe’nin” değil, “Türkçenin” biçiminde olan.

16 Mart Salı

Amerika’dan döndükten sonraki üç hafta içinde Bodrum, Eskişehir, Bandırma ve Kuşadası’na gittim. İstanbul’da iki okulda, bir televizyon kanalında, bir kültür merkezinde konuştum ve her gittiğim yerden zenginleşerek döndüm. Sınıfta bilgisayar kullanımı, “akıllı tahta” uygulaması olarak Bodrum Marmara Koleji’nin sınıflarında varmış meğer. Benim pek özendiğim ders kitaplarının benzerleri Eskişehir TED Kolejinde okutuluyor. Öğretmen yetiştiren kurumların eski yapısına kavuşturulması ve okul dışına itilmiş çocuklara özel eğitim verilmesi gerektiği konusunda birçok öğretmenle ve yöneticiyle aynı düşüncede olduğumuzu öğrendim.

Ayrıca yollarda çok kitap okudum. Müge İplikçi’nin “Kısa Ömürlü Açelyalar”ı (Everest Yayınları) zaten geniş bir coğrafyayı anlatıyordu; benimle de çok yer dolaştı. Zor anlatılır durumları kolaycacık dillendiriveriyor Müge İplikçi. “Gençliğin ıtırlı günlerinde başlayan, sonraki zamanlarda obsesif, dipsiz bir kuyu haline gelen güzellik, formda olma, fitre ve zekât dışında yoksullara köpek gibi davranma, yılın 365 gününü her daim patron olarak ucuz bir mağrurlukla taşıma fikrinde buluşuveriyor.”
Öykülerini topladığı bu son kitabında kalabalıkların içindeki yalnızlıkları, alışveriş merkezlerindeki, hastane bahçesindeki kadınların içlerini, anları, anların içinde saklı aşkları anlatıyor; çok da güzel anlatıyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Mart 2010)

3 Mart Çarşamba

Ölen kişilerin ardından, o kişi Müslüman ise “Allah rahmet eylesin"; Müslüman değilse "Toprağı bol olsun" denir. Bildiğim kadarıyla ikincisi söz, herhangi bir art niyet içermez; öleninin dinini vurgulamak için söylenir. Nurullah Can, üstelik epeyce bilgili, kültürlü kişilerin bile artık buna dikkat etmediğinden, ölen Müslümanlar için “Toprağı bol olsun.” dediğinden, Müslüman olmayanlar için de rahmet okuduğundan yakınmış. Böyle bir ayrım gözetmeye gerek görülmediğindendir, diyeceğim; ama daha çok, bilenlerin azalmasındanmış gibi görünüyor.

"İsviçre'de cami minaresine yasak geldi." diye yazan gazeteler oldu. Yine Nurullah Can’ın uyardığı gibi, minare yalnızca camide olduğuna göre, "cami minaresi" denmesine gerek yok; “minare” demek yeter.

“’Bir gemi güvertesinde’ denmesi gerekir mi?” diye sormuş Nurullah Can. “Güverte sadece deniz taşıtlarında olduğuna göre böyle bir deyiş doğru mu? Böyle ifadelere dilbilgisinde bir tanım getirilmiş midir? Kamuoyunu aydınlatırsanız sevinirim.” demiş. “Duruluk” adını verdiğimiz anlatım özelliği, Türkçede gereksiz sözcük kullanmayı anlatım kusuru saymamızı gerektirir. Bir anlatım gereksiz sözcüklerden arındırılmadıkça “duru” bir anlatım olmaz.

4 Mart Perşembe

Deniz Banoğlu, Cumhuriyet okurlarının gayet iyi bildiği bir ad. İlk romanı “Bir Şnitzel Lütfen”de (Turkuvaz Kitap), Almanya’dan ayrılıp Fransa’ya, oradan Rusya’ya, sonra da Arjantin ve Meksika’ya giden ve ardından İstanbul’a gelip yerleşen Nunmacher ailesinin iç içe geçmiş yaşam yolculukları var. Nunmacher ailesiyle birlikte onların gittikleri her yer; en çok da 1930’lu yıllardan başlayarak İstanbul anlatılmış. Banoğlu, Alman filolojisi mezunu, Stefan Zweig’ın kitapları başta olmak üzere Almancadan birçok çeviri yapmış. Dolayısıyla Alman kültürünü iyi biliyor. Kitabın sonuna eklenen kaynakçadan da anlıyoruz, kendi bildiğiyle yetinmemiş, araştırmalar yapmış. Alman aileyle birlikte savaşın insanların kaderini nasıl belirlediği gösterilirken arka planda İstanbul, özellikle “Cadde-i Kebir” ve “Grande Rue de Pera” adlarını da taşıyan bugünkü İstiklal Caddesinin Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki yılları çok canlı çizilmiş; hatta kimi mekânların daha sonra geçirdiği değişiklikler de eklenmiş kitaba. Banoğlu, varsa hatalarını da bildirmemi isteyen bir yüce gönüllülük gösterdiği için dikkatle okudum romanı. 1895 yılındaki Almanya anlatılırken “Doğu Almanya”dan (s. 30) söz edilmesi ya da aile Türkiye’ye henüz gelmemiş; yani Türkiye’yi bilmiyorken Patagonya’nın yüzölçümünün “neredeyse Türkiye kadar geniş” (s. 43) olduğunun söylenmesi gibi birkaç maddi hata dışında bir şey bulamadım. İstiklal Caddesi’nin pek bilmediğimiz o yıllarını, yabancı bir ailenin yaşam serüveniyle ve özellikle Inge Nunmamacher ile birlikte yaşamak zevkli bir okuma oldu.

9 Mart Salı

Kendi dilimizin kurallarını geçerli kılmalıyız, dediğimde tepki gösterenler hep oluyor. Mademki “Türkçeleşmiş”leri Türkçe sayıyoruz, “hukukun, evrakın” yerine niye “hukuğun, evrağın” diyemeyelim, anlamındaki soruma Hasan Ali Koyuncu’dan tepki geldi. “Tren, spor, kral, plan gibi sözcüklerin de Türkçeleşmiş Türkçe olduğunu söyleyip “tiren, sıpor, kıral” yazılışlarını kastederek “Bunların ‘ı’sı için ne diyeceksiniz?” diye soruyor. Bu sözcükler dilimize girdiğinde nasıl yazılmaları gerektiği konusunda hemen karar verilemedi. Eski gazeteler tarandığında “tiren, sıpor, ispor” gibi yazımlar görülebilir. Eski apartmanların kapısında hâlâ “apartıman” diye yazar. Yazım, bir “kabul edişler” bütünüdür. Eğer o zamanlar “tiren, sıpor, kıral” yazımları benimsenseydi bugün böyle yazıyor olurduk. Bugün böyle yazarsak elbette yazım yanlışı yapmış oluruz; ama ben keşke o zaman böylesi doğru kabul edilseydi demekte de bir sakınca görmem doğrusu.

Ali Uysal’ın sorusunu da aynı kapsamda ele almak gerek: “Dil yanlışları, oldubitti, beni tedirgin eder. Özellikle iki kez çoğul kullanılan sözcükler ve kavramlar. Örneğin Arapça çoğul yapıdaki sözcüklere bir de Türkçe kurala göre çoğul eki eklemek ne büyük bir yanlışlık! ‘Evrak, evraklar... ulema, ulemalar...’ Örnekler uzar gider. Dilimin döndüğü kadar bunları anlatıyorum; ama benim anlattıklarım masalarda ya da salonlarda kalıyor. Sizi çok geniş bir etki alanınız var. Bu konuya değinebilir misiniz?”

Değineyim; ama değinim Ali Uysal’ı pek hoşnut etmeyecek; çünkü bunlar da “Türkçeleşmiş Türkçe” kapsamında düşünülecek sözcükler... “Âlim”, kullanımda olan bir sözcük; bunun çoğulunun “ulema” olduğunu birçok kişi biliyordur. Peki ya “evrak” sözcüğünün, “varak”ın çoğulu olduğunu kaç kişi biliyor? Bilmeyenlere, Arapça çoğullaştırma yollarını anlatmadan bunu nasıl öğretebiliriz? Türkçede bütün sözcükleri yalnızca “-lar, -ler” ekiyle çoğul yapma kolaylığı varken Arapça dilbilgisi mi öğretmeliyiz yeniden? “Evraklar, ulemalar” diyene kızıyorsak “evlatlarım” diyene de mi kızacağız? “Evlat” da “velet” sözcüğünün çoğulu. Bu tepkileri anlıyorum. İnsan, kendi doğru bildiğinin başkaları tarafından doğru sayılmamasını kolayca benimseyemiyor. Ancak, Arapçadan alınan sözcüklerin Arapçanın kurallarına göre kullanılması gerektiğinde ısrar etmenin pek yararı yok. Her dil, alıntı sözcüklere kendi damgasını vurur. Kimilerine daha çabuk, kimilerine daha geç. Aslında benim söyleyeceğimi, “Bu yanlışı düzeltmenin biricik yolu bu sözcüklerin Türkçe'lerini kullanmaktır.” diyerek Ali Uysal da söylemiş. Elbette doğrusu bu. Yoksa Arapça sözcüğü Arapçanın, Farsça sözcüğü Farsçanın, Fransızcayı Fransızcanın, İngilizceyi İngilizcenin, İtalyancayı İtalyancanın, Yunancayı Yunancanın, Ermeniceyi Ermenicenin kurallarına göre kullanmaya kalktığımızda başımıza nasıl bir bela alacağımızın farkında mıyız?

Hüseyin Atabaş’ın mektubuna yer vermenin de tam sırası. Diyeceklerimi benden çok daha iyi özetlemiş Atabaş:

“Şu eski dil, yeni dil ya da Osmanlıca, özleşme Türkçesi tartışmasının hâlâ sürüp gidiyor olmasına hayret ediyorum doğrusu. Artık herkesin biliyor olması gerekir ki, dil yaşayan bir varlıktır; kimi dil ve yazım kuralları ile sözcükler doğar, yaşar ve ölür. Bu değişmeler öyle durup dururken, birilerinin paşa gönlüne göre de olmaz; biliyorsunuz. Bu yenilenmeler dünyanın bilimsel ve sanatsal olarak değişmesine, gelişmesine, yani duyulan gerekliliğe göre olur. İnsanoğlu dil ile (anadili ile) düşünüp yaratıyor olması nedeniyle de buna gerek duyar.”

“Cumhuriyet devriminin oluşturduğu dil (lisan) ile ona yüklenen görevler ve sorunlar iç içe geçmiştir. O sorunların Cumhuriyet yönetimine özgü bir dille çözülmesi bilimselliğin gereğidir. Yani Osmanlının ‘kul’ mantığı içinde oluşan ya da oluşturulan Osmanlıca ile Cumhuriyet yönetim dizgesi sürdürülemez, başarıya ulaştırılamazdı. Yani Mustafa Kemal ve öteki Cumhuriyet kadrolarının ortaya koyduğu dil devrimi biçimsel bir oluşum değil, bir gereksinimin sonucudur.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (11 Mart 2010)

23 Şubat Salı

Londra - İstanbul uçağında Türkçe konuşulduğunu pek duymadım; hiç Türk yok gibiydi. Türkler Türk olmaktan, Türk sanılmaktan, utanıyor mu, nedir? Uçak İstanbul’a inince Türkler ortaya çıktı; Türkçe duyulmaya başladı. Yine uzun süren, insanı serseme çeviren bir yolculuktu. Yol boyunca farkları düşündüm. En büyük fark, yüzlere yansıyan duygulardaydı sanki. ABD’de huzur, özgüven; Türkiye’de tedirginlik, öfke… Böyle duyumsamakta bir Amerikan kasabasından geliyor olmamın da etkisi var kuşkusuz. İnsanlar rahat, yüzlerde hep bir gülümseme. Ekonomik kriz orada da var; ama gündelik yaşamı pek etkilemiyor gibi. Belki de eğlenme olanaklarının kısıtlılığı daha gergin yapıyor bizi. Başka bölgelerde de böyle midir, bilmem; benim bulunduğum bölgede her kasabada haftanın bir gecesi, bir çeşit pazar kuruluyor. Yeme - içme ve eğlence pazarı… Dev mangallarda etler pişiriliyor, bir yanda Akdeniz mutfağı, karşıda Meksika, öte yanda Çin, burada Japon yemekleri… Yaş sebze meyve tezgâhları. Bir sokağın başında tuhaf giyimli bir adam, bilmediğim bir müzik aleti çalıyor. Çevresinde toplananlar alkışlarla eşlik ediyorlar ona. Başka bir yerde küçük bir orkestra kurulmuş. Kalabalıktan sıyrılan kızlı erkekli küçük gruplar bir süre o müzikle dans ettikten sonra ayrılıp gezmeye devam ediyorlar. Çoluk çocuk herkes neşe içinde. Rahatlamış olarak dönecekler evlerine, ertesi gün işlerini daha iyi yapacak, bu arada gülümsemeyi de ihmal etmeyecekler. Belki de en büyük eksiğimiz budur: Eğlenemiyor olmak. Yalnızca geriliyoruz biz, gerginleşiyoruz; en küçük bir esintide çığlığa benzer sesler çıkaran elektrik tellerine dönüyoruz ya da basınçlı buhar kazanlarına. O buharı hafifletecek sübaplarımız yok. Sonra kimi yerlerde, düğünlerde, futbol karşılaşmalarının sonunda buhar kaçakları oluyor. Sevinçlerimiz silah olup havaya sıkılıyor. Sevinmeye çalışırken onarılamaz acıların batağına düşürüyor bizi.

28 Şubat Pazar

Nalan Barbarosoğlu, benim has öykücülerimdendir. Son öykü kitabı “Yol Işıkları”nı (Everest Yayınları) adına yaraşır biçimde yollarda okudum hep. Öykü de böyle aralıklı okumalara ne kadar elverişli bir türdür aslında. Günümüzün hızlı temposunda, zamanınız kısıtlıysa bir öyküyü okur bırakırsınız. Her yeni okuma, yeni bir başlangıç, yeni bir sevinç olacaktır nasılsa. “Bir trende gidiyorum.” diye başlayan “Yol Yorgunu” öyküsünü Eskişehir Ekspresinde okumak ayrı bir zevk oldu bugün. Az önce okuduğum öykünün etkisi o kadar baskındı ki aldığım çayın, sıcaktan yamulan kaşığı, plastik bardağı, ipli, kâğıtlı poşeti, yapaylığını her zamankinden çok daha yüksek sesle bağırdı sanki. Değişen, değişirken insandan uzaklaşan bir dünyayı anlatıyor Nalan Barbarosoğlu; ama bunu, anlatımıyla o katı gerçekleri yumuşatarak, tüllere sararak yapıyor. Modern diye can atılan yaşamın insanı nasıl yalnızlaştırdığını, “ihtişamın sefilliği”ni anlatıyor: “Herkes ne kadar huzurlu ışıklı vitrinlerin önünde; gelenlerle gidenler birbirilerine bu kadar bakmazken, vitrinlerin önünde durup cansız mankenlere, incik - boncuğa hayatlarında ilk kez görüyorlarmışcasına uzun uzun bakıyorlardı.” Barbarosoğlu’nun öykü kişileri, birbirilerini görmeyen insanların oluşturduğu bu kalabalıkların içine “kaçıyor”, orada saklanıyor.

“Asfalt, şehrin kuytularına kadar uzanan siyah smokinli bir ölümdü nice zamandır.” dendiğinde daralan ruh, kırlara açıldıkça ferahlar; ama medeniyetin çelik kuşları yılkı atlarının huzurunu bozmaya kadar vardırmıştır işi: “Yılkı atları ıssız dağ yamaçlarında üstlerinden geçen çelik kuşların gürültüsünden ürküp birbirinin üstüne çıkıyor.” Ancak o çelik kuş gittikten sonra doğal rengine, kokusuna bürünecektir atlar: “Çoğunun parlaklığını yitirmiş kıllarının arasında nice bağbozumunun tozu, toprağı, nice harman sonrasının anız kokusu.”

Süslemekten başka amacı olmayan süs, hemen gösterir kendini, sırıtır. Nalan Barbarosoğlu da benzetmeler yapıyor, çarpıcı sıfatlar kullanıyor; ama bunlar, süs olarak kalmıyor; ne için yapılmışsa o amaca hizmet ediyor.

2 Mart Salı

“Semra Özal İngiltere'de, Kanuni Sultan Süleyman'ın gezen sergisinin açılışında bulunuyorlar. Prenses Diana da orada.
Semra Özal: ‘Sultan Süleyman was a great love maker.’ diyor.
Tabii ki ‘Sultan Süleyman was a great law maker.’ demek istiyor, ama çoğumuzun yaptığı telaffuz hatasını yapıyor. Diana da dayanamayıp, protokolü bozarak kıkırdıyor.”

Ne bu olayı unutmuştum ne de İngilizlerin, “aşk yapmanın” ustası ilan edilen Muhteşem Süleyman sergisine gösterdiği olağanüstü ilgiyi. ODTÜ Öğretim üyelerinden O. Yavuz Ataman anımsattı yeniden; çünkü benzer bir hatayı da ben yapmışım. Bizim “dünür” karşılığı Amerikalıların kullandıkları, ’yasada anne, yasada baba’ ifadelerinin İngilizce karşılığı olarak “mother-in-low, father-in-low” diye yazdım; oysa “mother-in-law, father-in-law” olacaktı. “Umarım bir dizgi hatasıdır.” diye yazmış Yusuf Tuvi. Değil ne yazık ki! Bu bir Feyza hatası! Av. İbrahim Altan yalnızca “in-law” demiş. Bu kadarı yetti; anladım ne demek istediğini. O. Yavuz Ataman, birbiriyle karıştırılan şu üç sözcükle ilgili ek bir bilgi de vermiş. Ben (umarım) bir daha karıştırmam; ama İngilizce öğrenmekte olan gençlere yararlı olur diye buraya da alıyorum açıklamayı:

love (anlamı: aşk) okunuşu: lav
low (anlamı: düşük, alçak) okunuşu: louv
law (anlamı: yasa) okunuşu: lo

Sesli Sözlük’ün adresini de vermiş O. Yavuz Ataman. Aynı yararı umarak onu da aktarıyorum: http://www.seslisozluk.com

Ankara’dan Seza Danışoğlu, hiç sevgi sözü etmeden sevgilerini sıcacık ilettiği mektubunda, Amerikalıların bir yabancıya (bana), pek de söylemeyecekleri bir bilgiyi iletmiş. Sık sık kullandıkları “Oh, my God” yerine, “Oh, my gosh” demeleriyle ilgili olarak, “Benim bu konuda sizinkine ek olabilecek ama biraz farklı bir bilgim var; onu sizinle paylaşmak istedim.” diyor. “Amerikalıların çoğu sizin de değindiğiniz gibi oldukça tutucu Hıristiyanlar ve Allah'ın adını öyle sık sık, vara yoğa kullanmanın doğru olmadığına inanıyorlar. Dolayısıyla her şaşkınlık, sevinç ya da üzüntü duyduklarında ‘Oh my God’ demek yerine ‘God’ sözcüğünün dejenere olmasıyla dillerine yerleşen ‘gosh’ sözcüğünü kullanmanın daha saygılı bir konuşma biçimi olduğunu düşünüyorlar. Hatta aynı nedenle benzer durumlarda kullanılan ‘Jesus Christ’ ünlemi yerine de ‘Jesus’ sözcüğünün ilk harfinin sesiyle benzeşen ‘geez’ sözcüğünü kullanmakla yetiniyorlar.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (4 Mart 2010)

16 Şubat Salı

Hakan Tetik İngilizce öğretmeni. “Türkiye” sözcüğünün “Turkey” diye yazılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş iletisinde. “Özel isimler başka dillere çevrilmez kuralı artık geçersiz mi oldu?” diye soruyor. İngilizce dışındaki batı dillerinde ülkemizin adı farklı farklı yazılırken “Turkey” sözcüğü, Türkiye’nin uluslararası dolaşımda benimsenen değişmez adı oldu. Bunun sıkıntısını en çok yurt dışındayken duyumsuyor insan. Özellikle “Türkiye’de hep hindi mi yeniyor?” diye alaycı sorularla karşılaşınca. Ülke adının “hindi” anlamına gelmesinden hiç gocunmayanlar; Turkey sözcüğünün kullanımına karşı çıkmayı ilkellik bulanlar var. Ancak biliyoruz ki bu addan rahatsızlık duyan pek çok kişi de var. Birçok ülke çeşitli nedenlerle adını değiştirdi, değiştiriyor. Bunun için, devlet katında alınacak bir karardan başka bir şey gerekmiyor olmalı.

17 Şubat Çarşamba

Münevver Tızlak: “8. sınıf öğretmen kılavuz kitaplarında 'örtülü anlam' şeklinde bir terim kullanılıyor. Konuyla ilgili bir araştırma yapmaya çalıştım ama hâlâ zihnimde oturtamadım ya da tam olarak ikna olamadım. Mecaz anlamlı sözcük varsa bir cümlede bu bir örtülü anlam taşımak anlamına geliyormuş. Ben bu açıklamayla tam olarak ikna olamadım.” diyor. Münevver Hanım’ın söz ettiği kitabı görme olanağım olmadı. Sorusundan anladığım şu: “Örtülü anlam” diye yeni bir terim icat edilmiş; ama bu terimin tam olarak neyi açıkladığına kitapta yer verilmemiş. Başka ve yeni bir kavram anlatılmaya çalışılsaydı kapsamlı bir açıklama yapılması gerekirdi. “Örtülü anlam”, “mecaz”ı tanımlamak için kullanılmış olmalı. İyi; ama buna hiç gerek yok. Böyle bir sözcük zaten var: “somutlaştırma”. Üstelik, “mecaz” yerine “somutlaştırma” teriminin kullanılması, “mecaz”ın yapılma amacını da açıkladığı için daha işlevsel.

18 Şubat Cuma

Serap Gökalp’in “Kulak Misafiri” (Pupa Yayınları) uzun bir süredir “misafirim”. Amerika’ya giderken okurum diye yanıma almıştım. Yolda serseme döndüm, pek bir şey okuyamadım. Taşınma, yerleşme derken günler geçti; sonunda düzeni oturtabildik de sıra okumaya geldi. Serap Gökalp’in ikinci öykü kitabı bu. İlkini, “Astak Kum Saatinde Akarken”i de okumuştum, anımsıyorum. Öyküyü nasıl kuracağını iyi biliyor Gökalp. Merak uyandıran bir giriş yapmışsa kısa tümcelerle merakı hep diri tutarak soluksuz okutuyor yazdığını. “Yazdığını okutmak” çok önemli bir özellik. Bakıyorsunuz yazar, hiç dil yanlışı yapmamış, düzgün tümceler kurmuş, her adımı planlı, programlı; ama kupkuru bir anlatımı var. Hemen her tümceyi dönüp yeniden okumanız gerekiyor. Sarmıyor, akmıyor, gitmiyor, tutuk… Semra Gökalp öyle can alıcı bir noktadan başlıyor ki elinizden bırakamıyorsunuz öyküyü. “Mantosunun ceplerinin içindeki dikişleri tırnaklayan” bir kadının endişesi size de geçiveriyor; sizin de onun gibi içiniz içinizi yiyor. Birbirinin içinden çıkarıyor öyküleri Serap Gökalp. Bir öyküde tanıştığınız kişi, bir başkasında öykünün kıyısında dikiliyor, sonrakinde gölge gibi geçip gidiyor öykünün içinden. Akıllarından geçenleri anlattığı kişilerin içine giriyoruz, onun gözlerinden bakıyoruz dışarıya. Bir çocuğun “kulağına kaçan” sesler,
“kapıları, pencereleri zangır zangır zorlayan, aç ve üşümüş hayata karşı evinin sıcaklığından başka yer bulamayan” kadınlar, “bir erkek çocuğun ortaya çıkmak için zamanını bekleyen sakalı gibi ortaya çıkan” duygular… Zengin bir öykü dünyası sunuyor Serap Gökalp.

20 Şubat Cumartesi

Dönüş yaklaşıyor. Amerika’dan aktarılacak daha pek çok şey var; ama ben bugün gördüğüm bir okuldan söz edeceğim. Bu türden özel amaçlı okullar çokmuş ABD’de. Benim gördüğüm, toplumun dışına itilmek üzere olan, suça bulaşmış, sokak çetelerine girmiş, uyuşturucu kullanan; yani sorunlu öğrencilere eğitim veren bir akademi. Öğrenciler buraya kendi istekleriyle geliyorlar; zorunluluk yok. On yıl kadar önce kurulmuş bir okul. Altı aylık dönemler halinde eğitim veriyor. Amerikan askeri üssü içinde ve yatılı. Öğrenciler okula geldiklerinde bir çeşit er eğitimi görüyor; bedensel bir eğitimden geçiriliyorlar. Okul içinde asker üniformasına benzer üniformalar giymek zorundalar. Başarılı olanlar, yarım bıraktıkları eğitime dönebiliyor ya da son sınıfta iseler diplomayı buradan alıyorlar.

Derslikler, yönetim odaları, bir iç avlunun çevresine sıralanmış. Her öğretmenin kendi dersinin gereksinmelerine göre düzenlediği derslikler bunlar. Başka bir deyişle her öğretmenin kendi dersliği bulunuyor. Öğrencilerin sınıftayken yararlanabilecekleri dizüstü bilgisayarları var. Edebiyat kitapları 1100 sayfalı, ciltli, resimli, pırıl pırıl. Tarih kitapları da öyle. ABD’de bütün okullar bu kadar donanımlı değilmiş. Bizim lise eğitimine denk düşen sınıflarda genel olarak ilk yıl dünya tarihini, dünya coğrafyasını, dünya edebiyatını öğrenirmiş çocuklar. İkinci yılda Amerikan tarihi, Amerikan coğrafyası, Amerikan edebiyatı; üçüncü yılda bölgenin, bu bölge Kaliforniya ise Kaliforniya’nın tarihini, coğrafyasını, Kaliforniyalı yazarları, şairleri. Edebiyat kitabı yalnız edebiyat öğretmiyor; yazmayı, karşılaştırma yapmayı, düşünmeyi ve dilin kullanımıyla ilgili çeşitli alıştırmalarla İngilizceyi de öğretiyor. Kaliforniya’da hiç İngilizce bilmeden, öğrenme gereksinmesi de duymadan yaşayan, ömürlerini tamamlayan, kendilerine “Hispanik” denen, çoğu Meksikalı, pek çok Güney Amerikalı yaşıyor. Bu yüzden her türlü duyuru iki dilde yapılıyor. Yer adlarının hemen tümü İspanyolca. Anlattığım okulda eğitim gören öğrencilerin içinde de beyaz Amerikalı pek az. Sorunlu olmalarının nedeni çoğu zaman aileleri. Bu arada sorunlu çocuklarının ailelerine eğitim veren kurumlar bulunduğunu da belirteyim. Okulda hayranlık duyduğum uygulama, az önce sözünü ettiğim öğretmenlerin özel sınıfları. Öğrenci bu sınıfa geldiğinde gereksinme duydukları her şeyi sınıflarında buluyorlar. Sınıfın bir yanı kitaplık. Okumakla yükümlü olduklarının dışında, okuyabilecekleri her türden kitap var bu kitaplıklarda. Derslikler, teknik bakımdan da tam donanımlı. Öğretmenin kullandığı bilgisayar, yazıcı, tarayıcı; yansıtım (projeksiyon) aleti ve özel perdesi… Duvarlarda önemli edebiyatçıların, tarihi kişilerin resimleri, öğrencilerin elinden çıkmış çalışmaların sergilendiği panolar. Dedim ya, ben en çok bu öğretmen sınıflarına bayıldım. Kendimce bir dil ve edebiyat sınıfı bile kurdum. Duvarlarda ünlü şairlerimizin, yazarlarımızın fotoğrafları, şiirleri, kısa öyküleri; sıraların üstünde her öğrencinin her an bakabileceği sözlükler, yazım kılavuzları; okuma hevesi verecek zengin bir kitaplık; Şairlerimizin bestelenmiş şiirlerinden oluşan bir müzik arşivi; yazarlarımızın yapıtlarından çekilmiş filmler. Müziğin şiire ne kattığının, şiirden ne aldığının konuşulabileceği dersler; roman, öykü çözümlemelerinin yapılabildiği, bir romanla o romandan çekilmiş filmin karşılaştırılabileceği, çeşitli sanat, edebiyat konularının tartışılabileceği sınıflar… Özendirici yazma çalışmalarıyla, dilin “gramer”den, edebiyatın “failatün”lerden ibaret olmadığını öğreten, her ikisinin de yaşamla bağlantısının kurulabileceği derslikler… Hayal etmesi bile güzel…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (25 Şubat 2010)

10 Şubat Çarşamba

Amerikalıların bütün şaşma, beğenme duygularını bildirmek için “Oh, my God!” dediklerini önceki gelişlerimde de çok duymuştum. Bu kez ilgimi, bu ünlem yerine sık sık “Oh, my gosh (gaş) demeleri çekti. “Oh my God”ın Türkçe çevirilerdeki “Aman tanrım” karşılığına çok alışığız. Yalnız çevirilerde mi? Türkiye’de hiç İngilizce bilmeyenlerin bile bu çeviri “nida”sını aynen yinelediğini, “Aman tanrım!” diye çığlıklar attığını duymayanımız yok gibidir. Ama bu, “Oh, my gosh” ne oluyor? Tanrıya verilen başka bir ad mı? Sordum. Efendim, “Oh, my God!” dinsel bir ifade olduğu için, onun yerine bu ikincisi yeğlenmekteymiş. Peki, “gosh” ne demek? Hiçbir anlamı yokmuş bu sözcüğün. “God” dememek için “gosh” diyorlarmış. Laiklik böyle gerektirdiği için yapılıyormuş bu. Başka dinden insanlar, Yehova Şahitleri, dinsizler de yaşamaktaymış Amerika’da. Dolayısıyla onları dışlayan dinsel çağrışımlı bir ünlemin kullanılması doğru değilmiş. Bu açıklama, Amerika’da laikliğin çok önemsendiğini, Hıristiyanlığın, yaşamın her alanına egemen olmasının önlenmeye çalışıldığını düşündürüyorsa da doğru değil. ABD, tutucu bir ülke aslında. Hıristiyanlık da umulandan çok daha fazla etkili. Kimi Hıristiyan inanışlarında kadınların çalışması, açık giyinmesi, vücut hatlarını belli eden giysiler ve pantolon giymesi yasak. Salt bu dini inançlar yüzünden çalışmayan kadınlar var. Televizyonlardaki kimi tartışma programlarında bilimin karşısına dinin çıkarılması alışıldık bir tutum. ABD’de aile destekleniyor, evlilik teşvik görüyor. Devlet, evlenen çiftlere kolaylıklar sağlıyor. Devletin bunu neden yaptığı da televizyonlara bir göz atınca kolayca anlaşılıyor. Kanallardan birinde 10’lu yaşlarda anne olan “çocuk”ların anlatıldığı bir program var örneğin. Bir başkası, 4 - 5 yaşlarındaki kızların, annelerinin bile yapmayacağı ağır bir makyajla katıldığı yarışma programını veriyor. O küçücük çocuklar kabartılmış saçlar, abartılı giysilerle podyumda kırıta kırıta yürürken annelerin, büyükannelerin heyecandan titreyerek dua etmeleri görülecek şey!

12 Şubat Cuma

Dün “Oh, my God!” derken “God”ı büyük harfle, Türkçesinde “Aman tanrım!” diye yazarken “tanrı”yı küçük harfle başlattığım dikkatlerden kaçmayacaktır. Türkçede “Allah” yazarken biz de büyük harf kullanırız; ama “tanrı” dediğimizde “tanrılar” da diyebildiğimiz için; yani sözcüğü, varlığı tek olan özel ad konumundan çıkardığımız için büyük harfle başlatmamız gerekmez.

13 Şubat Cumartesi

Feride Yılmaztürk’ün epeyce beklettiğim sorusu, “teknik” bir bilgi vermemi gerektiriyor. “Ayşe çok güzeldir.” tümcesindeki “çok” sözcüğünü sormuş Yılmaztürk. Eğer bu sözcük, “çok güzel bir kız” tamlaması içinde kullanılsaydı “güzel” sıfat, “çok” da bu sıfatın belirteci (zarf) olurdu. Verilen tümcede “güzel”in nitelediği bir sözcük yok. Öyleyse “güzel” burada ad olarak tamlanan görevinde. Dolayısıyla “çok güzel”, bir sıfat tamlaması ve sıfat tamlaması olarak yüklem görevine girmiş. “Çok” sözcüğü de “güzel”in sıfatı.

“Adam arkasını döndü.” Bu tümcede de “arkasını” sözcüğünün tümcenin hangi öğesi olacağını sormuş Feride Hanım. “Dönmek” eylemi hem geçişli hem geçişsiz kullanılabilen bir eylem. Bu tümcede geçişli olarak kullanılmış; yani “arkasını” sözcüğünün görevi nesne.

14 Şubat Pazar

Ece Temelkuran yalnız yazar olarak da değil, insan olarak da çok sevdiğim bir kişi. Dönüşte burada bırakacağım kitaplardan biri de onun romanı: “Muz Sesleri” (Everest Yayınları). Ne yolculuk sırasında ne de burada okumaya istediğim zamanı ayırabildim. Geri götüreceğim kitaplarla ilgili sorun yok; ama burada bırakmak üzere getirdiğim, kızıma “Sana getirdim.” diye verdiğim kitaplarda aklım kalıyor. Bu yüzden “Muz Sesleri”ni gitmeden önce bitirmem gerek. Beyrut’ta yaşandığına uzaktan tanık olduğumuz acılar, Temelkuran’ın şiirli dilinde duygu yükleniyor; gerçeklik kazanıyor. Çok iyi bildiği coğrafyaları anlatıyor yazar. Üstelik gazeteciliğin yıllar içinde olağanüstü bir işleklik kazandırdığı akıcı bir dille.

15 Şubat Pazartesi

Amerikalı damadın annesinin (dünürüm oluyor; öyle ya!) yakınması, bana Günay Güner’in mektubunu anımsattı. Mektuba ve yakınmaya geçmeden önce, “dünür” sözcüğünü bire bir karşılayan İngilizce bir sözcük bulunmadığına dikkati çekmeliyim. Kaynana, kayınvalide / kaynata, kayınbaba, kayınpeder sözcüklerinin karşılığı olarak “yasada anne, yasada baba” anlamlarında “mother-in-low, father-in-low” kullanılıyor. Dilimizin, dolayısıyla bizim,“İngilizcede şunlar şunlar var; Türkçede bunlar yok.” diye aşağılanmamıza ne kadar alışığız. Oysa hiçbir dil bir başkasıyla karşılaştırılıp ondan daha aşağı ya da daha üstün görülmemeli. Her dilin kendi iç mantığı var; her dil o mantığa göre çalıştığı gibi, konuşanlarının, dünyayı, evreni algılamalarını, düşünmelerini biçimlendiren de hep o mantık. İngilizcede “tane” sözcüğünün olmadığını söylemek, İngilizceyi aşağılamak anlamına gelmiyor örneğin. “Kaç tane zeytin var?” sorusunun karşılığı İngilizcede yalnızca “üç” olabilir; ama Türkçede “Üç var.” denmez; “tane” sözcüğünü kullanmak gerekir. İngilizcede geçişli eylem yok; dolayısıyla Türkçedeki “belirtili nesne” de yok. Bu yüzden anadili İngilizce olan birine Türkçe öğretmeye çalışan kişi, “Seni seviyorum” derken “sen” sözcüğünün niye yetmediğini, niye “seni” denmesi gerektiğini açıklamakta zorluk çeker. Oysa Türkçede belirtili nesne ne kadar önemlidir. Bunlara bakıp Türkçe İngilizceden zengindir diyemeyeceğimiz gibi, başka örneklere bakıp İngilizcenin Türkçeden zengin olduğunu da öne süremeyiz; sürmemeliyiz.

Gelelim yakınmaya… Günay Güner: “Konuşmalarda uzun zamandır rica içeren sözcükler kullanılmaz oldu. ‘Verir misin?’ demenin yerini ‘Versene.’ aldı. Eskiden kabalık sayılacak bu durum günümüzde sıradanlaştı. Dil ile düşünce arasında güçlü bir ilişki olduğunu bildiğimizden, kaygılanmamak elde değil. İnceliğini yitirmek bir toplum için büyük yitim.” diye yakınıyordu mektubunda. Ben de bu kabalaşmanın çoktan beri farkındaydım doğrusu. Yalnız konuşmalarda değil, davranışlarda da bir kabalık, bir itiş kakış gözlüyorum nicedir. Güner’in mektubu beni iyice dertlendirdi. Hele Amerikalıların her sözün sonuna teşekkür eklediklerini, sık sık özür dilediklerini, hep rica ettiklerini duydukça bizde bu gibi alışkanlıkların pek yaygınlaşmadığını düşünüp üzülüyordum. Amerikalılar da benzer yakınmalar içindelermiş meğer. Gençlerin, çocukların giderek kabalaştıklarından yakındıklarını duyunca üzülsem mi, sevinsem mi, bilemedim.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Şubat 2010)

2 Şubat Salı

Amerika’ya yalnız gezmek ya da okumak için gelinir sanan varsa yanılıyor. Ben çalışmak için geldim. İlk günler hep çalışmayla geçti; bir süre daha öyle geçecek. Eşya toplama, sarıp sarmalayıp paketleme, sonra taşınma; şimdi aynı eşyaları çıkarıp yeni yerlerine yerleştirme… Bundan önce ufak tefek tamir işleri, boya, temizlik… Yakınmıyorum. Zaten bunun için gelmiştim; taşınma işinde kızıma yardım etmek için. Yeni ev Amerikan taşrası denebilecek bir yerde, Atascadero’da. Kent dışında bir yerleşim yeri gibi burası. Tek katlı ya da iki katlı evler. Tümü ahşap. Kaliforniya deprem kuşağı üzerinde olduğu için bütün evler tahtadan yapılıyormuş. Bunun için fazla çaba harcamaları gerekmiyor; her yan ağaç dolu, tepeye doğru yükselen sırtlar tümüyle orman. Yolda geyiklere dikkat edilmesini isteyen trafik levhalarını ilk gördüğümde biraz abartılı bulmuştum; ama dün sabah evin önünden iki tane geyik geçti. Evlerin önünde arkasında kocaman bahçeler var. Bütün evlerin yanında garaj; önünde (yine de) üç - dört araba. Yeni evin arka bahçesinde, üzerinde kuşların, sincapların cirit attığı beş tane dev meşe ağacı, çam türü ağaçlar, yaprakları döküldüğü için elma mı, şeftali mi olduğunu anlamadığım meyve ağaçları, zakkum, palmiye, başka bir sürü ağaçlar, ağaççıklar… Beni en az ağaçlar kadar ilgilendiren, bahçeyi bir baştan bir başa kaplamış otlar. Bahçe silme ot… Çimenlerin, yoncaların arasından fışkırmış diz boyu ebegümeçlerini görünce Giritli damarım kabardı; bahçede ot keşfine çıktım. Dün akşam Amerikalı damat, önüne konanın ıspanak yemeği olduğunu sandı önce; bahçesinden toplanmış şu gördüğü otlarla yapıldığını öğrenince şaşkınlığını gizleyemedi. Sevdi mi? Sevdi sevdi, şapır şupur yedi. Daha neler yiyeceğini şimdilik o bilmiyor; ama ben biliyorum. Sonraki günlerde ısırgan yahnisi ile radika salatasının tadına bakma mutluluğuna da ulaştıracağım onu.

3 Şubat Çarşamba

Melih Anık’ın sorusu şuydu: “Tiyatro sanatını ülkemizin en uzak köşesine ulaştırmak, Türk tiyatrosunun hak ettiği yerlere gelmesini sağlamak ve kültürümüzü yüceltmek…" cümlesinde kullanılan ‘Türk tiyatrosunun’ tamlamasının yazılışı hangi hallerde ‘Türk Tiyatrosu'nun’ olur? Bu konu ile ilgili yazım kuralı nedir?”

Şöyle dedim: "Türk tiyatrosu", varlığı tek olan bir kavrama ad olduğunda "tiyatro" sözcüğü de büyük harfle başlanarak yazılır. Bu adla yayımlanmış bir kitap, bu adla düzenlenmiş bir panel vb. söz konusu olduğunda... Başka bir deyişle özel ad olduğunda. Bunun dışında hep küçük harfle başlamalı.

Doyurmadı bu yanıt Melih Anık’ı. “Ülkemizde son zamanlarda yapılan tartışmalarda ana dilde tiyatro yapılması konusu işleniyor. Buradan yola çıkılarak örneğin Ermeni yurttaşların yaptığı Ermenice yazılmış ve oynanan oyunları (yani özünü Ermeni edebiyat / kültüründen alan); Ermenileri ilgilendiren meseleleri (ülke içi ve dışı) anlatan oyunları; Türkçe yazılmış konusu genel; ama Ermeni yurttaşlar / dernekler tarafından sahnelenen oyunları nasıl adlandıracağız? Benzeri Kürt, Zaza, Laz vb. guruplar için de düşünmek olanaklı. Oysa temelde hepsi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yapılan tiyatrolardır. Bu anlamda Türk Tiyatrosu ile Türk tiyatrosu arasında fark yok mudur? Bu anlamda yapılacak ‘vurgulamada’ büyük harf kullanımı anlamlı olmaz mı?” diye sordu.

Son zamanlarda birçok yazıda görüyorum; ama bence “vurgulama” amacıyla büyük harf kullanımı yanlış. Vurgulamanın, hele bilgisayar ortamında pek çok olanağı var. Koyu yazarsınız, eğik yazarsınız, olmadı tırnak içine alırsınız. Büyük harfi, özel adları tür adlarından ayırmak için kullanıyoruz. Eğer vurgulamak istediğimiz her sözcüğü büyük harfle başlatmaya kalkarsak yazımda tam bir kargaşa çıkar.

5 Şubat Cuma

Melih Cevdet Anday’ın “Akan Zaman Duran Zaman” kitabını oluşturan yazılarını Cumhuriyet gazetesinde yayımlandıkları zaman okumuştum. Pazartesi günleri gazetenin ilk sayfasına bile bakmadan Melih Cevdet’in köşesini okuduğum, dün gibi aklımda. Daha sonra Adam Yayınları tarafından basıldı. Yine en baştan büyük bir zevkle okudum. Yıl 1984’müş. Şimdi de Sevengül Sönmez’in titiz çalışmasıyla Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Ben de kızım okusun diye getirmiştim sözde. Dün akşam, o okumaya başlamadan, şöyle bir karıştırmak niyetiyle elime aldım. Yok, ben bu kitabı yeniden okurum. Sevengül Sönmez bir de küçük sözlük eklemiş başa. İyi de olmuş. Melih Cevdet’in kullandığı kimi sözcükler benimsenmedi çünkü. Sözgelimi “anımsamak” yerine “ansımak” diyor Melih Cevdet. “Benzetme” yerine “benzeti”, “bilgi” yerine “bili”, “düzyazı” yerine “düzsöz”. “Heykel” yerine “yontu” kullanılıyor da “yonut” tutmadı.

7 Şubat Pazar

Şu “makine - makina” karmaşası kolay kolay çözülmeyecek gibi görünüyor. Rıdvan Sertlek sormuştu: “Tüm sözlüklerde ve yazım kılavuzlarında ‘makine’ biçiminde yazıldığı halde, ‘Makina Mühendisleri Odası’nın adında ve logosunda bu sözcüğün ‘makine’ biçiminde yazıldığını görüyoruz. Makina Mühendisleri Odası'nın bu sözcüğün yazılışı ile ilgili bir bildikleri mi var? ‘Makina Mühendisleri Odası Antalya Şubesi’nin mahallemizde son derece gösterişli bir hizmet binası var. Bu binanın tepesinde ve girişinde kocaman harflerle ‘makine’ yazıldığını gören öğrencilerimize sözcüğün doğrusunun ‘makine’ olduğunu nasıl anlatacağız?”

Yazım birliğini işte bunun için sağlamaya çalışıyoruz. Özgürlüğü kısıtlamak falan değil bu; ortak bir yazımda buluşma isteği. Bütün yazım kılavuzları, sözlükler “makine” diyorsa “makina” demekte diretmenin ne anlamı var? Bu sayfada sözcüğün doğrusunun “makine” olduğunu kim bilir kaç kez yazdık. Başka ne yapabiliriz?

8 Şubat Pazartesi

“’Halamgil, dayımgil, Veligil, Ayşegil' benzeri sözcükler nasıl yazılacak? 1- Burada yazdığım gibi mi, yoksa (gil) eki ayrı mı olacak? 2- (Ayşegilin, Ayşe gilin, Ayşegil'in) sözcüklerinde olduğu gibi, ek almış bu sözcüklerin hangisi doğru yazılmış?” T. Ali Çağlar’ın sorusuydu bu.

Bu sözcüklerdeki “-gil” eki, aile anlamı katıyor ve “Aliler, dayımlar…” derken “-lar, -ler” ekinin üstlendiği görevde kullanılıyor. Aile anlamı kattığında “-lar, -ler” ekini nasıl ayrı yazmıyorsak bunu da ayrı yazmamalıyız. Önce ya da sonra kesme de kullanılmadan “halamgilin evi”, “Haftaya Ayşegillere gideceğiz.” biçiminde yazılmaları doğru olur.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (11 Şubat 2010)

29 Ocak Cuma

22 saat süreceğini sandığım ABD yolculuğum tam 24 saat sürdü. Daha başta, pist buzlu olduğu için, Londra uçağı İstanbul’dan iki saat gecikmeyle kalktı. İki saat uçağın içinde bekledik. İlk aktarmamı yapacağım yer Londra. Çevremde on yedi kişiden oluşan kadınlı erkekli Türk bir grup var. Londra’da aktarma yapıp Miami’ye; orada iki gece kalıp Karayiplere gideceklerini öğreneceğim az sonra. Uçağın kalkışı geciktikçe telaşlanıyorlar. Benim Londra’daki bekleme sürem daha uzun, uçağı kaçırma tehlikem yok. Dört buçuk saate yakın bir süre sonra Londra’ya varıyoruz. Londra’da saatleri iki saat geriye almak gerekiyor. Phoenix’e giden uçak tam saatinde kalkıyor. Öngörülen uçuş süresi 10 saat, 40 dakika. Atlantik Okyanusu aşılacak; sonra da ABD’nin büyükçe bir bölümü. Türkiye’de gün geceye kavuştu çoktan. Oysa uçakta uyumak denmez de uyuklayıp uyuklayıp gözünüzü açtığınızda dışarısı hep aydınlık. Hiç gece olmuyor. Çok büyük bir uçak bu. Atlantik’i aşacak, kolay değil. İki yanda üç, ortada dört koltuk var; bir sırada toplam on kişi oturuyoruz. Çevremde Türk kalmadı. Önümde ve sol yanımda bebekli yolcular… Öndeki bebek huysuz; durmadan ağlıyor. Yandakine bakıyorum. Annesi çeşitli oyuncakların yanı sıra, eline sık sık resimli bir kitap veriyor. Bebek en çok bu kitapla oyalanıyor. Çocuğu kitaba alıştırmak daha altı aylık bile olmadan, böyle başlatılabilir demek. Servis görevlileri her an herkesle ilgili. Bu uzun süre boyunca gülümsemeleri hiç azalmıyor. Özellikle biri, torunlarını sevmekten başka uğraşı olmayacağını düşündüğüm yetmiş yaşlarındaki adamın hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden, on saati aşkın bir süre çalışmasını hayranlıkla izliyorum.

Phoenix, Arizona’da. Kaliforniya’ya geçmek için oradan bir aktarma daha yapacağım.
Uçakta çevreme bakınırken nedense anneannem geliyor aklıma. Midilli’de doğmuş, oradan mübadele ile Ayvalık’a göç ettirilmiş; yaşamı boyunca bir daha Ayvalık’tan dışarı çıkmamış anneannem… Yolculuk uzayıp yorgunluğum arttıkça, “Kızım sen Çömlekköylü Havva Hanım’ın torunusun. Ne işin var Arizonalarda?” diye söyleniyorum. Phoenix’ten San Luis Obispo’ya ABD iç hat seferi yapan bir uçakla gidiyorum. Az yolculu, küçük bir uçak. Bir sırada toplam dört koltuk var; onlardan da biri doluysa öteki boş. Kendime kızmayı bırakıp kızıma söylenmeye başlıyorum artık. Bu kadar uzaklara gidecek ne vardı! Dizimin dibinden ayrılmasa olmaz mıydı? Sonunda Kaliforniya, San Luis Obispo… İstanbul’dan yolculuğumun başladığı perşembe sabahı saat dokuzun üzerinden yirmi dört saat geçmiş; ama vardığım yerde perşembe gününün bitmesine daha iki saat var.

1 Şubat

Bedensel emek çok zaman bir nesnenin ortaya çıkmasını sağladığı için görülür ve takdir edilir. Beyin emeği öyle değil. Hasan Baran dört yılını vermiş bu romana. Ama ne kendi adı biliniyor ne de yayınevinin (Federe Yayınları) adı. Elimdeki, görmezden gelineceği apaçık belli bir kitap: “Telkadın”. Romanın başında Ressam Fikret’le birlikte Karaman’da dolaşıyoruz. Topucak Mahallesine uğruyor, Nuhpaşa Hamamına bakıyoruz. Aktekke, Dikbasan camileri, Çeşmeli Kilise vb. yerlerin anlatımları Karaman tanıtımı gibi. Kelleci Halil Efendi, Niyetçi Osman, Kız Kemal gibi, romana girmesi pek gerekmeyen tiplerle ana izleğinden zaman zaman sapsa da alegorik bir roman aslında “Telkadın”; bir insanlık eleştirisi.

Romanda en çok geçen sözcük: “gibi”. Benzetmelerin kimi, üzerinde çok düşünülmüş, özgün benzetmeler, kimi abartılı, kimi zorlama, kimi de basmakalıp. “Eski şarkılar gibi bir eteklik giymiş” dendiğinde az çok bir çağrışım uyanıyorsa da “Ezilmiş bir karıncanın kötü kokusu vardı caddede” dendiğinde caddeyi tanımlamaya yetecek kokunun “ezilmiş karınca kokusu” ile ifade edilmesi zorlama geliyor.

Bir benzetmeler kitabı gibi okunabilir “Telkadın”; hatta öykü atölyelerinde, yaratıcı yazarlık kurslarında benzetme türlerini örneklendirmek için okutulabilir. Kitaptan gözüme çarpan benzetmeleri bu amaçla sınıflandırmaya çalışıyorum.

Zorlama benzetmeler: “Gece sesinin içinde kuş çığlıkları olan bir yağmur yağmaya başladı. Şişerek gözyaşı kanatlarından oluşan bir yağmurdu bu. Hıçkırıklar vardı içinde. Yelkenli tabutlar akıyordu gökten. Kara bulutlardan kendini koparmış ölü kadınlar düşüyordu. Yeryüzündeki bütün yaşlıların sökülüp atılmış dişleri yağıyordu gökten, çürümüş kökler salıyordu düştüğü yerde” (s. 98).

Gösterişli benzetmeler: “Teyzesi soğuk bir yağmur mavisi gibi gülümsüyordu.” (s. 24) “Sarı gülkurusu bir ay ışığı ve yıldızların düşlü fosforlu külü, bitki izleri biçiminde yağan kar billurları üzerine ışıl ışıl dökülüyordu.” (s. 42)

Basmakalıp benzetmeler: “ateş gibi sıcak”, “cennet bahçesi görüntüsü”, “altın gibi parlak”…

Özgün benzetmeler: “Mermer üzerinde yağmur çisentisi gibi bir sesle, ‘Yarabbi şükür!’ dedi.” (s. 9) “Konya ovasının üzerinden akıp gidiyordu metal bir su gibi tren.” (s. 34) “Gülümsedi; gülümseyişi denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran gümüşten bir balık gibiydi ya da havada, kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız erguvan rengi bir kuş gibi.” (s. 55)

Her seferinde adı “Ressam” Fikret diye geçen kahramanın gözünde renklerin çok önemli olması doğal; “güz kızılı”, “demir grisi”, “zehir yeşili”, “akik beyazı” gibi renk adları kahramanı ressam olan romanda fazlalık yaratmıyor; ama genel olarak süslü söylemeyi seviyor Hasan Baran. Bu süsleme merakı kimi zaman, “Dörtnal koşturuyordu atlar. Göksel yelelerinin tüyleri üzerinde kırılıyordu ışık. Terden sırılsıklam atların toynakları kayalarda çınlıyor, kayıyor, kıvılcımlar çıkartıyordu. Işık soluğunda titriyordu Karadağ.” (s. 39) gibi güzel söyleyişler yaratıyorsa da birçok kez anlatımı gereksiz ayrıntılarla şişiriyor. Bir de arka kol varmış gibi, “Ön kolları pullarla dolmuştu o zaman.” demek gibi, “peron” yalnızca istasyonla ilişkili bir sözcükken “istasyonun peronu”, “hacıyağı” yeterliyken “hacıyağı esansları” ya “kolye” ya da “gerdanlık” yeterliyken “kolye gerdanlıklar” demek gibi.

“Aklı hissizleşivermişti.” dendiğinde aklımız biraz karışıyor. “Fırından gelen ‘tayin’den koca bir somun” derken besbelli “tayın” denmek istenmiş. “(Sütunların) yükseklikleri beş metre kadar, çapları ise bir buçuk kucaktı.” derken “kucak” sözcüğüyle sütunların çevresinin ölçüsünün mü verilmeye çalışıldığı; yoksa “kucak” değil, “kulaç” mı denmek istendiği belli değil. “Karaman’da vakit geçirilecek yerler elin parmaklar kadar azdı.” dendiğinde öncelikle elin parmaklarının “az” olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Böyle dendiğinde “Karaman’da vakit geçirilecek yerler bir elin parmakları kadardı.” ile aynı anlama gelen bir tümce kurulmuş olmuyor. Bunları Hasan Baran’ı ya da romanını kötülemek için söylemiyorum. Tam tersine, Hasan Baran benim dostum. Tam da bu nedenle onun gözünden kaçmış kimi noktalara dikkat çekmeye, bu arada Türkçe Günlükleri’ne uyan ayrıntılara yer verme fırsatından yararlanmaya çalışıyorum. Yoksa “Telkadın” bir solukta okunacak bir roman. Hele süslü anlatımı sevenler için şölen yerine geçebilir.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (4 Şubat 2010)

20 Ocak Çarşamba

Levent Ünsal, bana ve İTÜ’lü sınıf arkadaşlarına selamla başladığı mektubunda İstanbul Teknik Üniversitesinde İngilizce eğitime geçilmesini zehir zemberek bir dille eleştiriyor: “Bir gram bile nezaketi hak etmediği için buna ahmaklık diyorum. Kendini, zavallı bir sömürge ahalisi görmeye teşne (sömürge işbirlikçisi de denilebilir bunu savunanlara) şunu sormak istiyorum: Japonya’da, Almanya’da, Fransa’da, İsveç’te, Norveç’te, Rusya’da, Çin’de vb. de mühendislik eğitimi hangi dilde yapılıyor? Bu ülkelerin kendi dillerinde yapılıyorsa eğer, bizim ülkemizde niye kendi dilimizde yapılamıyormuş? Bizim ülkemiz, bir geri kabile, sömürge ülkesi mi ve bizim dilimiz bir geri kabile dili mi? Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde yüzlerce dünya klasiği eser, roman, felsefe kitabının Türkçemize çevrildiğini biliyoruz. Demek ki bu yüzlerce dünya klasiği romanlarda, başka dünyalardaki hayatların anlamı, anlatımı Türkçemizde kucaklanmış, karşılık bulmuş.” Sonrasında yapıtları Türkçeye başarıyla çevrilmiş dünyanın en ünlü filozoflarının adlarını sayıyor Levent Ünsal ve şöyle diyor: “Türkçemiz gelişmiş bir uygarlık dilidir. Böyle bir anadiliniz varsa eğer, buna iyi ki varsın, diyerek dört elle sarılınır ve eğitim de bu dille yapılır. Çünkü öğrenimin temeli düşünme ve anlamadır.”

Bir insanın inandığı, güvendiği, göğsünü gere gere mezun olduğunu söylediği okulunun, kendisine ve ilkelerine ihanet ettiğini öğrendiği andaki tepkisi bu. Ne yoruma gereksinmesi var ne ek bir açıklamaya.

21 Ocak Perşembe

“Cumhuriyet - Kitap'a el attığımda ilk okuduğum yazı ‘Türkçe Günlükleri’ oluyor. Merakla, zevkle okuyorum. Uzun yıllardan beri açlığını duyduğum bir konuda akıllı ve akılcı bulduğum, yol gösterici olduğunu düşündüğüm yazılarınız beni mutlu ediyor. Hatta, geçmişte (siyasal çizgisinden hiç hoşlanmadığım) William Safire'in New York Times'taki yazılarının ya da David Crystal'in kitaplarının, biraz da bir iki Fransız televizyonundaki dil programlarının bende yaratmış olduğu kıskançlığı bastırıp rahatlatan bir işlevi oluyor yazılarınızın. ‘Aman ne iyi! Bizde de dilimiz için içtenlikle ve yapıcı olarak çaba gösterenler ve bu güzel dilin zenginliğine kapı açanlar var.’ diyebilmeme olanak tanıyor.” diye başlayıp beni şımartan mektup ise Atila Alpöge tarafından yazılmış. Atila Bey, İngilizce eğitimden bu konuyla ilişkili bir başka konuya geçerek tartışmayı derinleştiriyor: “Tıp insanlarımızın dil konusunda duyarlılık göstermeleri elbette güzel. Ancak benzeri tasayı ‘ilaç tanıtmalıklarındaki Türkçe’ konusunda da göstermelerini bekliyor insan. Tanıtmalıklarda ‘Türkçe’ diye kullanılan dil utanç verici bir olgu bence. Bu çarpık çurpuk, melez dilin Türkçe ile hiçbir ilgisi yok. Bunlardaki metni hazırlayanlar (daha doğrusu yabancı dillerden çevirtenler) yalnızca bir zorunluluğu yerine getirmek için baştan savma bir tanıtmalık üretiyorlar. Zerrece sağlık kaygısı taşımadan. İlacı kullanan kişiyle iletişim kurma ve ona bilgi aktarıp yardımcı olma tasası olmadan. Türkçeyi ezip büzerek, anlaşılmaz kılarak.
(…) Doktorlarımız, tıp eğitiminin yabancı dilde yapılmasına karşı gösterdikleri haklı duyarlılığı hastaya sundukları ilacın tanıtmalığındaki dil için de aynı ölçüde göstermeliler ve bu yolda baskı mekanizmaları oluşturmalılar diye düşünüyorum. Ama tabii, ‘kontrendike’nin ne olduğunu hasta anlamasa da olur diyorsak, o başka.”
Mektubuna, 11 Aralık 2004'te, Cumhuriyet Bilim Teknoloji ekinde yayımlanan yazısını da eklemiş Atila Alpöge. Can alıcı soru, yazının başlığında soruluyor: “İlaç Tanıtmalıkları Kimin İçin?” Aynı zamanda doktor ya da eczacı olmayan bütün hastaların ilaç kutusundan çıkan tanıtmalığı okumaya ve anlamaya çalıştıklarında neler hissettiklerini son derece akıcı ve çarpıcı bir dille anlatmış yazısında. İlaç kutularındaki tanıtmalıkların doktorlar ya da eczacılar için olmadığı, hastayı, hasta yakınlarını bilgilendirmeyi amaçladığı Avrupa Birliği çevreleri tarafından resmen kabul edilmiş ve düzenleme buna göre yapılıyormuş. Türkiye’de hastanın bilgilenme hakkının görmezden gelindiğini söylüyor Alpöge. Sektörde kimi zaman duyarlılıkla hareket edenler çıkıyor, önemli iyileştirmeler yapıyorlarmış; ancak çevreleri onları genelde ‘eksantrik’ buluyor ve kısa zamanda bu iyileştirmeleri yok ediyormuş. Firmalar, teknik terimlerin yabancı dildeki biçimleriyle kullanılmasını istiyormuş.

Türkiye’deki durumun “Pandora’nın kutusu”nu andırdığını, bu kutuda her şeyden önce “etik sorunlar” bulunduğunu belirtiyor Atila Alpöge: “Doktor, ilaç endüstrisi ve hasta ilişkileri geliyor elimize. Hastayı ‘itilip kakılacak bir et parçası’ gibi algılayan bir anlayış çarpıyor gözümüze. Kutunun daha da diplerinde ‘iletişim’ denilen olguyu kavramadaki yetersizliğimiz ve cahilliğimiz yatıyor.” diyor.

Etkili ve yetkili çevreler, doktor ya da eczacı olamayacak, yalnızca hastalanma olasılıkları bulunan biz faniler için, bu konunun ele alınacağı ve artık bir çözüme ulaştırılacağı yolunda bir muştuyla hiç değilse tıp bayramında bizim de bayram etmemizi sağlamayı düşünmezler mi acaba?

26 Ocak Salı

Üç günü kar altında geçirdik. Ben zaten eve kapanmak ve gitmeden önce önümdeki işleri bitirmek zorundaydım. Gitmeden önce, dedim; çünkü bana yine Amerika yolları görünüyor. Son üç gündür kara bakarken ağarmadım, karardım. Amerika’ya nasıl gideceğimi düşünmedim; hayır, havaalanına nasıl gideceğimi düşündüm. Neyse bugün, güneş çıktı, karlar erimeye başladı, benim de içime bir genişlik, bir ferahlık geldi.

Bu hafta Hasan Baran’ın “Telkadın”ını yazmayı planlıyordum; ama bu dar zamana sıkıştırmak istemiyorum. Notlar alarak okudum, neler yazacağım kafamda hazır; yine de ertelemek zorundayım. Bir yandan çocukların sınav kâğıtlarını okuyup notları vermem gerekiyor; öte yandan Türkçe Günlükleri’nin bir buçuk yılı doldu, kitaplaşma zamanı geldi. Son biçimini vermek, her haftanın yazısına birer ad koymak ve konu dizinini hazırlamak zorundayım. Öncelik daima zorunluluklarda değil midir zaten?

27 Ocak Çarşamba

Yolculuk yarın, ben daha valizimi hazırlamadım. Kızım kitap istedi. Götüreceğim elbette; ama götüreceğim kitapları seçerken kendimle de yüzleşmem gerekiyor. Kitap konusunda bu kadar kıskanç olduğumu bilmezdim. Okuduklarımdan ya da çift olanlardan seçmeye çalıştığımı fark edince biraz ayıpladım kendimi. Babam, iştahla yemeğe saldırdığımı her gördüğünde, “Fasulyeyi mi daha çok seviyorsun, beni mi?” diye şakalaşırdı. Neredeyse ben de kendime aynı soruyu soracağım: Kitapları mı daha çok seviyorum, kızımı mı? Evde kitap koyacak yer kalmadı; ama götüreceğim kitapların hiçbirini orada bırakmaya gönlüm razı değil. Kendime yolluk olarak kadın yazarların öykü kitaplarını seçtim: Nalan Barbarosoğlu’ndan “Yol Işıkları”, Müge İplikçi’den “Kısa Ömürlü Açelyalar” (ikisi de Everest Yayınları), Serap Gökalp’ten “Kulak Misafiri” (Pupa Yayınları). İki de Dergi: Varlık ve Notos Öykü. 22 saat sürecek yolculuk için yeterli mi?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (28 Ocak 2010)

14 Ocak Perşembe

Ali Suner’in sorularını çok beklettim. Mektubunu arada yorumlar yaparak aşağıya alıyorum:

“Son aylarda gazeteleri, özellikle de Cumhuriyet’i, okurken dikkatimi çeken ve aklıma takılan bir durum var. Siyasilerin ya da herhangi bir demeç veren kişinin söylediklerinde anlatım ya da yazıya döküldüğünde oluşacak bir yazım hatası var ise bu nasıl yansıtılmalıdır? Örneğin, bilindiği gibi abecemizdeki tüm ünsüz harfler ’e’ ile bitirilerek okunmalıdır. Bu kuralın en çok çiğnendiği harfler K ve H’dir. Üstelik PKK’dekileri ‘ke’ diye okumak, sizin Türkçe ‘Off’ kitabında belirttiğiniz gibi siyasi bir kesimin tercihiymiş gibi görünüyor toplumda. Bu örgütün kısaltmasındaki K harflerini ‘ke’ şeklinde kullanan, Cumhuriyet dışında ulusal gazete var mı bilemiyorum. Belki de Cumhuriyet okuru olduğumdan bu ayrıntıyı fark ettim. Bir siyasinin söylediği ‘PKK’yla müzakere edilmemelidir’ sözü gazetede haber yapılırken nasıl yazılmalıdır? Bunu düzeltmek demecin aslına ve demeci verene saygısızlık mıdır? Daha ağır anlatım bozukluğu içeren bir demeç sizce düzeltilmeli mi? Örneğin, eski başbakanlardan Tansu Çiller’in demeçleri, eğer kırdığı pot öne çıkmıyor ise gazeteye düzeltmen müdahalesi sonrası mı yansır ya da bu doğru mudur?”

Kendimden başlayayım. Alıntılarda, yazanın farkında olmadan yaptığı yazım yanlışları varsa onları düzeltiyorum. Ancak “PKK’yla” diyen birinin sözünü “PKK’yle” diye düzeltmek, o kişinin durmayı yeğlediği siyasi yeri değiştirmek anlamına gelir ki dava konusu bile olabilir. Tansu Çiller’in demeçlerinin gazeteye nasıl yansıtıldığı sorusuna gelince… Eğer kendisini candan seven, koruyan düzeltmenlerin elinden geçmişse düzeltilerek yansıtılmış olabilir; ama “Bu, doğru mudur?” Bence doğru değildir. Sonraki sorusunda Ali Suner, her ne kadar, “Böyle bir durumda karar vermek zor.” diyorsa da örnek, karar vermeyi kolaylaştırıyor aslında.

“Tabii her zaman yazım hatası da olmayabilir bu. Örneğin iktidar partisine, o partinin taraftarları AK Parti derken karşıtları AKP diyor. Cumhuriyet Gazetesi de AKP diye yazanlar arasında. Peki Başbakan’ın bir demeci haber yapılırken Başbakan ‘Ak Parti’ demişse bile bu demeç, tırnak içinde ya da koyu yazı ile yansıtılırken, ‘AKP’ye dönüştürülebilir mi? Bunun bir ahlâki yönü bir de sanırım ideolojik yönü var. Böyle bir durumda karar vermek zor.”

“Adalet ve Kalkınma Partisi” adının hangi yöntemle kısaltılarak “Ak Parti”ye döndürüldüğünü hiçbir zaman anlamadım. Partinin “Ak Parti” diye ikinci bir adı yoksa, parti adında yer alan “adalet” ve “kalkınma” sözcüklerinin ilk harfleri ayrı bir sözcükmüş gibi okunmaz. Bu esini, kısaltma harflerinin anlamlı bir hece / sözcük oluşturması vermişse ve bu bir yöntem olarak kabul edilmişse öteki partiler de bu yöntemden yararlanabilir. O zaman, diyelim ANAP’ın da adını “Ana Parti” diye söylemeye hakkı vardı. Ancak bütün bu “açıklanamayış”lar, söylenen lafı değiştirme hakkını bize vermez. Başbakan “Ak Parti” demişse bunu ‘AKP’ye dönüştürmeye hakkımız yoktur.

16 Ocak Cumartesi

Ali Suner’in kısaltmaya kıyamadığım mektubunun devamı:

“Gazetede okuduğum tüm demeçleri sesli olarak dinleme olanağım yok ama milletvekili yeminini son derece kötü okuyan kişilerin, gazeteye yansıyan demeçlerinde hiçbir anlatım bozukluğu ya da yanlış sözcük kullanımı olmaması bana gizli bir elin müdahalesi olduğunu düşündürüyor. Belki de o el müdahale etmese, en azından bir kesim yurttaş bizi nasıl insanların yönettiğini anlar. Tabii bu hatalı konuşma, konuşanı halka daha yakın hissettirebilir de. Öyle ya, Başbakan’ın siyasi geleneklere uymayan her hareketi halk tarafından, samimi bulunuyor ve ‘Ben de olsam böyle yanıtı yapıştırırdım’, ‘Delikanlı adam, helâl olsun’ gibisinden övgülere mazhar oluyor.”

Haberciler söylenenleri düzene sokarak kimi demeçlere yarı resmi ya da siyasi bir biçem kazandırıyor olabilirler. Dilimizde halka gitmek değil, halka “inmek” diye bir deyiş olduğu da unutulmamalı. Halkın kaba saba olduğu ve öyle konuştuğu genel kabul gördüğü için, halka inme “lutfunda” bulunan siyasiler gibi, kimi TV ünlüleri ve gazete yazarları da sokak dilini kullanmaya; hatta küfürlü konuşmaya durup dururken özen göstermiyorlar. Ali Suner’in dediği gibi bu, genellikle puan kazandıran bir yöntemdir.

Ertelemeden mektubun son bölümünü de buraya alayım:

“Son olarak K’nin ‘Ke’ ya da ‘Ka’ okunmasıyla ilgili bir başka tespitim var. K’den önce gelen harf ‘e’ ile biterek okunuyorsa K hemen ‘Ka’ olarak okunuyor. Herkes, istisnasız ‘AKePe’ diye okurken aynı K başka bir yerde ‘He Se Ye Ka’ olabiliyor. Bu da dilimizin bir zenginliği diyerek züğürt tesellisi mi saymalıyız?”

Kendisinden sonra gelen harflerin “e” ile okunması durumunda; yani “k” başta olduğunda da “ka” diye okunabiliyor. KKTC kısaltmasının “ka ka te ce”, KDV’nin “ka de ve” diye okunması gibi. Umarım k’nin kimi yerde “ke”, kimi yerde “ka” diye okunması, ilk söyleyen öyle dediği için değildir de söyleyişe ahenk vermek içindir.

19 Ocak Salı

Dergileri sayıp dökerken birkaç tanesini unutmuşum. Üstelik ikisi, bir türlü katkıda bulunamadığım Ayvalık dergileri: “Kıyı” ve “Şiirce”. Öteki, hemen her sayısı bana gönderilen; buna karşın adını anmayarak çok ayıp ettiğim “Karşın”. Bir başkası da Dil ve Edebiyat Derneği tarafından yayımlanan, kuşe kâğıda renkli resimler, fotoğraflar ve çizimlerle basılmış büyük boy bir dergi: “Dil ve Edebiyat”. TDK anlayışına yakın duruyor; gelenekçi çizgide. Kitap fuarında ilk on sayı birden hediye edildi. Maddesel olarak beş kilo kadar geliyor; içerik ağırlığını ölçmek kolay değil. Geniş bir zamanda, sindire sindire okunması gereken bir dergi…

Hem maddi hem manevi yönden ağırlığı olan bir yayın da TÜYAP’tan geldi. Tarih Vakfı ile TÜYAP’ın ortaklaşa bastığı kitabı Gökhan Akçura hazırlamış: “Türkiye Sergicilik ve Fuarcılık Tarihi”. Fuarcılığın “Osmanlı’dan günümüze1860 - 1960 yılları arasındaki yüzyıllık serüvenini belgelemek amacıyla” hazırlanmış bir kitap bu; aynı zamanda bir albüm, bir ansiklopedi. TÜYAP AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ünal’ın kitaba iliştirilmiş mektupta dediği gibi, “Pazarlarda, panayırlarda başlayıp bugünün modern sergileme ve tanıtım yöntemlerini benimsemiş uluslararası ihtisas fuarlarına ulaşan yolculukta fuarcılığın gelişimini takip edebilmek ve ülkemizdeki ekonomik gelişmeyi de algılayabilmekte önemli bir kaynak olarak değerlendirilebilir.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (21 Ocak 2010)

2 Ocak 2010, Cumartesi

2010 diye yazmak nasıl garip geldi. Kısa sürede alışacağız, biliyorum; ama şu anda tuhaf. Şimdi girdiğimiz on yıllık süreç, ileride “2010’lu yıllar” diye anılacak. Peki, bitirdiğimiz dokuz yıllık süreyi adlandırmak için ne diyeceğiz? “2000’li yıllar” olmaz. O, 3000’e kadar olan bütün süreyi kapsar. Peki ne? “2000’li yılların başında” deriz; “2000’lerin ilk on yılında” deriz. En büyük derdimiz bu olsun.

5 Ocak Salı

Mersin Yusuf Kalkavan Anadolu Lisesi’nin ”Düş Harmanı” dergisinde Kimya Öğretmeni Ethem Dönük’ün bir yazısı var. Dönük, dergiye iliştirdiği notla yazısına dikkatimi çekerken Cumhuriyet Kitap ekinde eleştirimi bekleyeceğini de eklemiş. Sevgi Özel, “Dilimde Tüy Bitti” kitabında Attila İlhan’ın Dil Devrimi karşıtı tutumunu eleştirmiş. Buna ve Özel’in, “… ‘Gazi’nin çok önemsediği Dil Devrimine bakışınızı, bu anlaşılmaz tutumunuzu, kültür tarihçileri elbet bir gün değerlendirecektir.” demesine sinirlenmiş Ethem Dönük. O kadar sinirlenmiş ki Sevi Özel’i “Türk Dil Kurumu’nun bir üst yöneticisi” sanmış. (Dil Derneği’nin başkanıdır Sevgi Özel; günümüzün TDK’si ile bağlantısı yoktur.) Yazının Attila İlhan hayattayken yazıldığı kitapta açıkça belirtildiği halde, “…üstelik Attila İlhan’ın ölümünden sonra bakın neler söylüyor usta yazarımız için.” diyerek Sevgi Özel’in “suçunu” katmerlendirmeye çalışmış. Danimarka’daki özel bir okulu anlatan yazıdan uzun alıntılar yaptıktan sonra Sevgi Özel’e şöyle seslenmiş: “Danimarka’da 9. sınıfta haftada 4 saat Latince öğrenmek -ümmet dili- nasıl bir şey acaba Sevgi Özel? Ümmet dili dedim. Nasıl ki Frenklerin ümmet dili Latince ise kendi ümmet dilimiz olan Osmanlıdan çekinmemiz niye o zaman?”

Sevgi Özel bu soruyu gayet güzel yanıtlar da mademki bana yönlendirilmiş, yanıtı ben vermeye çalışayım. Ümmet, “Bir peygambere iman edenlerin, onun getirdiklerine inanıp tâbi olanların meydana getirdiği topluluk” demek. Latince ve Osmanlıcanın ümmet dili olup olmadığı tartışmasına girmeyelim; ama şunu sormaktan da kaçınmayalım: Madem ümmet dilinden girdik Latincenin Müslüman dünyasındaki karşılığını arıyorsak bu Osmanlıca değil, Arapça olmaz mı? Batı dünyası için Latince neyse bizim için de Arapçanın o olduğunu söyleyebilir miyiz peki? Din açısından değil, dil açısından baktığımızda batı dillerinin temelinde Latince ve Yunanca olduğunu görürüz. Türkçenin temelinde Arapça var mı? Yok. Osmanlıcayı oluşturan Türkçe dışındaki iki dil, Arapça ve Farsça çok büyük, çok zengin, çok önemli diller olabilir; ama bırakın akrabalığı, Türkçeyle uzak yakın hiçbir ilişkileri yok. Öyleyse karşılaştırmanın temeline oturtulan eşleştirme yanlış. Osmanlıca, Latincenin bizdeki karşılığı olmaz. Bence en iyi özet, Osmanlı’nın “yazı dili” Osmanlıcaydı; Türkiye Cumhuriyetinin resmi dili Türkçedir, diye yapılabilir. Peki, Osmanlıcadan gelen, sözcükleri ne yapacağız? Onlarsız olamadıklarımızı kullanıyoruz zaten. Sözcük seçiminde önerilecek sıralama şu olabilir: Bir kavramın Türkçe karşılığı varsa öncelikle o kullanılmalı; yoksa eskiden beri kullanageldiğimiz Osmanlıcası; ancak o da yoksa batı kökenli karşılığı…

8 Ocak Cuma

Ana haber bülteni… Ekranda, Norveç’te ölen Döndü Tulum’un Samsun’da yapılan cenaze töreni var. Anlatıcı, “Tulum, kaderin talihsiz bir cilvesine mi yenildi?” diye soruyor. “Kaderin talihsiz cilvesi” mi? Ne demek bu?

Başka bir kanaldaki haberlerde kendisini Asi Nehri’ne atan iki çocuk annesi kadını kurtarmaya çalışan iki kişi gösterilirken dış sesin yaptığı yorum: “Hayatla yaşam arasında bir yarış başladı.” Yarış yapılan iki şeyden birinin “ölüm” olması gerekmiyor mu?

Bu kez bir dizi. Adam, sevdiği kadının üzülmesini istemediğini bildirecek: “Sen acı çek istemedim.” diyor. Ne kekeme bir söyleyiş! Böyle mi konuşuyoruz artık?

Bunlar ağza mikrofon uzatıldığı anda söylenen laflar değil. Önceden çekilmiş görüntülerin üstüne yapılan yorumlar ya da yazılmış, birçok kez okunmuş (olması gereken) bir senaryodaki sözler. Neyi gösteriyor? Yanlışı kimsenin umursamadığını mı, Türkçeyi tümden unuttuğumuzu mu?

10 Ocak Pazar

“Her ne kadar Hindistan'da yüzlerce dil konuşuluyor olsa da Hindi dediğimiz Hintçe merkez dildir; birçok ülkede konuşulur, anlaşılır.” diyen Bora Ercan, bu dilin dünya dillerine ‘şampuan, bungalov’ gibi sözcükleri armağan ettiğini bildiriyor. Sevan Nişanyan da, “Sözlerin Soyağacı”nda “bungalaov”un, “Bombay’de Bengalli göçmen işçilerin kulübelerine verilen ad” olan “bangalo”dan geldiğini, “hafif yazlık ev” anlamında olduğunu söylüyor. “Piyaz”ın “soğan” demek olduğunu da Bora Ercan’dan öğrendim.

13 Ocak Çarşamba

Okullar yarıyıl tatiline girmeden önereceğim çocuk kitaplarını sıralamayı bitirmeliyim:

Çınar Yayınlarının yeni kitapları:
Rıfat Ilgaz, “Durmak Yok”, çocuk ve gençler için şiirler;
Ülkü Tamer, “Pullar Savaşı”;
Nilay Yılmaz, “İstemiyorum İşte” ve
Nilgün Ilgaz’dan, 2005’te yayımlanan “Dostum Çino”nun beklenen devamı: “Kahraman Çino”.

Bu Yayınlarından Sevinç Kuşoğlu’nun “Bu Benim Hikâyem”.

Tudem Yayınlarının yeni kitapları:
“Zaman Büyücüleri”, Zeliha Akçagüner;
“Sinirnaz’ın Sözlüğü”, Cihan Demirci;
“11 Yaş Günü”, Wendy Mass (çeviren: Zeynep Alparslan);
Nicola Morgan’dan “Beynini Tanı”, “Beynini Suçla” (ikisinin çevirmeni de Kerem Işık);
Josh Lacey’den “grk adında bir köpek” (Çeviren: Elif Yalçın);
“Kılıç Tutan Elin şarkısı”, yazan: Marcus Sedgwick, çeviren: Arif Cem Ünver;
“Ay Gözü”, yazan: Dianne Hofmeyr, çeviren: Niran Elçi;
Terry Pratchett’ın yeni romanı: “Ulus”, çeviren: Niran Elçi ve
Theresa Breslin’den kalın kitaptan ürkmeyen çocuklar ve yetişkinler için: “Medici Mührü” (çeviren: Arif Cem Ünver)
.

sayfa başına dön
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2009 © feyzahepcilingirler.com
tasarım: pelin hepçilingirler