Aşağıdaki yazılar Kasaba'dan Esinti dergisinde yayımlanmaktadır.

 

YILLAR ÖNCE - YILLAR SONRA

Halide Edip’in 1919’da Büyük Mecmua’da ve 1936 - 1939 arası Yedigün dergisinde yayımlanmış yazılarını bir araya getiren tezimi yıllar sonra yayımladım. Yayımlamaya niyet etmemle kitap olarak elime gelmesi arasında yaklaşık on yıl geçti. Çok uzun, çok külfetli bir süreçti. Büyük Mecmua’daki neredeyse yüz yıl önce yayımlanmış makaleleri eski yazıdan çevirmiştim. Yanlış ya da eksik okuduğum herhangi bir sözcük olabilir endişesiyle basılmadan önce yeniden gözden geçirmem gerekti. Dipnotlar ekledim, sözlük ekledim. Aylar, yıllar alan bir çalışma oldu. (Halide Edip’in günümüz okuruyla ilk kez buluşan yazılarıyla ilgilenenler için not: Kitap “Halka Doğru” adıyla Can Yayınları tarafından 2017 Ağustos sonunda yayımlandı.) Onca emeğe değdi mi? Bence değdi. İki büyük savaş öncesi Halide Edip’in neler düşündüğü, neler yazdığı ilk kez günümüzün okuruna ulaşmış oldu. İki büyük savaş derken Kurtuluş Savaşı’nı ve İkinci Dünya Savaşını kastettim. Büyük Mecmua 1919’da yayımlanıyor; yani Atatürk’ün Samsun’a çıkmak üzere hareketlendiği günlerde; Kurtuluş Savaşı başlamadan hemen önce. Yalnız Halide Edip’in değil, Osmanlı’nın bütün duyarlı aydınlarının gözlerinin önünde batmakta olan imparatorluğa çıkış yolu aramak için uğraştığı yıllarda. Tam da Atatürk’ün Samsun’a çıktığı günlere denk gelen bir tarihte Halide Edip’in İtilaf Devletlerine (yani o sırada İstanbul’u işgal etmiş olan düşmanlara) yazdığı “Türk’ün Hitabı” üst başlığını taşıyan mektup bence kitabın en çarpıcı yazılarından biri. 1936 - 1939 arasında Yedigün’de yer alan yazıları ise (biri hariç; sonuncusunu Atatürk’ün ölümünden sonra döndüğü İstanbul’da kaleme almış) Halide Edip bulunduğu Avrupa şehirlerinden yazıp göndermiş. Bu yazılar da İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’ya ilişkin yazar bakışını ve gözlemlerini dile getiriyor. Özetle, “Halka Doğru” adıyla bu çalışma Halide Edip külliyatına yeni ve önemli bir kitap eklenmiş oldu.

 

Kitap basılınca yeni bir heyecan... Kendi kitaplarımı basıldıktan sonra yeniden okumazken her cümlesiyle değil, her sözcüğüyle sayısız kez karşılaşmış olmama karşın, Halide Edip’in yazılarını kitaptan okumak beni bir başka heyecanlandırdı. Sanırım denetlemek, düzeltmek, gözden geçirmek gibi nedenlerle değil, ilk kez kendim için okuduğumdandı bu heyecan. Yazıyı bütün olarak algılamanın, dile getirilen düşünce ile doğrudan ilgilenmenin tanımsız zevkinin yanında Halide Edip’in birçok düşüncesini yeniden ele almak gereğini de bu aşamada duydum. Öncelikle dil konusundaki görüşleri yeniden ele alınmayı ve üstünde düşünmeyi gerektiriyor bence.

 

Döneminin en ünlü ve en önemli yazarlarından olduğu için gençlerden pek çok mektup alıyor Halide Edip. Bu mektuplarda sorulan soruları, 15 Şubat 1938 ve 22 Şubat 1938 tarihli Yedigün’lerde sınıflandırıp yanıtlamış. Eleştirmenlerden “eserlerinin tercüme edilmiş hissi verdiği” yolunda bir eleştiri aldığını söyleyen genç bir yazar, “Halbuki ben bir Türk çocuğuyum. Örneklerim bu muhitten, anadilim Türkçe. Onlar nasıl tercüme olur?” diye sormuş örneğin. Bu soruyu “tercüme lisan” ve “tercüme muhit” diye ikiye ayırarak yanıtlayacağını söyleyen Halide Edip. “Bizde yirmi beş senedir garp harsını almış yazarlarımızın bazılarının lisanları tercümeye benzediği söylenir,” diye söze başlıyor. (Yazarın burada batıya yönelimin başlangıcı olarak 1913 gibi bir tarih belirlediği dikkatlerden kaçmasın. Hani birileri bizi Doğu uygarlığından kopardı diye Mustafa Kemal’e veryansın ederler ya... Batıya yönelimin, Halide Edip’in işaret ettiği tarihten çok önce, Osmanlı zamanında ve padişahların yakın desteğiyle 19. yüzyılın ortalarında başladığını bu arada anımsatmış olalım.)

 

Dilin Tanzimatçılardan beri değiştiğini, Tanzimatçıların kendi zamanlarına göre çok yeni bir dil yapmalarına karşın kimsenin onları çeviri dil kullanmakla suçlamadığını belirtiyor Halide Edip önce. Bunun nedeni olarak Tanzimatçıların batı uygarlığını bilmelerine karşın konularıyla örneklerini yerli edebiyattan seçmelerini ve yaşadıkları toplumun “pek az (değişmiş) yahut hiç değişmemiş” olmasını gösteriyor. Oysa kendisinin bu yazıyı kaleme aldığı günlerde çeviri dil kullanmakla suçlanan genç yazarların çoğu eğitimlerini yabancı dilde almakta, yeterli düzeyde Türkçe okumamakta ve dilin gerçek sahibi olan halk tabakasıyla temasa “tenezzül” etmemektedir.

 

Tam da bu noktada günümüze dönmek ve aradaki benzerliğin fark edildiğinden emin olmak istiyorum. Bugün de adı böyle konmamakla birlikte ortada bir “tenezzül” meselesi yok mu? “Halk” denince, okumuş yazmış büyükçe bir kesim ya “göbeğini kaşıyan” –ne demekse!– insanları anlıyor ya da halkı hem cahil hem de aptal bulup, kendisini halktan epeyce yukarılarda konumlandırırken “Zaten bu halk...” diye neredeyse iğrenerek söz ediyor halktan. Halide Edip’in “...tahsillerini tamamen ecnebi bir lisanda yapıyor” dediği o günün genciyle bugünküler arasında fark görüyor musunuz? Günümüzde İngilizce öğretmek adına, alan bilgisini doğru dürüst vermemek göze alınarak üniversite eğitimi pek çok okulda İngilizce yapılmıyor mu? En yüksek puanla girilen okullar en parlak zekâları toplamıyor ve onlara yabancı dille eğitim vermiyor mu? Bu okullarda okuyanların çoğu yabancı edebiyatları kendi edebiyatından daha çok seviyor ve daha çok okuyor. Bugünkü gençlerin, Halide Edip’in “kâfi derecede Türkçe okumadığından” yakındığı yüz yıl öncenin gencinden büyük bir farkları yok. Acı ama gerçek: Yüz yıl sonra yine aynı noktadayız.

 

Toplumun hemen her kesiminin çok fazla “Frenkçe kelime” kullandığını söylüyor Halide Edip ve “Bu biraz zaruri. Çünkü her yeni âdet yahut eşya yeni kelimeler getiriyor,” dedikten sonra, “Hiç şüphe yok ki bir gün bunların bir kısmını lisanımıza mal edeceğiz ve menşelerini unutacağız,”  diye bugünü tahmin ediyor. Gençlerin toplandığı bir “plaj”da “kokteyl” toplantısı yapan ve içkilerini içerlerken birbirilerine “prosit” diyen gençleri anlatan bir romancıyı örnek veriyor. Bu gençleri anlatan romancının  bu sözcükleri kullanmak zorunda olduğuna dikkat çekiyor. Örneğinde geçen sözcükleri kastederek, “Alın size Fransızca, İngilizce, Almanca üç ecnebi kelime,” diye bağlıyor sözlerini. Bu durumun kaçınılmaz olduğunu vurgulamak için de “Haydi ‘plaj’a deniz kıyısı diyelim. ‘Kokteyl’e herhalde ‘horoz  kuyruğu’ demek kabil değildir. ‘Prosit’e mukabil de ‘şerefinize’ demek bu gençleri birdenbire bilmedikleri bir maziye atar,” diyor.

 

“Prosit” diye bir sözcük kullanılırmış demek 1930’larda. Neyse ki silindi gitti. Ayrıca, yaklaşık seksen yıl sonra bile “şerefe” sözcüğü bugünün gençlerini bir yere atmazken1930’lardaki gençlerin “bilmedikleri mazi” nedir? “Kokteyl” iyice yerleşti, kanıksanmıyor bile. “Plaj”ın serüveni ilginç! Günümüzde “demode” bulunuyor; Ege ve Akdeniz kıyılarında yerini çoktan “beach”lere bıraktı. Batıda baktığımız ve örnek aldığımız (taklit ettiğimiz diye de okuyabilirsiniz) ülke değişti çünkü. Fransızların nasıl yaşadığıyla ilgilenmiyoruz artık. Şimdi varsa yoksa Amerika!

 

Çeviri dili kullanmakla en çok suçlananların devrik tümce kullananlar olduğunu da söylüyor Halide Edip. O ‘devrik tümce’ demiyor elbette, şöyle diyor:

 

“‘Tercüme lisan’ ithamına en çok sebep olan şeylerden biri de gençlerin bazen gramerimize ve şivemize muhalif olan ‘fiil’i cümlenin başına getirmeleridir.” Anlaşılmıştır gerçi ama “fiil” derken “eylem”i değil, “yüklem”i kastediyor Halide Edip; birçok bölgede fiilin başta kullanılmasına, kimi zaman şiirlerde ve özdeyişlerde de bunun örneklerine rastlanmasına karşın, bu tutumu doğru bulmuyor. Henüz Türk Dil Kurumu adını almamış olan Dil Encümeni’nin “fiilleri cümle başına koymadığı”na dikkat ediyor ve iki yanıt üzerinde duruyor:

 

  1. Eski Türkçede fiil başa gelirdi.
  2. Fiili cümlenin başına koymak daha mantıkiydi. “Ari” milletler hep böyle yapıyor.

Genç muharrirler fiili başa koya koya grameri nihayet mantıki bir şekle sokarlar.

 

Sordum. İki sebep verdi” diyerek sıralamış bu iki maddeyi. Bu yanıtları Dil Encümeni’nin vermeyeceğini varsayarak kendisine mektup yazan gencin verdiğini düşünmemiz gerekiyor. Son zamanlarda eski eserleri çok okuduğunu ve böyle bir durumla karşılaşmadığını belirterek “Birinci sebebi kabul edemedim,” diyor. İkinci neden için “İkinci sebebi münakaşa etmeye salahiyetim yok. Çünkü lisan ilmi kendi başına bir ilimdir,” diyor ama “mantık” meselesine değinmeden de geçemiyor. “Mesela İngilizce dünyanın en mantıksız gramerlerinden birine sahiptir,” diyerek mantığın her zaman dile hâkim olmadığını belirtiyor.

 

Öğrendikleri Batı dillerinde yüklemin başta olduğunu gören gençlerin bunu mantıklı bulup kendi dillerini bu dizilişe uydurmak istemeleri ile devrik tümce arasında kuşkusuz bir bağlantı var. Eski Türkçede devrik tümce yok değil ama bu söz diziminin yaygınlaşmasında Batı dillerine özenmenin de belirleyici olduğunu kabul etmek gerek.

 

İkinci yanıtta “Âri milletler hep böyle yapıyor,” saptaması ilginç! Kendisine ve diline güvenmemenin en açık kanıtı. Âri milletler ile aramızdaki farkı kapatmak, dilimizi onların diline benzetmek görevi “genç muharrirler”e düşmüş anlaşılan. Onların “fiili başa koya koya” gramerimizi sonunda mantıklı bir biçime sokacağına güveniliyor.

 

Halide Edip dayanamayıp Max Müller’i tanık gösteriyor: “Fakat bizim dilimiz de Maks Moller (Böyle yazıyor. Ne güzel değil mi?) gibi lisan âlimleri tarafından grameri en mantıki ve ‘insan dimağının kudretine hayranlık uyandıracak’ derecede vazıh ve mantıki lisanlardan biri diye telakki edildiği için genç meslektaşımın bu sözlerine azıcık hayret ettim,” diyor.

 

Nurullah Ataç’ın devrik tümceyi savunmasından en az on yıl önce dile getirilen düşünceler bunlar. Nurullah Ataç’tan sonra devrik tümce kullanımı özenti gibi görülmekten uzaklaşıp özgürleşiyor. Ama öz diline güvensizlik bütün ağırlığıyla sürüyor. Bugün de Türkçenin çok güçlü bir dil olduğunu göstermek için Max Müller’den alıntı yapıyoruz hâlâ. Batı dillerine özenip öz dilini hor görenlere inat bakın ne diyor Max Müller:

 

Türkçenin bir  dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olanlar için bir  zevktir. Türlü dilbilgisi kurallarının belirlenmesindeki ustalık, eylem  çekimlerindeki düzenlilik, bütün dil yapısındaki saydamlık, kolayca  anlaşılabilme niteliği, insan zekâsının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü  kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır.”

sayfa başına dön

TİŞÖRT YAZILARI

 

Sanki gizli bir el var, giysilerin üzerini, özellikle göğüs bölgesini yazılarla donatıyor. Kışlık giysilerde de var ama üzerine kalın paltolar, mantolar giyilince o kadar dikkat çekmiyor. Yazın o paltolar, mantolar kaldırılınca alttan neler neler çıkmakta. Birkaç yıl öncesine kadar hiç Türkçe yoktu içlerinde. Anımsıyorum ilk torunum doğacağı zaman, anneanne olarak bebek giysilerine bakmıştım. Üzerinde Türkçe bir laf, bir söz, tek sözcük bulunan hiçbir bebek giysisi bulamadığım gibi, herhangi bir bebek eşyası da bulamamıştım. Türkiye’den ABD’ye İngilizce yazılı bebek eşyaları götürmek utanç verici gelmişti bana. O zaman Cumhuriyet Kitap ekinde yazıyordum. Oradan duyurdum duygularımı. Bir tek yerden ses geldi. ‘‘Biz öyle yapmıyoruz. Bizim bebek ve çocuk giysilerimizin üzerinde tek İngilizce sözcük bulunmaz’’ diye. Bir tek yer... Bebeklikten başlıyoruz, sonra bitiyor mu? Yok, artarak geliyor İngilizce, dalga dalga, boyumuzu aşıncaya, tepemize çıkıncaya kadar.

Bebeklikten çocukluğa geçilince İngilizce kuşatması giysi sınırını aşıyor, çocuklarımızı dört bir yandan kuşatıyor. Ellerine verdiğimiz defterler, kalemler, çantalar, kalem kutuları, tümünde çocuğun anlamadığı (Büyüklerin de çoğunlukla anlamadığı, zaten anlaşılsın diye yazılmamış) İngilizce sözler, sözcükler...

Özenle sakladığım (şimdilerde herkesin ‘poşet’ dediği) iki naylon torba var önümde. Türünün nadir örneklerinden... Bir de onların içinde ne aldığımı anımsayabilsem ya da bana nasıl geldiklerini... Çünkü üstlerindeki yazılardan bir şey anlamak söz konusu değil. Büyükçe olanın üzerinde bir kent görüntüsü var ve artistik bir My SWEET TOWN yazısı... Mimariden, insanlardan, modern sarı tramvaydan anlıyoruz ki bu kent bizimkilerden biri değil. Belki bir Fransız ya da Alman kenti. ’Öyleyse nereden ‘Benim tatlı kentim’ oluyor acaba? Küçük torba çok daha şirin. Nereye ait olduğu ile ilgili tahmin yürütmeye gerek yok. Görüntüyü tümden kaplayan sarı taksinin plakasında yazıyor, New Yorkluymuş. Fonda da New York’un gökdelenlerini görüyoruz zaten. Yazı ne diyor? ‘If you hate waiting raise your hand (Beklemekten nefret ediyorsan elini kaldır). New York’tayız ya! Taksi çağırmak için yapmamız gereken ne? Elimizi kaldırmak. Taksi hemen duruverecek yanı başımızda. Hani Amerikan filmlerindeki gibi. Acaba Amerika’dan mı getirdim bu torbaları diye düşünmediğimi mi sanıyorsunuz? Ah, keşke! Ama altlarında, pek görünmeyen bir yerde ‘Takviyeli poşet’, ‘Doğada çözünür’ gibi Türkçe yazılar olmasa severek inanırdım bu yalana.

Dönelim tişörtlere... Son yıllarda değişik yazı karakterleriyle yazılmış bir iki ‘İstanbul’ yazısı görmüşlüğüm var. Mizah dergilerinin çoğalttığı esprili birkaç yazıya da rastladım. Bunların dışında ezici çoğunluk hâlâ İngilizce. Neler neler var o İngilizce yazılar arasında. Bakmak, okumak, anlamaya çalışmak, sinirleriniz sağlamsa eğlenceli olabilir. Değilse? Değilse bana ettiklerini eder size de.

Karşıdan pantolonu boya lekeleriyle dolu, üstü başı perişan biri geliyor. Saygı duyulası bir işçi, bir boyacı, badanacı. Üstünde çok yıkanmaktan rengi atmış, sağı solu sarkmış bir tişört. Göğsünde JACK&JOHN yazıyor. Bu nedir şimdi? Kim bu Jack ile John? Tanır mı bu işçi kardeşimiz Jack ile John’u? Akşamları bara uğrayıp bir iki kadeh parlattığı arkadaşları mıdır bunlar, sevdiği insanlar mıdır? Bu adda arkadaşları olmuş mudur, olmasını mı istemektedir? Neden istesin? Hoş, olsa ne olacak? Niye adlarını göğsünde taşısın? İşte tipik bir yabancılaşma örneği! Kişinin kendisini, ait olmadığı bir topluma yamamaya çalıştığının farkında olup olmaması yabancılaşma gerçeğini değiştirmez ne yazık ki...

Başka bir göğüste Kids & Teens yazıyor. Kendisini çocuklara ve gençlere adamış bir kişi karşısında mıyız? Hayır, ülkemizde çocuklara iyi davranılmaz. Çok küçük bir kitle var ki çocuğu insan yerine koymaya çalışırken ölçüyü kaçırıp aileyi yöneten tek birey durumuna getirir, herkesi çocuğun emrine sokar. Dikkate alınmayacak kadar küçük bu kitlenin dışında çocuğa iyi davranmayı ‘yüz vermek’ sanan, çocuğun en masum isteklerini yerine getirmenin onu şımartmak olacağını düşünen aileler var, hatta bunlar çoğunluğu oluşturmakta. Yüz vermemek, şımartmamak için de köpek muamelesi yaparlar çocuklarına. Her fırsatta sustururlar, saatlerce ağlatırlar, azarlar, itip kakarlar, döverler.

Bunlara müdahale olanağımız ne yazık ki yok; biz tişört yazılarını okumayı sürdürelim.

Kimi lokallerin kapısında gördüğümüz, yalnızca üyelere açık olduğunu bildiren Members Only adamın birinin göğsünde yazıyorsa bu ne demek olur? Peki göğsünde ZOMBIE yazan, büyük bir cesaretle zombi olduğunu mu duyuruyor? Kendisini bizim buraların değil, Rock City’nin şoförü (Rock City Driver) ilan eden de var; bizi çok ilgilendiriyormuş gibi, sabahları sevmediğini itiraf eden de (I’m not a MORNING person).

Üstüne Listen / Smile / Agree yazılı bir tişört giymiş olan kişi, sağa sola niye, ‘Dinle / Gülümse / Anlaş’ diye buyruklar yağdırır? ‘Şimdi yap’ (Do it now) diyen ne yapmamızı istemektedir? ‘Beni cennete geri götür’ (Take Me Back To Paradise) diyen, isteğinin olanaksızlığının farkında mıdır acaba?

I eat glitter for dinner diyen çok uğraştırdı beni. Akşam yemeğinde ne nane (!) yediğini çözemeyince sözlüğe baktım. ‘Glitter’ın parlamak, parıltı demek olduğu yazıyor orada. Yemek söz konusu... Bu olmaz. Oğluma danıştım; sözlükte benim bulduğum anlamı söyledi. Akşam yemeğinde parıltı mı yemiş yani bu sözü söyleyen zat? ABD’den kızım yetişti. Kimi kalemlerin içindeki sim benzeri parıltıya da glitter denirmiş. İyi ama bu da yemek için pek uygun değil. Ailece uğraştık ve sonunda ‘Bir elim yağda bir elim balda’ anlamında bir deyim olduğuna karar verdik. Bakındı (Anneannem öyle derdi!) şu tişört yazarına! Şımarık bir çocuğun ağzından mı konuşmuş?

Yalnız deyimler değil çok parlak özdeyişler de var tişörtlerde. ‘Sen gerçekleştirmeye karar verinceye kadar bir düş, sadece düştür’ (A dream is just a dream / Until you decide to make it real) nasıl mesela? Ya şu? Always belive in yourself even in the darknest moment (En karanlık anda bile daima kendine inan). Burada olmamızın nedenini aşka bağlayan da (Love is why we are here), bütün hayallerimizin gerçekleşmesi durumunu sorgulayan da (What if all your dreams come true) parlak laflar etmişler aslında. Keşke Türkçe söyleselerdi de hepimiz aydınlansaydık.

‘‘Ne sinir bozucu kadınsın! Ne olmuş yani? Varsın olsun! Çok mu önemli? Ne sakıncası var?’’ diyor musunuz? ‘‘Bu kadar da milliyetçi olmaya gerek yok’’ mu diyorsunuz yoksa? Hemen söyleyeyim: Benimki milliyetçilik değil, varlığını, kendisi olarak, kendisi kalarak koruma isteği sadece. Çevremizin anlamadığımız bunca şeyle dolu olmasını yadırgamak gerektiğini düşünüyorum. Neden yadırganmadığını merak ediyorum. Ama beni asıl endişelendiren, anlamak için çaba göstermekten vazgeçmiş oluşumuz. Büyükler umurumda değil, çocuklar için korkuyorum. Tişört yazıları da dahil, çevremizde gördüğümüz, duyduğumuz birçok şeyi anlamıyoruz ve anlamamayı doğal karşılıyoruz. Bunu yaşam alışkanlığı haline getirmişiz. Çocuklar da bizim yüzümüzden bu alışkanlığı kısa sürede kazanıyorlar. Zamanla ne oluyor? Okudukları metni anlamamayı bile doğal karşılamaya başlıyorlar. Anadilinde yazılmış bir metni anlayamayan kuşaklar yetiştiren bir toplum kendi yarınına nasıl güvenle bakabilir? Her söylenene inanan, sorgulamayan, irdelemeyen bir genç nüfus yetiştirdiğiyle böbürlenen bir toplum için o genç nüfus kontrol altına alınması olanaksız, çünkü dinlemeyen, çünkü anlamayan insanlardan oluşan, nerede patlayacağı belli olmayan bomba gibidir. Sizin kontrolünüz altında kaldığı sürece sorun görmeyebilirsiniz ama kontrolü eline geçiren başka bir güç o bombayı dilediği yerde patlatabilir.

Tişört yazılarından mı geldik buralara? Evet, oradan geldik. Sırtına geçirdiği giysinin üstünde ne yazdığını merak etmeyen, kütle çekim dalgalarını mı merak eder, yapay zekâyı mı, kuantum uydusunu mu, füzyon reaktörünü mü? ‘‘Ben neden üzerinde böyle bir yazı bulunan tişörtle dolaşıyorum?’’ demeyen, anlamamaya alışmış, anlamak için çaba göstermeyi gereksiz sayan, neyi irdeler, neyi sorgular acaba?

sayfa başına dön

AĞIZ İÇİNDE DİL, DİL İÇİNDE AĞIZ

 

Dil araştırmalarında ağızların önemi konusunda hiç bilgim yoktu. Türkoloji’de ağızları incelediğimiz derslere girinceye kadar da olmadı. O zamanın koşullarında ağız derlemelerinin nasıl yapıldığı konusunda düşünmüş de değildim. 1940’lı – 50’li yıllarda, teyp yok, kayıt cihazı yok, gidilen köyün yaşlılarını, özellikle dış etkilere görece kapalı, yaşlı kadınlarını konuşturup anlattıklarını, söyleyiş özellikleriyle birlikte not etmekten başka çare de yok. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, derslerinde bizi tahtaya kaldırıp ağızlardan bu ilkel yöntemle derlenmiş cümleleri çözmemizi isterdi. Bana sorduğu ve içinden çıkamadığım bir cümle olduğu gibi aklımda:

“Atoh iptan anasini attila.”

Erzurum ağzıymış. Üçüncü sözcüğün “annesini” olduğunu bulmak kolaydı. “Attila”nın “attılar” olduğunu bulmak da fazla zamanımı almadı. Ama ilk iki sözcük... “Atoh” ne ola ki? “Ya “iptan”? Sınıfça uğraştığımız halde bulamayınca hoca açıklamak zorunda kaldı. “Artık” sözcüğü değişip dönüşerek Erzurum ağzında “atoh” biçimini almış. “İptan” da “iptidadan”, yani “baştan, ilk olarak” demekmiş.

Caferoğlu, geldiğimiz yörenin ağız özellikleriyle ile ilgili bilgi de almak isterdi bizden. O yöreye gitmek yerine, oradan gelmiş olanı konuşturmak... Gayet akıllıca... Gelgelelim ben Ayvalık – İzmir yöresinin, yani Ege’nin ağız özellikleriyle ilgili hiç konuşmadım. Zaten çekingen bir çocuktum. Kendi insanımda kusur gibi gördüğüm söyleyiş farklılıklarını uluorta dile getirmeyi de yakıştıramadım kendime. İhbar etmek gibi mi geldi, kim bilir.

Oysa önemlidir ağızlar. Dilin gelişim / değişim yönü, biçimi ağızlar üzerinden takip edilir. Ulusal yayın organlarında, yani radyo, televizyon ve gazetelerde kullanılması standart dilin tekliğini bozacağı için elbette istenmez ama her yörede o yörenin konuşma biçiminin yaşatılması dil incelemeleri açısından önemlidir. Günlük kullanımda her ne kadar “ağız” yerine “şive”, hatta bazen “lehçe” sözcüğü kullanılıyor olsa da dilbilgisi açısından bunlar birbirinden farklı kavramlar.

Lehçe: Bir dilin tarihsel, bölgesel, siyasal sebeplerden dolayı ses, yapı ve söz dizimi özellikleriyle ayrılan kolu, diyalekt demek. (TDK) Lehçelerde, ses, biçim ve sözcük ayrılıkları çok olur. Bu yüzden lehçeler kimi dilciler tarafından başka bir dil olarak kabul edilir. Örneğin Çuvaşça ve Yakutça Türkçenin lehçeleridir ama Yakutlar, Sibirya'nın kuzeyinde yaşarlar; Şamanist ve Ortodoksturlar. Çuvaşlar ise Volga'nın iki kolunun kesiştiği bölgededirler ve Ortodoksturlar.

Şive: Bir dilin izlenebilen tarihi dönemlerinde ayrılmış koludur. Şivede farklılıklar, lehçede olduğu kadar belirgin değildir. Ancak ağız farklılıkları yazı diline girmezken şive farklılıkları yazı diline de yansır.

Türkçenin şiveleriyle ilgili internetten bulduğum ilginç bir tabloyu da paylaşayım burada:

 

Diller

Cümle yapısı

Türkiye Türkçesi

Çocuklar okulda dilimizi latin alfabesi ile yazıyor.

Gagavuzca

Uşaklar şkolada / okulda dilimizi latin alfavitindä yazêr.

Azerice

Uşaqlar mektebde dilimizi latin elifbası ile yazır.

Türkmence

Çagalar mekdepde dilimizi latyn elipbiyi bile(n) yazyar.

Özbekçe

Bolalar maktabda tilimizni latin alifbosi bilan / ila yozadi.

Uygurca

Balilar mektepte tilimizni latin elipbesi bilen yazidu.

Kazakça

Balalar mektepte tilimizdi latin alfavitimen jazadı.

Kırgızca

Baldar mektepte tilibizdi latın alfaviti menen jazat.

Tatarca

Balalar mäktäpdä telebezne latin älifbası bilän / ilä yaza.

Ağız ise aynı dil içinde ses, şekil, söz dizimi ve anlamca farklılıklar gösterebilen, belli yerleşim bölgelerine veya sınıflara özgü olan konuşma diline verilen addır. Karadeniz ağzı, Konya ağzı gibi... Somut bir örnek vermek gerekirse, Türkiye Türkçesi bir şivenin, Konya ağzı ise, bu şive içinde, bir bölgede görülen söyleyiş farklarının adıdır.

İzmirlinin domatese “domat / tomat”, simide “gevrek” demesi, şimdiki zamanı “geliyom, gidiyom” diye çekmesi bir ağız özelliğidir. Ege ağzı, Karadeniz, Konya ağzı vb. bilinir de Ayvalık ağzı pek bilinmez. Ayvalıklı yabancının karşısında kibarlaşır mı ne? Kendi arasında konuştuğu gibi konuşmaz pek. Genelde soru anlamı tonlama ile verilir Ayvalık ağzında. Standart dilde pek az kullanılan geniş zaman çekimi, geniş geniş kullanır. “Çalışıyor musun?”unun Ayvalıkta soruluşu, sese verilen soru tonlamasıyla “Çalışırsın?” biçimini alır. Bir de küçültme eklerine düşkünlüğü çokçadır Ayvalıklının. “Dökeyim sana bir çaycağız?”, “Çay içer misin?”in Ayvalıkçasıdır.

Geçen yaz, Rasim Öztekin’in Ayvalıklı bir marangozla konuşmasını anlattılardı. Evine bir dolap yaptırmak istemiş Rasim Öztekin. Görüşüp anlaşmışlar.

“Yaparız bir dolapçık” demiş marangoz.

“Yok yahu,” demiş Alptekin. “Dolapçık değil dolap istiyorum ben.”

“Tamam işte. Yaparız dolapçığını” dermiş yine marangoz.

Bu yazıyı esinleyen de geçen yaz duyduğum bir sözdü. Epey kurak geçmişti geçen yaz. Cunda’dan dönerken yağmur çiselemeye başlayınca yanımda oturan kadın pek sevinmiş, en doğal haliyle,

“Yağsın yağmurcuklar, yağsın. Kurudu tarlalarımız,” deyivermişti.

O böyle deyince aklıma, yıllarca Almanya’da yaşamış bir dostumla yaptığımız tartışma gelmişti.

“Hiç ‘yağmurlar’ denir mi? ‘Yağmur’dur o! Çoğulu olmaz.” diye iddia ediyordu dostum.

“Almancada öyle mi?” diye sormuştum hemen.

Almanca büyük dil ya... Türkçede Almancaya aykırı düşen bir durum varsa mutlaka yanlıştır. Almanca bilenler, Almanca ile karşılaştırırlar Türkçeyi, İngilizce bilenler İngilizce ile... Türkçe hep haksızlığa uğrar bu karşılaştırmalarda. Yanlışlar, eksikler, hatalar hep Türkçededir.

Oysa Türkçede çoğul eki olarak bildiğimiz “-lar, -ler” yalnızca çoğul anlamı katmaz. Yapım ekine dönüşür; bakın neler yapar:

Aile anlamı katar: Aksanlar, Vedat Beyler, Aysel Hanımlar; teyzemler, amcamlar...

Topluluk adı yapar: Atatürkçüler, devrimciler, nurcular...

Millet, kavim, devlet adları yapar: İspanyollar, Çinliler, Osmanlılar...

Bir dine, tarikata bağlı olanları gösteren adlar yapar: Müslümanlar, Museviler, Aleviler...

Semt, mahalle, köy vb. adları yapar: Akaretler, Çiftehavuzlar, Yağhaneler...

Coğrafya adları türetir: Alpler, Toroslar, Antiller...

Botanik ve zoolojide aile adları yapar: amipler, iki çenekliler, omurgalılar...

Aile ve topluluk gösteren “-gil” ekiyle birleşerek terim üretir: aslangiller, baklagiller...

Peki ya “-cık, cik” eki? Yalnız küçültme eki midir? Haydi onun işlevlerini de sıralayıverelim:

Sıfat niteliğinde küçültme adları türetir: arpacık (soğanı), köprücük (kemiği)...

Küçültme anlamlı adlar türetir: bademcik, beyincik, gelincik...

Adlardan yer adları yapar: Çınarcık, Gölcük, Yakacık...

Sevgi, şefkat, acıma anlamlı adlar yapar: adamcık, Ayşecik, kedicik, Mehmetçik...

İyelik eklerinden sonra kullanıldığında sevgi anlamı güç kazanır: anneciğin, Ayşeciği, teyzeciğim...

Ayvalıklının “yağmurcuğu, dolapçığı” da bu son anlamdan çıkmış, bir sevimlilik katma isteğiyle alanını genişletmiş.

Sorsanız çok bilmişler bir ekin, bir sözcüğün pek çok anlamda kullanılmasına yoksulluk derler.

Amerikalı ve İngiliz saçın tek teline de tümüne de “hair” derken, Alman yağmurun tek damlasına da sağanağa da “regen” derken eziklik duymuyor; biz “yağmur-lar” dersek Türkçeye değil, batı dillerine aykırı davranmaktan suçluluk duyuyoruz.

Kendi dilimize güvenmeyi ne zaman öğreneceğiz acaba? Öğrenecek miyiz?

sayfa başına dön

ÖZGÜVEN DEDİĞİMİZ NEDİR?

 

Bodrum’un Cennet Koyu’nda Mandarine Oriental adlı bir otel varmış. Oranın içinde Blue Marlen diye bir plaj açılmış. Buradaki hiçbir garson Türkçe konuşmuyormuş. Herkes çat pat İngilizcesiyle sipariş vermeye çalışıyormuş. Bu bilgiyi aktaran Rahşan Gülşan, “Dünyanın en pahalı mekânlarından birine git ve kendi dilinde sipariş bile vereme. Valla bu insanlara bu kadar kazık galiba müstahak” dedikten sonra, “Bari kışın İngilizce kursuna gidin de kazığı en azından doğru telaffuzla yiyin,” diye bir sonuca bağlamış yazısını. (Şık, 8 Ağustos,2016)

Can you speak Turkish hemşerim?” başlığını görünce ilgimi çekmişti yazı ama “hemşerim”in, Türkçe konuşamadığı için değil, İngilizce konuşamadığı için suçlandığını okuyunca düş kırıklığına uğradım. Ne büyük haksızlık! Hemşerimin ne kabahati var? Burada İngilizce konuşulacak, demişler o da kendisine bir türlü öğretilemeyen İngilizcesini konuşturmaya, onunla konuşmaya çalışmış. Suçlamanın yönü, o “hemşeri” yerine otel yönetimine çevrilmeli değil miydi? Otelden söz edilirken “Cennet Koyu’nu mahveden” diye bir söz de geçiyor yazıda. Demek doğaya da zarar vermiş bu otel. Sen hem gidip cennete benzetilerek adlandırılmış bir koyu mahveden bir otel açacaksın hem de plajında ülkenin dilini konuşturmayacaksın. Bunu Côte d’Azur’de, Nice’te yapsaydı seyirci kalır mıydı Fransızlar ya da Fransız gazeteciler bir türlü İngilizce öğrenemeyen Fransızları mı suçlarlardı?

Türklerin bu İngilizce merakı nedir? İngilizce bilmeyeni plaja yaklaştırmayacağız, denize sokmayacağız, dükkânlara, mağazalara girmesine izin vermeyeceğiz yakında. Plaj deyip duruyorum ama kalmadı ki onlardan artık. Türkçe ad taşıyan dükkân kalmadığı gibi, plajların tümü de “beach” oldu.

Nasıl bir girdabın içine girdik? Ne alsanız, nereye elinizi uzatsanız İngilizce var. Neden? Ben gerçekten anlamıyorum. Paşabahçe ürettiği saklama kaplarına niçin Shef’s diye bir marka uydurur? Havlu imalatçısı, niye Wellmop adı altında pazarlar ürününü? Ürettiği malın üstüne “New” damgasını vuran “yeni” demeye nasıl olur da gerek duymaz?

Çıkarın üzerinizdeki tişörtü, gömleği, elbiseyi, ensesindeki etikete bakın. Yüzde bin beş yüz eminim, İngilizce bir lafla karşılaşacaksınız orada. Benimkinde “Dennis” yazıyor örneğin. Altında da “Out Wear”. Yanılıp da içeride giymeyelim diye uyarıyor; dışarlık giysiymiş! Yıkayıp katladığım tişörtün ensesindeki etiket “Brooks”. “Style”ı da unutulmamış. ABD’den almadım ben bunları. Hepsi Ayvalık pazarından… Temizleyicinin giysimi koyduğu naylon torbanın üzerinde TOON yazıyor. Şurada, pazardan gelmiş başka bir torba; hani “poşet” dedikleriniz var ya, onlardan. İçinde ne vardı, anımsamıyorum ama üzerinde New York plakalı bir taksi resmi ve “If you hate waiting, raise your hand” diye bir yazı var. New York’ta yaşıyoruz ya, beklemekten sıkıldığımızda elimizi kaldırıp bir taksi çağırmamız öneriliyor. Olur canım

Küçücük çocukların eline verdiğiniz defterlerin, kalemin, silginin, suluboyanın, kuru boyanın, bunların kutularının, içine kondukları çantaların üzerinde ne yazdığına bir bakın. Lütfen bakın. Renkli tükenmezler My Color marka, silgi Ruby’dir büyük olasılıkla. Defterlerin üstünde GO Athletics yazıyordur; belki de BASIC notebook. Ya okul çantası? HELLO KITY yazısı varsa kız çocuğunuz bayılacaktır o çantaya. NIKE VAPOR SPEED marka mı şu çanta; yoksa AIMA mı? WE ARE ONE! OXI PLANET mi yazıyor üzerinde? Açıklarsınız artık bunların ne demek olduğunu çocuğunuza!

Ne güzel! Kendinizi Avrupalı gibi mi, Amerikalı gibi mi hissedersiniz bunlarla; orasını bilemem. Beni çocuğunuz düşündürüyor. Üzerinde anlamadığı dilde pek çok yazı bulunan bu nesnelerin hep yabancı malı olduğunu sanmayacak mı? Zaten öyle sanılması için yazmıyor mu üretici firmalar bunları? Markalarını anlayamadıkça bu ürünlerin hiçbirinin kendimiz tarafından üretilmediği yargısına varacaktır çocuğunuz. Hemen değil belki ama yaşı ilerledikçe bu yargı oluşur. Sonra ne mi olur? İçten içe kafasında yer eden bu gündelik kullanımdaki eşyaları bile üretemediğimiz yargısı, durmaksızın yinelenen “Biz zaten millet olarak...” diye başlayan aşağılamalarla birleşince özgüven diye bir duygudan eser kalmaz kendisinde.

“E, ne olmuş özgüven kalmazsa?” Diyor musunuz böyle? Demeyin. Özgüven önemlidir. Kendi gücüne, bilgisine, becerisine, aklına, kısaca kendisine güvenemeyen kişi hiçbir şey başaramaz.

Yahudilerin bütün dünyada, edebiyat, bilim, sanat, ekonomi, müzik, ticaret, tıp, hemen her alanda varlıklarını göstermiş olmalarının temelinde, seçilmiş halk oldukları yolundaki inançlarının verdiği özgüven yok mudur sizce? Albert Einstein’dan Sigmund Freud’a, Karl Marx’tan Harrison Ford’a, Levy Strauss’a, Steven Spielberg’e, Woody Allen’a kadar buluşlar yapmış, yeni teoriler geliştirmiş, bilimsel devrimlere imza atmış, unutulmayan eserler vermiş kişileri araştırmaya kalksanız büyük çoğunluğunun Yahudi olduğunu görürsünüz. Dünya nüfusuna oranla dikkate alınmayacak kadar küçük bir kitle oluşturmalarına karşılık bu kadar büyük ve önemli başarılar kazanmalarının altında yatan nedir? Bir halkın içselleştirdiği özgüven bunca büyük başarının kazanılmasını sağlamışsa o özgüvenin eksikliğinin nelere yol açacağı düşünülmeye değmez mi? Hem toplum olarak hem birey olarak sağlam bir özgüvene sahip olmadan ne başarılabilir? Kemal Atatürk, kendisine güvenmeden koca bir toplumun kaderini değiştirme cesaretine ulaşabilir miydi?

Bunlar böyle deli sorular işte... En çok dilimizde kendini gösteren yabancılaşmanın yol açtığı / açacağı özgüven eksikliği konusunda biraz da sizin düşünmeniz için...

sayfa başına dön

DİLİMİZ TÜRKÇE, DERDİMİZ TÜRKÇE

 

Kitap imzalarken çocukların adlarına dikkat ederim. Kız çocuklarının adlarına birer “nur” ekleneli epey oldu. “Nisanur”lar, Şeymanur”lar çoğaldı. Hiç duymadığım adlarla karşılaştığım da oluyor. “Anlamı ne adının?” diye soracak olsam yanıt belli: “Cennette açan çiçek, cennetteki su damlası”... “Nece?” sorusunun yanıtı: “Kuranda geçiyor” oluyor çoğu zaman. Kuran’da geçiyor da anlamı ne? “Aleyna” mesela... Arapça çoğul birinci kişi ilgeci. “Bizim üzerimize olsun” demek. Zamir yani. “Biz” gibi, “onlar” gibi bir zamir. Merve”, Mekke’de bir dağın adı; anlamı “çakıl taşı”. Neyse... Ben ne karışırım! Herkes çocuğuna istediği adı koyar. Benim derdim Türkçe. Derdim, bu din çağrışımlı adlarla birlikte yaygınlaşan yazım biçimi...

Adını söyledikten sonra çocuk uyarıyor beni.

“Neden d ile yazılıyor?” diye sormuyorum elbette. Çocuk ne bilsin? Öyle demişler, öyle öğrenmiş.

Peygamberin adı kutsal sayılır, çocuklara konmazdı eskiden. Çocukluğumdan anımsadığım hiçbir Muhammet yok. Sıradan insanlara konması günah bile sayılırdı yanılmıyorsam. Şimdi 8 - 12 yaş arası oğlan çocuklarında çok rastlanan bir ad oldu. Adın d ile bitirilmesi ise epeyce yeni bir durum.

“Nereden çıktı bu yazım biçimi?” diye çok da düşünmemiştim doğrusu. Kendimce zamanın modasına bağlayıp üstünde durmaktan kaçınmışım anlaşılan. KPSS’ye hazırlanan bir okurum sormasa yine de üstünde duracağım yoktu.

“KPSS kitaplarını okurken özellikle isimler konusunda bir birliğin olmadığını görüyorum. Mesela II. Abdülhamit kimi yerde II. Abdülhamid olarak yazılıyor. Yine Sultan Murat, ‘Murad’ olarak kullanılıyor. Murat Bardakçı bir kitap yazdı ‘İttihadçı'nın Sandığı’ adlı. Oysaki doğru kullanım "ittihat" değil midir? Peygamberimiz Muhammet'in de çoğu yerde ‘Muhammed’ olarak yazıldığını görüyorum. Bu konuda bir birlik var mı Allah aşkına? Kafamıza göre mi yazacağız? Biz hangi yolu seçmeliyiz? TDK niçin bu konularda gerekli hassasiyeti göstermiyor?”

TDK’nin bu konuda internet sitesinde bile “Kişi Adları Sözlüğü” diye yayını var oysa. Öyleyse bu karmaşa nereden çıkıyor, demeye kalmadı, genç okurumun verdiği bağlantı adresinde aradığım yanıtı buldum. Yazının başında, “‘t’ sizin olsun ‘Muhammed’ bizim” deniyor ve “‘Freud’u ‘d’ ile yazıyorsunuz da aynı özeni neden ‘Muhammed’in yazımına göstermiyorsunuz?” diye soruluyor. Uzunca bir yazı. Yazının ortalarında bir yerde benim de (bu sözcüklerle olmasa da) sorduğum bir soru var: “Avrupai dillere ayrı kural, Arabi ve Farisi lisanlara ayrı kurallar koymak hangi zihniyete hizmet etmektedir?”

TDK’nin koyduğu ve soru sahibinin karşı çıktığı kural şu:

Arap ve Fars kökenli kişi ve yer adları Türkçenin ses ve yapı özelliklerine göre yazılır: Ahmet, Bedrettin, Fuat...

Latin yazı sistemini kullanan dillerdeki özel adlar özgün biçimleriyle yazılır: Beethoven, Byron, Cervantes...  

Kuralı böyle koyarsanız Doğu - Batı ayrımı yapmış olursunuz gerçekten. “Arap ve Fars kökenli kişi adları” dediniz mi, andığım karşı çıkışa haklılık kazandırırsınız. Bu açıklama yanlış ve eksik. O sözcükleri dilimize uydurmamızın nedeni, Arap ve Fars kökenli olmaları değil. Özgün biçimiyle yazma olanağımızın bulunmaması. Farklı alfabe kullanan ülkelere ait kişi ve yer adlarını istesek de özgün biçimleriyle yazamayacağımız için, söylendiği gibi yazıyoruz. Yalnız Arap ve Fars kökenli adları değil, farklı alfabe kullanan bütün ülkelere ait kişi ve yer adlarını kendi alfabemizle yazmak zorundayız. Bu kural Konfüçyüs için de geçerli, Çaykovski için de...

Latin alfabesine geçildikten sonra Batı dillerinden gelen özel adlar da bir süre söylendiği gibi yazıldı. Eski gazetelere baktığınızda Churchill adının da “Çörçil” diye yazıldığını görürsünüz. Benim karşı çıkışım tam bu noktada: Neden bu tutumu sürdürmedik? Batılı diller bizim özel adlarımızı kendi söyleyişlerine uydurmak için değiştirebiliyorlarsa biz de o dillere ait özel adları, söylendiği gibi yazabiliriz.

Anlaşılmıştır. Benim geçerli kılmaya çalıştığım, Türkçe. Sesleri tek harfle karşılama özelliğine sahip bir alfabemiz var. Pekâlâ bu alfabenin sağladığı kolaylıktan yararlanma hakkımız da var.

Alıntı yaptığım yazıda yüceltilmeye çalışılan ise Türkçe değil, Arapça:

“Onlarca yıldır bu dinin peygamberinin adı da yanlış yazılmakta! Kimi yerde Muhammet, kimi yerde Muhammed... Doğrusu ne? Doğrusu Muhammed’dir. Nasıl İngiliz George’un adı aslına uygun olarak George yazılıyorsa İslamiyet’in Peygamberinin adı da bu kurala göre aslına uygun yazılmalıdır.”

George adını da Türkçeye uyduralım “Corc” yazalım, diyorum ben; üstat ise aslına uygun derken Arapçaya uydurmayı kastediyor. Sondaki harfi ‘t’ değil, ‘d’ yaparak aslına uydurmuş olmayız ki! Aslını mı istiyorsunuz “mim-ha-dal” harfleriyle yazacaksınız aslını. Biz de işte, aslını yazamadığımız için böyle yazıyoruz.

“Padişahlarımızın isimleri de bu yanlış yazımdan nasibini almakta ve yanlış yazılmakta... Osmanlıca tarih kitaplarında I. Mehmed yazılıdır, Mehmet değil. Ahmed yazılıdır, Ahmet değil,. Mahmud’dur Sultan Mahmud’un ismi, Mahmut değil. Abdülhamid, Vahdeddin’dir asılları. Abdülhamit değil. Vahdettin hiç değil.”

Osmanlıca tarih kitapları dediği, eski yazıyla (Arap alfabesiyle) yazılmış kitaplar... Onlarda asıllarına uygun yazılmıştır elbette. Siz de asıllarına uygun yazacaksanız Abdülhamid değil, “abd-el hamd”, Vahdettin değil, “vahid-üd-din” diye yazacaksınız. Bilindiği gibi Arap alfabesinde büyük harf de yoktur.

“Aslı Ahmed’dir, Mehmed’dir” diye tutturanların az çok Arapça bildikleri anlaşılıyor. Türkçe için bunu söyleyemeyiz. Türkçeyi biraz bilseler “Türkçe sözcüklerin sonunda b,c,d,g ünsüzleri bulunmaz” kuralına bu kadar yabancı olmazlardı. Kural dilden doğar. Sözcük sonunda bu sesleri söyleyemiyoruz. Kuralın oluşum nedeni bu! Yalnız özel adları değil, sonunda bu sesler olan alıntı sözcüklerin çoğunu da söyleyemediğimiz için, söylediğimiz biçime döndürmüş, kendi dilimize uydurmuşuz. Bu yüzden sebeb --> sebep, kitab --> kitap, cild --> cilt olmuş. Üstelik bunu, sözcüklerin hangi dilden geldiğine bakmaksızın yapmışız. Aheng --> ahenk, etüd --> etüt, standard --> standart olmuş.

Asılları öyledir deyip “sebeb, kitab, Murad” diyemiyorsak yazarken de böyle değil, söylediğimiz biçimiyle “sebep, kitap, Murat” diye yazacağımız elbette. Alınganlığa gerek yok. Dilimiz Türkçe ise Türkçenin kurallarını geçerli kılmaktan daha doğal ne olabilir?

ÖZGÜVEN DEDİĞİMİZ NEDİR?

 

Bodrum’un Cennet Koyu’nda Mandarine Oriental adlı bir otel varmış. Oranın içinde Blue Marlen diye bir plaj açılmış. Buradaki hiçbir garson Türkçe konuşmuyormuş. Herkes çat pat İngilizcesiyle sipariş vermeye çalışıyormuş. Bu bilgiyi aktaran Rahşan Gülşan, “Dünyanın en pahalı mekânlarından birine git ve kendi dilinde sipariş bile vereme. Valla bu insanlara bu kadar kazık galiba müstahak” dedikten sonra, “Bari kışın İngilizce kursuna gidin de kazığı en azından doğru telaffuzla yiyin,” diye bir sonuca bağlamış yazısını. (Şık, 8 Ağustos,2016)

Can you speak Turkish hemşerim?” başlığını görünce ilgimi çekmişti yazı ama “hemşerim”in, Türkçe konuşamadığı için değil, İngilizce konuşamadığı için suçlandığını okuyunca düş kırıklığına uğradım. Ne büyük haksızlık! Hemşerimin ne kabahati var? Burada İngilizce konuşulacak, demişler o da kendisine bir türlü öğretilemeyen İngilizcesini konuşturmaya, onunla konuşmaya çalışmış. Suçlamanın yönü, o “hemşeri” yerine otel yönetimine çevrilmeli değil miydi? Otelden söz edilirken “Cennet Koyu’nu mahveden” diye bir söz de geçiyor yazıda. Demek doğaya da zarar vermiş bu otel. Sen hem gidip cennete benzetilerek adlandırılmış bir koyu mahveden bir otel açacaksın hem de plajında ülkenin dilini konuşturmayacaksın. Bunu Côte d’Azur’de, Nice’te yapsaydı seyirci kalır mıydı Fransızlar ya da Fransız gazeteciler bir türlü İngilizce öğrenemeyen Fransızları mı suçlarlardı?

Türklerin bu İngilizce merakı nedir? İngilizce bilmeyeni plaja yaklaştırmayacağız, denize sokmayacağız, dükkânlara, mağazalara girmesine izin vermeyeceğiz yakında. Plaj deyip duruyorum ama kalmadı ki onlardan artık. Türkçe ad taşıyan dükkân kalmadığı gibi, plajların tümü de “beach” oldu.

Nasıl bir girdabın içine girdik? Ne alsanız, nereye elinizi uzatsanız İngilizce var. Neden? Ben gerçekten anlamıyorum. Paşabahçe ürettiği saklama kaplarına niçin Shef’s diye bir marka uydurur? Havlu imalatçısı, niye Wellmop adı altında pazarlar ürününü? Ürettiği malın üstüne “New” damgasını vuran “yeni” demeye nasıl olur da gerek duymaz?

Çıkarın üzerinizdeki tişörtü, gömleği, elbiseyi, ensesindeki etikete bakın. Yüzde bin beş yüz eminim, İngilizce bir lafla karşılaşacaksınız orada. Benimkinde “Dennis” yazıyor örneğin. Altında da “Out Wear”. Yanılıp da içeride giymeyelim diye uyarıyor; dışarlık giysiymiş! Yıkayıp katladığım tişörtün ensesindeki etiket “Brooks”. “Style”ı da unutulmamış. ABD’den almadım ben bunları. Hepsi Ayvalık pazarından… Temizleyicinin giysimi koyduğu naylon torbanın üzerinde TOON yazıyor. Şurada, pazardan gelmiş başka bir torba; hani “poşet” dedikleriniz var ya, onlardan. İçinde ne vardı, anımsamıyorum ama üzerinde New York plakalı bir taksi resmi ve “If you hate waiting, raise your hand” diye bir yazı var. New York’ta yaşıyoruz ya, beklemekten sıkıldığımızda elimizi kaldırıp bir taksi çağırmamız öneriliyor. Olur canım

Küçücük çocukların eline verdiğiniz defterlerin, kalemin, silginin, suluboyanın, kuru boyanın, bunların kutularının, içine kondukları çantaların üzerinde ne yazdığına bir bakın. Lütfen bakın. Renkli tükenmezler My Color marka, silgi Ruby’dir büyük olasılıkla. Defterlerin üstünde GO Athletics yazıyordur; belki de BASIC notebook. Ya okul çantası? HELLO KITY yazısı varsa kız çocuğunuz bayılacaktır o çantaya. NIKE VAPOR SPEED marka mı şu çanta; yoksa AIMA mı? WE ARE ONE! OXI PLANET mi yazıyor üzerinde? Açıklarsınız artık bunların ne demek olduğunu çocuğunuza!

Ne güzel! Kendinizi Avrupalı gibi mi, Amerikalı gibi mi hissedersiniz bunlarla; orasını bilemem. Beni çocuğunuz düşündürüyor. Üzerinde anlamadığı dilde pek çok yazı bulunan bu nesnelerin hep yabancı malı olduğunu sanmayacak mı? Zaten öyle sanılması için yazmıyor mu üretici firmalar bunları? Markalarını anlayamadıkça bu ürünlerin hiçbirinin kendimiz tarafından üretilmediği yargısına varacaktır çocuğunuz. Hemen değil belki ama yaşı ilerledikçe bu yargı oluşur. Sonra ne mi olur? İçten içe kafasında yer eden bu gündelik kullanımdaki eşyaları bile üretemediğimiz yargısı, durmaksızın yinelenen “Biz zaten millet olarak...” diye başlayan aşağılamalarla birleşince özgüven diye bir duygudan eser kalmaz kendisinde.

“E, ne olmuş özgüven kalmazsa?” Diyor musunuz böyle? Demeyin. Özgüven önemlidir. Kendi gücüne, bilgisine, becerisine, aklına, kısaca kendisine güvenemeyen kişi hiçbir şey başaramaz.

Yahudilerin bütün dünyada, edebiyat, bilim, sanat, ekonomi, müzik, ticaret, tıp, hemen her alanda varlıklarını göstermiş olmalarının temelinde, seçilmiş halk oldukları yolundaki inançlarının verdiği özgüven yok mudur sizce? Albert Einstein’dan Sigmund Freud’a, Karl Marx’tan Harrison Ford’a, Levy Strauss’a, Steven Spielberg’e, Woody Allen’a kadar buluşlar yapmış, yeni teoriler geliştirmiş, bilimsel devrimlere imza atmış, unutulmayan eserler vermiş kişileri araştırmaya kalksanız büyük çoğunluğunun Yahudi olduğunu görürsünüz. Dünya nüfusuna oranla dikkate alınmayacak kadar küçük bir kitle oluşturmalarına karşılık bu kadar büyük ve önemli başarılar kazanmalarının altında yatan nedir? Bir halkın içselleştirdiği özgüven bunca büyük başarının kazanılmasını sağlamışsa o özgüvenin eksikliğinin nelere yol açacağı düşünülmeye değmez mi? Hem toplum olarak hem birey olarak sağlam bir özgüvene sahip olmadan ne başarılabilir? Kemal Atatürk, kendisine güvenmeden koca bir toplumun kaderini değiştirme cesaretine ulaşabilir miydi?

Bunlar böyle deli sorular işte... En çok dilimizde kendini gösteren yabancılaşmanın yol açtığı / açacağı özgüven eksikliği konusunda biraz da sizin düşünmeniz için...

 

sayfa başına dön

ACIMASIZ ELEŞTİRMEN

 

Seçerek okuduklarımın dışında yarışma kitaplarını, dosyaları, “Bir bakar mısınız?” diye gönderilen hatır gönül öykülerini de katarsam sayısını kestiremeyeceğim kadar çok öykü okudum şimdiye kadar. İster dosya ister kitap, ne göndermiş olursa olsun, öykü sahipleri çoğu kez övgü bekler. Övgüyle yetinmeyip yazdıklarına hayran olmanızı bekleyenler de vardır; zaten mükemmele ulaştığını düşünüp yalnızca yayınevi önerisinde bulunmanızı isteyenler de. Kimileri yüce gönüllülükle her türlü eleştiriye açık olduğunu yazar ama bu eleştirecek bir şey bulamayacağınız inancına dayalı bir hoşgörüdür; gayet kırılgan bir hoşgörü… Eleştiriniz o dayanağı yerle bir edecek güçteyse göstermelik hoşgörünün öfkeye, giderek saldırıya dönmesi an meselesidir.

Ayrı yazılması gereken da,de’lerin, ki’lerin, mi’lerin bitişik yazıldığını, yazım kurallarının göz ardı edildiğini, en basit noktalama uygulamasına bile yer verilmediğini görmek (Egeli tabiriyle) bende asfalyaların atmasına neden olsa da sabırlıyımdır. Yine de bir şeyler çıkabilir umuduyla sonuna kadar giderim. Ama genellikle çıkmaz. Yazımın bu en basit kurallarını bilmeyenlerden iyi bir şeyler çıktığına pek az tanık oldum. Okuyup okuyup bir şey bulamadığınızda başta görmezden geldiğiniz o da’lar, de’ler daha çok gözünüze batar. Peki, bunları söylediğiniz anda da ne olur? Bir edebiyat dâhisi olarak doğduğuna inanan yazarımız çileden çıkar. Kendisi bu ilkokul bilgisine elbette sahiptir ama özgür yaradılışlı bir kişi olduğu için umursamamaktadır onları. Yazım ve noktalama gibi basit bir konuya takılıp kaldığınız için asıl siz basit düşünceli birisiniz. Şekilden öteye gidememiş, özü kavrayacak bir edebiyat beğenisine ulaşamamışsınız.

Bir yıl sonra edebiyat öğretmeni olacak bir genç kız, kendisini tanıtırken, “okur yazarım en büyük lüksümde okumak yazmaktır birazda gevezeliği severim” dediğinde ve bunları böyle yazdığında ona “Aferin!” diyecek haliniz yoktur. Okuma yazmanın bir lüks olmadığını anımsatmak “Sen önce Türkçeyi öğren. Okuryazar olmakla yetinme, sağlam bir edebiyat okuru olmaya çalış. Yazım - noktalamadan başla. Da'ları, de'leri doğru yazmayı öğren,” demek boynunuzun borcudur artık.

Amatör yazarlar arasında moda konular vardır. Sözgelimi, öykü yazmaya çalışan bir yazarı anlatmaktan, kendi öykü kahramanlarıyla söyleşmekten hoşlananlar çoktur. Ne sıkıntılar çektiklerini, yayıncılarla didişmenin nasıl başlı başına sorun olduğunu anlatırken kendilerini yazar olarak görmek istedikleri yere konumlandırmak zevkli gelir birçoğuna. Bir de bilgiçlik taslayanlar var. Yalnız İngilizce değil (o zaten çok doğal) Fransızca, Latince alıntılar yapanlar, mitolojiden felsefeye, etnolojiden filolojiye kadar her alanda ne kadar kültürlü olduğunu gözünüze sokanlar… Öykü kişilerine yabancı adlar vermeye bayılanlar da hiç az değildir. Bakarsınız pekâlâ yerli bir olay ama Sally ile Johny arasında geçiyor.

Beğenmelerin anlaşılmaz olana yöneldiğini fark eden amatör yazarlar öyle uzun, anlaşılmaz cümleler kurarlar ki sorsanız kendileri de açıklayamayacaktır o cümlenin anlamını. Son okuduğu yazarın etkisinde kalarak yazan da çoktur; her türde yazabildiğini kanıtlamaya kalkıp şiirsel bir aşk öyküsünün ardından öküzlü, boyunduruklu, topraklı bir tarla öyküsü, onun ardından bir uzay macerası, sonrasında özentili bir soyutlukta kişisel bunalım öyküsü yazanlar da… Oysa ruhsal bunalımların anlatılması, mantıkla bağdaşmayan uçucu, kaçıcı birtakım sözler edilmesi yazılan şeyi öykü yapmaz.

“Şiirsel”i aramaya kalkanlar da olmadık yollara saparlar bazen. “Şarabın bu tadı için mahzen olacak başka bir mahşer yoktur” diye yazmak kime şiirsel gelir acaba? “Yeni satırlara gebeydim. Ben gönüllü bir ebeydim” derken olduğu gibi kimi zaman uyakta aranır şiirsellik. Kimi zaman da “Savrulan satırlarla elimi yüzümü yıkadım” gibi alışılmadık ya da “Bıyıklarını yayıp gülümsedi üstüne rende rende” gibi, yadırgatıcı söyleyişlerde.

Şiirde “Neden?” diye sormaz okur. Şair öyle demişse öyledir. Öyküde sorarız bu soruyu: Adam niye gitti? Ne yapmak istiyor? Kimden ya da neden kaçıyor? Hasta mı, bunalımda mı; bunaldıysa neden bunaldı? Öykü bu soruların yanıtlarını bizden esirgiyorsa neden? Bize mi bırakıyor? Eğer öyleyse yeterli ipucunu vermesi gerek. Vermezse bulamayız. O zaman da tutarsızlaşır öykü.

Anlatılan olayın yaşanmış olması, inandırıcılığı sağlamaz. Anlattığı adam, masanın üzerinde sol eliyle tempo tutuyor diye öykü yazarı onun solak olduğuna, elleri hiç yıpranmamış ve yumuşak görünümlü diye onun ressam olduğuna hükmedemez. Kalkıp okuruna, “Ama ben tanıyorum o adamı. Gerçekten ressam ve solak” mı diyecektir yani? Anlatılan olay için de geçerli bu söylediğim. Öyküde, ama küçük ama büyük bir olay olmalıdır. Bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmamış olması okuru hiç ilgilendirmez. Hayat yaşattıklarını bize makul göstermek zorunda değildir. Gerçek yaşamda biri, ortada görünür bir neden yokken intihara yeltenebilir ama öyküde o intihar teşebbüsünün alt yapısını oluşturmak zorundasınız. Sorulduğunda, “Ama aynen böyle oldu” denemez. Neden bu halde? Hasta mı? Yaşlı mı? Çok büyük bir acı mı yaşamış? Onu bu duruma sokan ne? Alt yapı açıkça söylenmese bile sezdirilmeli. Birkaç ayrıntı yeterlidir anlamaya çalışan okur için ama o birkaç ayrıntıyı esirgerseniz öykü havada kalır. Ancak ayrıntıları da tasarruflu kullanmak gerek. Bir öyküde ana konu ile hiç de ilgisi yokken İzmir Otogarından sabaha karşı alınmış Ökkeş adında bir oyuncak ayıcıktan söz ediliyorsa okur olarak sormaz mısınız: “Ayıcığın adı niye Ökkeş? Sabaha karşı 3 - 4 civarında satın alınmasa da akşamüstü ya da bir öğle vakti alınsa ne değişecek? İzmir Otogarı çok mu belirleyici? Yalnız orada mı satılır oyuncak ayılar? Orada satıldığı için mi adı Ökkeş? Ayıcığın adı ille de Ökkeş olacaksa Adana ya da Maraş otogarından alınması daha uygun olmaz mıydı?”

Ancak ayrıntıları da tasarruflu kullanmak gerek. Bir öyküde ana konu ile hiç de ilgisi yokken İzmir Otogarından sabaha karşı alınmış Ökkeş adında bir oyuncak ayıcıktan söz ediliyorsa okur olarak sormaz mısınız: “Ayıcığın adı niye Ökkeş? Sabaha karşı 3 - 4 civarında satın alınmasa da akşamüstü ya da bir öğle vakti alınsa ne değişecek? İzmir Otogarı çok mu belirleyici? Yalnız orada mı satılır oyuncak ayılar? Orada satıldığı için mi adı Ökkeş? Ayıcığın adı ille de Ökkeş olacaksa Adana ya da Maraş otogarından alınması daha uygun olmaz mıydı?”

Ben bir de duygusal telefonlara bayılırım. Bazı telefonlar çok duygusaldır. Acı acı çalar. Sanırsınız ki vereceği haberin farkındadır, sesini de vereceği habere göre ayarlamaktadır. Cep telefonunun alarmının “bıkmadan” tekrar tekrar çaldığını anlatan bir öykücüye şöyle demez misiniz siz de? “Ne yapabilir ki? O bir makine! Bıkma hakkı olduğunu bilse belki de bıkacak; ama “ertele” tuşuna basıldıkça çalmak zorunda.”

Öyküye kişi sınırı getirilemez elbette ama bir öyküye kaç kişi sığar? Amatör öykücülerden birinin yazdığı öyküde üşenmeyip saymıştım: “Tahir, Timuçin, Selma, Mehmet, Ercan, Kiraz, Tarık, Ozan, Çağlar, Rahmi, Deniz, Sevgi, Eylem, Gökhan, Hamdullah, Selma, Uğur; Lena” olmak üzere tam on sekiz kişinin adı geçiyordu. Öykünün asıl kişileri olan karı - kocayı da ekledik mi tam yirmi kişi. O zaman da kendinizi tutamaz sorarsınız: “Yirmi kişi bir öyküye fazla değil mi?”  

Eylem kipleriyle ilgili değişiklik ustaca yapılırsa öyküye hareketlilik kazandırır ama yazar canı istedi diye öğrenilen geçmiş zaman kipinden görülen geçmiş zaman kipine ya da bir başkasına geçemez. Durup dururken anlatıcı kişinin değişmesi de kolayca bağışlanabilecek bir kusur değildir. “Ben” anlatımıyla giden öyküde birden üçüncü kişi anlatımına, üçüncü kişi anlatımı sürerken “yanıma geldi ve elimi sıktı” diye yeniden birinci kişi anlatımına geçilmez.

Önemsenmeyen bir ayrıntı çok can sıkıcı olabilir. Yılda bir kez ve yılın hep aynı zamanında buluştukları anlatılan bir kadınla bir erkeğin her buluşmada yeşil erik yediklerinden söz edildikten sonra adamın bir dahaki buluşmanın tarihi olarak, “Bir daha erikler çiçek açtığı zaman, belki yine.“ demesi öykünün zamanı ile ilgili çelişki yaratır. O yılki buluşmanın “erikler çiçek açtığı zaman” değil, yenmeye başlandığı zaman yaşandığını biliyoruz çünkü. Kadının iri, sert erikleri dişlediğine bizzat tanık olduk. Bir dahaki buluşma yine bu yılki gibi olacaksa erikler çiçek açtığında değil, çiçekler meyveye dönüşüp tezgâhlarda satıldığında, yani meyvenin yenmeye başlandığında yaşanacak değil midir?

Günün hangi zamanında bulunulduğuna vurgu yapılacaksa bunda da dikkatli olunmalı. Az önce sözünü ettiğim “erikli” öyküde, “Eteğinin uçlarında bu serin bahar akşamının esintileri dolaşıyordu” cümlesi, günün zamanını söylüyor ama aradan, erikleri satın alıp eve gelecek kadar bir zaman geçtiğinde “çatıda kiremitleri ısıtan öğle güneşi”nden söz ediliyorsa işler değişir.

Öyküde yer önemli değil mi peki? Aynı öyküde, “Geçen bahar yine böyle … küçük bir iç kasabanın tenha mahallelerinden birinde” görüşebildikleri söylendiğinde, adamın öykünün başında, “birkaç sokak ötede kıyılarını okşayan Akdeniz’in tuzlu yosun kokularını” duyduğu unutulmuş olmalı diye düşünürsünüz. Ama aynı öyküde az sonra rüzgârın, “aşağıdan, kıyıdan” çiçek kokuları getirdiği söylenirse olmaz. Öykünün geçtiği yer neresi? Bir iç kasaba mı, bir kıyı kasabası mı?

Öykü kişilerinde de tutarlılık ararız. “Dimdikti. Vakurdu” diye anlatılan bir kadın, az sonra, yıldızlara el sallamak istiyorsa, “Bir dakika!” der okur. “O vakur kadın mı gösteriyor bu çocuksuluğu?”

Kaçak yaşayan bir adam anlatıyorsunuz; bu adam gündüz vakti sevgilisiyle buluşmaya gidiyor. Ruhsal durumu, davranışları nasıl olabilir? “Ağır ağır” mı yürür? Acele etmesi gerekmez mi? “Sakindi adam. Kendinden emindi” diye anlatmaya kalkarsanız sorarız: “Niye sakin? Heyecanlı olması gerekmiyor mu? Sevgilisiyle buluşacak az sonra. Kaçak yaşadığı için, yanından geçen insanların konuşmalarından, araba seslerinden irkilirken nasıl ‘kendinden emin’ olabiliyor?”

Kimi zaman küçücük bir dikkatsizlik, bir sözcüğün yanlış yazılması, bir harfin fazladan konması anlamı tümüyle değiştirebilir. “Ney yapabilirsin ki sen?” diye soruyordu bir öykü kişisi. Ney? Sazdan yapılmış nefesli çalgı? Yapamıyor mu “ney”i? Yoksa “Ne yapabilirsin ki sen?” mi denmek istenmiş?

Amatör öykücülerden incilere geldi sıra. Acımasız (!) yorumlarımı da ekliyorum yanlarına.

Bir öyküde, “Ağzının sularını bile göremeyen küçük adam” diye bir söz geçiyordu. Kim görebilir ki ağzının sularını? Gözler, yüzümüzde ağzı görecek biçimde konumlanmamış ne yazık ki. Belki hisseder / duyumsar; ama görmek? Bunu kimse yapamaz.  

İnce bir kadın sesi çıkıyor gözlerinden” diyen öykücü, gözlerden ses çıkarmayı başardığına göre bir mucize gerçekleştirmiş sayılır.

… bütün atölye cayır cayır sıcaklamıştı” demiş bir başkası. “Cayır cayır” yanmak için kullanılır. Sıcaklamak için değil? Ayrıca “sıcaklamak” ne demek? “Isınmıştı” denmek istenmiş olmalı

Hasta olmaktan hiç hoşlanmazdı” – Ne anlamsız bir cümle! Kim hoşlanır ki hasta olmaktan?

"... bir sandalyeyi çekti ve duvar kenarındaki kısmına oturdu" – Sandalyenin kaç kısmı var? Duvar kısmı hangi kısım?

Kahvem nihayet ellerimde” – denmişse kahve fincanını iki eliyle birden tutan biri canlanır gözümüzde. Acaba yazar yanlışlıkla mı “ellerim” demiş? Yoksa öykü kahramanı havayı soğuk bulmuş, ellerini ısıtmaya mı çalışıyor?

Eller... benzemiyorLARdı / hırpalanmış olurduLAR" – Olmaz. Türkçede özne çoğul ve insan olmadıkça yüklemde çoğul kullanmıyoruz.

Kimi zaman da dikkatsizlik anlatım bozukluğuna yol açar. “Bu garip insan grubuyla aynı odada istemiyorum” cümlesindeki nesne eksikliği gibi. Oturmayı, olmayı… Neyi istemiyor?

Yanlış sözcük kullanmak yine anlatım bozukluğudur. “Paltomun boynunu kaldırıyorum” diyen birine sorulmaz mı? Paltonun “boynu” mu var? Ayakları da var mı? “Yakası” olmasın o?

Tarihe baktım, ay başına gelmişti” deniyorsa yine sorular: Nereden bakıyor tarihe? Ay başına gelen ne? Tarih mi ay başına gelmiş?

İkimizde otuzlarındayız” değil, “İkimiz de otuzlarımızdayız.”

…O ayakları çok yere basan bir erkek sonuçta” Çok yere mi basıyormuş ayakları? Kaç yere basıyordur acaba; sonuçta sadece iki ayağı var? “Çok”a gerek yok. “Ayakları yere basan” yeterli.

Ellerini sadece özel yaşamı için kullanılıyordu” – Nasıl yani? Ne için kullanması gerekiyordu?

"Ekmek içi balık" – Yok öyle bir şey! “Balık ekmek” o.

bu kadar har güre ve telaş kulisine rağmen” – “Har gür” nedir? Böyle bir ikileme henüz icat edilmedi. “Kulis” nereden kaçıp gelmiş buraya? “Bu kadar gürültü ve telaşa rağmen” demek yetecekken insan ne diye eziyet eder kendine böyle?

"... martıların sahneledikleri mükemmel sesli gösterim" – " Gösterim" derken "gösteri" kastediliyor; o belli. Peki, mükemmel olan ne? Gösteri mi, martıların sesleri mi? Bu dizilişten martı seslerinin mükemmel olduğu anlamı çıkıyor. Oysa martıların sesi iğrençtir.

İçine içine ağlıyorum” – Gözyaşları dışa değil, içe dökülüyor yani. İlginç!

Bir de sanal âlemden aktarılmış abartılı yazım, abartılı noktalama var. Onun örneğini de verip bitiriyorum.

Offff olamaz yaaaa bu daha dikkat çekici oldu.” – “Offff” nedir, “of”tan fazla bir “of” mu? Ya “Yaaaa”?

Sordun mu eyyyyy sevgili! Baktın mı bir gün gözlerime?!? gördün mü!” –  Çok kalabalık değil mi? Hem y’ler hem de işaretler için bu soru? Ya soru ya ünlem… Hangi anlam ağır basıyorsa… Tek işaret yeter.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Ocak 2013)

30 Aralık Pazar
Söze “Var ya…” diye başlanmasından ve bu söyleyişin yaygınlaşmasından yakınmıştık bir süre önce. Dr. Mehmet Ali Işıksoluğu "var ya"nın Derleme Sözlüğü'nde "varya-varyoz" diye geçtiğini, Varyoz’un ise “vara, varakula, varya, vayra” biçimleri olduğunu yazdı.
Hüseyin Güney, “var ya”nın “Söze başlarken meraklandırma, ilgi uyandırma sözü” olarak, “hayret bildiren, onay isteyen” durumlarda ve geniş bir kullanım alanına sahip olarak Nevşehir ağzında çokça yer aldığını, örnekleri ve kaynakları da vererek bildirdi. Sözün, standart dile, Nevşehir ağzından geçmiş olduğuna ikna oldum.

Yine 30 Aralık Pazar

Mümtaz Faik Madakbaş’ın ayrıntılı açıklamalar içeren mektuplarını buraya almak, hiç değilse özetlemek isterdim; ama artık yerim dar, zamanım az. Bir okurumun “Türkiyeli” sözcüğünün nasıl türetildiğini, “American” sözcüğünü neden “Amerikalı” diye dilimize çevirdiğimizi sormasıyla ilgili yabancı dil denince yalnız İngilizceyi anlamamızdan yakınmıştı sözgelimi. Örnek olarak da “Rus-Russia-Russian” biçiminde ilerleyerek oluşan “Russian” sözcüğünün İngilizceye göre olduğunu, İngilizler doğrudan Rus diyemedikleri için, Russia (=Rusya) diye ülkeyi belirten sözcükten Russian (=Rusyalı) sözcüğüne ulaştıklarını; oysa bizim doğrudan Rus deyip oradan Rusya’ya geçtiğimizi; dolayısıyla Rusyalı demeye ihtiyacımız kalmadığını bildirmişti. “İtalya ya da Amerika sözcüklerinin sonu sesli ile bitmeseydi nasıl İtalyan ya da Amerikan diyecektiniz?” diye sormuş; “Elin İngilizi Amerikalıya Amerikan diyorsa, bu sözcükler kendi dilinize ait bir sorunu çözmek için karşılaştırma yapmakta ölçü olmaz” dedikten sonra “Finlandiya” örneğini vermişti. “Finlandiya sözcüğü yanlış, bundan türetilen -bilmeyenlerin mecburen kullandığı- Finlandiyalı sözcüğü külliyen yanlış, doğrusu Fin’dir ya da -çok zorlama olmakla birlikte- Finlandalı’dır. (Finli diyen TV sunucularına hiç girmek istemiyorum.) Fin, topluluğun adı; niye bilmem yavaş yavaş unutuluyor, oysa ben eskiden “Fin bıçağı gibi” deyimini bile duymuştum. Fin-Finlanda. Tıpkı “Holl-Hollanda” gibi. Şimdi tutup Finlandiya gibi Hollandiya mı diyeceğiz? Landa sözcüğü yabancı dillerden girdi. Artık İrlanda, İzlanda, Yeni Zelanda gibi ülke isimlerinde de var. İr topluluğun adı (İrce dilin adı; bu bilinmediği için İrlandaca diyelim mi demeyelim mi tartışması var; kimileri kısa yoldan “İrlanda dili” deyip geçiyor.) İrlanda ülkenin adı. Finlanda da böyle. Fin topluluğun adı, Finlanda ülkenin adı. Finlandiya’yı kim yumurtladı?” Polonyalılar için eskiden kullanılan Polak ve Polonez sözcüklerinin de unutulmaya başlandığını söyledikten sonra konuyu, “Amerika-Amerikalı/Amerikan, Türk-Türkiye-Türkiyeli” diye özetlemiş.

31 Aralık Pazartesi

Tanıtmak istediğim ne çok roman; ne çok öykü, şiir, çocuk kitabı var. Gamze Güller’in usta işi öykülerini içeren Beşinci Köşe, Tahsin Şimşek’in şiirleri: Bir Gökyüzü Sohbetinden, öykülerine hayran olduğum Tülay Güzeler’in romanı: Ay Şehri, Atila Er’in toplu şiirleri: Sura, Mahmut Özkoca’nın aşk yazıları: Aşkın Şifresi, Aysel Ekiz’in ilk öykü kitabı: Oysa Bütün Fotoğraflar Mutludur, Hulki Aktunç’la Gültekin Emre’nin birbirilerine yazdıkları şiirleri toplayan Opus, Kenan Yaşar’ın şiir kitabı: Söz Ağrısı, Burhan Mendi’nin şiirlerini topladığı son kitap: Çığlık, Orhan Kemal’le yapılmış röportajları ve hakkında yapılan olumlu ve olumsuz eleştirileri içeren, oğlu Işık Öğütçü’nün toplayıp yayına hazırladığı Zamana Karşı Orhan Kemal… Elimin altındaki çocuk kitapları… Günışığı Kitaplığından Şanslı Aile, Saklı Miras, Baykuş Yemini, Elma Çocuk’tan Kırmızı Benekli Kutu; Kelime Yayınlarından Orta Çağın Ortasında, Yeşil Saha Kırmızı Perde, Enginar Kalpler, Küçük Sinemacılar; Okuryazar Yayınevinden Arkadaş Bulutlar; Kavis Çocuk’tan Kütburun ile Kocakarın, Kara Yele… Sıranın ne zamandır kendilerine gelmesini sabırla bekleyen dergiler… Dünyanın Öyküsü örneğin. Hiç sözünü etmediğim bir dergi. Şubattan itibaren orada öykü çözümleme yazıları yazacağım; ilk yazımı gönderdim bile. Yolculuk dergisinde yıllardır yazıyorum. Yeni çıkacak ve adının Deve olacağı bildirilen dergide de yazacağım. Bir bölümünün de yalnızca adlarını anacağım: Öykü Teknesi, Evrensel, Mühür, Gediz, Sus, Satır Arası, Kurşun Kalem, Sincan İstasyonu, Dil ve Edebiyat, Alkış, Şehir, Bugünden, Kızılcık, Edep, Şiir Saati, Afrodisyas Sanat, Beş Parmak, Kıyı, Aşkın (e) Hali…

Yine 31 Aralık Pazartesi

Ahmet Duman, güzel, yakışıklı, alımlı, güçlü sözcükleri gibi, önüne geldiği ada bir ağırlık katması gereken “sayın” sözcüğünün özellikle politikacılar tarafından çok kötü kullanıldığından yakınıyor. Ama daha önce askerlik arkadaşı Emrullah Güney’e selamını iletmemi istedi. “Adam, ‘Sayın Feşmekân” diye söze başlıyor ve sonra saydırıyor. Ne onur kalıyor ne ar ne namus. Sözü bitirirken de ‘Bu hakaretleri size ettim sayın feşmekân’ diyor. Ortalık toz duman. Kim ‘sayın’, kim değil, belli değil. Bunun bir çözümü olmalı. En azından bu kelime yerine başka bir kelime bulunmalı” diyor. “Sayın” sözcüğünün böyle özensiz kullanılmasından ilk yakınmamın üzerinden neredeyse yirmi yıl geçti. Bir şey değişti mi? Hayır. Biz yakınmayı sürdürüyoruz, “onlar” da kullanmayı sürdürüyorlar. “EXIT” yazacaksanız yazın, ama onun üstüne ve daha büyük “Çıkış” yazmayı unutmayın mı demedik? “Okuma yapmak” denmesinden yakınmış Orçun Üçer. Bekleme yapmak, biniş yapmak vb. her yerde “yapmak” dendiğini; “yapmak” denmesi gereken yerlerde bu sözcüğü kullanmaktan kaçınıp “gerçekleştirmek” dendiğini ne çok yazdık. “Yunan - Yunanlı” sözcükleri üzerinde de daha önce durduk. İnsan için “bir sürü” denmesinin yakışıksız olacağını söylemeye gerek var mı? Ünlü romancılarımız bile böyle diyorsa daha fazla ne yapabiliriz? “Katkı”, olumlu bir sözcüktür, "olumsuz katkı” olmaz mı demedik? “…değil; fakat…” yapısının İngilizceden geldiğini, Türkçede böyle bir söz dizimine gerek olmadığını söylemedik mi? Ölen Müslümanlar için “Toprağı bol olsun” denmediğini, bu sözün Müslüman olmayanların ölümü durumunda söylendiğini yazmadık mı? TDK hâlâ “hükümet” diyemiyor, “hükûmet” diye diretiyorsa biz ağzımızla kuş tutsak ne olur? Ülkenin başbabakanı IMF’yi Türkçenin harfleriyle okumaya gönül indirmiyor; müthiş İngilizcesini kanıtlarcasına “ay em ef” demekte ısrar ediyorsa neyi, nereden başlayarak düzelteceğiz?

Ocak 2013, VEDA

Türkçe Günlükleri’ni her bir buçuk yılda bir kitaplaştırıyorum. Ocak tarihli günlüklerin de yeni kitabın yazıları olması gerekirdi; ama altıncı kitabın son yazısı olacak. Hep aynı şeyleri yineleyip durmaya başladığımızın çoktan beri farkındaydım. Bir yerde noktayı koymak gerektiğini düşünüp duruyordum. Cumhuriyet yönetiminin son kararı işimi çok kolaylaştırdı. Bu bir veda yazısı. Dolu dolu dokuz yıldır bu yarım sayfayı işgal edip durmaktayım. Şimdiye dek yazılanlardan oluşturulmuş beş kitap yayımlandı. Bu son yazılardan oluşan altıncı kitap da birkaç ay sonra yayımlanır. Soruların hemen hepsinin yanıtları o kitaplarda var. Dönüp dönüp aynı şeylerden yakınmak bir noktadan sonra anlamsızlaşıyor. Türkçenin başına sardırdığımız sorunlar da bitecek gibi değil. Ancak Türkçe hepimizin dili. Bu dile herkesin sahip çıkması gerek. Benden bu kadar… Bütün okurlarıma sağlık ve esenlik dileklerimi sunuyorum.

sayfa başına dön
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2012 © feyzahepcilingirler.com
tasarım: pelin hepçilingirler