Türkçe Günlükleri her perşembe günü Cumhuriyet Gazetesi Kitap ekinde yayınlanmaktadır.
 
 

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (21 Ocak 2009)

14 Ocak Perşembe

Ali Suner’in sorularını çok beklettim. Mektubunu arada yorumlar yaparak aşağıya alıyorum:

“Son aylarda gazeteleri, özellikle de Cumhuriyet’i, okurken dikkatimi çeken ve aklıma takılan bir durum var. Siyasilerin ya da herhangi bir demeç veren kişinin söylediklerinde anlatım ya da yazıya döküldüğünde oluşacak bir yazım hatası var ise bu nasıl yansıtılmalıdır? Örneğin, bilindiği gibi abecemizdeki tüm ünsüz harfler ’e’ ile bitirilerek okunmalıdır. Bu kuralın en çok çiğnendiği harfler K ve H’dir. Üstelik PKK’dekileri ‘ke’ diye okumak, sizin Türkçe ‘Off’ kitabında belirttiğiniz gibi siyasi bir kesimin tercihiymiş gibi görünüyor toplumda. Bu örgütün kısaltmasındaki K harflerini ‘ke’ şeklinde kullanan, Cumhuriyet dışında ulusal gazete var mı bilemiyorum. Belki de Cumhuriyet okuru olduğumdan bu ayrıntıyı fark ettim. Bir siyasinin söylediği ‘PKK’yla müzakere edilmemelidir’ sözü gazetede haber yapılırken nasıl yazılmalıdır? Bunu düzeltmek demecin aslına ve demeci verene saygısızlık mıdır? Daha ağır anlatım bozukluğu içeren bir demeç sizce düzeltilmeli mi? Örneğin, eski başbakanlardan Tansu Çiller’in demeçleri, eğer kırdığı pot öne çıkmıyor ise gazeteye düzeltmen müdahalesi sonrası mı yansır ya da bu doğru mudur?”

Kendimden başlayayım. Alıntılarda, yazanın farkında olmadan yaptığı yazım yanlışları varsa onları düzeltiyorum. Ancak “PKK’yla” diyen birinin sözünü “PKK’yle” diye düzeltmek, o kişinin durmayı yeğlediği siyasi yeri değiştirmek anlamına gelir ki dava konusu bile olabilir. Tansu Çiller’in demeçlerinin gazeteye nasıl yansıtıldığı sorusuna gelince… Eğer kendisini candan seven, koruyan düzeltmenlerin elinden geçmişse düzeltilerek yansıtılmış olabilir; ama “Bu, doğru mudur?” Bence doğru değildir. Sonraki sorusunda Ali Suner, her ne kadar, “Böyle bir durumda karar vermek zor.” diyorsa da örnek, karar vermeyi kolaylaştırıyor aslında.

“Tabii her zaman yazım hatası da olmayabilir bu. Örneğin iktidar partisine, o partinin taraftarları AK Parti derken karşıtları AKP diyor. Cumhuriyet Gazetesi de AKP diye yazanlar arasında. Peki Başbakan’ın bir demeci haber yapılırken Başbakan ‘Ak Parti’ demişse bile bu demeç, tırnak içinde ya da koyu yazı ile yansıtılırken, ‘AKP’ye dönüştürülebilir mi? Bunun bir ahlâki yönü bir de sanırım ideolojik yönü var. Böyle bir durumda karar vermek zor.”

“Adalet ve Kalkınma Partisi” adının hangi yöntemle kısaltılarak “Ak Parti”ye döndürüldüğünü hiçbir zaman anlamadım. Partinin “Ak Parti” diye ikinci bir adı yoksa, parti adında yer alan “adalet” ve “kalkınma” sözcüklerinin ilk harfleri ayrı bir sözcükmüş gibi okunmaz. Bu esini, kısaltma harflerinin anlamlı bir hece / sözcük oluşturması vermişse ve bu bir yöntem olarak kabul edilmişse öteki partiler de bu yöntemden yararlanabilir. O zaman, diyelim ANAP’ın da adını “Ana Parti” diye söylemeye hakkı vardı. Ancak bütün bu “açıklanamayış”lar, söylenen lafı değiştirme hakkını bize vermez. Başbakan “Ak Parti” demişse bunu ‘AKP’ye dönüştürmeye hakkımız yoktur.

16 Ocak Cumartesi

Ali Suner’in kısaltmaya kıyamadığım mektubunun devamı:

“Gazetede okuduğum tüm demeçleri sesli olarak dinleme olanağım yok ama milletvekili yeminini son derece kötü okuyan kişilerin, gazeteye yansıyan demeçlerinde hiçbir anlatım bozukluğu ya da yanlış sözcük kullanımı olmaması bana gizli bir elin müdahalesi olduğunu düşündürüyor. Belki de o el müdahale etmese, en azından bir kesim yurttaş bizi nasıl insanların yönettiğini anlar. Tabii bu hatalı konuşma, konuşanı halka daha yakın hissettirebilir de. Öyle ya, Başbakan’ın siyasi geleneklere uymayan her hareketi halk tarafından, samimi bulunuyor ve ‘Ben de olsam böyle yanıtı yapıştırırdım’, ‘Delikanlı adam, helâl olsun’ gibisinden övgülere mazhar oluyor.”

Haberciler söylenenleri düzene sokarak kimi demeçlere yarı resmi ya da siyasi bir biçem kazandırıyor olabilirler. Dilimizde halka gitmek değil, halka “inmek” diye bir deyiş olduğu da unutulmamalı. Halkın kaba saba olduğu ve öyle konuştuğu genel kabul gördüğü için, halka inme “lutfunda” bulunan siyasiler gibi, kimi TV ünlüleri ve gazete yazarları da sokak dilini kullanmaya; hatta küfürlü konuşmaya durup dururken özen göstermiyorlar. Ali Suner’in dediği gibi bu, genellikle puan kazandıran bir yöntemdir.

Ertelemeden mektubun son bölümünü de buraya alayım:

“Son olarak K’nin ‘Ke’ ya da ‘Ka’ okunmasıyla ilgili bir başka tespitim var. K’den önce gelen harf ‘e’ ile biterek okunuyorsa K hemen ‘Ka’ olarak okunuyor. Herkes, istisnasız ‘AKePe’ diye okurken aynı K başka bir yerde ‘He Se Ye Ka’ olabiliyor. Bu da dilimizin bir zenginliği diyerek züğürt tesellisi mi saymalıyız?”

Kendisinden sonra gelen harflerin “e” ile okunması durumunda; yani “k” başta olduğunda da “ka” diye okunabiliyor. KKTC kısaltmasının “ka ka te ce”, KDV’nin “ka de ve” diye okunması gibi. Umarım k’nin kimi yerde “ke”, kimi yerde “ka” diye okunması, ilk söyleyen öyle dediği için değildir de söyleyişe ahenk vermek içindir.

19 Ocak Salı

Dergileri sayıp dökerken birkaç tanesini unutmuşum. Üstelik ikisi, bir türlü katkıda bulunamadığım Ayvalık dergileri: “Kıyı” ve “Şiirce”. Öteki, hemen her sayısı bana gönderilen; buna karşın adını anmayarak çok ayıp ettiğim “Karşın”. Bir başkası da Dil ve Edebiyat Derneği tarafından yayımlanan, kuşe kâğıda renkli resimler, fotoğraflar ve çizimlerle basılmış büyük boy bir dergi: “Dil ve Edebiyat”. TDK anlayışına yakın duruyor; gelenekçi çizgide. Kitap fuarında ilk on sayı birden hediye edildi. Maddesel olarak beş kilo kadar geliyor; içerik ağırlığını ölçmek kolay değil. Geniş bir zamanda, sindire sindire okunması gereken bir dergi…

Hem maddi hem manevi yönden ağırlığı olan bir yayın da TÜYAP’tan geldi. Tarih Vakfı ile TÜYAP’ın ortaklaşa bastığı kitabı Gökhan Akçura hazırlamış: “Türkiye Sergicilik ve Fuarcılık Tarihi”. Fuarcılığın “Osmanlı’dan günümüze1860 - 1960 yılları arasındaki yüzyıllık serüvenini belgelemek amacıyla” hazırlanmış bir kitap bu; aynı zamanda bir albüm, bir ansiklopedi. TÜYAP AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ünal’ın kitaba iliştirilmiş mektupta dediği gibi, “Pazarlarda, panayırlarda başlayıp bugünün modern sergileme ve tanıtım yöntemlerini benimsemiş uluslararası ihtisas fuarlarına ulaşan yolculukta fuarcılığın gelişimini takip edebilmek ve ülkemizdeki ekonomik gelişmeyi de algılayabilmekte önemli bir kaynak olarak değerlendirilebilir.”


sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (14 Ocak 2010)

2 Ocak 2010, Cumartesi

2010 diye yazmak nasıl garip geldi. Kısa sürede alışacağız, biliyorum; ama şu anda tuhaf. Şimdi girdiğimiz on yıllık süreç, ileride “2010’lu yıllar” diye anılacak. Peki, bitirdiğimiz dokuz yıllık süreyi adlandırmak için ne diyeceğiz? “2000’li yıllar” olmaz. O, 3000’e kadar olan bütün süreyi kapsar. Peki ne? “2000’li yılların başında” deriz; “2000’lerin ilk on yılında” deriz. En büyük derdimiz bu olsun.

5 Ocak Salı

Mersin Yusuf Kalkavan Anadolu Lisesi’nin ”Düş Harmanı” dergisinde Kimya Öğretmeni Ethem Dönük’ün bir yazısı var. Dönük, dergiye iliştirdiği notla yazısına dikkatimi çekerken Cumhuriyet Kitap ekinde eleştirimi bekleyeceğini de eklemiş. Sevgi Özel, “Dilimde Tüy Bitti” kitabında Attila İlhan’ın Dil Devrimi karşıtı tutumunu eleştirmiş. Buna ve Özel’in, “… ‘Gazi’nin çok önemsediği Dil Devrimine bakışınızı, bu anlaşılmaz tutumunuzu, kültür tarihçileri elbet bir gün değerlendirecektir.” demesine sinirlenmiş Ethem Dönük. O kadar sinirlenmiş ki Sevi Özel’i “Türk Dil Kurumu’nun bir üst yöneticisi” sanmış. (Dil Derneği’nin başkanıdır Sevgi Özel; günümüzün TDK’si ile bağlantısı yoktur.) Yazının Attila İlhan hayattayken yazıldığı kitapta açıkça belirtildiği halde, “…üstelik Attila İlhan’ın ölümünden sonra bakın neler söylüyor usta yazarımız için.” diyerek Sevgi Özel’in “suçunu” katmerlendirmeye çalışmış. Danimarka’daki özel bir okulu anlatan yazıdan uzun alıntılar yaptıktan sonra Sevgi Özel’e şöyle seslenmiş: “Danimarka’da 9. sınıfta haftada 4 saat Latince öğrenmek -ümmet dili- nasıl bir şey acaba Sevgi Özel? Ümmet dili dedim. Nasıl ki Frenklerin ümmet dili Latince ise kendi ümmet dilimiz olan Osmanlıdan çekinmemiz niye o zaman?”

Sevgi Özel bu soruyu gayet güzel yanıtlar da mademki bana yönlendirilmiş, yanıtı ben vermeye çalışayım. Ümmet, “Bir peygambere iman edenlerin, onun getirdiklerine inanıp tâbi olanların meydana getirdiği topluluk” demek. Latince ve Osmanlıcanın ümmet dili olup olmadığı tartışmasına girmeyelim; ama şunu sormaktan da kaçınmayalım: Madem ümmet dilinden girdik Latincenin Müslüman dünyasındaki karşılığını arıyorsak bu Osmanlıca değil, Arapça olmaz mı? Batı dünyası için Latince neyse bizim için de Arapçanın o olduğunu söyleyebilir miyiz peki? Din açısından değil, dil açısından baktığımızda batı dillerinin temelinde Latince ve Yunanca olduğunu görürüz. Türkçenin temelinde Arapça var mı? Yok. Osmanlıcayı oluşturan Türkçe dışındaki iki dil, Arapça ve Farsça çok büyük, çok zengin, çok önemli diller olabilir; ama bırakın akrabalığı, Türkçeyle uzak yakın hiçbir ilişkileri yok. Öyleyse karşılaştırmanın temeline oturtulan eşleştirme yanlış. Osmanlıca, Latincenin bizdeki karşılığı olmaz. Bence en iyi özet, Osmanlı’nın “yazı dili” Osmanlıcaydı; Türkiye Cumhuriyetinin resmi dili Türkçedir, diye yapılabilir. Peki, Osmanlıcadan gelen, sözcükleri ne yapacağız? Onlarsız olamadıklarımızı kullanıyoruz zaten. Sözcük seçiminde önerilecek sıralama şu olabilir: Bir kavramın Türkçe karşılığı varsa öncelikle o kullanılmalı; yoksa eskiden beri kullanageldiğimiz Osmanlıcası; ancak o da yoksa batı kökenli karşılığı…

8 Ocak Cuma

Ana haber bülteni… Ekranda, Norveç’te ölen Döndü Tulum’un Samsun’da yapılan cenaze töreni var. Anlatıcı, “Tulum, kaderin talihsiz bir cilvesine mi yenildi?” diye soruyor. “Kaderin talihsiz cilvesi” mi? Ne demek bu?

Başka bir kanaldaki haberlerde kendisini Asi Nehri’ne atan iki çocuk annesi kadını kurtarmaya çalışan iki kişi gösterilirken dış sesin yaptığı yorum: “Hayatla yaşam arasında bir yarış başladı.” Yarış yapılan iki şeyden birinin “ölüm” olması gerekmiyor mu?

Bu kez bir dizi. Adam, sevdiği kadının üzülmesini istemediğini bildirecek: “Sen acı çek istemedim.” diyor. Ne kekeme bir söyleyiş! Böyle mi konuşuyoruz artık?

Bunlar ağza mikrofon uzatıldığı anda söylenen laflar değil. Önceden çekilmiş görüntülerin üstüne yapılan yorumlar ya da yazılmış, birçok kez okunmuş (olması gereken) bir senaryodaki sözler. Neyi gösteriyor? Yanlışı kimsenin umursamadığını mı, Türkçeyi tümden unuttuğumuzu mu?

10 Ocak Pazar

“Her ne kadar Hindistan'da yüzlerce dil konuşuluyor olsa da Hindi dediğimiz Hintçe merkez dildir; birçok ülkede konuşulur, anlaşılır.” diyen Bora Ercan, bu dilin dünya dillerine ‘şampuan, bungalov’ gibi sözcükleri armağan ettiğini bildiriyor. Sevan Nişanyan da, “Sözlerin Soyağacı”nda “bungalaov”un, “Bombay’de Bengalli göçmen işçilerin kulübelerine verilen ad” olan “bangalo”dan geldiğini, “hafif yazlık ev” anlamında olduğunu söylüyor. “Piyaz”ın “soğan” demek olduğunu da Bora Ercan’dan öğrendim.

13 Ocak Çarşamba

Okullar yarıyıl tatiline girmeden önereceğim çocuk kitaplarını sıralamayı bitirmeliyim:

Çınar Yayınlarının yeni kitapları:
Rıfat Ilgaz, “Durmak Yok”, çocuk ve gençler için şiirler;
Ülkü Tamer, “Pullar Savaşı”;
Nilay Yılmaz, “İstemiyorum İşte” ve
Nilgün Ilgaz’dan, 2005’te yayımlanan “Dostum Çino”nun beklenen devamı: “Kahraman Çino”.

Bu Yayınlarından Sevinç Kuşoğlu’nun “Bu Benim Hikâyem”.

Tudem Yayınlarının yeni kitapları:
“Zaman Büyücüleri”, Zeliha Akçagüner;
“Sinirnaz’ın Sözlüğü”, Cihan Demirci;
“11 Yaş Günü”, Wendy Mass (çeviren: Zeynep Alparslan);
Nicola Morgan’dan “Beynini Tanı”, “Beynini Suçla” (ikisinin çevirmeni de Kerem Işık);
Josh Lacey’den “grk adında bir köpek” (Çeviren: Elif Yalçın);
“Kılıç Tutan Elin şarkısı”, yazan: Marcus Sedgwick, çeviren: Arif Cem Ünver;
“Ay Gözü”, yazan: Dianne Hofmeyr, çeviren: Niran Elçi;
Terry Pratchett’ın yeni romanı: “Ulus”, çeviren: Niran Elçi ve
Theresa Breslin’den kalın kitaptan ürkmeyen çocuklar ve yetişkinler için: “Medici Mührü” (çeviren: Arif Cem Ünver)
.

sayfa başına dön
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2009 © feyzahepcilingirler.com
tasarım: pelin hepçilingirler