| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
![]() |
|
![]() |
|
||||||
| |
||||||||||
| |
|
|||||||||
| |
||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| |
|
|||||||||
| |
||||||||||
| |
|
|||||||||
| |
||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| |
|
|||||||||
| |
|
|
||||||||
| |
|
|||||||||
| |
|
|||||||||
| |
||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (3 Kasım 2011) 17 Ekim Pazartesi Anadolu’nun her yerinden gönderilen dergiler… Büyük boy ve kalın olanlar, tek formalık inceler, kaymak gibi kuşe kâğıda basılanlar, saman kâğıtla yetinmek zorunda olanlar, çok parayla çıkarılanlar, üç kuruşluk aylıklardan arttırılanlarla kotarılanlar… Tümü gönül işi, tümü emek ürünü. Hele çocukların ürünüyle, katkısıyla oluşan okul dergileri. Onların en güzellerinden biri olan Yüz Akı, Prof. Dr. Erol Güngör İlköğretim Okulu tarafından yayımlanıyor. Öğrencilerin çektiği fotoğraflarla, çizdiği resimlerle, yazılarla, şiirlerle renkli mi renkli bir dergi… Söke’nin de Beşparmak’ı var, hem de 22 yıldır. İhsan Topçu’nun, Ahmet Günbaş’ın Ahmet Uysal’ın ve Oğuz Tümbaş’ın üzerinde durduğu şiirde yoğunluk konusu, sevimli bir çizimle kapağa da taşınmış: şiir: bir eksiltme. Alkış, Kahramanmaraş’ta çıkıyor; onuncu yılında ve Kasım - Aralık 2011 tarihinde çıkacak dergi ile 60. sayıya ulaşmış olacak. Kurşun Kalem, İzmir - Karşıyaka’dan. Temmuz - Ağustos 2011 tarihli dergi, hem kendi şiirleri hem de hakkında yazılanlarla Mehmet Sadık Kırımlı özel sayısı olmuş. Bursa - Osmangazi’den gelen çinikitap 8. sayısında “Okuru olmayan öykünün ağırlığı nedir?” diye sormuş; Adnan Özyalçıner, Murat Tuncel, Şaban Akbaba, Ronî War, yazılarıyla bu soruya yanıt aramış. 9. sayısında da şair kadınlara yönelik kapsamlı bir soruşturma var. 2. yılındaki aylık edebiyat dergisi Edep Ankara’da yayımlanıyor. Nuri Pakdil’in, “İnsan seni savunuyorum sana karşı.” sözünü slogan edinen dergi, şiirlere, öykülere, kitap tanıtımlarına, araştırma ve inceleme yazılarına yer veriyor. Dil ve Edebiyat, pırıl pırıl bir kâğıda basılan, büyük boy bir dergi… Türkçenin ve edebiyatın geçmişteki izlerinin peşine düşen, yüzyıllar öncesine yönelen dikkatli bakışlarla hiç aksamadan çıkıyor, 35. sayıya ulaştı ulaşacak. Sivas Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü tarafından yayımlanan sultanşehir de 5. yılına ulaşmış. O da özenilesi bir baskıyla yayımlanıyor. Kitaplarında M. Turhan Tan adını kullanan Samih Fethi Tan’ı tanıtan yazıların yanı sıra, Sivas’tan yetişenler, yolu Sivas’a düşenler ve Sivas’ta yaşatılan geleneksel sanatlar da dergide yer bulmuş. İstanbul’da yayımlananlar arasında Varlık var; Türkiye’nin en köklü dergisi. Her sayısı gerçek edebiyat okuruna sesleniyor. Evrensel Kültür de aksamadan çıkan dergilerden biri; her sayısı dopdolu. Edebiyatın yanı sıra sanatın hemen her dalına, toplumsal yaşamın çözülmesi gereken sorunlarına, ezilen, hırpalanan, öldürülen kadın konusuna yürekli yaklaşımıyla dergiler arasında kendine özgü yeri koruyor. Sonra Tiroj var. Kürtçe ve Türkçe iki dilde yayımlanıyor. Siyasi yazılara da yer veriyor; şiire de. “Elazığ - Malatya yolu üzerinde bir kavşağın ortasında duran Çayda Çıra heykeli”nin Elazığ Belediyesi tarafından yıktırıldığını bu dergiden öğrendim. Kars’ta yıkılan “İnsanlık Anıtı” karşısındaki çaresizliğimiz, “müstehcen” bulunup kırılan, karanlık mahzenlere hapsedilen heykeller karşısındaki suskunluğumuz yüzünden cesaret geliyor sanat düşmanlarına. Onların gözünde bütün heykeller put. Tepki görmeyeceklerinden emin, kırıyorlar, yıkıyorlar böyle. 18 Ekim Salı “Türkçe Günlükleri önemli tartışma başlıkları açmayı sürdürüyor. Çok yararlı oluyor. Sağ olun.” diye söze başlayan Dil Derneği Yayın Yönetmeni Günay Güner, "Sözcüklerin kullanımını zorlamak, yapaylaşmaya götürebilir dilimizi.” diyen okurumun yazdıklarından yola çıkarak dilin bütünsel bir yapı olduğunu söylüyor ve şöyle sürdürüyordu iletisini: “Anlamsal, iletişimsel, düşünce, soyutlama gücü açıklığına, yalınlığına da bağlıdır. Diğer deyişle duyulduğu anda köküyle, ekiyle sözcüğün anlamının, çağrışımının algılanmasına bağlıdır. Öyleyse bu gücü bir dilin öz durumundan başka ne kazandırabilir? Karman çorman bir dil bu yeteneği sağlayamaz sanırım. Bu tutumun tekilcilikle, tutuculukla ilgisi yoktur. (1970'lerin Türkçü, İslamcı, tutucu Tercüman gazetesi çevresinin Dil Devrimine karşı Osmanlıcacı, Arapçacı, çorba dilci saldırılarını anımsamak gerekir). Çok önemli bir devrim olgusu olarak dil alanı boşluk götürmez. Şu da olsun, bu da olsun, ne çıkar, dendiği anda halkın düşüncesini, algısını dilsel gericiliğe kaptırırsınız. Sıklıkla dillendirilen "zorlamak, yapaylaşmak" konusuna gelince, ilk anda yadırgayanlar çıkacak diye dil gözden çıkarılabilir mi? Dile saldırılar düzenleyen güçlerle uzlaşılır mı? Örneğin Atatürk'ün türettiği geometri ve yönetim terimlerini türettiği günlerde yadırgayanlar çıkmışsa, bu olasılık sözkonusu üçgen, dörtgen, kamu gibi terimleri günümüzde akıcılıkla, benimseyerek, tedirginlik duymadan kullandığımız gerçeğini değiştirmez. Sözcükler genellikle saymacadır. Yeter ki dilinin kurallarına, yapısına uygun türetilsin. Devrim ile evrim ayrımı dile yaklaşımı da iyi açıklıyor. Dil devrimle gelişir, evrimle ne yazık ki terk edilir, tutsak edilir. Demem o ki dil kararlılık gerektirir. Özellikle dilin işçileri olan yazarların, inceyazıncıların özleşmekten yüksünmek bir yana, öz dillerine sevdalı olmaları, dillerini oya gibi işlemeleri beklenir.” Bitirirken “Sizin çok çok iyi bildiğiniz konuları yinelemiş oldum, bağışlayın.” deme inceliğini gösteren Günay Güner’e genel olarak katılıyorum; ancak kutuplaşmalardan da bıktım. Yaşamın her alanında barış istiyorum artık, uzlaşma arıyorum. Yine 18 Ekim Salı İşte uzlaşma gerektiren bir konu: Selahattin Özpalabıyıklar, "Tırnak içinde yapılan cümle değerinde aktarmaların noktalanması" konusunda düşündüklerini yazdı: Batı
(= Hint-Avrupa) dillerinde, diyelim İngilizcede, bu tür aktarmalarda söz
konusu dilin sözdiziminin yol açtığı bir tür "devrikleşme" oluyor.
Şöyle: Aslında "John said 'I went to school.'" biçiminde yazılması
gereken cümle, "'I went to school,' said John." “Düşündüklerim bunlardı(r). Sabrınız için teşekkür eder, kolaylıklar dilerim.” diye bitirmiş iletisini Selahattin Bey. Böylece düşünme işini bana devretmiş. Şimdi yukarıda “dilerim” deyip noktayı koydum ve tırnağı kapattım ya, ardından gelen “diye”, hemen “Diye” oldu. Sinir bozucu! Oraya nokta yerine virgül koymayı ya da hiçbir şey koymamayı yıllardır içime sindiremedim. Nasıl sindireyim ki derslerde “Tırnak içine alınmış söz, bitmiş bir tümceyse, tırnak kapatılmadan nokta konur, sonra tırnak kapatılır.” Diye anlat, (İşte yine oldu! Benim “diye” yazdığım, “Diye”ye döndü.) sonra kalk, anlattığın kuralı kendi yazında çiğne! Uzlaşma
mı demiştim? Nasıl olacak bu? |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (27 Ekim 2011) 13 Ekim Perşembe “Tane” sözcüğü, Yusuf Çotuksöken’in dediği gibi, “bir tanem” derken pekâlâ insan için kullanılabilir de “adet” sözcüğü için söyleyebilir miyiz bunu? Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu (Korosu?) adına verilen bir resmi ilanı Dr. Mesut Ersönmez bildirdi. “Adet” sözcüğünden önce metne yakından bir bakalım: “Maliye Bakanlığı’nca 375 Sayılı kanun hükmünde kararname istinaden 2011 – 2012 Sanat Sezonu için vize edilen Misafir Sanatçı Pozisyonunda çalıştırılmak üzere; Yarım tümcede bu kadar çok yazım yanlışı yapabilmek için özel bir yetenek gerekiyor olmalı! “Maliye Bakanlığınca” derken kesme kullanmaya gerek yok (Bkz. TDK Yazım Kılavuzu, 26. basım, s. 47) “375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname” böyle, her sözcüğü büyük harfle başlanarak yazılmalı; çünkü varlığı tek olan bir kararnameden söz ediliyor; özel ad kapsamında düşünülmeli. Bu söz öbeğinden sonra anlatım gereği bir “-y-e” ekinin gelmesi gerek. Kesme burada kullanılacak (Bkz. TDK Yazım Kılavuzu, s. 47), yani son sözcük “… Kararname’ye” olacak. Niye “Sanat Sezonu” diye yazılmış? Bu söz özel ad değil, büyük harfle başlanarak yazılmamalı. “Misafir Sanatçı Pozisyonu” da öyle! Büyük harfler niçin? “Vize edilen” ne demek? Noktalı virgüle de gerek yok, oraya virgül yeterdi. Tümcenin
öteki yarısında kimlere (yoksa “nelere” mi demeli?) gereksinme olduğu
sıralanmış: Halden sebze - meyve siparişine benziyor. O 1’ler nedir öyle? Neden bütün sözcükler büyük harfle başlamış? “Adet” sözcüğü de tüy dikmiş. Bu sözcüğün “tane” anlamı var; ama “Bir düzine diye aldım, paketten on bir adet defter çıktı.” örnek tümcesindeki gibi kullanılıyor. Öteki anlamları da şunlar: “1. Sayı: Silahlarımızın adedi müsavi olsun (Ömer Seyfettin). 2. Sayı bildiren işaret, rakam.” Öyleyse “adet” sözcüğünün insan için kullanılması, en azından ayıptır. Bu tür yazılar nasıl olmalı? Kısa olmalı; ama amacın iyi anlaşılmasını sağlamalı; açık ve kesin olmalı; duygu değeri taşımayan sözcüklerle yazılmalı, nesnel ve yansız olmalı. 15 Ekim Cumartesi Bir iki hafta once “kimi” sözcüğü üzerinde durmuştuk. Anımsatayım: “Kimi kitaplar diyebilir miyiz? Kimi insanlar, kimi yazarlar olur da, kimi kitaplar, kimi balıklar, kimi yapraklar olur mu?” diye sormuştu Öğretmen Osman Cevat Hızal’. Ben de böyle bir soruyla ilk kez karşılaşmanın şaşkınlığını yaşamış, “kimi” sözcüğünün anlam ve kullanım örneklerini vermeye çalışmıştım. Benim açıklamalarımdan sonra, kalmışsa eğer Osman Cevat Bey’in kuşkularını giderecek katkı Selahattin Özpalabıyıklar’dan geldi: Osmanlı
ve Osmanlıca konusunda temel başvuru kaynağım Nuri Akbayar, tanışıp beraber
çalıştığımız Temel Britannica'da şöyle bir soru sormuştu bana: Özpalabıyıkların şu önerisini duyurmayı da görev biliyorum: “Ayverdi Sözlüğü'ne ve bütün Türkçe sözlüklerin "kimi" girişine (= entry) Şeyh Galib'in beytinin tanıklığıyla "kimi zaman" anlamı eklenmeli artık diye düşünüyorum.” 16 Ekim Pazar Yaz boyunca okula gönderilen dergileri eve taşımayı yeni bitirdim. Daha başka kişilerin gözünün değmesini de sağlamaya çalışacağım; ama önce kendim bakacağım. Tümünü teker teker gözden geçireceğim, ilgimi çeken yazıları okuyacağım; sonra da yolcu edeceğim. Eskişehir’den
ses veren yepyeni bir dergi: dünden bugünden edebiyat. Adını Nursel Duruel
koymuş. Haziran - Temmuz 2011 tarihli ilk sayısı dopdolu. Dilerim bundan
sonraki sayılarda da nitelik çıtası hiç düşmez. Akpınar 6. yılında ve
Niğde’den sesleniyor, edebiyatla, araştırmayla, şiirle… Kızılcık, İstanbul’da
çıkıyor; kendisini “iki aylık sosyalist siyasi kültür dergisi” diye tanımlıyor.
Edebiyat adına biyografiler yer alıyor dergide. Türk ve dünya siyasetinden
çözümlemeler, fotoğrafların yanı sıra çok güzel resimlerle sunulmuş. Olup
bitene bir de sosyalist pencereden bakmak isteyenler için... Elimde 27.
ve 28. sayıları var; ama “Aylık okul öncesi, çocuk ve gençlik kitapları
gazetesi” İyi Kitap şu anda 33. sayının hazırlığı içinde olmalı. En başta
öğretmenlere, sonra çocuk edebiyatı ile ilgilenenlere, sonra da çocuğunun
beyinsel donanımıyla ilgilenen herkese… “Aylık kitap tahlili ve eleştiri
dergisi” Ayraç, üçüncü yılına ulaşmış. İlk iki yılda 168 yazar ve 762
kitabı okurla buluşturmuş. Ağustos 2011 sayısında bir önceki yıl, hangi
kitaplarla ilgili hangi yazıların yazıldığının dökümü var. Karabüklü Tay,
119. sayıya ulaşmış. Kapaktan soruyor: “Siz de Tay’ın yelesinden tutanlardan
mısınız?” Denizli’nin edebiyattaki sesi Sunak, derginin içeriğini tek
sözcüklerle kapakta özetlemiş: savaş… sansür…şiir… söyleşi… bildiri… tanıtım…
sergi… sanat… Kapaktaki kırmızı şeridin üstünde de bunların tümünü kapsayan
bir özlü söz yer almış: “…yazılmamış şiirler, yapılmamış heykeller, çizilmemiş
resimler, basılmamış kitaplar ve yakılacak sanat için artık biz de korkuyoruz!
Ama yılmıyoruz.” Beşinci yılını süren Afrodisyas Sanat her sayısında,
kapaktan yineliyor: “NASIL ANLATILDIĞI” çok önemli; ama “NE ANLATILDIĞI”
da. 28. sayısında halk kültürü, 29. sayısında “Dil, üstdil; yaratıcılık
ve dil” konuları işlenmiş. 27. sayıda, Türkiye’nin politik ve ekonomik
durumunu, geleceğini nasıl bulduğu sorusuna Bilal Kayabay, “yanıtın şairce
yolunu seçip” şöyle demiş: “Arabmerikan / Sevgiyi Boğazla / Güzeli Unut
/ Süphanallah Wery Good / Eğriyi Hep Sula / Doğruyu Kurut / Hay Maşallah
Wery Good / Yalanı Yay Hızla / Gerçeği Uyut / Esteğzübillah Wery Good
/ Temizi Karala / Kirliyi Durult / Kerimallah Wery Good / Beynini Kirala
/ İçini Boş Tut / Baarekallah Wery Good / Mideni ayarla / Ne Bulursan
Yut / Elhamdülillah Wery Good”. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (20 Ekim 2011) 5 Ekim Çarşamba Çoğulu “emlak” olduğu içindir belki de “mülk” sözcüğünü birçok kişi, “Ev, dükkân, arazi gibi, taşınmaz ve gelir getiren mal” anlamıyla anlar. Mahkeme salonlarındaki “Adalet mülkün temelidir.” özdeyişini, “Adalet bile malı mülkü olanları; zenginleri koruyor.” diye yorumlayanlarla ben de karşılaştım. Buca Eğitim Fakültesinde bir dönem birlikte çalıştığımız İsmail Kızıldağ mektubunda buna değiniyor; “Mülkün temeli gerçekten adalet olsaydı, gelir dağılımı hakkaniyet ölçülerine göre gerçekleşir; bugün olduğu gibi, zengin - fakir arasında büyük uçurumlar olmazdı. Kapitalizm zaten böyle bir adalete izin vermez.” diyordu. Daha sonra bu özdeyişin yerine, “Vatanın temeli adalettir” yazılmış. Bunu da belli ki “mülk”ü “toprak parçası, arazi” diye düşünenler yazdırmış. Oysa “mülk”ün özdeyişteki anlamı: “ülke”. Sözgelimi, “mülk-i saadet: saadet ülkesi, mülk-i suhan: söz ülkesi, şiir diyarı” demekti eskiden. Ulusal bayram törenlerinde radyo ve televizyon sunucuları, “askeri ve mülki erkân”dan söz ederler ya, oradaki “mülki” de “asker ve sarıklı sınıfının dışındaki memurlar” anlamındadır. İsmail Bey’in anımsattığı gibi, Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski adı bu yüzden “Mekteb-i Mülkiye / Mülkiye Mektebi” ya da kısaca “Mülkiye”dir. Yani, “Adalet mülkün temelidir.” sözündeki mülk, “mal mülk” ikilemesindeki mülk değildir. Bu sözcük eski yazıyla m, l, ince k harflerinden oluştuğu için “milk” diye de okunup söylenmiş. Acaba özdeyişte “mülk” değil de “milk” diye mi yazılsaydı diyeceğim; ama o zaman da İngilizce “süt” ile karıştıranlar çıkardı diye korkarım. Eğer özdeyişin doğru anlaşılması isteniyorsa o yazı, “Ülkenin temeli adalettir” diye değiştirilmeli ve değiştirmekle kalınmamalı; Türkiye’nin, temeli adalet olan bir ülke haline getirilmesi için de var gücüyle çalışılmalı. 9 Ekim Pazar Onur konuğu olma yaşım gelmiş. Şimdiye dek birkaç kez onur konuğu adayı olarak çağrı almış; tarihleri denk getiremediğim için bu çağrılara olumlu yanıt verememiştim. 3. Datça Öykü Günlerinde onur konuğu olarak ağırlandım. Geçen yıl da Afrodisyas Şenliklerinde yıllardır görmediğim arkadaşları, dostları görmüştüm; yine öyle oldu. İzmir’den, Ankara’dan, Trabzon’dan, Antalya’dan gelen şair ve yazarlarla buluştuk. Adını duyup yüz yüze gelmediklerim vardı aralarında, uzun zamandır görmediklerim vardı. Datça da bir güzeldi, bir güzeldi. Hava, kimi bölgelerimizde yazın göbeğinde bile rastlanmayacak kadar ılıktı. Belediye Başkanı M. Şener Tokcan’ın çalışkanlığı sayesinde Datça en çok sanatsal etkinlik yapılan yerlerden biri. Bu etkinliği Kanguru Yayınları adına Aydın Şimşek desteklemiş; yayınevinin yazar ve ozanları da Aydın Şimşek’ten desteklerini esirgememişler. 11 Ekim Salı Datça’dan getirdiğim kitapların çoğu (doğal olarak) Kanguru Yayınları tarafından basılmış. Şiir dinletisinde konuklara armağan edilen kitaplardan ikisi, Aydın Şimşek’in Adalar Kitabı ve 2003 Behçet Aysan Şiir Ödülünü kazanan Susmalar Kitabı. Tadımlık, Susmalar Kitabı’ndan: “Dağlara da çıkılmıyor artık. dağları da yaktılar / kumları da… Kum, dağ ve insan. / Sustu! / Kum kan ve dağ / çocukları içiyor dünya // Denizden geldiğim söyleniyor, yalan; / deniz ölümsüzdür. Biraz ihtiyar çokça çocuk.” Şükrü Erbaş, Unutma Defteri’nde Cemal Süreya’nın “bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemiş” dizesinden esinlenerek şöyle diyor: “Bir Karacaoğlan gelmiş bir daha gitmemiş. Bir köpük denizine akıyor bacakların. Göğsün Deylim bahçeleri. Bütün cümlelerin dışındayız. Zamana iki nokta kulak memelerin. Dilin beden kalemi. Ben okudukça sen yazıyorsun. Tanrı bizden doğuruyor kendini. // Bir doğa masalıyız ikimiz de. Sevgilim… İlk öptüğüm gün öldürdüm seni.” İsa İnan, Datça’da yaşıyor; otomobil tamircisi. Can Yücel’in adıyla anılan kahvenin bahçesinde o, şiirini okumaya çıktığında eşiğe oturmuş oralı bir yaşlının “Bu da mı okuyacak?” dediğini duyunca kendimizden olanı nasıl da bir yerlere yakıştıramadığımızı düşündüm. Oysa şiirin okulu yok; İsa İnan da iyi şair, çok iyi şair. Bedenimdeki Kuyu, ikinci şiir kitabı. Bu kitaptan Us/ta adlı şiirin başı: “k/adının yazgısı / doğumla başlar // hangi insan / gözyaşlarının içinden ıslanmadan geçebilir ki usta / hangi insan / mahşere kadar tabutunda Azrail’le sevişebilir doyumsuzca”. Ömer Turan, bu etkinlikte tanıdığım şairlerden biri. Neriman Calap’la birlikte Trabzon’dan gelmişlerdi. Kedi Güzü adlı kitabından birkaç dize: “dağ yoluna vurduk / kayıp takalar haritalar peşimizde / yanağımda ay lekesi birdenbire yağmur // bu kent gözyaşlarımızdan bir kule / çünkü her veda, / ağlanacak duvarlar örmüş içime”. Birsel Kurt’un İçerdeki Ben Değilim adlı şiir kitabı ile daha önce Türk Öykücülüğünde Deneysellik adlı kitabından bu köşede söz ettiğim Mustafa Albayrak’ın ilk öykü kitabı Dilsizin Yeri ve Hayri K. Yetik’in Romanın Aranışı Aranışın Romanı adlı eleştirel denemeleri de Kanguru Yayınları arasında çıkmış kitaplardan. Yetik’in kitabını Güven Pamukçu’nun düzenlediği, 26 - 27 Kasım tarihlerinde Didim Akköy’de yapılacak “Romanın Şimdisi ve Geleceği” adlı kapalıoturuma hazırlanırken mutlaka okumalıyım. Kanguru Yayınları tarafından basılmamış üç kitap var getirdiklerim arasında. İlk öykü kitabı Kıyıdakiler’i övdüğüm Müyesser Güner’in ikinci öykü kitabı: Bir Kızılderili Masalı Gürer Yayınları arasında çıkmış. Yalnızca birkaç öyküsünü okuyabildim; ama bu kitapta kendi sesine daha bir sahip çıkan bir Müyesser Güner bulduğumu rahatça söyleyebilirim. Heyamola Yayınlarının İzmir’in semtleri için de kitaplar yazdırdığını bilmiyordum. En son Cafer Hergünsel’in içten, sıcak bir biçemle yazdığı Geçmişten Gelen Esintilerle Emirgân kitabını okumuştum. Datça’da Namık Kuyumcu, İzmirim dizisinin 26. kitabı olarak yazdığı Bir Başkadır Alsancak kitabını imzalayıp verdi. Tanıdıkların fotoğraflarıyla, çoğu Yaşar Aksoy’dan olmak üzere şiirlerle süslenmiş bir semt biyografisi. Alsancak’ı en iyi Namık Kuyumcu anlatabilirdi zaten; anlatmış da. Cumhuriyet Kitap’ın karşılıklı sayfalarında bakışıp duruyoruz Semih Poroy’un çizgileriyle; ama Feklavye’de (Sel Yayıncılık) o çizgileri birbiri ardına görmek çok başka. Kalabalık içinde okunmamalı, diye bir uyarı mı koymalı, ne yapmalı? Bir kitaba bakıp bakıp güldüğünüzü görenler, hakkınızda yanlış kanılar edinebilirler çünkü. 12 Ekim Çarşamba Emrehan Zeybekoğlu: “Bu konuları Cumhuriyet'te dile getiriyorsunuz, belki bu sözcüğe de dikkati çekmekte yarar vardır.” diyerek bildirdi: “Muhteşem Yüzyıl dizisinde ‘maiyet’ kelimesi uzun olarak telaffuz ediliyor. Halbuki kısa okunması gereken bir sözcüktür. Duydukça insanın kulağı tırmalanıyor.” “Üst
görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler (TDK Türkçe Sözlük)
anlamındaki “maiyet” sözcüğünün ilk hecesinde bir uzatma söz konusu; ama
sonraki heceler kısa olarak, “ma:iyet” biçiminde söylenmeli. Yoksa “nitelik,
vasıf, öz, asıl, esas, içyüz” anlamındaki “mahiyet” sözcüğüyle karışması
önlenemez. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (13 Ekim 2011) 26 Eylül Pazartesi “Muhteşem
Yüzyıl” dizisini ilgiyle izleyenlerin yüzde kaçında gerçek Osmanlı tarihine
karşı bir merak ve ilgi uyanmıştır acaba? TDK başkanlığı ve Dil Derneği
başkanlığı yapmış tarih profesörü değerli bir kalemin, Şerafettin Turan’ın
kitabı, dizinin anlattığı yüzyılın gerçek tarihini öğrenmek isteyenler
için yazılmış gibi: Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Taht Kavgaları (Kapı
Yayınları). 27 Eylül Salı “En iyisi uzmanına sormak” deyip “yukarı - yukarıya, aşağı - aşağıya, ileri - ileriye, geri - geriye, içeri - içeriye, dışarı - dışarıya” sözcüklerini sıralamıştı Remzi Karabulut. “Çıkamadım
işin içinden.” demeden önce iki örnek vererek bunların arasındaki farkı
öğrenmek istediğini anlatmıştı: Ben de günlüklerde yer vereceğimi söyleyerek yanıtladım sorusunu; ama bir türlü yer veremedim. "İçeri, dışarı, aşağı, yukarı, ileri, geri" sözcüklerinde şimdi unutulmuş, kullanımdan düşmüş ve değişime uğramış bir ek var; bir yön eki: "-arı, -eri". Bu eki "dış-arı, iç-eri" sözcüklerinde hâlâ açıklıkla görebiliyoruz. Sözcüklerin yön bildirme özelliğini bu ek sağlıyor. Ancak zamanla ek, sözcükle bütünleşip ayırt edilemez duruma gelinde yön bildirme özelliği azalmış. Bu yüzden bu sözcüklere eylemin yönünü bildirebilmeleri için yeniden ek getirme gereği doğmuş. Yön bildirme anlamını güçlendirmek için, bu sözcüklere getirilen ek, dolaylı tümlecin yönelme durumu eki "-a, -e". Ek almış ve almamış sözcükler arasındaki anlam farkına gelince... Dolaylı tümleç eki "-a, -e" kendisinden beklenen yönelme durumu anlamını tümüyle üstleniyor. “Aşağı” ve “yukarı” sözcüklerinin, “oda, salon, sokak, bahçe” gibi herhangi bir addan hiçbir farkı yok artık. "Çocuk aşağı-y-a indi." dediğimizde "aşağı" diye belirlediğimiz bir yer var, çocuk oraya indi demektir. “Çocuk çarşı-y-a (bahçe-y-e, sokak-a, alt kat-a…) indi.” demekten hiçbir farkı yok bu söyleyişin. Oysa "Çocuk aşağı indi." dediğimizde çocuğun inme eyleminin yönünü söylemiş oluyoruz yalnızca. Şöyle de anlatabilirim: Aşağı inen çocuk, indi, gitti demektir. Aşağıya inen çocuk ise hâlâ aşağıda bir yerde olabilir. Remzi Bey’in örneklerinde de durum böyle. İlkinde adam, "içeri" adı verilen bir yere giriyor; sonra "dışarı" adı verilen bir yere çıkıyor. İkinci kullanımda ise adamın girme ve çıkma eylemlerinin yalnızca yönü söylenmiş oluyor. 29 Eylül Perşembe Mektupları, iletileri beklettikçe ipin ucunu kaçırıyorum. Hele elle yazılmış mektuplar… En büyük haksızlığa uğrayanlar onlar oluyor. Bildiğimiz (ve özlediğimiz), kâğıda yazılmış, zarflı mektupları, dokunabildiğimiz gerçek mektupları aldığımda çok seviniyorum. Büyük heyecanla okuyup ilettiği konuya değinmek üzere, şimdilik bir yere kaldırıyorum. Sonra, gelen soruları yanıtlama aşamasında, doğduğumdan beri elektronik ortamda haberleşirmişim gibi, sanal âlemdeki posta kutusundan kaydettiklerimden başka yere bakmak aklıma gelmediği için ötekileri koyduğum yerde unutup gidiyorum. Bugün Buca Eğitim Fakültesinde birlikte çalıştığımız İsmail Kızıldağ’ın mektubunun üstündeki tarihi görünce utancımdan yüzüm kızardı. Ayrıca ele alınması gereken bir konuya değindiği için bekletmişim; ama daha çok bekletmeyeceğim, bugünlerde kesinlikle ele alacağım İsmail Bey’in değindiği konuyu. Ali Günay’ın iletisine geçmeden önce anımsatayım. 13 Eylül tarihli günlükte, iki nokta iminden söz ederken, “‘Üst üste’ dememeye özen gösteriyorum, yan yana iki nokta işaretimiz olmadığına göre, üst üste diye bir belirtme de gerekmez.” demiştim. Ali Bey’in “yanlış anımsamıyorsam” diye verdiği yazar ve kitap adlarını (belki de yanlış anımsıyordur diye) atlıyorum. “Bugünkü Cumhuriyet Kitap'ta ‘...yan yana iki nokta işaretimiz olmadığına göre,...’ diyorsunuz ama son zamanlarda üç nokta yerine kullanıldığına birçok kez tanık olup şaşırdım.” diyor. “Üzerinde durmak ister misiniz?” diye soruyor. Birçok gazetecinin, birçok köşe yazarının yan yana iki noktalar kullandığını ben de görüyorum. Kimi dostlarımı, akrabalarımı, sözgelimi kuzenim Mehmet Mez’i Türkçede böyle bir işaretin bulunmadığına zor inandırdım (İnandırabildim mi acaba?) O notu da bunları düşünerek eklemiştim açıklamaya. İyi oldu, bir kez daha vurgulama şansımızı kullanalım. Hangi yazım kılavuzuna bakılırsa bakılsın, yan yana iki nokta diye bir işaret bulunamaz. Çünkü böyle bir işaretimiz yok. Yeni işaretler uydurmaya hakkımız ve yetkimiz de yok. 4 Ekim Salı Mustafa
Pala’nın iletisini de bekletmeden aktaracağım: “14 Eylül Çarşamba (Cumhuriyet
Kitap, 29 Eylül, 2011) tarihli Türkçe günlüğünüzde, tırnak içinde yapılan
cümle değerindeki aktarmaların noktalamasıyla ilgili olarak, ‘Bu uygulamada
en büyük sorun, tırnak içine alınan tümcenin sonuna nokta koyup tırnağı
kapattığınızda sonraki dedim, dedi vb. sözcüğün otomatik düzeltme tarafından
Dedim, Dedi yapılmasıdır.’ diyorsunuz. Evet, böyle bir ‘otomatik düzeltme’
var, biliyorum. Ama sanırım, sözünü ettiğiniz kullanım, özellikle öykü
ve romanların yazımında çok yaygın ve eski. Bu türlerde sizin de söylediğiniz
doğru noktalamayı görmek neredeyse imkânsız. Ancak, bunun nedeninin ofis
programlarındaki ‘otomatik düzeltme’ özelliği olduğunu sanmıyorum.” diyor
Mustafa Bey; Oğuz Atay’ın 17 Mayıs 1977'de kızına yazdığı mektuptan örnek
veriyor. Oğuz Atay o mektupta, "Sonra, başkalarının konuşmaları tırnak
içinde verilirken, tırnak kapanmadan bir virgül konulur: Meselâ, 'Bunu
tamamla, sonra neşredelim,' demiş. ..." diyormuş. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (6 Ekim 2011) 21 Eylül Çarşamba “Bir sıvıyı ağza alıp yutmak” anlamındaki “içmek” eylemi yerine, sigara için, “tütmek” kullanılsa keşke demiştik bir - iki hafta önce. Türkçe Günlükleri’ne katkılarını hiç esirgemeyen Emrullah Güney, bizim içtiğimiz çorbayı Anglo -Amerikan halkının yediğini (eating soup) söylüyor. Benim gördüğüm kadarıyla Amerikalı, sulu yemeklerin tümünü “çorba” saydığından çorba için kullandığı “yemek” eylemi, bizim “tütün” için kullandığımız “içmek” eyleminden daha yadırgatıcı değil. Tütün için Fransızların “is, duman çıkarmak” anlamındaki “fumer”yi, İngilizlerin ve Amerikalıların “to smoke, smoking”i kullandıklarını belirtiyor Güney. Ben yine araya girip “füme” sözcüğünün Türkçede “islenmiş, tütsülenmiş” anlamında, çeşitli yiyecekler için kullanıldığı gibi, duman rengine de “füme rengi” dendiğini anımsatayım. Emrullah Bey de tütünün içine konduğu metal kutuya “tabaka” (Tobacco = tütün... Fr: Tabac...) dediğimizi anımsattıktan sonra Azerbaycan Türkçesine geçiyor. Sigara içmek için “papiros cekmek” denirmiş Azerbaycan’da, sigara paketlerinin üzerinde sigaranın sağlığa zararlı olduğunu vurgulamak için, “Papiros çekmek sağlığıza ziyan vurur” diye yazarmış. Çekmek eylemi doğru kullanılmış olsa da sigara için “papiros (=kâğıt)” denmesinin doğru olmadığını düşünüyor E. Güney. Eskiden çubuk, nargile için olduğu gibi, bugün de tütün, sigara, pipo için, “içmek, tüttürmek” yanında “çekmek” eyleminin de kullanıldığını vurguluyor. 22 Eylül Perşembe Ne kadar güzel bir kitap olmuş. Çağdaş edebiyatımızın 31 usta kalemi, Günışığı Kitaplığı’nın 15. yılı için öyküler, anılar, şiirler yazmış; bunlar, adı 15 olan, kalın beyaz ciltli, turuncu sayfalı bir kitapta toplanmış. Yayınlarını kitap eklerinden izlediğim, uzaktan uzağa takdirlerimi sunduğum Günışığı Kitaplığı, o güzel kitaplarından bana da gönderirmiş meğer. Gazeteye gönderilen kitaplardan hiçbiri bana ulaşmıyor ki… 24 Eylül Cumartesi “Cumhuriyet’in
8 Eylül 2011 günlü Kitap ekindeki yazınızın 21 Ağustos Pazar bölümünde
‘Kimi kitapları yalnızca okuduğumu anımsıyorum.’ şeklinde bir tümceniz
var. Bu tümcenin sizin kaleminizden çıkmasını biraz garipsedim. Yoksa
ben mi yanılıyorum? Aydınlatırsanız sevinirim. Kimi kitaplar diyebilir
miyiz? Kimi insanlar, kimi yazarlar olur da, kimi kitaplar, kimi balıklar,
kimi yapraklar olur mu?” “Kimi” sözcüğünü “bazı” yerine kullanıyorum. Hemen Özleştirme Kılavuzu’na baktım. “Kimi”nin karşısında tek sözcük var: “bazı”. Dil Derneği’nin Türkçe Sözlük’ü ne diyor? “Kimi: Birtakım, bazı”. Örnek Oktay Akbal’dan: “Öyledir, hepimizin kimi giysilere özel sevgisi vardır.” Hızal’ı destekleyen tek açıklama TDK sözlüğünde var; onun da “bazı” maddesinde karşılığı yok. “Kimi” sözcüğünün ilk anlamı olarak “birtakım, bazısı, kimisi”; ikinci anlamı olarak da “bazı” verilirken “canlı varlıklar için” notu eklenmiş. Ama “bazı” maddesinde ilk anlam olarak “birtakım, kimi” denmiş. Az aşağıda “bazısı” sözcüğü var; onun karşılığı olarak da “birtakımı, kimisi” yazıyor. İlhan Ayverdi’nin Misalli Büyük Türkçe Sözlük’üne de baktım. Orada “kimi zaman”ın açıklamasında “yeni” notu var; örnek de Orhan Veli’den: “Dalga geçerim kimi zaman da…” Şöylece toparlamak gerekiyor şimdi: Kimi sözcüğü, insan için kullanılan soru adılı “kim”den iyelik ekinin kalıplaşmasıyla (kim+i) oluşturulmuşsa da zamanla “bazı” sözcüğünün bütün anlam alanını kaplamıştır. 25 Eylül Pazar Yokluğumda ne güzel kitaplar yayımlanmış. Gül Bakioğlu, Alfa Yayın Grubunun yeni kitaplarını gönderdi. Everest’in yayımladıklarından başladım; birini bırakıp ötekini açıyorum. Çok güzeller… Öykülerini ilginç bulmuştum; Ali Smith’in romanı çıkmış, hem de Dost Körpe çevirisiyle: gibi. Bu romanın da öyküleri kadar ilginç olacağını sanıyorum. John Cheever’in Yüzücü’sünün çevirmeni Tomris Uyar. Hemen okumaya başladığım kitap o oldu, bitirmek üzereyim. Amerika’nın Çehov’u olarak tanınması boşuna değilmiş John Cheever’in. Okudukça bu tadı daha çok duyuyor insan. Sırada Stefan Zweig’ın 1909 -1941 yılları arasında kaleme aldığı denemeleri var. Ahmet Arpad’ın dilimize kazandırdığı kitabın adı Geleceğe Güven. Oysa Zweig, geleceğe güvenememiş ve 1942’de eşiyle birlikte intihar etmişti. Adını ilk kez duyduğum John Wray’in Dipteki Çocuk adlı romanını İmge Tan çevirmiş. Roman, “ergenliğe adım atan bir çocuğun gölgelerle dolu iç dünyasını aydınlatırken, kendimize dair de ipuçları veren, sürükleyici ve tedirgin edici bir yolculuk”muş. İpek Çalışlar’ın Latife Hanım biyografisinin gözden geçirilmiş yeni basımı da Everest’ten çıktı. Kitabın arka kapağındaki e-mektupta Cemil Koçak: “Artık bundan böyle (çünkü kitabınızı sizden önce yazılanlarla kıyaslamak büyük haksızlık olur) sizin çıtanızı aşamayacak olan kitaplar için çok yazık olacak.” diyor. Adını Selahattin Pınar’ın “Gel gitme kadın, ruhumu hicrana yakma” diye başlayan kürdilihicazkâr şarkısından alan gel gitme kadın‘ı (Alfa Yayınları) kapağını görmeden önce bir aşk romanı sanmıştım. Kapakta Atatürk’ün oturduğu, Latife Hanım’ın onun arkasında ayakta durduğu fotoğrafı görünce uyandım. Bu da bir aşk romanı… Mustafa Kemal ile Latife Hanım’ın aşkı. Kitabın üstünde “aşk hiç bitmedi” diye yazıyor zaten. Önsöz’de Oğuz Akay, Beni İki Kadın Çok Sevdi adını taşıyan önceki kitabının Mustafa Kemal ile Latife Hanım’ın ayrılıkları ile son bulduğunu, bu kitabın ise ayrılık sonrası yaşanan yılları anlattığını söylüyor. “Mezopotamya’nın köklü, kadim ve dirençli uygarlıklarından birisini kurmuş bir kavim Süryaniler…” Mehmet Şimşek’in hazırladığı Horepiskopos Aziz Günel’in Hatıratı kitabının arkasında böyle yazıyor. Süryanileri ne kadar az tanıyoruz gerçekten. Oysa bu toprakların kültürel zenginliklerinden birini de onlar oluşturmakta. Şimşek de bunu diyor: “Bu kitap Türkiye’de yaşayanların unutmaması gereken bir düsturu merkezine alıyor: Renkler solmasın, kültürler kaybolmasın.” İstanbul kitaplarıyla tanıdığımız Haldun Hürel’in “Bizans İstanbul’unda Ölümsüz Bir Aşk” alt başlığını taşıyan kitabı prenses maria bu kez bir roman. Yayınevi: Kapı. Yine
İstanbul kitaplarıyla tanıdığımız İlhan Eksen’in “İstanbul’da Bir Nihavent
Tango” (Everest) bir anı kitabı. Bu kitapta da “Anıların merkezinde, İstanbul
yine başrolde.” |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Eylül 2011) 13 Eylül Salı Dr. A. Erden: İki nokta (:) iminden sonraki sözcüğün ilk harfini küçük yazdığını, bunun doğru olup olmadığını sormuş, “Yazdığımız bilimsel makalelerde –benim de sık kullandığım– bir başlık formatı var. Şöyle: Barsak hastalıklarında yeni bir görüntüleme yöntemi: bilgisayarlı tomografi ya da: Bilgisayarlı tomografi: barsak hastalıklarında yeni bir görüntüleme yöntemi” deyip kendi örneklerini vermişti. “Ayrıca, iki kullanım arasında tercih sebebi olacak bir anlam veya vurgulama üstünlüğü var mı?” sorusunun yanıtını benim yazılarımda bulmaya çalışınca da çelişkiye düşmüştü. İki noktanın (“üst üste” dememeye özen gösteriyorum, yan yana iki nokta işaretimiz olmadığına göre, üst üste diye bir belirtme de gerekmez), ilk ve en önemli kullanımı şudur: Bir tümceden ya da sözcükten sonra açıklamada bulunulacaksa ya da örnekler sıralanacaksa bu tümceden ya da sözcükten sonra konur. İki noktadan sonra gelen açıklamalar bağımsız bir tümceyse büyük harfle başlar, tek tek örnekler sıralanacaksa küçük harf kullanılır. Dr. A. Erden’in “bilgisayarlı tomografi” örneklerinin ikisi de doğru. Açıklanacak kavramdan sonra iki nokta konur ve açıklaması yazılır. 14 Eylül Çarşamba Cenap
Güven de sorusunun yanıtını benim yazılarımda aramıştı. Sorusu şuydu:
“Cümle içerisinde, tırnak içindeki yazımlar büyük harfle mi başlayacak,
yoksa küçük harfle mi? Ayrıca, tırnak içi son sözcük sonunda noktalama
işareti kullanılacak mı?” 16 Eylül Cuma Türkçe Günlükleri’nin okurları yalnız yazdıklarımı okumaz; onları nasıl yazdığımla da yakından ilgilenir. Türkçe kökenli olmayan sözcükleri liste halinde bana bildiren (Tümcenin buraya kadar olan bölümünden “liste” ve “hal” diye iki sözcük çıktı bile), yanlışımı bulup uyaran, kendi sorusunun yanıtını arayan, alışmadığı her kullanımı yanlış sayan okurlarım vardır. Eski günlüklerden birinde Ayvalık’a “çanta doluları” kitabı taşıdığımı yazmıştım da üç - dört kişi birden “Olmaz!” demişti. “‘Çanta dolusu’ ya da ‘çantalar dolusu’ denir de ‘çanta doluları’ denmez.” Yakınlarıma sordum. “Olmaz.” dedi onlar da. Sonra bir dergide, “Bakın, işte, gördünüz mü? Dil yazıları yazan Feyza Hepçilingirler nasıl büyük yanlışlar yapıyor!” diye ayıplandığımı okudum. Yaklaşık sekiz yıldır bu sayfada yazıyorum; “Olmaz! Denmez!” diye kestirip attığımı hiç anımsamıyorum. Olmaz demişsem, niye olmadığını, her seferinde dilim döndüğü kadar açıklamaya çalıştım; çalışıyorum. Hadi şu “çanta doluları” sözünü inceleyelim. İlk duyuşta kulağı tırmalıyor, doğal gelmiyor. Kabul. Ne olduğuna bakalım mı; yapısı nedir? “Çanta dolu-su” deseydik bu, bir belirtisiz ad tamlaması olacaktı. “Çanta dolu-ları” dediğimde ne? Yine belirtisiz ad tamlaması. Tek değişiklik, tamlananın tekil değil, çoğul iyelik eki almış olması. Aynı yapıda başka tamlamalar düşünelim. Cep telefonu, su bardağı, çay kaşığı, sevgi yoksulu, düş gezgini… Nasıl çoğullanır bunlar? Cep telefonları, su bardakları, çay kaşıkları, sevgi yoksulları, düş gezginleri… Uzatmaya gerek yok. Belirtisiz ad tamlamasının çoğullaştırılması zaten böyle olmaz mı? Cepler telefonu, sular bardağı vb. denmez ki! Çoğul eki zaten tamlanana getirilir. Bunun dışında kalan (öğretmen-ler odası gibi) yalnız birkaç tane aykırı örnek var. O zaman olmayan nedir? Geçen gün de okuduğum kitapları unuttuğumdan yakınırken “Okuduklarımı unutmayabilmeyi nasıl isterdim.” dedim ve bunu böyle söyleyebilme olanağı verdiği için Türkçemi daha bir sevdim. Bana uyguladığı Türkçe sınavının sonucunu her hafta düzenli olarak bana bildiren gönüllü müfettişim Kamil Karagöz hemen uyardı: “Yazının bir yerinde ‘Okuduklarımı unutmayabilmeyi nasıl isterdim’ diye yazmışsın. Bu sözcük olmamış. Unutabilmek olur da, unutmayabilmek olmaz. Örneğin; kanatabilmek denir de kanatmayabilmek olmaz.” Oysa o duygumu “unutmayabilmek” diye tek sözcükle ifade etiğimde, sözgelimi İngilizcede bu anlamın tek sözcükle iletilemeyeceğini (Büyük olasılıkla öteki batı dillerinde de tek sözcükle ifade edilemiyordur.) düşünmüş, böyle dediğim için yalnız Türkçeyi değil, kendimi de pek bir sevmiştim. Türkçenin bize sağladığı bu olanakları niçin kullanmayalım? Kim engelliyor bizi, neden? 17 Eylül Cumartesi Radi Dikici, İstanbul’un 1700 yıllık tarihini, Büyük Roma İmparatorluğu, Bizans ve Osmanlı dönemlerini çok iyi bilen, yarı belgesel romanlarla çok da iyi anlatan bir yazar. Önceki kitapları Remzi Kitabevinden çıkardı hep. “Şu Bizim Bizans”ı, “Theodora”yı okuduğumda Müzeyyen Senar’la ilgili bir kitabı olduğunu da öğrenmiş; ama ardına düşmemiştim. Kitabın dördüncü basımı Everest Yayınları arasında çıktı: “Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar - Türk Musikisinin 75 Yıllık Hikâyesi”. Everest’in yeni yayınları arasında bana ulaştığında hemen öteki kitapların önüne geçti. Müzeyyen Senar’ı her yönüyle anlatan, bol fotoğraflı bir kitap… Ayrıca kitaba bu kez taş plaktan kaydedilen 15 şarkılık bir de CD eklenmiş. 20 Eylül Salı Emine Azboz, bu yıl 12 - 14 Ağustos tarihlerinde Datça Belediyesi ile Edebiyatçılar Derneğinin düzenlediği Datça Edebiyat Günleri ile ilgili izlenimlerini gün gün yazmış. Yapılan konuşmaları özetlemiş. Bunlardan biri, fotoğraf sanatçısı M. Aslan Güven’in renkler konusundaki açıklamaları… Renklerin yaşantımızdaki yerini, insanlar üzerindeki etkilerini anlatmış M. Aslan Güven. Türk müziği makamlarının insanlar üzerindeki etkilerini de hep merak etmişimdir. Renklerin etkileri de ilginç. Emine Hanım’a sevgilerimi iletiyor ve anlatılanları özetleyerek aktarıyorum: Beyaz:
Temizlik, saflık, güven duygusu verir. Siyah: Özgüveni artırır. Mavi:
Özgürlük duygusu verir, sakinleştirir. Yeşil: Dinlendiricidir, huzur verir.
Kırmızı: İştah açar, canlılık verir, insanı ataklaştırır. Sarı: Dikkat
çeker, heyecan verir; neşe ve zekâyı, inceliği simgeler. Mor: Bilinçaltını
olumsuz etkiler; asaletin, lüksün, itibarın simgesidir. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Eylül 2011) 5 Eylül Pazartesi Radikal’de yazdığı yıllarda hiçbir yazısını kaçırmamaya özen gösterirdim. Ülkü Tamer, şiirine de düzyazıdaki anlatımına da hayranlık duyduğum bir kişi. Haydar Ergülen’le sözleşmiştik. Üstüne bir de onur konuğunun Ülkü Tamer olduğunu öğrenince dünkü şiir dinletisine sevinçle gittim. Zaten benim burada olduğum bir tarihte Ayvalık’a gelmiş şair arkadaşlarımı görmeye gitmezsem ayıp olmaz mıydı? İyi ki gitmişim. Hem Gültekin Emre’nin Ülkü Tamer’le yaptığı söyleşi çok güzeldi, hem de okunan şiirler… Mine Ömer, Kurşun Kalem dergisinin son sayısını armağan etti; “küçük taşlar ikliminden / geliyorum // çakıl kuşlarının ırmaklara / döküldüğü yerden” diyen Halim Yazıcı “küçük taşlar iklimi”ni (Kanguru Yayınları), “ateşi içtim gören duyan olmadı / içine kanayan göçler gibiyim / hücrelerim üşüyor ağzımda ölü bir dil / kapı önlerinde kıvrılarak yanıyor saçlar / kendi derinliğine kapanan evlerde / sessizce süren ağıtlar bizim” diyen Arzu K. Ayçiçek de “Rüzgârı Öpen Çocuklar” ile “Ateşin Türküsü”nü (artshop). 7 Eylül Çarşamba Ayvalık bitti, tatil bitti, İstanbul’a döndüm. Tatil miydi zaten? Nereye gitsem beni bekleyen bir yığın iş. Kadın olmak, tatil yapmanın en büyük engelidir. Böyle denmeli dürüstçe. 8 Eylül Perşembe Yalnızca hastaları getirip götürmekte kullanılan böyle araçlar olduğunu bilmiyordum. Ülkü Akyıldız, daha önce, “hastadan başka bir şey taşınabilirmiş gibi” diyerek eleştirdiğimiz, “Hasta Nakil Ambulansı” sözündeki tek yanlışın “ambulans” olduğunu, “cankurtaran”dan farklı olarak o araçların “devamlı yatan hastaları, hastaneye taşımak için” kullanıldığını, içlerinde tıbbi araç ve doktor bulunmadığını bildirdi. "Ambulans” sözcüğü atılarak bu araçların üzerine “Hasta Nakil Aracı" ya da "Hasta Taşıma Aracı" yazılması çok daha uygun öyleyse. 9 Eylül Cuma “Son köşe yazınızda 'Türkçe yazıldığı gibi okunmaz' konusunda diksiyon eğitmenlerinden destek beklediğinizi görünce kendimi tutamadım.” diye söze başlamış Gonca Erkmen. “…dilimizde okuma formülleri vardır. Konuşmada 'geleceğim'in 'gelicem'e; 'geliyor'un 'geliyo'ya dönüşmesi bu okuma formüllerinden sadece iki tanesi. Daralmalar, yuvarlamalar, yutmalar... Bunlarla beraber vurgularımızı da doğru verebilsek kelimelere, meramımızı anlatmanın büyük bir bölümünü halletmiş olacağız. Ama genelde konuşurken farkında olmadan doğru telaffuz edilen kelimeler, iş okumaya geldiğinde neredeyse heceleniyor öğrenciler tarafından.” demiş iletisinde. Gonca Erkmen’in anımsattıklarından yola çıkarak azıcık duralım bu konu üzerinde. Bizim okullarımızda konuşma eğitimi verilmez. İmam hatip okullarında hatiplik eğitiminin nasıl verildiği hakkında hiçbir fikrim yok; ama başbakanın konuşmasına bakılırsa, güzel konuşmanın, insanların kafasına vura vura, her şeyi silbaştan öğretiyormuş gibi, bütün sözcükleri bastırarak, yineleyerek konuşmak olduğu belletiliyor besbelli. Oysa bütün okullarımıza konmalı diksiyon dersi. En başta öğretmen yetiştiren okulların temel derslerinden biri olmalı. “Bir çocuğun ilk öğretmenlerinin bile diksiyon eğitiminden habersiz olup şiveyle konuştuğunu ve okuduğunu, çocuğun da ilk öğrencilik yıllarını bu konuşmaları duyarak geçirdiğini düşünürsek pek de kızamıyorum öğrencilerime” diyor Gonca Erkmen. Öğrencileri 15-85 yaş arası. Çünkü diksiyon eğitmenleri devlet kadrosunda yer almıyor; yalnızca konuşma konusunda özel olarak eğitilmek isteyenlere öğretme şansları var. Bu da ya özel kurslarda oluyor ya Halk Eğitim Merkezlerinde ya da yerel belediye kurslarında. “Umarım MEB ve YÖK kendilerine yüzlerce kez gönderilen dilekçeleri bir gün dikkate alır ve diksiyon eğitimini ilköğretim, lise ve üniversitelerde zorunlu ders olarak müfredata ekler.” diyen Erkmen’in söylediklerine eklemek istediğim küçük bir uyarı var: Siz güzel ve etkili konuşmayı örgün eğitimle vermezseniz insanlar konuşma eğitimini yine alırlar; bu kez “medya”dan, siyasilerden, popçulardan, topçulardan… 12 Eylül Pazartesi Sevgili Gonca’nın yüreklendirmesiyle Ayşe Gülen’in, son son sorularını da yanıtlamaya çalışayım. “Nisan olarak mı nîsan olarak mı söylenecek? Yani ilk hecedeki sesli uzun mu okunacak?” Kısa okursanız bir otomobil markasının söylenişine benzer; evet, uzun okunacak. “Üzere sözcüğünü ise üzre olarak televizyonlarda duyuyoruz. Doğru mu, neden?” Türkçede orta hece ünlüleri düşme eğilimindedir. “Üzere” sözcüğünün “üzre” diye söylenmesi, diyelim “boyunu” sözcüğünün “boynu”, “alını” sözcüğünün “alnı” biçiminde söylenmesi kadar genelleşmemiştir. Türkçe Sözlükler (TDK ve Dil Derneğininkiler) “üzre” maddesinde hiçbir açıklama yapmayıp “üzere”ye yönlendirirken Kubbealtı Lugatı “üzre” için, “Üzere kelimesinin konuşma dilinde ve nazımda kullanılan şekli” diyorsa da “üzere” diye söylenmesi daha uygun. “Yine değil sözcüğü diil şeklinde söyleniyor. Niye bu şekilde söyleniyor, doğru mu?” Yumuşak g’yi konuşmalarda ve okumalarda bastırarak söylemiyoruz da ondan. “Halit ve yarın sözcüklerinde birinci hecedeki a’lar uzun mu okunacak?” “Ömrü ahirimizde ismimizin sonuna bir ‘it’ eklediler.” dermiş ya Abdülhak Hamit. Halit adının “basit” der gibi “Halit” diye söylendiğini ne zaman duysam bu söz gelir aklıma. Hālit sözcüğünün evet, a’sı uzun söylenecek. Sözcük Arapça ve h’den sonra bir elifi var. Böyle söylendiğinde, “Hali, şekli ve sureti bozulmayan, değişmeyen, asli durumu ve şekliyle devam eden, daimi” anlamları ve bunlara bağlı olarak “sonsuz, baki, ebedi” anlamı kazanıyor. Kısa söylendiğinde ise “halt” sözcüğünün türemişi sanılabilir, dikkat! Yarın ise eski Türkçeden gelen bir sözcük. Türkçe; yani Arapçadaki gibi uzun sesler içermiyor. A’sı kısa söylenecek. Ayşe Gülen sormamış; ama “hayır” sözcüğünü de ekleyeyim buraya. “Haayır” diye değil, a’sı kısa tutularak “hayır” diye söylenmeli. Sözcük Arapça; ama bunun da uzun sesi yok. “Bir de nereye ve buraya kelimelerinin okunuşunu sormak istiyorum. Neriye mi nereye mi; buraya mı burıya mı?” Orta hece ünlüleri vurgusuz söylendiği için “neriye”, “burıya” diye anlaşılıyor olmalı. “Nereye” ve “buraya” diye söylenmeli. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (15 Eylül 2011) 24 Ağustos Çarşamba Aykut Dinç, Bahçelievler'den Bakırköy'e gitmek için bindiği İstanbul Belediyesine ait halk otobüslerinden birinde gördüğü uyarı yazısını bildirmişti. Yalnız o otobüste değil, pek çok otobüste yazan bir uyarı: ''Seyir halindeyken şoförle konuşmayınız''. Bahse girerim bu uyarıdan, “Şoför etrafı seyrederken konuşup onu rahatsız etmeyin.” anlamını çıkaranlar vardır. Daha doğrusu, uyarıları okuma ve anlama alışkanlığımız olsa birçok kişi bu anlamı çıkarır. “Seyir” dendiğinde “seyretme”yi anlayan çok kişi vardır “Seyrüsefer” gibi sözler kullanımdan düşeli çok oldu çünkü. Bunun yerine pekâlâ “yolculuk sırasında” denebilir, herkes de anlar ne dendiğini. Geçelim. Asıl sorun yaratan bölüm, “seyir halinde” olanın belli olmaması. Seyir halinde olan şoför olmadığına göre, bu tümcenin başına, Aykut Dinç’in dediği gibi, “araç” ya da “otobüs” diye bir sözcüğün getirilmesi gerek. Aykut Dinç’e bırakayım sözü: “Her gün o araca binlerce kişi biniyor ve bu yanlışları görerek seyahat ediyorlar. Çoğu bunların yanlış olduğunu anlamıyor bile, zaten alışmışlar; artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu fark edemiyorlar. İstanbul Belediyesi de Türkçeyi yanlış kullanıyorsa vay halimize!” Yalnız belediyeler mi? Dili doğru kullanmaya çalışan, Türkçeye özen gösteren resmi - özel kurum, kuruluş varsa bile, bunlar özen göstermeyenlerin yanında devede kulak kalmıyor mu? 26 Ağustos Cuma Babıali Kitaplığı yayını “Her Kuşakta Atatürk” kitabının yazarı olarak Güner Günay’ın adını yazmışım. Kitabın yazarı Güner Demiray. Güner’lerin ikisinden de özür dilerim. 29 Ağustos Pazartesi “Seyyah-ı Âlem EVLİYA ÇELEBİ”, Şükrü Haluk Akalın tarafından yazılmış, Türk Dil Kurumu Yayınları arasında basılmış, her sayfasında renkli minyatürler, Çelebi’nin Seyahatname’sinin çeşitli ciltlerinin kapakları, ona ek yapan yazarların kitap kapakları olan; görsellikle desteklenmiş, albenili bir kitap. Seyahatname’den kimi bölümleri Türkçeleştirip özetleyerek aktarırken Çelebi’nin yaşamıyla ilgili bilgilere de yer vermiş Ş. Haluk Akalın; “Seyahatname”nin neden değerli, neden önemli olduğunun altını çizmiş. Türk ve dünya edebiyatının en ünlü gezi yazarı olmasının yanı sıra, Evliya Çelebi hem bir tarihçi, hem bir dilbilimci, hem sanatçı, hem “şikemperest” (Şimdi “gurme” dediklerinden) “ağzının tadını bilen, yemesini seven, yemeklere ilgi gösteren” bir kişidir, hem bir halkbilimcidir. Aynı zamanda iyi bir hafız, iyi bir müezzin, musiki bilen, “sanatçı bir kişiliğe, hassas bir ruha sahip olduğu anlaşılan Evliya Çelebi aynı zamanda cengâverdir. Güreşçidir, dövüşçüdür, attığını vuran bir okçudur. Usta bir binicidir, iyi bir ciritçidir.” IV. Murat, bir şeyler okumasını istediğinde Evliya Çelebi padişaha, Farsça mı, Arapça, Rumca, İbranice, Süryanice, Yunanca, Türkçe… hangi dilde okumasını istediğini soracak kadar da yürekli, bilgisine, ustalığına güvenen bir kişidir. Evliya Çelebi’nin dili ve biçemi (üslup) hakkında bilgi vermesi için, “ve”lerle uzayıp giden paragrafın yalnızca başını alıntılıyorum: “Padişahım yetmiş iki ulûmdan Fârisî mi ve arabî mi ve Rumî ve İbranî ve Süryanî ve Yunânî ve Türkî ve Şarkî ve Varsağ ve kâr u nakş savt ü zecel ve amel ü zikr ve tasnifat ve kavl ve haznegir veyâhûd…” 1 Eylül Perşembe “Güneşi Öpmek İçin”, yüz dört kadının el ele, yürek yüreğe vererek dizelere dizeler, şiirlere şiirsel seslenişler katarak “Kadından Barışa” doğru başlattıkları bir uzun yürüyüşün adı. EKYAZ (Egeli Kadın Yazarlar) adına Zübeyde Seven Turan ile Arzu K. Ayçiçeği, belleklerinde üç yıl önce tohumları ekilen “Kadından Barışa” derleme çalışmasını başarıyla kotarmışlar ve “el ele barış damıtmışlar sözcüklerden”. Dünya Barış Gününde anılması gereken “Güneşi Öpmek İçin”i (Kum Yayınları) böyle çıkarmışlar ortaya. 4 Eylül Pazar
İstanbul’daki kitaplığımda Orhan Veli’nin şiirlerini topladığı kitabı bir türlü bulamayınca Fatma Hanım’ın mektubunu yanıtlamayı erteleyip durdum. Ama ne oldu, Orhan Veli, bugün önünden, şöylece bakıp geçtiğim kitaplıktan el etti bana. Asım Bezirci tarafından derlenmiş, “Orhan Veli - Bütün Şiirleri” adıyla Can Yayınları tarafından yayımlanmış kitabın Aralık 1981 tarihinde çıkmış 15. basımı elimde. İlk kez, Varlık dergisinin 1. 3. 1947 tarihli sayısında yayımlanan şiirin, Sivas Madımak Otelinde diri diri yakılan Asım Bezirci’nin derlediği özgün biçimi şöyle: KAPALI ÇARŞI Giyilmemiş
çamaşırlar nasıl kokar bilirsin, |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Eylül 2011) 19 Ağustos Cuma Kızımın Amerika’daki bütün Türk arkadaşları bebeği görmeye geldiklerinde hep “Yiycem seni.” diye sevdiler çocuğu. Doğrusu, Amerikalı damat, “Ne demek?” diye sormasa üzerinde düşünmek aklıma gelmezdi. Biz böyle severdik bebekleri. Hiçbirimizin kulağına da aklına da garip gelmezdi. Söz İngilizceye çevrildiğinde damadın gözleri büyüdü. Bunun bir sevme sözü olduğuna zor inandırdık onu. Benim bu söyleyişi şimdi anımsamamın nedeni ise Aziz Naci Doğan’ın iletisi. "Konuşmadaki
ses daralmaları" konusuna değindiğim günlükte, "Türkçe yazıldığı
gibi okunur / konuşulur, denir ki pek doğru değildir. Batı dillerindeki
yazılış - okunuş farkı ile karşılaştırmak amacıyla söylenmiş saymalı o
sözü" demiştim. Buna ve ‘edebi metinleri okurken veya şiir okurken
de’ ses daralmalarını kullanmamız gerektiğini söylememe hiç katılmamış
Aziz Naci Doğan. “Öncelikle güzel ve ince dilimizin ‘yazıldığı gibi okunabilir
/ konuşulabilir olma’ niteliği apaçık ortadadır. Ana sütü gibi Türk ulusuna
helal olan Türkçemizin bu başat ve ayırıcı özelliğini hiç tartışma konusu
yapmamamız gerektiğini düşünüyorum.” deyip ses daralmaları konusuna geçmiş.
“Bunların tümünde Türkçe dilbilgisi yazımı gereklerine ‘okuma’da da, ‘konuşma’da
da duraksamasız uyulmalıdır. Kaynaştırma harflerimiz ‘a’ ve ‘e‘yi ‘ı’ya
ve ‘i’ye dönüştürmemizin üşengeçlik dışında bir açıklaması olamaz. Hele
‘gelecek zaman’ eklerimiz ‘-ecek’ ile ‘-acak’ı tanınamaz duruma getirmenin
savunulabilir bir yönü yoktur. Bu uygulamaları önermek ve özendirmek doğru
bir yaklaşım değildir.” demiş. *aynı
yaratıga benziyoo Gençlerin dilindeki Türkçenin durumuna bakıp ağlamadan bebekleri severken kullandığımız şu söze dönelim. Yazarken “Yiyeceğim seni” diye yazmalıyız. Doğru. Peki konuşurken kaçta kaçımız “Yi-ye-ce-ğim seni” diyor? Ses daralmaları konusunda söylediklerim, söylenmemiş sözler değil. Bu konuda yeni bir yaklaşımı dile getirmiyorum. Halkın nasıl konuştuğuna bakıyor; bununla diksiyon kitaplarının söylediklerini eşleştiriyorum. Kaldı ki diksiyon konusunda yetkili de saymam kendimi. Nedeni ister üşengeçlik olsun, ister dilin tasarrufu sevmesi ve daha kısa olanı, daha öz olanı yeğlemesi olsun, hem resmi, yarı resmi hem de özel konuşmalarda, okumalarda, seslendirmelerde, yumuşak g’yi bastırarak “gelemeyeceğim” diye konuşan biri olağan karşılanır mı? “Gelemiycem” diye yazılması ne kadar yazım yanlışı ise “ge-le-me-ye-ce-ğim” diye konuşulması da o kadar konuşma kusuru sayılmaz mı? Aziz
Naci Doğan’ı çileden çıkaran açıklamaları Ayşe Gülen’in sorularını yanıtlarken
yapmıştım. Gülen’in henüz yanıtlamadığım iki sorusu daha var. Bunlardan
biri, ‘r’ ünsüzünün konuşmadaki kullanımını ile ilgili. “Kitaplarda her
durumda kullanılmalı deniyor. Ama gerek sunucular gerek tiyatro eğitmenleri
bile kullanmıyor. Yine dizilerdeki oyuncular da kullanmıyor. Örneğin bir,
bi; bir şey, bişi; bir tanem, bitanem; geliyorsun, geliyosun şeklinde
söyleniyor. Bunlar yanlış söyleyişler değil mi? Doğruysa niye?” Bence
(korkarak söylüyorum bunu) şimdiki zaman eki “-yor”un r’sini bastırarak
söylemek konuşmanın doğallığını zedeler. “Bir” sözcüğünün r’sini de tümüyle
yutmak doğru değil; ama bastırarak söylemek de konuşmayı ister istemez
“kitabi” yapar. Bu konularda yetkililerden ve konuşma eğitimi veren uzmanlardan
destek bekliyorum. Attilâ Şenkon 1991’de “Her Gün Perşembe Olsa” adlı kitabıyla Akademi Kitabevi Öykü Özendirme Ödülüne değer görülerek başladığı yazın yolculuğunun 20. yılında bu ilk kitabından ve “Uykusuz Gece Düşleri” adlı ikincisinden seçtiği öykülere, dergilerde yayımlanmış, kitaplarına girmemiş öykülerini de katarak oluşturmuş “Bahar Temizliği”ni (Cumhuriyet Kitapları). “Yaşamımın bu yeni döneminde bir bahar temizliği gerek bana. Tozlu sandıklar, eski defterler açılmalı. İçlerinde ne varsa ortaya dökülmeli birer birer.” diyor arka kapakta. Kimin böyle bir bahar temizliğine gereksinmesi yok ki! Ama ne zordur o sandıkları, o defterleri açmak, eski kendisiyle yüzleşmek. Ne mutlu yapabilene! 21 Ağustos Pazar Çocukken okumuştum “Taras Bulba”yı. Aklımda yalnızca bir savaş romanı olduğu kalmış. Oysa Gogol’un önemli yapıtlarından biri. Everest Yayınları Mehmet Özgül çevirisiyle yayımlamış yeni basımını. Okuduklarımı unutmayabilmeyi nasıl isterdim. Kimi kitapları yalnızca okuduğumu anımsıyorum. Örneğin Pirandello’dan çok söz edilirdi bir zamanlar. Onun da birkaç tiyatro yapıtını okumuştum; ama adlarını bile anımsamıyorum şimdi. “Dışlanmış Kadın” (Everest Yayınları, çeviren: Esin Gören) romanın üzerinde Pirandello adını görünce eski bir dostla karşılaşmış gibi oldum; ama hepsi o kadar… Başkaca hiçbir anı izi yok. 23 Ağustos Salı Aykut Dinç’in iletisine ne zamandır yer vermek istiyordum. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi Aykut Dinç. Bu yıl içinde bir konferans vermek üzere gitmiştim İstanbul Kültür Üniversitesine. O günden sonra üç kitabımı okumuş Aykut ve onun deyişiyle “dışarıya, sokağa bakışı” değişmiş. Halk
otobüslerinden birinde gördüğü uyarı yazısı şöyleymiş: “Yaşlı, sakat ve
hamile bayanlara yer veriniz.” Yalnızca kadınlara yer verilmesini istiyor
bu yazı; yaşlı kadınlara, sakat kadınlara ve hamile kadınlara. “Bayan”
sözcüğüyle kibarlık yapıldığı sanılmış; ama yaşlı ve sakat erkekler ayakta
bırakılmış. Erkekler gebe kalmayacağına göre, “hamile” sözcüğü tek başına
kadını anlatmaya yeter. Şöyle olmalıydı o uyarı: “Hamileler ile yaşlı
ve sakatlara yer veriniz.” İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu uyarımızı
dinlese ve düzelttirse yanlışı… Halkımızın gözünü yanlışa alıştırmasak…
|
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
| TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (1 Eylül 2011) 14 Ağustos Pazar Samet Sabuncu “baki” sözcüğünü sormuş ve şöyle demişti iletisinde: “Bazı bankalar ısrarla ‘borcunuzun kalan bakiyesi’ ya da ‘bakiye kalan borcunuz’ gibi ifadeleri kullanmakta devam ediyorlar. Bunlara üşenmedim, tek tek mektuplar yazdım ama değiştirmediler. Acaba, ben mi yanlış düşünüyorum? Hiç bakiye kalır mı?” Samet Sabuncu doğru düşünüyor. Ancak, sözcüğün doğru ya da yanlış olmasından daha büyük bir derdimiz var bizim. “Borcunuzun kalanı”, “kalan borcunuz” denince, herkesin bildiği sözcüklerle söylenmiş oluyor ya söz, pek sıradanlaşmış sayıyoruz onu, basit, gündelik dil sayıyoruz. Bence bunun nedeni kendimizle bir türlü barışamamış olmamız, kendimizle ve dilimizle. Ekini kökünü bilmediğimiz (Türkçe kökenli olmayan) sözcüklerde yüksek anlamlar bulunduğunu varsayıyoruz. Böyle söylendiğinde sözün yükseldiğini, değer kazandığını, sıradanlıktan kurtulup resmileştiğini sanıyoruz. “Bakıyye: artan, geri kalan, artık” diyor Osmanlıca Sözlük. “Kalan” anlamı, “bakıye”nin içinde zaten bulunduğuna göre, “kalan bakıye” diye bir şey olmamalı, değil mi? Ama resmi hava, o yabancı sözcükle sağlanabilirmiş gibi ille yabancı bir sözcük eklenecek. Yapmayın beyler! Herkesin anlamasını istemiyor musunuz zaten? Bırakın anlasın insanlar ne dediğinizi. Şıp diye anlaşılan Türkçesini kullanmaktan niye kaçınıyorsunuz? Samet Bey, son sorusunu da “‘Musiki’ sözcüğü mü, ‘musıki’ sözcüğü mü doğrudur? Ya da bu sözcükteki ‘ı’ ya da ‘i’ harflerinin biri şapkalı mıdır?” diye sormuş. Ferit
Devellioğlu, “ka’sı uzun okunur” diye not düştüğü sözcüğün Farsça “mûsikar”dan
geldiğini belirtiyor; “mûsîkar”ı da şöyle açıklıyor: “1. Mizmar çeşidinden
sıra, kalem, düdük; kaval, dervişlere mahsus bir saz. 2. Rüzgâr estikçe
gagasındaki deliklerden türlü türlü ses çıkardığı için ‘musikî’ sözünün
de bundan alındığı rivayet olunan mevhum bir kuş”. Sevan Nişanyan ise
“musiki” sözcüğünün Arapçadan geldiğini belirtiyor ve eski Yunan’daki
“mousikē” ile de ilişkilendiriyor sözcüğü. 15 Ağustos Pazartesi Yazılmasından 51, yazarının ölümünden 41 yıl sonra bulunup yayımlanan bir kitap: Orhan Kemal’in “Yüz Karası” (Everest Yayınları) adlı romanı. Işık Öğütçü, kitabın başına eklediği, ”Kayıp Romanın İzinde” adlı yazıda, babasının bütün yazdıklarını bildiğini sanırken bu romanı keşfetmesinin heyecanını anlatmış. İstanbul Son Saat gazetesinde bölümler halinde yayımlanmış roman; ama kitap olarak basılmamış. O zaman gazetelerde roman yayımlanırdı ve her gün romanın bir bölümünün yayımlanmasına “tefrika edilmek” denirdi. Birçok önemli roman, okurla ilk kez gazetelerde buluşmuştur. Işık Öğütçü de babasıyla yapılan bir röportajda romandan söz edildiğini okuyunca romanın peşine düşmüş ve gazetedeki tefrikasına ulaşmış. O röportajda, “… bir akşam gazetesinde ne gibi yenilikler olmalıdır?” sorusu üzerine Orhan Kemal’in verdiği yanıt da ilginç: “Bir edebiyat adamı olarak temennim öteki gazetelerin bir hayli ihmal ettikleri sanat - edebiyat yanına önem vermesi, bunun için de sayfalarını genç istidatlara açmasıdır.” 50 yıl sonra gazetelerimizin sayfalarını hangi yeteneklere açtıklarını gördükçe zamanın hep daha iyiye, daha güzele götürmediğini bir kez daha ve derinden kavrıyor insan. Romana gelince… Edebiyatın ölümsüzlüğünün kanıtı... Üzerinden yıllar geçse de has edebiyat eskimiyor, değerinden bir şey yitirmiyor. 16 Ağustos Salı Eğitimci Ayhan Yılmaz diyor ki: “ Güzel Türkçemizde ‘sigara içmek’ yerine ‘ sigara tütmek’ kullanılırsa daha anlamlı olmaz mı?” Olur da nasıl sağlayacağız bunu? Birçok dilde “sigara içmek” anlamındaki eylem, “tütmek, tütsü” gibi sözcüklerle ilişkilidir zaten. Türkçede de “tütün”, “tütsü” gibi sözcükler “tütmek”ten gelir. “Tütün” hem bitkinin hem de sigaranın adı olarak kullanıldığı gibi, halk arasında “duman” anlamında da kullanılır. (Türkülerde geçer: “Çamlığın başında bir tütün tüter” vb.) Keyifli, özel bir sigara içimi kastedildiğinde “tüttürmek” eylemi şu anda da kullanılıyor; ama “Beni çaldır.” demeleri bile yadırgamayan halkımız, “Sen hâlâ tütüyor musun? Bırak artık şu tütmeyi.” dendiğinde büyük olasılıkla tepki gösterecektir. 17 Ağustos Çarşamba İşte sevindirecek bir haber: Aziz Özkan, TDK Türkçe Sözlük’te “çoğaltım” sözcüğü olmasına karşın, “azaltım” sözcüğünün bulunmadığını saptayınca durumu Türk Dil Kurumuna bildirmiş. Kurum ne yapmış? “Azaltım” sözcüğünü sözlüğe eklemiş, bunu da Aziz Özkan’a bir yazıyla bildirmiş. Alkışlar TDK’ye…Sözlükte “yoğuşma, yoğuşmak, yoğuşturmak” sözcükleri de yok. “Buharın sıvı duruma gelmesi” anlamında bir sözcük “yoğuşma”. Türemişleriyle birlikte TDK, bunu da katar mı ki sözlüklerine? 18 Ağustos Perşembe Ayvalık’tayım. Nasıl özlemişim Ayvalık’ın denizini, havasını, suyunu. Ayvalık’ın her şeyini özlemişim de pazarı başka. Tazecik otlar, yeşillikler, sebzenin, meyvenin şaşırtmayan, bildiğimiz tadı. Bugün arka arkaya üç başarılı sefer düzenledim pazara; ama aklım hâlâ orada. Dördüncü seferi de yapsam mı acaba? Yine 18 Ağustos Perşembe Mustafa
Yıldırım’ın Samim Kocagöz 2002 Edebiyat Ödülünü kazanan romanı “Ulus Dağı’na
Düşen Ateş”i Tarık Konal, torunumun doğumundan 15 gün kadar önce ona,
Aras’a imzalamıştı. Güner Günay’ın yazdığı “Her Kuşakta Atatürk” (Babıali
Kitaplığı) ile Herbert Melzig’in yazdığı, Ahmet Arpad’ın çevirdiği “Kemal
Atatürk - Osmanlı’nın Çöküşü, Türkiye’nin Dirilişi” (Alfa Yayınları) adlı
kitapları ise başka kitaplarla birlikte Ayvalık’a getirdim. Her gelişimde
taşıyabildiğim kadar kitabı Ayvalık’a getirmeye çalışıyorum. Hem İstanbul’daki
evi rahatlatmak hem de Ayvalık Belediyesi eğer uygun bir yer gösterirse
Ayvalık’ta bir kütüphane açmak için. İnsan doğduğu yere bir borçluluk
duyar ya, ben de Ayvalık’a borcumu, bir kütüphane ile ödemek istiyorum.
Eğer gerçekleşecek gibi olursa okurlarımdan ve dostlarımdan da yardım
isteyeceğim elbette. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (25 Ağustos 2011) 10 Ağustos Çarşamba KEGEV’in (Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı) düzenlediği M. Sunullah ARISOY ödülü, bu yıl şiir dalında verilecekmiş. “M. Sunullah ARISOY' un Türkçeye gösterdiği özen ve emek göz önüne alınarak, ödüle katılacak yapıtların değerlendirilmesinde Türkçeye özen, belirleyici ölçüt olacaktır.” deniyor ödül duyurusunda. 31 Aralık 2011'e kadar, altı adet kitap ya da dosya ile katılınabilecek yarışmanın seçici kurulu, Burhan Günel, Arife Kalender, Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu ve Ahmet Özer'den oluşmakta. Ayrıntılı bilgi, kegev.net@hotmail.com adresinden istenebilir. Ş. Avni Ölez Şiir Ödülünün katılım koşulları da böyle; yine kitap ya da dosya gönderilebiliyor. Yalnız başvurular 31 Ekim 2011 tarihinde sona erece. Daha çok bilgi Burhan Günel’den (gunelburhan@gmail.com) alınabilir. 12 Ağustos Cuma Söze, “Onca kitap, dergi okudum ve okuyorum, ama, sadece zamanında GırGır dergisini alır almaz önce son sayfayı açar, rahmetli Oğuz Aral'ın tiplemesi ‘Avanak Avni’yi okurdum. ‘Cumhuriyet Kitap’ ekinde de aynı şey oluyor. Her sayısında önce sizi okuyorum.” diye başlayıp gönlümü fetheden Samet Sabuncu, Fransızca bir şarkı için, “Bu şarkı Türkçeye de çevrildi.” diyen sunucuya, “O sizin dediğinize, Türkçe söz yazmak denir” diye anında tepki gösteren, Ataol Behramoğlu’nun “ne kadar” yerine “na kadar” dediğini duydukça kahrolan bir okurum. Karısının uyarısı doğrultusunda sorularını elemeden geçirmiş, bana göndermek üzere dört soru seçmiş. İlk ikisini bu hafta, ötekileri önümüzdeki hafta yanıtlamaya çalışacağım. “İcraatlar... Bu söyleyiş şekli doğru mudur? Ben, ‘icra’ sözcüğü tekil, ‘icraat’ olunca zaten çoğul oluyor diyorum. Doğrusu nedir acaba?” “1. Akıtma, akıtılma 2. yapma, yerine getirme, bir işi yürütme 2. bir müzik parçasını çalarak gösterme” gibi anlamların yanında hukuk terimi olarak “Alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi, adli bir teşekkül vasıtasıyla temin etme” anlamına geliyor “icra” sözcüğü. Samet Bey haklı, çoğulu da “iş, işler, yapılan, tatbik edilen şeyler” anlamında “icraat”. Ancak tam bu noktada sorun başlıyor ve “Doğrusu nedir acaba?” sorusuna kolayca yanıt verilemiyor. Samet Sabuncu 58 yaşında olduğu için, bu Arapça sözcüklerin (asıllarında) taşıdıkları anlamları, bu anlamlar arasındaki ayrımı biliyor. Ya biz şimdi ne yapmalıyız? Yeni yetişen kuşaklara Arapça sözcükleri Arapçanın kurallarına göre kullanmaları için Arapça mı öğretmeliyiz? Bilene, göz yummak, kulak tıkamak zor gelir; ama bence gençlerin “icraatlar” demesini, daha genelleştirerek söylersek böylesi durumlarda Arapçanın kurallarına bağlı kalmamalarını anlayışla karşılamak zorundayız. İkinci sorusu da şu Samet Bey’in: “Geçen gün TV kanallarının birinde Sayın Uğur Dündar haberleri sunuyor ve bir yerde ‘eski Yargıtay başkanı’ dedi. Ben yine ayaklara kalktım. Bu şekilde kullanılınca sanki yegâne eski başkan, sözü edilen kişi imiş gibi bir ifade çıkmıyor mu? Oysa bu ve birçok makamda hep eski başkanlar oldu ve olacak. O halde eski başkanlar için "..... eski başkanı" ya da "eski ..... başkanlarından" demek gerekmez mi? Yanılıyor muyum acaba?” İşte bu, çok tartıştığımız, üzerinde, ayrı ayrı zamanlarda çok durduğumuz bir konu. “Eski Yargıtay başkanlarından” denir, “Yargıtayın eski başkanlarından” da denir; ama “Yargıtay eski başkanı” denmez. Neden denmez? Açıklamaya çalışayım: Belirtisiz ad tamlamasını, ad tamlaması yapan, sözcüklerin yan yana durmasıdır. Aralarında eklerle sağlanan bir bağ yoktur. Bu yüzden tamlamayı oluşturan sözcükleri birbirinden ayırırsak tamlama bozulur. Belirtisiz ad tamlaması denince herkesin aklına nedense “kapı kolu” gelir ya, biz başka örnekleri de düşünelim: “masa örtüsü, tıraş bıçağı, yemek kaşığı, su bidonu, yağ kandili…” Bunların tümü, belirtisiz ad tamlamasıdır. Bu tamlamaları oluşturan iki sözcüğün arasına başka bir sözcük koyabilir miyiz? Deneyelim: “Yağ eski kandili, su plastik bidonu, yemek gümüş kaşığı, tıraş yeni bıçağı, masa keten örtüsü…” Olmuyor değil mi? Olmaz, çünkü belirtisiz ad tamlamasını bölemeyiz, tamlayanla tamlananın arasına başka sözcük sokamayız. “Yargıtay başkanı”nın dilbilgisel tanımı ne? Belirtisiz ad tamlaması. Öyleyse onu da bölemeyiz, araya (eski, yeni vb.) başka sözcük sokamayız. 13 Ağustos Cumartesi Doğan Almasulu’nun, dijital baskıyla 100 adet çoğalttığı şiir kitabının adı, önce bir duraksatıyor insanı. Yanlış mı okuyorum, Türkçe mi, başka bir dil mi, diye bakıp kalıyorsunuz kitabın kapağına: “Ahıyaaaak”. “Bu şiir kitabı Holoyır bildirgesinin somut karşılığı bir yapıttır” diye başlayan “Önsöz Yerine”de, bu sözcüğün açıklaması var mı diye baktım. Bu kez de aklım “Holoyır”a takıldı. “Çok boyutlu geçişken bütünlüğü gösteren yapıya işaretle yeni sanatın adı, HOLO (Holografik bütünlük) ve YIR (şiir, ezgi, söyleyiş) sözcüklerinin birleşimi olan HOLOYIR’dır.” diye bir tanım… Sonraki sayfalardaki uygulamaya bakınca söylenmek isteneni anladım galiba. Dahası, dizgideki görsellik kastediliyorsa bana pek yabancı değil, “Tanrıkadın” adlı romanımda ben de kullanmıştım. Kitabın arkasındaki şiiri alıntılayayım: “dur / gelmekte erguvan belirsizlik / mahkûma yollanmamış mektup / daha unut kendini baltanın ağzında…” “Galata Kulesi” (Sone Yayınları) Aydın Meriç’in ilk şiir kitabı. En beğendiği odur diye, kitabın arkasına aldığı şiiri yazıyorum yine: “Halbuki / Mendili kolonya kokan bir kız / Okunaksız bir yazıyla / Açsaydı mühürlü kilitlerini / betimlenmezdi bu gelgeç ruhun / Mutlağı bulma tutkusu / Ve ben de ağaçlara kazımazdım / Bütün balinaların karaya vurduğunu”. Sone Yayınlarından bir başka şiir kitabı, Hakan Sürsal’dan: “ses, çorba ve taze ekmek”. Ondan da arka kapak şiiri: “‘gün çığlıklarla batıyor’ / bize mi? / ‘camda yakamoz demeti’ / olası / ‘sıcacık ekmek’ / en yakını.” “Istırancalar Sevdası” yine bir Sone Yayıncılık kitabı. Şairi: Sevim Hamdi Alp. Arka kapakta şiir yok. Ben de tadımlık olarak, “Gölgesinde” adlı şiirin ilk dörtlüğünü seçtim: “Karadeniz’in coşan rüzgârı, / Yıldız dağlarının belini sarar. / Horon teper kayınla meşe, / Bülbül ağlayarak yuvasın sorar.” Hasan
Akarsu’dan bir şiir, bir de şiir ağırlıklı deneme kitabı; ikisi de Öğretmen
Dünyası yayını: Şiir kitabının adı: “Taşı(n) Suyu Şiir”, deneme kitabının
adı: “Şiir Göz(e)leri”. “Yaşamın İki Ucu” adlı kısa şiiri alıyorum buraya:
“Bebeksiniz bebek bağında / Bebek arabasında / Sevinciniz Gözlerinizin
yaşında // Yaşlısınız yaşlılık bağında / Ayrılığın yasında / Diliniz sevginizin
karşılığında”. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Ağustos 2011) 2 Ağustos Salı ABD’yi tek sözcükle özetlemek gerekse en uygunu “büyük” olur. Ülke büyük; koca bir kıtaya yayılmış. Bizde New York’u görmeyeni “entel” saymazlar; ABD’nin batısında yaşayan kitlenin büyük çoğunluğu New York’a hiç gitmemiştir, gitmeye niyeti de yoktur. Komşu eyalet, ayrı devlettir onun için. Dünyanın geriye kalanı ile ancak oralarda büyük bir felaket olmuşsa bir anlığına ilgilenir. ABD’nin Irak’a demokrasi götürmek için girdiğine yürekten inanan Amerikalı, Irak’ın nerede olduğunu bilmeyebilir. ABD’de her şey büyük. Biraz abartacağım: Kahve fincanları çorba kâsesi, çorba kâseleri tencere kadar. Yemek tabakları servis tabağı büyüklüğünde, porsiyonları da öyle. İki kişiyi rahatça doyuracak yemeği Amerikalı bir oturuşta yiyebilir; yiyemediğini paketletip alır zaten. Hıyarlar, patlıcanlar kol kadar, bamyaların boyu neredeyse karışla ölçülecek. Patatesin, soğanın, kabağın her rengi, her boyu dizim dizim. Sivri yeşil, tatlı biberlerimizi özledim. Biber olarak ya zehir gibi acı Meksika biberleri var ya da bizde de artık sarısı, kırmızısı da satılan, etli, büyük, yeşil dolmalık biberler. Kuzu eti pek yok; bulunsa da kokusu ağır olurmuş, pek sevilmezmiş; ama marketlerde dana etlerinin yanı sıra Angus ve domuz eti bol, buffalo eti bile var. Balık, okyanus balığı. Okyanus balığı, kiloyla satılabilecek boyda, pembe, beyaz bir çeşit et demek. Başı ve kuyruğu olan balık varsa o ya Yunanistan’dan gelmedir, ya İtalya’dan. “Yoğurt” sözcüğünü İngilizceye soktuğumuzla övünürüz; ama Amerikalı yoğurt ile Türkiye arasında bağlantı kurmaz, olduğunu da bilmez. Tanımlamak gerektiğinde “Yunan yoğurdu” diye söz eder yoğurttan. Yoğurdun meyvelisini yapar, dondurmasını yapar; donmuş yoğurdu çeşitli kuruyemişlerle, meyvelerle tatlandırıp satan; yalnız donmuş yoğurt satan dükkânlar var. Zeytinyağı İtalya, İspanya ve Yunanistan’dan gelir. Yunan baklavasını, “feta” adlı Yunan beyazpeynirini her yerde bulabilirsiniz; Türkiye’den gelen yufka, erişte, pul biber, zeytin vb.ini ise yalnız Ermeni marketleri satar. 3 Ağustos Çarşamba Fotoğrafını da koymuş Uğur Bilge. Hastadan başka bir şey taşınabilirmiş gibi, “HASTA NAKİL AMBULANSI” yazıyor aracın üzerinde. İlk sözcük Farsça, ikincisi Arapça, üçüncüsü Fransızca. Oysa “cankurtaran” ne güzeldi; tümden unutuldu. Çocuklar, gençler bilmiyorlar bu sözcüğü, hiç duymamışlar. Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım sınıfında sormuştu. “İtfaiye” anlamına gelebileceğini tahmin etmiş çocuklar. “Özalizmle başladı bu İngilizce sevdası. Kalemini gözümüze gözümüze soka soka ‘konsensüs’ dedikten sonradır ki ‘plazalar’, ‘şov rumlar’, ‘marketler’ sardı her yanı. Bu salgına esnaf para hırsıyla sarılıyor da devlet nasıl bir dürtüyle halkın vergileriyle aldığı arabaya İngilizce ad koyabiliyor?” diyor Uğur Ağabey. Çünkü devlet hiçbir zaman halkın dilini sevmemiştir. Devletin başındakilerin de mayası neyle karılmışsa artık, “meşrebine” göre, kimi İngilizceye yaslanır, kimi Arapçaya. 5 Ağustos Cuma Başka ülkelerde yaşayanların tümüne aynı gözle bakmamak gerek; biliyorum; ama başkalarının var ettiği uygarlıkta yer kapmaya çalışanlara pek sıcak yaklaşmıyorum doğrusu. “Beyin göçü” diye nitelediğimiz olguda bile, yabancı ülkelerde bulunanlar, oralarda aynı zamanda ülkelerini temsil ederler. Bir de rahata, kolaya koşanlar var. Hollanda’daydı, bir hafta önce Türkiye’den gelmiş genç bir hanım: “Burada ne elektrik kesiliyor ne de su. Bir daha döner miyim Türkiye’ye?” demişti de donup kalmıştım. “Sen memleketini elektriği, suyu kesilmeyecek duruma getir. Hiçbir katkının bulunmadığı uygarlıktan pay kapmaya çalışmaya ne hakkın var?” diyemedim; ama hiç de unutmadım bu sözleri. Aman aman! Herkesin ülkesi kendisine. Bütün kargaşasına, karmaşasına, kavgasına karşın ben Türkiye’yi özledim. Yalnız bu kez, kızımdan ayrılmaktan daha zor bir ayrılık bekliyor beni: Torundan ayrılmak. Akşamdan sabaha özlerken, anasından babasından kıskanırken nasıl olacak bu ayrılık? Ona baktıkça bir yandan bunu düşünüyorum bir yandan da insanoğlunun doğduğunda ne kadar güçsüz olduğunu. Çok sağlıklı bir bebek Aras; ama kendi başına bırakılsa ölür. İnsanoğlu ana karnındaki gelişmesini tamamlamadan doğuyor, diyenler haklı olmalı: yoksa öteki memeliler gibi, doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkar, dolanır, karnını doyurmanın yolunu bulurdu insan da. Yeryüzündeki memelilerin çoğu, (belki tümü) bir haftada, on günde kendi yaşamlarını sürdürebilecek duruma geliyor. Oysa insanoğlu aylarca kafasını dik tutamıyor, kolunu bacağını istediği doğrultuda kullanamıyor. Onu besleyecek, temizleyecek birileri olmasa yaşamını sürdüremez; tek başına canlı kalmayı bile başaramaz. 8 Ağustos Pazartesi 12 saat 15 dakika… Amerika’nın batı ucundan Avrupa’nın doğu ucuna gelmek bu kadar kısa bir yolculuk. Yine de zor. Ama geldim işte, memleketteyim. Yurt dışından döndüğümde en çok bir aracın altında kalmaktan korkarım. Orada sizin yola indiğinizi gören aracın durmasına alışmışsanız burada çiğnenmeniz işten bile değil. Bir kez, önünden geçmek için bir otomobili durdurmuştum da “Utanmıyor musun koskoca arabayı durdurmaya!” diye bir de azar işitmiştim. Ceza ile korkutmak mı gerek? Yayaya öncelik tanınması nasıl sağlanacak bu ülkede? 9 Ağustos Salı Yokluğumda ev adresime gönderilen yayınlar arasında dergiler çoğunlukta. Dört tane kitap çıktı kolilerden. Biri, Mehmet Güler’in yeni romanı “Benibekle Çiçeği” (Cumhuriyet Kitapları). Çok sevdiğim bir insan Mehmet Güler, yirmi yıllık arkadaşım. Kitabın arkasını çeviriyorum hemen. “Mehmet Güler’den, ülkemizin ‘Küçük Amerika’ olma sevdasına tutulduktan sonra yaşadığı ‘ileri’ görünüşlü ‘tersine’ dönüşüme, Adana özelinde ayna tutan bir çağ romanı… Kendi deyişiyle ‘faytoncuların piri’ İdris Usta’dan el alan, ata sevdalı, faytonuna tutkun bir faytoncunun işinin, ekmeğinin elinden alınmasına umarsızca başkaldırısının öyküsü…” yazıyor. Gönül Çatalcalı, adı gibi bir gönül insanıdır. Şunlar da Çatalcalı’nın kitabının arkasında yazanlardan: “Kahkahayla gözyaşı arasında gelip giden zamanların birinde, öykü çıkageliyor bir kanat çırpımı uzaktan; güvercin beyazı kadar duru ve temiz.” Anlaşılmıştır ya, kitabın adı: “Güvercin Beyazı” (Pupa Yayınları). Kadın Yazarlar Derneği’nin “YAZİZMİR” kitabını da göndermiş Gönül. “YAZİZMİR”, İzmir’de “Özgürleşmek, dönüşmek, dönüştürmek için…” yazan kadınları anlatıyor, onların yazdıklarına yer veriyor. Son kitap da Kemal Gündüzalp’in çocuklar için yazdığı öyküleri topladığı, “Çiçek Olmak İstiyorum” (Kanguru Yayınları). 2010 Ayfer Öneysan Çocuk Yazını Emek Ödülünü kazanan kitap, “… bir yazarın uzun yıllar içinde oluşturduğu bilgi, deneyim, gözlem ve yetilerinin çocuklarla buluşmasıdır. Çocuklarla yürüyen, onlarla düşünen, onlarla üzülüp sevinen bir yazarın öyküleridir bunlar.” diye sunulmuş. Dergilere gelince… “Kar” var, “Evrensel”, “Tiroj”, “Yolculuk”, “Akköy”… Okunmak üzere hepsi sıradalar… |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (11 Ağustos 2011) 27 Temmuz Çarşamba Üç ay kalmama karşın ABD’den pek az söz ettim bu kez. Oysa madem ABD’yi bu kadar uzun süre ve içinden gözleme şansım oldu, bunu okurlarımla paylaşmalıyım. Avrupa’nın çeşitli ülkelerine sıklıkla gidilebiliyor; ama Amerika’ya gelmek zor. Bütün dünyaya olduğu kadar Türkiye’ye de etkisi var Amerika’nın. Ortalamaya vurulsa Türkiye’ye etkisi, büyük olasılıkla, dünyanın öteki ülkelerine etkisinden çok daha fazla. Amerika’da kuş uçsa Türk TV’lerinde haber olur. Amerika’nın neresinde ne olsa burada yaşayan kızımdan daha önce öğreniyorum ben. Türk TV’leri için öncelikli haber: ABD’de olan biten her şey… Yakınlık habercilik ile sınırlı değil. Amerikalı gibi yiyen (fast food), onun kadar şişmanlamaya başlayan (obezite); onun içtiklerini içmeye (“cola”lar), giydiklerini giymeye (blue jean) özenen, onun gibi davranan (“Hey dostum, çak!”), onun gibi konuşmaya çalışan, üstelik kitlelere örnek, “rol modeli” olan, onları ardına takıp sürükleyen Amerikan taklitleriyle doludur Türkiye. Bu bakımdan pek yakınız birbirimize; ama aslında Türkiye’ye göre, dünyanın öbür ucundadır Amerika. Uzaktır; çünkü bir yığın söylenti duyarız hakkında, hiçbiri doğrulanmaz. Uzaktır; çünkü Amerikalı için Türkiye, Asya’da herhangi bir Müslüman ülkedir. Nasıl bir yer olduğunu merak bile etmez. Ne bir yakınlık duyar Türkiye’ye ne kendisiyle arasında bir bağ kurar. Türkiye’de nasıl taklit edildiğini ise hiç bilmez; bilse de umurunda bile olmaz. İşte, en acıklısı budur: Senin varlığından bile haberi olmayan insanlara benzemek için ömür çürütmektesin Türkiye. Son yıllarda Türkiye’den ABD’ye en çok gelenler gebe kadınlar. ABD, burada doğan bebeklere Amerikan yurttaşlığı vermekteymiş çünkü. Yedinci aydan sonra yolculuk sakıncalı olduğu için altı - yedi aylık gebeyken bir ya da birkaç yakını ile ABD’ye gelen kadınlara dört - beş ay kalacakları dayalı döşeli bir ev sağlamak, doğum yapacakları hastaneyi ayarlamak gibi işleri yapan insanlar var. Üstelik paralı Türkler bunlar, en pahalı semtlerde, en lüks evlerde kalmak isterler. Gebe Türkler sayesinde böyle bir iş kolu oluşmuş Amerika’da. Biliyorum; çünkü kızımın bir arkadaşı bu işi yapan bir kadının yanında çalışıyor. Ne kadar gurur verici! Yurdunu, milletini özünden çok sevmeye ant içen Türkler, yavruları ABD vatandaşı olsun diye şimdi Amerika’da doğurmaya koşuyor. Yeni kuşak Türklerde çok Amerikan yurttaşı olacak. Bir insan ABD yurttaşı ise yurduna ihanet edebilir mi? Hani, çıkarlar çatıştığında, tavır almak gerektiğinde… Bu da öyle bir soru işte! 29 Temmuz Cuma Adil İzci, “eklemek” dururken “ilave etmek” diyenlerin arttığına dikkatimi çekmiş, “Diyelim yemek tarifinde hemen herkes, ‘Bir miktar tuz ilavesinde bulunuyor’ da ‘bir miktar tuz eklemek’i aklına getiremiyor. ‘İlavesinde bulunmak’, ‘eklemek’; ilki sekiz hece, ikincisi üç; üstelik Türkçesi!” dedikten sonra, “atıyorum” sözcüğüne değinmişti. Ben de farkındayım, son birkaç yılda inanılmaz ölçüde yaygınlaştı bu kullanım. Bakıyorsunuz en ciddi konuşanlar bile “Örnek veriyorum!” anlamında “atıyorum” diyor. “Daha dün, bir sanatçı, yeni kitabından söz ederken, ‘Mesela, atıyorum’ diye söze girdi. İşin tuhafı, kimi iyi yazarlarımız bile kullanıyor.” diyor Adil İzci. En hafifinden kaba bir söyleyiş olduğu fark edilmiyor mu? Niye herkes durup dururken “atmaya” başladı? “Yok böyle bi(r) şey” kullanımına da değinmiş Adil Bey. TV programlarına ad olan (“Yok Böyle Dans” mıydı?) türevleri bile üretildi. Daha önce değinmiştim; “yok”, derken “var” denmek istenmesi aykırı gelmişti bana. Bunlar fark edilmeyecek gibi değil; ama Adil İzci’nin değindiği “noktasında” kullanımını fark etmemişim. “Bu sözcüğe yeni bir anlam kazandıran, bir siyasetçi… Diyelim, ‘Bu ucubenin yıkılması noktasında…’, ‘Bu riskleri azaltma noktasında…’ vb. Anladığım kadarıyla söz konusu sözcük, ‘aşamasında’, ‘bu konuda’ gibi anlamlarda kullanılmak isteniyor ama olmuyor. Laf ola beri gele tarzında yeğlenemez bir sözcük, yıllar içinde, uzun yıllar içinde oluşmuş anlamı, anlamları vardır, onları bilmeden yeni bir anlamla kullanmaya kalkarsanız, böyle sırıtır o sözcük. Bizde kötü örnekler çabucak yayılır ya, bu da öyle oldu bile. Artık düzeltebilirsen düzelt. Bir de ‘nokta’dan hareketle kullanılan bir sözcük, ‘son’u, ‘bitiş’i çağrıştırır, oysa bu kullanım, yineleyeyim, ‘aşama’, ‘konu’ gibi anlamlarda, yani bir ‘sürerlik’ içeriği söz konusu…” Benim fark etmediğim başka bir inci de Adil Bey’in dediğine göre, “‘Önümüzdeki maçlara bakacağız’, ‘Üç puanlık sistemde her şey mümkün’ gibi kalıplarla aynı yaşlarda olan “Lig uzun bir maraton” kalıbı! Şöyle diyor Adil İzci bu kalıp için de: “Birinden birinin aklına gelmiyor mu acaba, maratonun uzunu kısası olmaz; bütün maratonlar 42 küsur kilometredir.” 1 Ağustos Pazartesi Her gelişimde böyle oluyor. Kızıma okuması için kitaplar getiriyorum; sonra burada bırakmaya kıyamayıp çoğunu geri götürüyorum. Kendisi de 35’ine yaklaştığı için Ece Temelkuran’ın “İkinci Yarısı” (Everest Yayınları) kitabını getirmiştim. Temelkuran’ın “Bir rüya gördümdü. Niye gördümdü, hiç bilmedimdi.” gibi canlı, hareketli anlatımına, zekice buluşlarına, kadınları ve erkekleri anlattığında iyice görünür duruma gelen gözlem gücüne bayıla bayıla okudum kitabını. Attila İlhan’ın nasıl da halkın gönlünde taht kurduğunu anlattığı, ölümünün ardından yazılmış yazıda geçen, “Şairler, halklarının ümitsize aradığı sözcükleri bulanlardır.” tümcesinin güzelliğine bakar mısınız? Okudum, bitti; ama kitap imzalı, bırakabilecek miyim; belli değil. Ayşe Kulin’in “Hayat” ve Hüzün” adlarını taşıyan kitaplarını bırakacağım; imzalıları İstanbul’da, evde. Erendiz Atasü’nün “Açıkoturumlar Çağı”nı çok sevmişti. Bu yılın Yunus Nadi Ödülünü alan “Hayatın En Mutlu An’ı” kitabındaki öyküleri de sevecek, biliyorum. Onun da imzalısı evde. (Getireceğim kitapları seçerken bende çift olanlara öncelik verdiğim de ortaya çıktı galiba. Ayıp, biliyorum; ama ne yapayım, öyle!) Selçuk Tanç’ı, Gençlik Kitabevi Öykü Ödülünü aldığından beri tanırım. İlk öykü kitabı “İlk Çığlık”ı (geniş kitaplık) okurken kimi öykülerini anımsadım. Tanç’ın öykü dünyası, gerçekle düşü birbirine bağlayan görünmez ipliklerle örülmüş. Gerçeğin en uzağında dolaşırken en katısıyla burun buruna getiriyor okuru. O da iki kitap göndermişti; birini gönül rahatlığıyla yanımda getirdim. Yabancı yazarlar, çeviri kitaplar konusunda bu denli kıskanç değilim. Sözgelimi, Louis William Flaccus’un “Sanatçılar ve Düşünürler” (Kapı Yayınları) adlı kitabını gönül rahatlığıyla bırakacağım. Juan José Millás’ın “Dünya ve Ben” (hayykitap) adlı romanını da okudum. Kitabı Saliha Nilüfer İspanyolca aslından çevirmiş. Millás’ın, yoksulluk içinde geçen çocukluğundan başlayarak anlattığı, kendi yaşam öyküsü… Şöyle demiş bir yerinde: “Şimdi olduğu gibi, ne zaman bir deftere yazı yazacak olsam, sanırım elinde elektrikli neşteriyle babamı andırıyorum, çünkü yazma edimi de yaraları aynı anda hem deşiyor hem dağlıyor.” Anna Ahmatova’nın “Son Buluşmanın Şarkısı”nı (edebiyat koop) şiir tadından uzak kalmamak için yanıma almıştım; ama beklediğim şiir tadını pek bulamadım. Şiiri hangi dilde yazılmışsa o dilde okunmalı; işin içine çeviri girince tadı kaçıyor. “Rastlantısal”ın yazarı Ali Smith’in öykü kitabı, “Bütün Hikâye ve Diğerleri”ni (Everest Yayınları) kızımın çok seveceğini kestirdiğim için getirdim. Anne olarak bu kadarcık bir özverim de olsun artık! |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (4 Ağustos 2011) 17 Temmuz Pazar Rönesans
ile Amerika’nın ne ilgisi var? Eğlenmek için fırsat arayan Amerikalı 1963’ten
beri bu adla festival düzenliyormuş. Bulunduğumuz küçük kasabada bile
bu yıl düzenlenen, 27.’si. Adı Rönesans; ama Ortaçağ canlandırılıyor.
Herkes Ortaçağ kıyafetlerine bürünüyor; kadınlarda kabarık uzun etekler,
açık yakalar, taçlar, inci boncuk; erkeklerde diz üstünde biten balon
pantolonlar, çizmeler, pelerinler… Korsan kıyafeti giyen mi ararsınız,
kraliçe kostümleriyle salınan mı? Ellerde eski tipte bira maşrapaları,
mızraklar, zırhlar, ok ve yaylar… Yalnız giysilerle değil, özel olarak
düzenlenmiş mekânlarla, çadır ve çardak benzeri stantlarla, saman balyalarından
oluşan oturma yerleri ile, eski yaşam tarzı canlandırılıyor. Bir yanda
Ortaçağ müzikleriyle Ortaçağ dansları yapılıyor; öte yanda eski İngilizce
ile tiyatro oyunları sergileniyor. Daha doğrusu festivale katılan herkes
eski İngilizce konuşmaya çalışıyor; ama çoğu pek de başarılı olamıyormuş.
Filmlerde gördüğümüz kocaman hindi butları kemiriliyor, bal birası denen
eski tipte bir bira satılıyor. İşin özünde elbette ticaret var yine. Ne
de olsa burası Amerika. Ortaçağı ya da Rönesans’ı anımsatan her türde
hediyelik eşya satışta. Kına yakılıyor, fal bakılıyor, eski tipte şapkalar,
çantalar, şallar, her şey satılıyor. Kısaca, yok, yok. Asıl ağırlık atlı
savaş oyunlarında. Saman balyalarıyla çevrilmiş bir alanda yarışmalı gösteriler
sunuluyor. Kraliçenin gelmesi bekleniyor önce; çünkü oyunları onun başlatması
gerek. Temsili kraliçe bütün gösterişiyle ve arkasında bütün maiyetiyle
gelip yerini aldıktan, savaş oyunlarına katılacak olanlar kendisine teker
teker sunulduktan sonra kraliçe yarışmaları başlatıyor. Atların üzerinde,
ellerindeki mızraklarla lahanaları parçalayan, halkaları mızrağa geçirmeye
çalışan, dövüşen savaşçılar, izleyenlerden istedikleri alkışı da sıklıkla
alıyorlar. 20 Temmuz Çarşamba Türkçe bilmeyen bir torunum olmasına asla katlanamam; bu yüzden babasına Türkçe öğretmekle işe başladım. “Türkçe yazıldığı gibi okunur”u gel de damada anlat. Herkes o harfi nasıl okumayı öğrenmişse öyle okuyor. E’leri “e” diye okutmak çok zor, “ı” diye bir harf tanımıyor, “ü” ile hiç karşılaşmamış, “u” sesini çıkaramıyor, ş’yi, ç’yi hiç bilmiyor; ama yılmak yok, “yola devam”! 23 Temmuz Cumartesi Başka bir gazetenin kitap ekine yeni çıkan kitabımı nasıl yazdığımı anlatan bir yazı yazdığım için Türkçe Günlükleri’ni okumaktan vazgeçen “eski” okurlarım da var; her hafta bizim Kitap ekini sondan başlayarak okuduğunu söyleyen okurlarım da. Okuyan da okumayan da, seven de sevmeyen de sağ olsun. Katkılarıyla varsıllaştıran, yeni “açılımlar” getirenleri de ben çok seviyorum. Sözgelimi Ergün Özkan, “Sözcüklerin kimileri, tarihsel, toplumsal niteliklerin etkisiyle oluşmuştur.” diye düşündüğünü söyledikten sonra ve sözü “müdür” sözcüğüne getirmeden önce bizi eski günlere götürerek, “Çocukluğumda evimizde –çoğu köy evlerinde olduğu gibi– elektrik yoktu. Gaz lambası ile İDARE ediyorduk. ‘İdare'yi bilerek büyük harflerle yazdım. O günkü koşullarda ‘idare lambası’ kullanılmasının ekonomik nedeni, yokluk ve ekonomik bir aydınlanma aracı olmasıydı. Müdürün işlevi de (Müdür de 'idare eden'le bağlantılı bir sözcük.) o yokluk yıllarında, en çok da kamu kurumlarında, ekonomik olmak, savurganlığı önlemek, devletin malını 'idareli’ kullanarak koruyup kollamaktı.” demiş. İletisini, “Sözcüklerin kullanımını zorlamak, yapaylaşmaya götürebilir dilimizi.” diye sürdürüp can alıcı bir noktaya değinmiş: “Biz bunları bırakıp devlet dairelerinde bugün bile kullanılmakta olan ölü ve anlaşılamayan sözcüklerin kaldırılmasının savaşımını vermeye çalışmalıyız. Günümüz hukuk dilinin durumuna, eczacılık dilinin ilaç tanıtımlarında kullanılış biçimine, felsefe alanında kullanılan ya da kullanılamayan yetersiz anlatım diline baktığımızda sorun apaçık görünmektedir. Türkiye'de halkın kendi hukuk dilini açıkça anlayabilmesi gerekmez mi? İlaçların etki niteliklerini öğrenmesi gerekmez mi? Tanıtımlar Latince, Fransızca, İngilizce; devlet daireleri Osmanlıca, Arapça...” Denizli yöresindeki “gelipba, görüpba, gidipba" kullanımının Edremit, Havran yöresinde, özellikle Madra Dağı köylülerinin dilinde de böyle olduğunu belirterek bitirmiş iletisini Ergün Özkan. 26 Temmuz Salı Kitaplar da insanlar gibi… Kimileri hak etmediği halde övülüp göklere çıkarılıyor; kimileri övgüyü hak ettiği halde görmezden geliniyor. Kevser Ruhi’nin “Saçları Deli Çoruh”u (Gürer Yayınları) da ikincilerden. İlk öykü kitabı “Kehribar Kadınlar”ı çok beğenmiştim; bu ikincisini daha çok beğendim. Kitabın adı da çok güzel, bu addan söz edildi edilmesine; ama öykülerden dolayı değil, saçma sapan bir yarışma dedikodusuyla. Kolayca söylenmiş gibi görünen anlatımlar en zorudur aslında. Bu zoru kolaylıkla başarıyor Kevser Ruhi. Kalabalıklar içinde yaşanan ve aslında hepimizin bildiği o yalnızlık duygusunu, “Yalnız olmak, yalın olmak değil, çok karmaşık bir sistemin parçası olup çok kalabalık bir yalnızlık içinde, kimseye dokunmadan yaşamak.” diye ne çabuk, ne kolay anlatıyor. Gerektiği yerde, “Suyun her halini gördü burada, sevdi. Su yağmurdu. Yağmura doydu. Su ırmaktı. Aktı. Su aşktı. Şaştı. Ormanı gördü burada, ormanın en orman, en simsiyah halini gördü. Gene şaştı.” diye ya da “Su yürüdü. Dağ inledi. Irmaklar çağladı. Gece sabaha ulandı. İki beyaz güvercin buldu ellerinde. Sevdi, okşadı, öptü, kokladı.” diye, dilediği kadar hareketlendiriyor anlatımını; istediği yerde, “Hayat, vadinin bu tarafında, uzamış gitmiş sonra. Karşıda bıraktıklarını özleyerek, özlemin küçük bir noktada başlayıp ağır ağır ilerleyen ama ardında en çok yıkım bırakan ıslak çığ gibi içine akmasını kimseye belli etmeyerek…” diye gerektiği kadar durağanlaştırıyor. Az çok bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız; ama birinin çıkıp daha fazlasını anlatmasını beklediğimiz başka bir iklimden konuşuyor Kevser Ruhi; başka bir coğrafyadan: Gürcistan, Batum, Keda; Strasbourg, İstanbul ve en çok, ırmak gibi akan saçların benzediği deli Çoruh’tan… |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (28 Temmuz 2011) 1 Temmuz Cuma ABD’yi sevmem. Lise yıllarımdan bu yana ABD karşıtı olmuşumdur. Ancak Amerikalılarla bir alıp veremediğim yok. Aslına bakılırsa bu bölgede Hollywood romantik komedilerinde gördüğümüz sarışın, uzun boylu, mavi gözlü Amerikalı da pek yok. ABD bu bölgeyi (Kaliforniya) Meksika ile savaşarak ele geçirmiş. Nasıl olmuşsa bir değerbilirlik göstermiş, yer adlarını değiştirmemiş. Bu bölgede Los Angeles’tan San Francisco’ya kadar yer adlarının çoğu İspanyolca: San Luis Obispo, Atascadero, Santa Margarita, Paso Robles… Kızılderililere karşı öyle bir değerbilirlik göstermemiş ama. Korunmuş Kızılderili adları da varmış; ama tek tük. Neredeyse iki aydır buradayım. İlk torunumun doğumunda bulunmak, sonrasında da ilk aylarda bebeğe ve annesine yardımcı olmak için geldim. Gezmeye, çevreyi görmeye ayıracak zamanı pek bulamadım. Bugün başka bir kasabaya, dünürlerimizin yaşadığı Lake Isabella’ya gidiyoruz. Okyanustan uzaklaştıkça doğa sararıyor; daha içerlerde çöl denebilecek kadar çorak bir doğa görecekmişiz. Şimdilik yeşil. Badem ağaçlarından oluşan korular var sağda solda; ama en çok bağ gördük. Bu bölge şarabıyla çok ünlü. Göz alabildiğine uzanan bağlar, daha çok, şaraplık üzüm bağları olmalı. Ama ne kadar bakımlılar. Düzgün sıralar halinde dikilen asmalar, aralarından geçen tellerle askıya alınmış; altları koyu bir gölge. John Steinbeck buralıymış. Steinbeck’in memleketi, Atascadero ile San Francisco’nun arasında bulunan Salinas. Oralara kadar gitmeyecekmişiz; ama az önce geçtiğimiz Bakersfield kasabası, “Gazap Üzümleri” romanında anlatılan ailenin gelip durduğu portakal ağaçlı bölgenin ta kendisiymiş. Daha sonra da yol üstü dinlenme tesisinin bulunduğu bir benzin istasyonundan geçtik. James Dean’in 1955’te öldüğü yerde yapılan bir tesis bu. Bunca yıl sonra bile James Dean’in anısı canlı tutuluyor. Onun fotoğraflarına, Marilyn Monreo’nunkiler de eklenince gün yirmi dört saat, dolup dolup boşalan bir yer olmuş burası. 5 Temmuz Salı Dün ABD’nin kurtuluş günüydü; ama bizim bulunduğumuz kasabada havai fişek gösterileri cumartesi gecesi yapıldı. Önceki yıllarda çeşitli yerlerden atıldığında tehlikeli olduğu gözlendiği için gölün üzerindeki bir adacıktan atıldı havai fişekler. Kasabaya adını veren Lake İsabella, 1950’li yıllarda insan eliyle yapılmış, çok büyük bir göl. Çevresinde hep küçük küçük kasabalar. Gölde balık tutuluyor, su sporları yapılıyor, yüzülüyor. Amerikalının yüzmek için gireceği deniz yok. Pasifik Okyanusu, adının söylediği kadar “pasif” değil. Yazın en civcivli zamanında bile okyanusa girmek yürek ister. Zaten okyanus kıyısına gittiğinizde serinlemek ne, üşüyorsunuz, suya girmek aklınıza bile gelmiyor. Yüzme isteğini göllerde, akarsularda gideriyor Amerikalı. Göllere çok iyi bakıyorlar. Her kasabanın yakınında, her an ulaşılabilecek birkaç tane göl var. Tatil günlerinde göl kıyıları piknik alanı oluyor. Lake İsabella’yı besleyen ırmakta her çeşit su sporu yapılıyor; ama su kimi yerde o kadar şiddetli akıyor ki ölümlere yol açabiliyor. Bugünkü yerel gazetede üç günlük tatil süresinde üç kişinin öldüğü, bir kişinin de kaybolduğu haberi vardı. 8 Temmuz Cuma Ayşegül
Doğan: “…oğluma bebekliğinden beri kitap okurum, anadilini düzgün öğrenmenin,
kelimelerini seçerek cümle kurmanın ve de konuşmanın öneminden sürekli
bahsederim.” diyen bir anne. İlk kez, birinci sınıfa giden yedi yaşındaki
oğlunun ağzından duyduğu, deyim olup olmadığına karar veremediği söyleyişi
bir arkadaşının ağzından da duyunca bana yazmaya karar vermiş. Yanılmıyorsam
bu söze eşlik eden bir de işaret var. Sağ elin ayasıyla yumruk biçimine
getirilmiş sol ele hızlıca vurularak, hatta “Aha! Ahanda!” gibi küçük
ve garip bir çığlık eklenerek söyleniyor: “Bu da sana kapak olsun.” Nasıl,
nereden, kimden çıktığı konusunda hiç bilgim yok. Yasaklanması gereken
(!), ayıplanacak bir kullanım sayılmasa da küçük bir çocuğun dilinde ürkütücü
duracağı kesin. Argo bir söyleyiş, ama küfür değil. Birileri de böyle
anlatmak istiyorlarsa duygularını bırakınız anlatsınlar. Deyim olup olmadığına
gelince… “Kapak olmak” ya da “Birine kapak olmak” diye yakında deyim sözlüklerine
girebilir. Tatil
sürüyor, değil mi? O zaman Altay Çokaktaş’ın benimle paylaştığı haberi
ben de okurlarımla paylaşayım: “Çocuk dostu Ahmet Özdikenli ‘Tatil Kitabı’
demiş, kitap sözcüğünü çarpı işareti ile yasaklamış. Alt satıra ‘defteri’
yazmış; olmuş ‘Tatil Defteri’. 14 Temmuz Perşembe Kendilerinden özür dilerim. “Kızlar ve Babaları” kitabının yazarları arasındaki Türkçe konulu yazışmayı bu sayfalara aktardım. Çünkü bir derdim var. Gençlerin Osmanlıcaya yönelmesine, o yapay dili yeniden canlandırmaya çalışmasına çok üzülüyorum. Bu yönelimde, bence Arapça ve Farsçadan gelmiş; ama hâlâ kullanımda olan bütün sözcüklere karşı çıkan görüşün önemli bir payı var. Büyük olasılıkla bu yasakçı tutum, gençleri eski dile özendiriyor. Şu gerçeği unutmamak gerek: Türkçenin yönünü, ben yaştakilerin öz Türkçe diye direnmesi belirlemez; gençlerin benimseyeceği tutum belirler. Şu anda en büyük tehdit İngilizceden geliyor. Öyleyse savaşımda bu alana öncelik verilmesi gerekmez mi? Eski sözcükler, kıyıya çekildi; oysa İngilizce, yazım kurallarından, noktalama uygulamalarına, yapısından söylenişine kadar her alanda tehdit ediyor Türkçeyi. Bir gözlemimi daha açıklayayım: Kullanmamaya çalıştığımız Arapça - Farsça kökenli sözcüklerin yerine Türkçesi gelmiyor. O boşluğa İngilizce - Fransızca yerleşiyor. “Mükemmel, harikulade, harika, şahane, fevkalade…” sözcüklerinin yerini “çok güzel” doldurmadı. Ne oldu? Üstelik İngilizcede böyle bir kullanım olmadığı halde “süper” geldi. Bir TV reklamındaki çocuğa “süpır” dedirtildiğini bile duymadık mı? “Sözcük” demedi, “kelime” dedi diye kimseyi dışlamaya kalkmayalım. Sonra bir sözcüğe saplanıp kalıyoruz. Aziz Özkan yazmıştı. “‘Yoğun’ kelimesini kullana kullana ‘sık, sıklıkla, çok’ gibi sözcükleri unuttuk. ‘Yoğun trafik, yoğun çalışma, yoğunum, yoğun musun, yoğunuz, yoğun gündem...’ Biz böyle yapa yapa birçok kelimeyi sözlükten atıyoruz farkında olmadan. Dili basitleştirelim derken, fakirleştiriyoruz.” Dili olabildiğince güçlendirmeye çalışalım ve öncelikle İngilizce karşısında yenik düşmesini önlemeye çalışalım. Benim diyeceğim de budur. |
||||||||||
| sayfa başına dön | ||||||||||
| Tüm hakları saklıdır. 2011 © feyzahepcilingirler.com | tasarım:
pelin hepçilingirler |
|||||||||